|
|
|
| H i n t S p i r i t ü a l K ü l t ü r v e Y o g a W E B S i t e s i | |
| Ana sayfa Yoga Kültürü Vedalar ve Neo-Vedanta Avatar Şri Ramakrişna Swami Vivekananda Karma Yoga Jnana Yoga Bhakti Yoga Raja Yoga Pratik Vedanta Diğer Eserleri Kütüphane |
PRATİK VEDANTA
SWAMİ VİVEKANANDA
PRATİK VEDANTA
BÖLÜM 1
(Londra, 10 Kasım 1896)
Benden Vedanta felsefesinin pratik konumu hakkında bir şeyler söylemem istendi. Size daha önce de söylediğim gibi teori gerçekten de iyidir fakat biz onu pratiğe nasıl taşıyacağız? Eğer bir teori pratiğe taşınamıyorsa, o teorinin entelektüel jimnastik dışında hiçbir değeri yoktur. Vedanta bu nedenle bir din olarak son derece pratik olmalıdır. Biz onu hayatımızın her alanına taşıyabilmeliyiz. Ve sadece bu da değil, din ile dünya hayatı arasındaki bu hayali farklılık da yok olmalıdır çünkü Vedanta; tekliği- her yerde olan tek yaşamı öğretir. Dinin idealleri hayatın tüm alanlarını kaplamalı, o idealler bizim tüm düşüncelerimize girmeli ve gittikçe daha ve daha çok pratiğe taşınmalıdır. İlerledikçe adım adım pratik tarafa da gireceğim. Fakat bu konferans serisinin sadece bir temel oluşturması amaçlanıyor ve bu nedenle biz öncelikle dikkatimizi teorilere vermeli ve onların ormandaki mağaralardan işlek caddelere ve şehirlere doğru ilerleyerek nasıl geliştiğini iyice anlamalıyız. Ve burada göreceğimiz ilginç bir özellik de; bu sürecin sonucunda oluşan düşüncelerin, genellikle ormanlarda inzivaya çekilenlerden değil en yoğun hayata sahip olan hükümdarlardan çıkmış olduğudur.
Şvetaketu Aruni’nin oğluydu, o bir bilge ve büyük ihtimalle bir münzevi idi. O ormanda büyütülmüştü fakat sonra Pançalas şehrine gitti ve orada kral Pravahana Jaivali’nin huzuruna çıktı. Kral ona sordu; “Varlıkların ölümde nasıl buradan ayrıldığını biliyor musun?” “Hayır efendim.” “Onların buraya nasıl geri döndüklerini biliyor musun?” “Hayır efendim.”
Her şey bu felsefenin son derece pratik olması gerektiğini göstermeye doğru gidiyor ve ilerde Bhagavad-Gita’ya geldiğimizde- ki çoğunuz belki de onu okudunuz, o Vedanta felsefesi hakkında elimizde olan en iyi yorumdur- orada sahnenin Krişna’nın Arjuna’ya felsefe öğrettiği bir savaş alanı olduğunu ve Gita’nın her sayfasında parlayan doktrinin; en yoğun hareketliliğin tam ortasında sonsuz dinginlik olduğunu görürsünüz. Bu çalışmanın sırrıdır ve buna ulaşmak Vedanta’nın hedefidir. Hareketsizlik veya bizim anladığımız anlamda pasiflik elbette hedef olamaz. Öyle olsaydı etrafımızdaki duvarların hareketsiz oldukları için en zeki olmaları gerekirdi. Öyle olsaydı toprak parçaları, ağaç kütükleri hareketsiz oldukları için dünyadaki en yüce bilgeler olurlardı. Fakat ne de hareketsizlik tutku ile birleştiğinde hareketlilik haline gelir. Vedanta’nın hedefi olan gerçek hareketlilik; dalgalandırılması asla mümkün olmayan sonsuz dinginlikle, aklın her ne olursa olsun bozulması mümkün olmayan dengesi ile birleşmiştir. Ve biz kendi hayat deneyimlerimizden bunun çalışmak için en iyi hal olduğunu biliriz.
Bana pek çok kere, genellikle bizim çalışma için hissettiğimiz tutku olmaksızın nasıl çalışabileceğimiz soruldu. Ben de yıllar önce böyle düşünüyordum fakat yaşlandıkça ve deneyim kazandıkça bunun doğru olmadığını görüyorum. Tutku ne kadar az ise biz o kadar iyi çalışırız. Ne kadar sakin isek bizim için o kadar iyidir ve biz o zaman o kadar daha çok miktarda iş yapabiliriz. Duygularımızı serbest bıraktığımızda çok fazla enerji kaybederiz, sinirlerimizi mahvolur, akıllarımız karışır ve bunun neticesinde biz ancak çok küçük miktarda bir işin üstesinden gelebiliriz. Dışarıya, yapılan iş olarak çıkması gereken enerji basit bir duygu olarak harcanır gider ve bunun hiçbir anlamı yoktur. Ancak akıl son derece sakin ve derli toplu olduğunda tüm enerji iş yapmak için harcanabilir. Ve bu dünyanın ürettiği büyük işçilere baktığınızda, onların son derece sakin insanlar olduklarını görürsünüz. Hiçbir şey onları denge halinin dışına çıkaramaz, onların dengesini bozamazdı. İşte bu nedenle öfkeli olan insan asla büyük miktarda bir iş yapamaz ve hiçbir şeyin öfkelendiremediği insan ise çok büyük işlerin üstesinden gelir. Öfkeye, nefrete veya herhangi başka bir tutkuya izin veren insan çalışamaz, o sadece kendi kendisini parçalara ayırır ve bu nedenle asla pratik bir şey yapamaz. En büyük miktarda işi yapan; sakin, bağışlayan, rahat ve dengeli olan akıldır.
Vedanta ideali öğretir ve ideal ise bildiğimiz gibi her zaman gerçeğin, pratik olanın çok ötesindedir. İnsan doğasında iki tür eğilim vardır; biri ideali yaşam ile armonize etmek ve diğeri ise yaşamı idealin seviyesine yükseltmektir. Bunu anlamak çok önemlidir çünkü hayatlarımıza hakim olan birinci eğilimdir. Ben sadece belirli bir tür işi yapabileceğimi düşünürüm. Bu işlerin çoğu ise büyük ihtimalle kötüdür, çoğunun arkasında belki de tutkunun, öfkenin, hırsın veya bencilliğin itici gücü vardır. Bu durumda eğer şimdi herhangi bir insan gelip bana belirli bir ideali öğretmeye çalışsa ve bu ideale giden ilk adım bencillikten vazgeçmek, bencil zevkleri terk etmek ise ben bunun pratik olmadığını düşünürüm. Fakat eğer bir insan benim bencilliğimle uzlaştırılabilecek bir ideal getirirse ben hemen onun üstüne atlarım. Benim için ideal budur. “Ortodoks” kelimesinin çeşitli şekillere manipüle edilmiş olduğu gibi “pratik” kelimesi de manipüle edilmiştir. Benim pratik olarak düşündüğüm şey bana göre dünyadaki tek pratikliktir. Eğer ben bir esnaf isem, esnaflığın dünyadaki tek pratik uğraş olduğunu düşünürüm. Eğer ben bir hırsız isem, çalmanın pratik olmanın en iyi yolu olduğunu ve diğer işlerin pratik olmadığını düşünürüm. Hepimizin, pratik kelimesinin nasıl da kendi hoşlandığımız veya yapabildiğimiz şeyler için kullandığımızı görüyorsunuz. Bu nedenle ben sizden, Vedanta’nın tamamen pratik olduğunu fakat onun daima ideal açısından pratik olduğunu anlamanızı istiyorum. O imkansız bir ideali öğretmez, o ideal her ne kadar yüksek olsa da. Tek bir kelime ile ifade etmek gerekirse; bu ideal sizin tanrısal olduğunuzdur, “Sen O’sun.” Bu Vedanta’nın özüdür, onun tüm çeşitli kollarından ve entelektüel jimnastiklerin ötesinde siz; insan ruhunun temiz ve her şeyi bilen olduğunu bilirsiniz, siz doğum ve ölüm gibi batıl inançları ruhla ilişkilendirmenin tamamen saçmalık olduğunu görürsünüz. Ruh asla doğmadı ve asla ölmeyecektir. Öleceğimize ve ölümden korktuğumuza dair tüm bu fikirler ise sadece batıl inançlardan ibarettir. Ve bizim bunu yapıp ve şunu yapamayacağımıza dair tüm fikirler de batıl inançtır. Biz her şeyi yapabiliriz. Vedanta insanlara öncelikle kendilerine inanmalarını öğretiyor. Nasıl dünyanın bazı dinleri kendi dışındaki bir Şahsi Tanrı’ya inanmayan insanın ateist olduğunu söylüyorsa, Vedanta ise kendi kendisine inanmayan insanın ateist olduğunu söyler. Kendi ruhumuzun görkemine inanmamak, Vedanta’nın ateizm olarak adlandırdığı şeydir. Çoğu insana göre bu korkunç bir fikirdir ve çoğumuz bu ideale asla ulaşılamayacağını düşünürüz fakat Vedanta bunun herkes tarafından idrak edilebileceğinde ısrar ediyor. Ne erkek ne kadın ne de çocuk olmak, ne ırk ne de cinsiyet farkı ne de herhangi bir şey bu idealin idrak edilmesinin önünde engel olarak duramaz çünkü Vedanta bunun zaten idrak edilmiş olduğunu söylüyor, o zaten orada.
Evrendeki tüm güçler zaten bizimdir. Önce gözlerimizin önüne ellerimizi koyup sonra da karanlık oldu diye ağlayan biziz. Etrafımızda karanlık olmadığını bilin. Ellerinizi çekin ve en baştan beri orada olan ışığı görün. Karanlık hiçbir zaman var olmadı, güçsüzlük asla var olmadı. Biz, güçsüzüz diye ağlayan aptallarız, biz temiz değiliz diye ağlayan aptallarız. Bu nedenle Vedanta sadece idealin pratik olduğunda ısrar etmekle kalmaz, bu İdeal’in bu Gerçeğin bizim kendi doğamız olduğunu söyler. Bunun dışında gördüğünüz her şey yanlıştır, doğru değildir. Siz; “Ben küçük bir ölümlü varlığım.” dediğinizde siz doğru olmayan bir şeyi söylüyorsunuz, kendinize yalan söylüyorsunuz, kendinizi hipnotize ederek berbat, güçsüz ve alçak bir şeye düşürüyorsunuz.
Vedanta herhangi bir günahı tanımaz, o sadece hatayı tanır. Ve en büyük hata, diyor Vedanta; güçsüz olduğunuzu, günahkar olduğunuzu, zavallı bir yaratık olduğunuzu ve herhangi bir gücünüzün olmadığını, bunu veya şunu yapamayacağınızı söylemektir. Her böyle düşündüğünüzde sizi bağlayan zincire bir halka daha eklemiş olursunuz, kendi ruhunuz üzerine hipnotize eden bir katman daha koymuş olursunuz. Bu nedenle her kim kendisinin güçsüz olduğunu düşünüyorsa o hatalıdır, her kim kendisinin temiz olmadığını düşünüyorsa o yanlıştır ve o dünyaya kötü bir düşünce göndermektedir. Şunu daima aklımızda tutmalıyız ki; Vedanta’nın şimdiki hayatı- bu hipnotize olmuş hayatı, bizim kabullendiğimiz bu yanlış hayatı- idealle uzlaştırma konusunda herhangi bir girişimi yoktur. Bu yanlış hayat gitmelidir ve her zaman var olan gerçek hayat kendisini ortaya çıkarmalıdır ve parlamalıdır. Hiçbir insan daha ve daha temiz hale gelmez, bu sadece temizliğin daha büyük oranda ortaya çıkmasından ibarettir. Örtü kaybolur ve ruhun doğal temizliği kendisini ortaya çıkarmaya başlar. Her şey zaten bizimdir; sonsuz temizlik, özgürlük, sevgi ve güç.
Vedanta ayrıca bunun sadece ormanların derinliklerinde ve mağaralarda idrak edilebilir bir şey olmadığını, bunun hayatın tüm olası koşullarındaki tüm insanlar tarafından idrak edilebilir olduğunu söylüyor. Bu gerçekleri keşfeden insanların ne mağaralarda ne de ormanlarda yaşadığını ne de onların hayatın sıradan görevlerini yerine getiren insanlar olduklarını fakat o insanların en yoğun hayata sahip olan, orduları yöneten, tahtta oturan ve milyonların refahından sorumlu olan insanlar olduklarını görmüştük ve bunlar mutlak monarşi günlerindeydi, şimdiki gibi kralın sadece temsili bir figürden ibaret olmadığı zamanlardaydı. Yine de onlar tüm bu fikirleri düşünmek, onları idrak etmek için zaman bulabilmişler ve onları insanlığa öğretmişlerdir. O halde onların hayatlarıyla karşılaştığında boş geçen bir hayat olarak görünen bizim hayatlarımız için bu fikirler daha ne kadar pratik olabilir? Tüm zamanlarımızın nispeten boş olduğunu ve yapacak çok az şeyimiz olduğunu da göz önüne alarak, eğer biz bu fikirleri idrak edemiyorsak bu bizim için bir utançtır. Benim gereksinimlerim eski zamanların bir kralı ile karşılaştırıldığında neredeyse bir hiçtir. Benim isteklerim Kurukşetra savaş meydanında dev bir orduya komuta eden Arjuna’nın talepleriyle karşılaştırıldığında neredeyse bir hiçtir fakat yine de o, savaşın tüm o gürültü ve karmaşasının tam ortasında bile en yüksek felsefeyi konuşmak ve onu kendi hayatına taşımak için zaman bulabilmiştir.
Elbette biz de nispeten boş, özgür ve rahat olan bu hayatımızda bu kadarını yapabilmeliyiz. Burada çoğumuzun düşündüğümüzden daha fazla zamanımız vardır, tabi eğer biz onu gerçekten iyilik için kullanmayı istersek. Sahip olduğumuz özgürlük miktarı ile eğer istersek biz bu hayatta iki yüz ideale bile ulaşabiliriz fakat ideali asla güncele indirgememeliyiz. En kötü şeyler bize, bizim hatalarımız için özür dileyen ve bize aptalca ihtiyaç ve isteklerimiz yüzünden nasıl özür dilememiz gerektiğini öğretmeye çalışanlardan gelir ve biz onların idealinin sahip olmamız gereken tek ideal olduğunu düşünürüz. Fakat böyle değildir. Vedanta asla böyle bir şey öğretmez. Güncel olan ideal ile uzlaşmalıdır, şimdiki hayat sonsuz hayat ile buluşturulmalıdır.
Vedanta’nın temel fikrinin teklik olduğunu daima hatırlamalısınız. Herhangi bir şeyde iki yoktur, ne iki yaşam ne de iki farklı dünya için iki farklı tür hayat diye bir şey yoktur. Veda’ların başlangıçta cennetlerden bahsettiğini görürsünüz fakat sonra onlar da felsefelerinin en yüksek idealine ulaştıklarında tüm bu şeyleri silip atarlar. Sadece tek bir yaşam vardır, tek bir dünya, tek bir varlılık vardır. Her şey o Tek Olan’dır, fark ise derecededir, türde değil. Vedanta, hayvanların insanlardan ayrı olduğu ve onların Tanrı tarafından bizim yiyeceğimiz olarak kullanılmak üzere yaratıldığı gibi fikirleri tamamen reddeder.
Bazı insanlar bilimsel araştırma için canlı hayvanlar üzerinde deneyler yapmanın karşısında olan bir akım başlatıyorlardı. Ben onların bir üyesine; “Dostum, hayvanları yiyecek için öldürmenin son derece yasal olduğunu düşünürken neden bir veya iki tanesinin deneyler için öldürülmesine karşı çıkıyorsun?” diye sormuştum. O ise; “bilimsel araştırma için canlı hayvanlar üzerinde deneyler yapmak en korkunç şeydir fakat hayvanlar bize yiyecek olarak verilmişlerdir.” diye cevap vermişti. Teklik tüm hayvanları da kapsar. Eğer insanın hayatı ölümsüz ise hayvanınki de öyledir. Fark sadece derecededir, türde değil. Amip ve ben aynı şeyiz, fark sadece derecededir ve en yüksek yaşam açısından bakıldığında tüm farklılıklar yok olur. Bir insan çimen ile küçük bir ağaç arasında büyük bir fark görebilir fakat eğer çok yükseğe çıkarsanız çimen ile en büyük ağaç aynı görünecektir. Öyleyse en yüksek ideal açısından bakıldığında, en düşük hayvan ile en yüksek insan aynıdır. Eğer siz bir Tanrı’nın var olduğuna inanıyorsanız, hayvanlar ve en yüksek varlıklar aynı olmalıdır. Kendi çocukları arasında insan denilenlerin tarafını tutup hayvan denilenlere zalimce davranan bir Tanrı şeytandan çok daha kötüdür. Ben böyle bir Tanrı’ya tapmaktansa yüz kere ölmeyi tercih ederim. O zaman benim tüm hayatım böyle bir Tanrı ile savaşmaktan ibaret olurdu. Asla fark yoktur ve fark olduğunu söyleyenler hiçbir şey bilmeyen sorumsuz ve yüreksiz insanlardır. İşte pratik kelimesinin yanlış şekilde kullanıldığı bir durum; ben çok katı bir vejeteryan olmayabilirim fakat yine de ben o ideali anlarım. Et yediğimde bunun yanlış olduğunu bilirim. Bazı koşullarda et yemek durumunda kalsam bile bunun zalimce olduğunu bilirim. Ben kendi idealimi güncele çekip bu güçsüz tavrımdan ötürü özür dilememeliyim. İdeal, et yememektir, hiçbir varlığı incitmemektir çünkü tüm hayvanlar benim kardeşimdir. Eğer siz onları kendi kardeşleriniz olarak düşünebiliyorsanız, siz tüm ruhların kardeşliği yolunda küçük bir adım atmışsınız demektir, insanların kardeşliğinden bahsetmiyorum bile! Bunun çoğu insan için kabul edilemez olduğunu görürsünüz çünkü bu onlara güncel olandan vazgeçmeyi ve daha yüksek bir ideale doğru çıkmayı öğretir. Fakat eğer siz onlara onların şimdiki tavırları ile uzlaşan bir teori getirirseniz, onlar bunu tamamen pratik olarak algılayacaklardır.
İnsan doğasında son derece güçlü bir tutucu eğilim vardır: biz bir adım bile ileri gitmekten hoşlanmayız. Ben insanlığı karda donan insanlar benzetiyorum; o insanlar da donarken tek istediklerinin uyumak olduğunu söylerler ve onları çekmeye çalıştığınızda; “Bırak uyuyayım, karda uyumak o kadar güzel ki.” diyecekler ve uykularında ölüp gideceklerdir. Bizim doğamız da böyledir. Bu bizim hayatımız boyunca yaptığımız şeydir; tepeden tırnağa donarken yine de uyumayı isteriz. Bu nedenle siz daima ideale doğru mücadele etmelisiniz ve eğer o ideali sizin seviyenize indirmek isteyen biri gelirse onu asla dinlemeyin. Bana göre bu pratiğe taşınamayan bir dindir. Fakat eğer bir insan, en yüksek ideali sunan bir din öğretiyorsa, ben her zaman onun için hazırım. Birisi duyusal kibirlerden ve duyusal güçsüzlüklerden ötürü özür dilemeye çalışıyorsa dikkatli olun. Eğer herhangi birisi bize o yolu öğretmeye çalışırsa, kendimizi o öğreti sonucunda zavallı, duyulara bağlı birer toprak parçası haline getirdiğimiz o yolu göstermeye çalışırsa biz asla ilerleyemeyiz. Ben bu tarz şeylere çok tanık oldum, benim bu dünyada bunları görmek için yeterince çok deneyimim oldu ve zaten benim ülkem de dini mezheplerin mantar gibi çoğaldığı bir yerdir. Orada her yıl yeni bir mezhep ortaya çıkar. Fakat dikkatimi çeken bir şey; bunların içinde ilerleyenlerin sadece ve sadece tensel insanı gerçek insanı ile asla uzlaştırmaya çalışmayanlar olduğudur. Her nerede bu tensel kibirleri en yüksek ideallerle uzlaştırmaya çalışma veya Tanrı’yı insanın seviyesine indirme hatasına düşülse, orada bozulma başlar. İnsan, dünyevi köleliğe düşürülmemeli, Tanrı’ya yükseltilmelidir.
Aynı zamanda sorunun başka bir yönü daha var. Biz hiçbir zaman başkalarına onları küçük görerek bakmamalıyız. Hepimiz aynı hedefe doğru gidiyoruz. Güçsüzlük ve güçlülük arasındaki fark derecededir, erdem ve ahlaksızlık arasındaki fark derecededir, cennet ve cehennem arasındaki fark derecededir, yaşam ve ölüm arasındaki fark derecededir, bu dünyadaki farklılıkların tümü sadece derecededir, türde değil çünkü teklik her şeyin sırrıdır. Her şey Tek’tir ve O, Kendisini düşünce olarak, yaşam olarak, ruh olarak, beden olarak tezahür ettirir ve fark ise sadece derecededir. Böyle olduğu için de, tam olarak bizimle aynı derecede gelişmemiş olanlara küçük görerek bakmaya hiç hakkımız yoktur. Hiç kimseyi kınamayın, eğer yapabiliyorsanız onlara yardım eli uzatın. Eğer yapamıyorsanız kardeşinizi kutsayın ve bırakın o kendi yoluna gitsin. Aşağı çekmek ve kınamak bir çalışma yolu, yöntemi değildir. Asla çalışma bu şekilde başarılamaz. Biz kendi enerjilerimizi başkalarını kınayarak harcıyoruz. Eleştiri ve kınama, enerjilerimizi boşa harcama yoludur çünkü uzun vadede biz, hepimizin aynı şeyi gördüğünü, hepimizin aynı ideale doğru gittiğini ve farklılıklarımızın çoğunun sadece ifadedeki farklılıklardan ibaret olduğunu öğreniriz.
Günah fikrini ele alın. Ben tam da şimdi size onun hakkındaki Vedantik görüşü anlatıyordum. Diğer görüş ise insanın günahkar olduğudur. Her iki fikir de pratik olarak aynıdır fakat sadece birisi pozitif tarafı tutarken diğeri negatif tarafı tutar. Birisi insana kendi gücünü gösterirken diğeri güçsüzlüğünü gösterir. Güçsüzlük olabilir, diyor Vedanta fakat bunu umursamayın, biz gelişmek istiyoruz. Hastalık, insan doğar doğmaz öğrenilir. Herkes kendi hastalığını bilir, birilerinin bize kendi hastalıklarımızı anlatmasına gerek yoktur. Fakat durmadan hastalığımız olduğunu düşünmek bizi iyileştirmeyecektir, ilaç gereklidir. Biz dışarıdaki her şeyi unutabiliriz, dış dünyaya karşı iki yüzlü olabiliriz fakat yüreklerimizin derinliklerinde biz kendi güçsüzlüklerimizi biliriz. Fakat, diyor Vedanta güçsüzlüğün hatırlatılması bir işe yaramaz, güç gereklidir ve güç ise durmadan güçsüzlüğü düşünerek gelmez. Güçsüzlüğün çaresi güçsüzlük ile ilgili düşüncelere dalmak değil gücü düşünmektir. İnsanlara zaten onların içinde olan gücü öğretin. Vedanta insanlara günahkar olduklarını söylemek yerine tam karşı görüşü benimsiyor ve; “Siz temiz ve mükemmelsiniz ve sizin günah dediğiniz şey size ait değildir.” diyor. Günahlar, ÖzBen’i tezahür ettirmenin çok düşük dereceleridir, ÖzBen’inizi daha yüksek derecelerde tezahür ettirin. Bu hep hatırlanması gereken bir şeydir, hepimiz bunu yapabiliriz. Asla; “Hayır” demeyin, asla “Yapamam” demeyin çünkü siz sonsuzsunuz. Zaman ve mekan bile sizin doğanız ile karşılaştırıldığında hiçbir şeydir. Siz herhangi bir şeyi ve her şeyi yapabilirsiniz, siz her şeye kadirsiniz.
Bunlar etik prensiplerdir fakat biz şimdi daha aşağılara ineceğiz ve detaylar üzerine çalışacağız. Vedanta’nın günlük hayatımıza, şehir hayatına, ülke hayatına, ulusal hayata ve her milletin ev hayatına nasıl taşınabileceğini göreceğiz. Çünkü eğer bir din insana o insan her nerede olursa olsun yardım edemiyorsa o din bir işe yaramaz, o din sadece seçilmiş birkaç kişinin teorisi olarak kalacaktır. Din, insanlığa yardım etmek için insan her ne koşulda olursa olsun ona yardım etmeye daima hazır olmalı, hem kölelikte hem özgürlükte, hem düşmüşlüğün derinliklerinde hem de temizliğin yüksekliklerinde, her yerde eşit olarak onun yardımına gelebilmelidir. Vedanta’nın prensibi veya dinin ideali veya ona her ne isim verirseniz verin, o ancak bu büyük görevi yerine getirebildiği zaman gerçekleştirilmiş olacaktır.
Kendimize inanma ideali bize en büyük yardımdır. Eğer kendimize inanma çok daha geniş bir şekilde öğretilse ve uygulansaydı, eminim ki şimdi olan kötülük ve acıların büyük kısmı yok olurdu. İnsanlığın tarihi süresince tüm yüce insanların hayatlarında en etkili olan itici gücün onların kendilerine olan inançları olduğunu görürüz. Onlar yüce olacakları bilinci ile doğarlar ve yüce olurlar. Bırakın bir insan gidebileceği kadar aşağı gitsin, onun o salt umutsuzluktan yukarı doğru çıkıp kendisine inanmayı öğreneceği bir zaman mutlaka gelecektir. Fakat bunu en baştan bilmek bizim için çok daha iyidir. Neden kendimize olan inancımızı kazanmak için bu acı deneyimlerden geçmemiz gereksin? İnsan ile insan arasındaki tüm farklılık, onun kendisine inancının olması veya olmaması ile ilgilidir. Kendimize inanmak her şeyi halledecektir. Ben bunu kendi hayatımda deneyimledim ve hala da devam ediyorum ve yaşlandıkça o inanç da daha ve daha güçlü hale geliyor. Kendisine inanmayan ateisttir. Eski din, Tanrı’ya inanmayanın ateist olduğunu söylüyordu. Yeni din ise kendisine inanmayanın ateist olduğunu söylüyor. Fakat bu bencil bir inanç değildir çünkü Vedanta teklik doktrinidir. Kendinize inanmak, her şeye inanmak anlamına gelir çünkü siz her şeysiniz. Kendinizi sevmek; her şeyi sevmek anlamına gelir, hayvanları sevmek ve her şeyi sevmektir çünkü siz hepiniz birsiniz. Dünyayı daha iyi hale getirecek olan bu inançtır. Ben buna eminim. “Ben kendimi biliyorum.” diyebilen insan en yüksek insandır. Sizin o gövdenizin arkasında ne büyük enerjiler olduğunu, ne büyük güçler ve ne büyük kuvvetlerin saklı olduğunu biliyor musunuz? Bilim adamları insana dair ne öğrenmişlerdir? İnsan buraya geldiğinden beri milyonlarca yıl geçti ve henüz onun güçlerinden sadece sonsuz küçüklükteki bir kısım ortaya çıkarıldı. Bu nedenle asla güçsüz olduğunuzu söylememelisiniz. Yüzeydeki o bozuklukların arkasında ne gibi olanakların yattığını nereden biliyorsunuz? Siz sadece içinizde olanın çok küçük parçasını biliyorsunuz. Çünkü arkanızda sonsuz güç ve nimet okyanusu vardır.
“Atman önce duyulmalıdır.” Gece gündüz Ruh olduğunuzu duyun. Bunu kendinize gece gündüz tekrarlayın, ta ki o damarlarınıza girinceye, kanınızın her damlasına nüfuz edinceye ve o artık sizin etiniz ve kemiğiniz haline gelinceye kadar. Tüm beden o tek ideal ile dolsun. “Ben doğumsuz, ölümsüz, sevinç dolu, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, daima görkemli olan Ruh’um.” Gece ve gündüz bunun üzerine düşünün, bunu hayatınızın bir parçası haline gelinceye kadar düşünün. Ona meditasyon yapın ve işte buradan çalışma doğacaktır. “Yürek dolduğunda ağız konuşur.” ve yürek dolduğunda el de çalışır. O zaman hareket gelecektir. Kendinizi bu fikir ile doldurun, yaptığınız her işte bunu düşünün. O zaman sizin tüm eylem ve hareketleriniz düşüncenin gücü ile büyüyecek, dönüşecek ve tanrısallaşacaktır. Eğer madde güçlü ise düşünce her şeye gücü yetendir. Bu düşünceyi bütün hayatınıza geçirin, kendinizi her şeye kadir olduğunuz düşüncesi ile, kendi heybetinizle ve kendi görkeminizle doldurun. Keşke aklınıza hiçbir batıl inanç girmese! Keşke biz doğumumuzdan itibaren tüm bu batıl inançların etkileriyle, güçsüz ve aşağı olduğumuza dair tüm bu uyuşturan fikirlerle çevrili olmasaydık! Keşke insanoğlunun en asil ve en yüksek gerçeklere ulaşmak için geçtiği yol çok daha kolay olsaydı! Fakat insan tüm bunlardan geçmek zorundadır, siz yolu sizden sonra gelenler için daha zor hale getirmeyin.
Bunlar kimi zaman öğretilmesi çok korkunç olan doktrinlerdir. Bu fikirler karşısında korkuya kapılan bazı insanlar olduğunu biliyorum fakat pratik olmak isteyenler için öğrenilmesi gereken ilk şey budur. Asla kendinize veya başkalarına güçsüz olduğunuzu söylemeyin.
Yapabiliyorsanız iyilik yapın fakat dünyayı incitmeyin. Siz yüreğinizin derinliklerinde, tüm bu sınırlı fikirlerinizin, kendinizi alçaltmanızın, hayali varlıklara dua etmenizin ve ağlamalarınızın aslında batıl inançtan ibaret olduğunu bilirsiniz. Bana bu duaların cevaplandığı bir durum gösterin. Gelen tüm cevaplar sizin yüreğinizden gelmiştir. Hayaletlerin olmadığını bilirsiniz fakat karanlığa girer girmez küçük de olsa bir ürperti hissedersiniz. Bunun nedeni çocukken bizim kafamıza sokulan o korkutucu fikirlerdir. Fakat siz bunları, toplum korkusuyla, arkadaşların nefretini kazanmak korkusuyla veya batıl inançları kaybetme korkusuyla başkalarına öğretmeyin. Siz tüm bunların efendisi olun. Dinde, evrenin tekliği ve insanın kendisine inanması dışında öğretilecek başka ne vardır? İnsanoğlunun binlerce yıldır yapmakta olduğu tüm çalışmalar bu tek hedefe doğru gider ve insanoğlu hala bunun için çabalamaktadır. Şimdi sizin sıranız ve siz gerçeği zaten biliyorsunuz. Çünkü bu tüm alanlarda öğretilmiştir. Sadece felsefe ve psikoloji değil, materyalist bilimler de bunu ortaya koymuştur. Evrenin tekliğini kabul etmekten korkan o bilim adamı bugün nerede? Bugün pek çok dünyalar olduğundan kim bahsedebiliyor? Bunların hepsi batıl inançlardır. Sadece tek bir yaşam ve tek bir dünya vardır ve bu tek yaşam ve tek dünya bize çokluk olarak görünür. Bu çokluk bir rüya gibidir. Rüya görürken bir rüya gider ve başka bir rüya gelir. Siz ise rüyalarınızda yaşamazsınız. Rüyalar birbiri ardına gelir ve sahneler önünüzde birbiri ardına açılır. Aynı şekilde şimdi bu dünyada da yüzde doksan acı ve yüzde on mutluluk vardır. Fakat belki de bir süre sonra o yüzde doksan mutlu olarak görünecektir ve biz o zaman ona cennet deriz fakat bilge için her şeyin kaybolduğu ve bu dünyanın Tanrı’nın Kendisi olarak ve kendi ruhunun da Tanrı olarak göründüğü bir zaman mutlaka gelecektir. İşte bu nedenle pek çok dünya diye bir şey yoktur, pek çok yaşam diye bir şey yoktur. Tüm bu çokluk o Tek Olan’ın tezahürüdür. O Tek Olan Kendisini çok olarak, madde olarak, ruh olarak, düşünce ve diğer her şey olarak tezahür ettirir. Kendisini çokluk olarak tezahür ettiren o Tek Olan’dır. Bu nedenle bizim için atılacak ilk adım kendimize ve başkalarına gerçeği öğretmektir.
Tüm dünya bu idealle yankılansın ve tüm batıl inançlar yok olsun. Güçsüz olan insanlara bunu söyleyin ve ısrarla söylemeye devam edin. Sen Temiz Olan’sın, kalk ve uyan, Ey Kudretli Olan, bu uyku hali sen değilsin. Kalk ve uyan, bu sana yakışmıyor. Güçsüz ve sefil olduğunu düşünme. Sen her şeye kadirsin, kalk uyan ve kendi doğanı ortaya çıkar. Kendini günahkar olarak görmek sana uygun değil. Kendini güçsüz olarak görmek sana uygun değil. Bunu dünyaya söyleyin, bunu kendinize söyleyin ve nasıl pratik bir sonuç geldiğini görün, her şeyin bir elektrik parlamasıyla nasıl tezahür ettiğini, her şeyin nasıl değiştiğini görün. Bunu insanlığa anlatın ve onlara kendi güçlerini gösterin. Bundan sonra bunu günlük hayatımıza nasıl uygulayacağımızı göreceğiz.
Viveka (ayırt etmek) dediğimiz şeyi kullanabilmek, hayatımızın her anında, her eylem ve hareketimizde doğru ve yanlışı ayırt etmeyi öğrenmek için doğruluk testini bilmemiz gerekir ve bu ise temizliktir, tekliktir. Bizi tekliğe götüren her şey doğrudur. Sevgi doğrudur ve nefret yanlıştır çünkü nefret çokluk yaratır. İnsanı insandan ayıran nefrettir bu nedenle o yanlıştır ve hatalıdır. O bölen ve parçalayan bir kuvvettir, o ayırır ve yok eder.
Sevgi ise birleştirir, sevgi tekliğe götürür. Siz tek olursunuz, anne çocuğu ile, aileler şehir ile, tüm dünya tüm hayvanları ile tek olur. Çünkü sevgi Varlılıktır, Tanrı’nın Kendisidir ve her şey o Tek Sevgi’nin çeşitli derecelerdeki tezahürleridir. Fark sadece derecededir ve her şey her yerde olan o Tek Sevgi’nin tezahürleridir. Bu nedenle biz her eylem ve hareketimizde bunun ayrılık mı yoksa teklik mi doğurduğunu değerlendirmeliyiz. Eğer ayrılık doğuruyorsa ondan vazgeçmeliyiz fakat eğer teklik doğuruyorsa onun iyi olduğundan emin olabiliriz. Bu, düşüncelerimiz için de böyledir; onların bölmeye, parçalamaya ve çokluğa mı yoksa tekliğe mi götürdüğüne karar vermeliyiz. Eğer tekliğe götürüyorsa onları benimseriz ve eğer aksi ise onları suçlu olarak görüp atarız.
Vedanta’nın tüm etik fikri; onun bilinemez olan herhangi bir şeye dayanmamasıdır, o bilinemez olan herhangi bir şeyi öğretmez. Upanişad’da; “Ben sana senin bilinemez olarak taptığın aynı Tanrı’yı öğretiyorum.” diyor. Siz herhangi bir şeyi ancak ÖzBen ile bilirsiniz. Ben sandalyeyi görüyorum fakat onu görmek için önce kendimi algılamalıyım sonra sandalyeyi görebilirim. Siz bana ancak ÖzBen ile bilinir hale gelirsiniz ve bu şekilde ben tüm dünyayı bilirim ve bu nedenle ÖzBen’in bilinemez olduğunu söylemek saçmalıktır. ÖzBen’i çıkarın ve o zaman tüm evren yok olur. ÖzBen ile tüm bilgi gelir. Bu nedenle o her şeyden daha çok bilinendir. Sizin ben dediğiniz aslında sizin kendinizdir. Benim nasıl siz olabileceğimi merak edebilirsiniz. Bu sınırlı benin nasıl sınırsız Sonsuz olabileceğini merak edebilirsiniz fakat bu böyledir. Sınırlı olan sadece bir hayalden ibarettir. Sonsuz, bir şekilde kapanarak sanki küçük bir parçasını ben olarak göstermektedir. Sınırsız olan üzerinde asla sınırlama olamaz; bu bir hayaldir. ÖzBen bilinendir, O her birimizce; erkekler, kadınlar, çocuklarca ve hatta hayvanlarca bile bilinir. O’nu bilmeden biz ne yaşayabiliriz ne hareket edebiliriz ne de bizim herhangi bir varlığımız olabilir, o her şeyin Tanrı’sını bilmeden biz nefes alamayız ve bir saniye bile yaşayamayız. Vedanta’nın Tanrı’sı en bilinendir ve o hayal gücünün bir sonucu değildir.
Eğer bu pratik bir Tanrı öğretmek değilse siz başka ne şekilde pratik bir Tanrı öğretebilirsiniz? Benim önümde görüyor olduğumdan, o her zaman her yerde olan Tanrı’dan, her varlığın içinde olan ve duyularımızdan daha gerçek olan o Tanrı’dan daha pratik bir Tanrı nasıl olabilir? Çünkü siz O’sunuz, siz Her zaman her yerde olan, Yüce Tanrı’sınız ve eğer ben size öyle olmadığınızı söylersem size yalan söylemiş olurum. Ben bunu biliyorum, onu her zaman idrak etsem de etmesem de. O Teklik’tir, O her şeydeki Birlik’tir, O tüm yaşamın ve tüm varlılığın Gerçeğidir.
Vedanta’nın etik hakkındaki bu fikirleri detaylıca incelenmelidir ve bu nedenle siz sabırlı olmalısınız. Size söylediğim gibi, biz konuyu tüm detaylarıyla ele almak, onu her yönüyle incelemek ve o fikirlerin düşük ideallerden büyük teklik İdealine nasıl ulaştığını ve adım adım nasıl evrensel sevgiye dönüştüğünü görmek istiyoruz ve biz tüm bunları, tehlikeleri bertaraf etmek için derinlemesine incelemeliyiz. Dünyanın ise bu konuyu en düşük adımlardan alıp incelemek için zamanı yoktur. Peki o zaman eğer biz o gerçeği bizden sonra gelenlere veremiyorsak bizim en yüksek adımlarda olmamızın faydası nedir? İşte bu nedenle, konuyu tüm yönleri ile incelemek en iyisidir ve öncelikle de entelektüel kısmı tamamen temizlemek gerekir- her ne kadar biz entelektüalitenin bir hiç olduğunu bilsek de. Çünkü en önemli olan yürektir. Entelekt sadece caddeleri süpürendir, o bizim için yolu temizler, o ikincil bir işçidir, o polistir fakat polis toplumun işleyişi için pozitif bir gereksinim değildir. O sadece huzursuzlukları durdurmak için vardır, o sadece yanlış eylemleri kontrol eder ve entelektin yapması beklenen bütün iş de bundan ibarettir. Entelektüel kitapları okuduğunuzda, siz onlara artık iyice hakim olduğunuzu düşünürsünüz; “Tanrı’ya şükür ki ben tüm bunların dışındayım.” çünkü entelekt kördür ve o kendisini hareket ettiremez, onun ne elleri ne de ayakları vardır. Çalışan sadece histir, o elektrikten veya herhangi başka bir şeyden sonsuz kere daha hızlı hareket eder. Siz hissediyor musunuz? soru budur. Eğer hissediyorsanız siz Tanrı’yı göreceksiniz. Her şeyi, her şeyin içindeki tekliği, kendisinde ve başkalarında Tanrı’yı hissedene kadar yoğunlaşacak, tanrısallaşacak ve en yükseğe kadar çıkacak olan işte sizin şimdi sahip olduğunuz histir. Entelekt asla bunu yapamaz. “Farklı söz söyleme metotları, metinleri açıklamanın farklı yöntemleri, tüm bunlar eğitimlilerin zevki içindir, ruhun kurtuluşu için değil.” (Vivekaçudamani, 58)
Thomas Kempis’i okuyanlarınız, onun her sayfada bunun üzerinde durmuş olduğunu ve neredeyse dünyadaki tüm kutsal insanların bu konunun üzerinde ısrarla durduğunu bilirsiniz. Entelekt gereklidir çünkü biz o olmadan en kaba hatalara düşeriz ve her çeşit yanlışı yaparız. Entelekt bunları kontrol eder fakat onun üzerine bunun ötesinde bir şey inşa etmeye çalışmayın. O bizim için sadece hareketsiz, ikincil bir yardımdır, gerçek yardım ise histir, sevgidir. Siz başkaları hakkında iyi hisler besliyor musunuz? Eğer böyle ise siz tekliğe doğru gelişiyorsunuz demektir. Eğer siz başkaları için iyi hisler beslemiyorsanız, siz şimdiye kadar dünyaya gelmiş olan en büyük entelektüel dev olsanız bile siz bir hiçsinizdir, o zaman siz sadece kuru entelektten ibaretsinizdir ve öyle de kalırsınız. Ve eğer hissediyorsanız, herhangi bir kitabı okuyamıyor olsanız ve herhangi bir dili bilmiyor olsanız bile siz doğru yoldasınızdır. Tanrı sizindir.
Dünyanın tarihine baktığınızda, peygamberlerin gücünün nerede yattığını görüyor musunuz? O güç neredeydi? Entelektte mi? Onlardan herhangi biri felsefe hakkında veya mantığın karmaşık muhakemeleri hakkında herhangi bir kitap yazdı mı? Hayır, onlardan hiçbir böyle bir kitap yazmadı. Onlar sadece birkaç söz söylediler. İsa gibi hissedin ve İsa olursunuz, Budda gibi hissedin ve Budda olursunuz. Yaşam histir, güç ve canlılık histir ve herhangi bir miktardaki entelektüel faaliyet onlar olmadan asla Tanrı’ya ulaşamaz. Entelekt hareket gücü olmayan kollar gibidir. Ancak his girip onlara hareket verdiğinde o kollar çalışabilir ve böylece diğer her şeyi de çalıştırılır. Bu dünyanın her yerinde böyledir ve bunun daima hatırlamanız gerekir. Bu, Vedantik ahlaktaki en pratik şeydir çünkü size peygamberler olduğunuzu ve peygamber olmanız gerektiğini söyleyen Vedanta ‘nın öğretisidir. Kitap sizin davranışınızın kanıtı değildir fakat siz kitabın kanıtısınız. Bir kitabın gerçeği öğrettiğini nasıl bilirsiniz? Çünkü siz gerçeğin kendisisiniz ve siz onu hissedersiniz. Vedanta’nın söylediği budur. Dünyanın İsa ve Budda’larının kanıtı nedir? Bu kanıt sizin ve benim onlar gibi hissetmemizdir.
Biz onların doğru olduğunu böyle anlarız. Bizim peygamber-ruhumuz onların peygamber-ruhlarının kanıtıdır. Sizin tanrılığınız, Tanrı’nın Kendisinin kanıtıdır. Eğer siz bir peygamber değilseniz, Tanrı ile ilgili herhangi doğru bir şey asla olmamıştır. Eğer siz Tanrı değilseniz, asla bir Tanrı olmamıştır ve asla olmayacaktır. Bu, diyor Vedanta izlenmesi gereken idealdir. Her birimiz peygamber olmak durumunda kalacağız ve siz zaten öylesiniz. Sadece bunu bilin. Asla ruh için imkansız bir şey olduğunu düşünmeyin. Böyle düşünmek en büyük sapkınlıktır. Eğer günah diye bir şey varsa işte bu; güçsüz olduğunuzu veya diğerlerinin güçsüz olduğunu söylemek tek günahtır.
BÖLÜM 2
(Londra, 12 Kasım 1896)
Size Çandogya Upanişad’dan çok eski bir hikaye anlatacağım. Hikaye bilginin bir çocuğa nasıl geldiği hakkında. Hikayenin şekli son derece basit fakat onun önemli bir prensibi olduğunu göreceğiz. Genç bir çocuk annesine: “Ben Veda’ları inceleyeceğim. Bana benim babamın ve kastımın adını söyle.” demiş. Anne ise evli bir kadın değilmiş ve Hindistan’da evli olmayan bir kadının çocuğu toplum dışına itilmiş olarak görülür, çocuk toplum tarafından kabul edilmemiş olduğundan, Veda’ları inceleme hakkına sahip değildir. Bu durumda zavallı anne çocuğa: “Çocuğum, ben senin aile adını bilmiyorum, ben değişik yerlerde hep hizmet ettim, babanın kim olduğunu bilmiyorum fakat benim adım Jabala ve senin adın ise Satyakama.” demiş. Küçük çocuk bir bilgeye gitmiş ve ondan kendisini öğrenci olarak kabul etmesini istemiş. Bilge ona: “Senin babanın adı ve senin kastın nedir?” diye sormuş. Çocuk ona annesinden duyduklarını tekrar etmiş. Bilge hemen: ”Sadece bir Brahmin kendisi hakkındaki böyle bir gerçekten bahsedebilir. Sen bir Brahminsin ve ben seni eğiteceğim. Sen doğruluktan ayrılmadın.” diye cevap vermiş. Böylece çocuğu eğitmeye başlamış.
Şimdi eski Hindistan’daki bazı ilginç eğitim yöntemlerini göreceğiz. Öğretmen Satyakama’ya bakması için dört yüz sıska, zayıf inek vermiş, onu ormana göndermiş ve ona sürüdeki inek sayısı bine yükselince geri dönmesini söylemiş. Çocuk ormana gitmiş ve orada bir süre yaşamış. Birkaç yıl sonra bir gün Satyakama sürüdeki bir boğanın ona: ”Şimdi bizim sayımız bin oldu, bizi öğretmenine götür. Ben sana Brahman hakkında bir şeyler öğreteceğim” dediğini duymuş. “Söyleyin efendim.” demiş Satyakama. O zaman boğa: “Doğu, Tanrı’nın bir parçasıdır, aynı şekilde Batı da, Güney de ve Kuzey de. Dört temel yön Brahman’ın dört parçasıdır. Ateş de sana Brahman hakkında bir şeyler öğretecektir.” demiş. O günlerde ateş büyük bir sembolmüş ve her öğrenci ateş elde etmek ve ona adaklar sunmak zorundaymış. Böylece ertesi gün Satyakama Guru’sunun evine gitmek için yola çıkmış ve akşam ateşe dua edip ona adak sunduktan sonra otururken ateşten gelen sesi duymuş: “Ey Satyakama.” “Söyleyin Efendim” demiş Satyakama. (Eski Ahit’de Samuel’in esrarengiz bir ses duyması ile ilgili buna çok benzeyen bir hikaye olduğunu anımsayacaksınız.) “Ey Satyakama, ben sana Brahman ile ilgili bir şeyler öğretmek için geldim. Bu dünya o Brahman’ın bir parçasıdır. Gökyüzü ve cennet de O’nun parçalarıdır. Okyanus da o Brahman’ın parçasıdır.“ Sonra ateş, belirli bir kuşun da ona bir şeyler öğretebileceğini söylemiş. Satyakama seyahatine devam etmiş ve ertesi gün akşam adaklarını sunduktan sonra bir kuğu ona gelip: ”Ben sana Brahman hakkında bir şeyler öğreteceğim. Senin taptığın bu ateş, Ey Satyakama, o Brahman’ın bir parçasıdır. Güneş de, ay da, şimşek de o Brahman’ın bir parçasıdır. Madgu adlı kuş sana O’nun hakkında daha fazla şey anlatacaktır. “ demiş. Ertesi akşam o kuş gelmiş ve Satyakama benzer bir ses duymuş: “Ben sana Brahman hakkında bir şeylerden bahsedeceğim. Nefes Brahman’ın bir parçasıdır, görme, duyma ve akıl O’nun parçasıdır.” Sonra çocuk öğretmeninin yaşadığı yere varmış ve onun huzuruna çıkmış. Ve öğretmen hemen ondaki değişikliği fark etmiş. “Satyakama, senin yüzün Brahman’ı bilen gibi parlıyor! Bunu sana kim öğretti?” deyince Satyakama: “İnsan olmayan varlıklar.” diye cevap vermiş. “Fakat ben isterdim ki bunu bana siz öğretin efendim. Çünkü ben sizin gibi insanlardan, sadece bir Guru’dan öğrenilen bilginin en yüce olduğunu duymuştum.” Sonra bilge ona tanrılardan aldığı aynı bilgiyi öğretmiş. Ve böylece hiçbir şey eksik kalmamış.
Şimdi, boğanın, ateşin ve kuşların öğrettikleri alegorilerin dışında, o günlerdeki düşüncenin eğilimini ve gittiği yönü görebiliyoruz. Burada gördüğümüz büyük fikir, tüm bu seslerin bizim içimizde olduğudur. Biz bu gerçekleri daha iyi anladıkça, sesin kendi yüreğimizde olduğunu göreceğiz ve öğrenci de bu hikayede aslında her zaman gerçeği duymakta olduğunu fakat ona getirdiği açıklamanın yanlış olduğunu idrak etmiştir. O, sesin dış dünyadan geldiğini sanırken aslında o ses hep onun içindeydi. Edindiğimiz ikinci fikir ise Brahman bilgisinin pratiğe aktarılmasıdır. Dünya her zaman dinin pratik olanaklarını arıyor ve biz bu hikayelerde onun nasıl her gün daha ve daha pratik hale geldiğini görüyoruz. Gerçek, hikayede öğrencilerin aşina oldukları şeyler aracılığıyla gösterilmişti. Onların taptığı ateş Brahman’dı, dünya Brahman’ın bir parçasıydı ve bunun benzerleri gibi…
Bir sonraki hikaye, Satyakama’nın öğrencisi olan ve onun yanında bir süre kalmış olan Upakosala Kamalayana’ya ait. Satyakama bir seyahate çıkmış ve bunun üzerine öğrenci çok mutsuz olmuş. Öğretmenin karısı gelip ona neden yemek yemediğini sorduğunda çocuk: “Ben çok üzgün olduğum için yemek istemiyorum.” demiş. Sonra onun tapmakta olduğu ateşten bir ses gelmiş: “Bu yaşam Brahman’dır, Brahman esirdir ve Brahman mutluluktur. Brahman’ı bil.” “Biliyorum efendim.” diye cevap vermiş çocuk. “Biliyorum yaşamın Brahman olduğunu fakat benim bilmediğim esir ve mutluluktur.” Sonra ateş, esir ve mutluluk kelimelerinin gerçekte tek bir şeyi yani yürekte bulunan bilinci, saf zekayı işaret ettiğini açıklamış. Brahman’ın yaşam olduğunu ve yürekteki esir olduğunu öğretmiş. Sonra ateş ona: “Bu dünya, yiyecek, ateş ve taptığın güneş Brahman’ın şekilleridir. Güneşin içinde görülen kişi, Ben O’yum. Bunu bilen ve O’na meditasyon yapan kişinin tüm günahları yok olur, onun uzun bir hayatı olur ve o mutlu olur. Bu yaşam içinde yaşam, esir, gökler ve şimşek, Ben O’yum.” Burada da aynı pratik din fikrinin olduğunu görüyoruz. Onların taptığı şeyler, ateş, güneş, ay ve bunun gibi şeyler ve onların aşina oldukları ses ile hikayelerin konusunu şekillendiriyor, onları açıklıyor ve onlara daha yüksek bir anlam veriyor. Ve işte bu Vedanta’nın gerçek, pratik tarafıdır. O, dünyayı yıkmaz fakat ona açıklama getirir, o kişiyi yıkmaz fakat onu açıklar, o bireyselliği yıkmaz fakat onu, gerçek bireyselliği göstererek açıklar. O, bu dünyanın boş olduğunu ve var olmadığını göstermez fakat “Bu dünyanın ne olduğunu anlayın ki o sizi incitmesin.” der. O ses Upakosala’ya onun taptığı ateşin veya güneşin veya ayın veya şimşeğin veya herhangi başka bir şeyin yanlış olduğunu söylemedi fakat ona güneşin, ayın, şimşeğin, ateşin, dünyanın ve onun kendi içinde olan aynı ruhu gösterdi ve böylece her şey sanki Upakosala’nın gözlerinde başkalaştı. Önceden sadece maddesel bir ateşten ibaret olan ve kendisine adaklar sunulan ateş, yeni bir hal kazandı ve Tanrı haline dönüştü. Dünya dönüştü, yaşam dönüştü, güneş, ay, yıldızlar, şimşek ve her şey dönüştü ve tanrısallaştı. Onların gerçek doğası bilinir hale geldi. Vedanta’nın teması; Tanrı’yı her şeyde görmektir ve her şeyi gerçek doğasında görmektir, görüldüğü şekliyle değil. Upanişad’larda öğretilen bir başka ders ise şöyledir: “Gözlerin içinden parlayan Brahman’dır; O Güzel Olan’dır, O Parlayandır. O tüm bu dünyalarda parlar.” Bir insana gelen özel bir ışıkla kastedilen, diyor bir yorumcu, gözlerdeki ışıktır ve derler ki; bir insan temiz olduğunda onun gözlerinde böyle özel bir ışık parlar ve bu ışık onun içindeki her yerde olan Ruh’a aittir. Gezegenlerde, yıldızlarda ve güneşlerde parlayan da aynı ışıktır.
Şimdi size bu kadim Upanişad’lardan, doğumla, ölümle ve bunun gibi konularla ilgili bazı başka doktrinler okuyacağım. Belki bu sizin ilginiz çekecektir. Şvetaketu, Pançalas kralına gitmiş ve kral ona: “İnsanların ölünce nereye gittiğini biliyor musun? Onların nasıl geri geldiklerini biliyor musun? Neden diğer dünyaların dolmadığını biliyor musun?” diye sormuş. Çocuk bilmediğini söylemiş. Sonra babasına gitmiş ve aynı soruları sormuş. Babası: “Ben de bilmiyorum.” demiş ve krala gitmiş. Kral bu bilginin asla rahipler tarafından bilinmediğini, bunun sadece krallara ait olduğunu söylemiş ve kralların dünyayı yönetmesinin nedeninin bu olduğunu söylemiş. Adam bir süre kralın yanında kalmış çünkü kral ona bunu öğreteceğini söylemiş. “Diğer dünya, Ey Gautama, ateştir. Güneş onun yakıtıdır. Işınlar dumandır. Gün ateştir. Ay onun korlarıdır. Ve yıldızlar ise onun kıvılcımlarıdır. Tanrılar bu ateşe inanç şarabı dökerler ve buradan kral Soma doğar.” Ve böyle devam eder. “O küçük ateşe adak adaman gerekmez, tüm dünya o ateştir ve bu adaklar ve tapınma durmadan devam ediyor. Tanrılar, melekler ver herkes ona tapıyor. İnsan, insan bedeni ateşin en büyük sembolüdür.” Burada da idealin pratik hale geldiğini ve Brahman’ın her şeyde görüldüğünü görüyoruz. Tüm bu hikayelerin altını çizen prensip; yaratılmış olan sembolizmin iyi ve yardımcı olabileceği fakat bizim yaratabileceğimizden çok daha iyi sembollerin zaten var olduğudur. Siz Tanrı’ya tapmak için bir imaj yaratabilirsiniz fakat çok daha iyi bir imaj zaten vardır ve o yaşayan insandır. Siz, içinde Tanrı’ya tapmak için bir tapınak inşa edebilirsiniz ve bu iyi olabilir fakat daha iyisi, çok daha yücesi zaten vardır ve bu insan bedenidir.
Veda’ların iki parçası olduğunu hatırlarsınız; törensel kısım ve bilgi kısımları. Zaman içinde törensel bölümler çoğalmış ve öyle karmaşıklaşmıştır ki; onları çözmek neredeyse imkansız hale gelmiştir ve görüyoruz ki Upanişad’larda törensel kısımlar neredeyse ortadan kaldırılmıştır. Eski zamanlarda bu adakların ve kurbanların olduğunu görüyoruz, sonra filozoflar gelmiş, bu sembolleri cahillerin elinden almış ve ne yazık ki modern reformlarda sıkça gördüğümüz gibi onlara bunların yerini tutacak başka bir şeyler vermişlerdir. “İşte ateş sembolü.” dediler. “Çok iyi! Fakat işte başka bir sembol, dünya. Ne büyük, ne muhteşem bir sembol! İşte bir küçük tapınak fakat tüm evren bir tapınaktır; insan her yerde tapınabilir. İnsanın dünyaya getirdiği bazı özel figürler ve sunaklar vardır fakat tüm sunakların en büyüğü; yaşayan, bilinçli insan bedenidir ve bu sunakta tapınmak, herhangi ölü bir sembole tapmaktan çok daha yüksektir.”
Şimdi özel bir doktrine geliyoruz. Ben bu doktrini çok fazla anlamıyorum. Siz bir şeyler çıkarabilirsiniz diye onu size okuyacağım. Bir insan öldüğünde, o eğer meditasyon ile kendini arındırmış ve bilgiye ulaşmış ise önce ışığa gider sonra ışıktan güne, günden ayın parlak yarısına, oradan güneş kuzeye gittiğindeki altı aya, oradan yıla, yıldan güneşe, güneşten aya, aydan şimşeğe gider ve şimşek sferine geldiğinde orada insan olmayan bir kişi ile buluşur ve o kişi onu Brahman’a götürür. Bu tanrıların yoludur. Ermişler ve bilgeler öldüğünde onlar da bu yoldan giderler ve dönmezler. Bu ay ve bu yıl ile kastedilenin ne olduğunu kimse tam olarak anlamaz. Herkes kendi anlamını çıkarır ve bazıları ise bunun tamamen saçmalık olduğunu söyler. Ay ve güneş dünyasına gitmek ve ruh şimşek sferine ulaştıktan sonra ona yardım etmeye gelen bu kişi ile ne kastedilir kimse bilmez. Hintliler arasında ayın üzerinde yaşam olan bir yer olduğu ve bizim yaşamın oradan geldiğini göreceğimiz gibi bir fikir vardır. O bilgiye ulaşmamış olan fakat bu hayatta iyi şeyler yapmış olanlar, öldüklerinde önce dumana, sonra geceye, sonra karanlık on beş güne, sonra güneşin güneye gittiği altı aya ve oradan da ataların bölgesine giderler ve sonra esire, sonra ay bölgesine gider ve orada tanrıların yiyeceği haline gelirler ve sonra tanrılar olarak doğar ve orada iyi işleri izin verdiği sürece kalırlar. Ve iyi işlerin etkisi sona erdiğinde aynı yolu izleyerek dünyaya dönerler. Onlar önce esir haline gelirler ve sonra hava, sonra duman ve sonra sis, sonra bulut olurlar ve sonra dünyaya yağmur damlası olarak döner ve bu şekilde yiyeceklerin içine girerler ve insanlar o yiyecekler yediğinde onların çocukları olurlar. Yaptığı işler çok iyi olanlar iyi ailelerde doğarlar ve kötü olanlar ise kötü ailelerde ve hatta hayvan bedenlerinde. Hayvanlar durmadan bu dünyaya geliyor ve bu dünyadan gidiyorlar. Dünyanın ne boş ne de dolu olmasının nedeni budur.
Buradan da pek çok fikir edinebiliriz ve belki de ilerde bunu daha iyi anlayıp anlamı hakkında biraz fikir yürütebileceğiz. Cennette olanların dönüşünü içeren son kısım belki de ilk kısımdan daha açıktır fakat görünüyor ki tüm fikir; Tanrı’yı idrak etmeden kalıcı bir cennetin olamayacağına dayanır. Tanrı’yı idrak etmemiş fakat bu dünyada iyi işler yapmış olan insanlar, öldüklerinde cennete ulaşıncaya kadar o yerden veya bu yerden geçerler ve orada aynı bizim burada doğduğumuz gibi doğarlar, tanrıların çocukları olarak doğarlar ve iyi işleri izin verdiği sürece orada kalırlar. Buradan Vedanta’nın temel fikri olan; ismi ve şekli olan her şeyin geçici olduğu sonucu çıkıyor. Bu dünya geçicidir çünkü onun ismi ve şekli vardır ve aynı şekilde cennetler de geçici olmalıdır çünkü orada da isim ve şekil kalmaya devam eder. Sonsuz olan bir cennet, terimlerin çelişkisinden ibarettir çünkü ismi ve şekli olan her şey zaman içinde başlamalı, zaman içinde var olmalı ve zaman içinde sona ermelidir. Bunlar Vedanta’nın yerleşik doktrinleridir ve bu nedenle cennetlerden vazgeçilmiştir.
Samhita’da cennet fikrinin onun sonsuzluğu üzerine olduğunu görmüştük, bu Muhammed’in takipçilerinde de, Hristiyanlarda da böyledir. Muhammed’in takipçileri bunu biraz daha somutlaştırırlar. Onlar cennetin içinde bahçelerin olduğu, nehirlerin aktığı bir yer olduğunu söylerler. Suyun çok istenen bir şey olduğu Arap çöllerinde Muhammed’in takipçisi, kendi cennetini her zaman çok fazla su içeren bir yer olarak kurar. Ben her yılın altı ayında yağmur olan bir ülkede doğdum. Bana göre cennet kuru bir yerdir ve bu İngilizler için de böyle olsa gerek. Samhita’daki bu cennetler sonsuzdur ve oraya gidenler güzel bedenlere sahip olur ve orada ataları ile sonsuza kadar mutlu yaşarlar. Onlar orada anne babaları, çocukları ve diğer akrabaları ile karşılaşırlar ve aynı hayatın bir benzerini fakat daha mutlusunu yaşarlar. Bu hayatta tüm zorluklar ve mutluluğun önündeki tüm engeller ortadan kalkmış ve sadece onun iyi kısımları ve zevkleri kalmıştır. Fakat insanlar bunun ne kadar rahat olduğunu düşünürlerse düşünsünler, gerçek bir şeydir ve rahatlık ise başka bir şey. Gerçeğin rahat olmadığı durumlar da vardır, ta ki biz o Gerçeğin zirvesine ulaşıncaya kadar. İnsan doğası çok tutucudur. O bir şey yapar ve onu bir kere yapmış olduğu için ondan çıkmak artık ona zor gelir. Akıl yeni düşünceleri almayacaktır çünkü yeni düşünceler ona rahatsızlık verir.
Upanişad’larda, muazzam bir yenilik yapıldığını görüyoruz. Onlar, ismi ve şekli olan her şeyin ölmesi gerektiğini görerek insanların ölümden sonra ataları ile beraber yaşadığı bu cennetlerin kalıcı olamayacağını söylerler.
Eğer şekli olan cennetler varsa, bu cennetler zaman içerisinde yok olmalıdır, milyonlarca yıldır var olsalar bile gitmek zorunda kalacakları bir zaman mutlaka gelmelidir. Bu fikir ile; bu ruhların tekrar dünyaya dönmek zorunda kalacakları ve cennetlerde iyi işlerinin sonuçlarının tadını çıkardıkları ve bu etkiler sona erdiğinde de tekrar bu dünya hayatına dönecekleri gibi başka bir fikir de ortaya çıkar. Buradan, insanoğlunun nedensellik felsefesi görüşüne en erken zamanlarda bile sahip olduğunu görüyoruz. İleride, bizim filozoflarımızın bunu nasıl felsefe ve mantık diline aktardıklarını fakat burada bunun neredeyse çocuk dilinde bulunduğunu göreceğiz. Bu kitapları okurken fark edebileceğiniz bir şey de, tüm bunların içsel algılardan ibaret olduğudur. Eğer siz bana bunun pratik olup olmadığını sorarsanız, benim cevabım onun ilk olarak pratik ve sonra ise felsefi olduğu olacaktır. Görüyorsunuz ki; tüm bu şeyler ilk olarak algılanır, idrak edilir ve sonra yazılır. Bu dünya erken dönem düşünürlerle konuşurdu. Kuşlar onlarla konuşur, hayvanlar onlarla konuşur, güneş ve ay onlarla konuşurdu ve onlar yavaş yavaş bazı şeyleri idrak etmeye başladılar ve doğanın yüreğine girdiler. Düşünüp tasarlayarak değil, mantığın gücü ile değil, modern zamanlarda moda olduğu gibi başkalarının fikirlerini çalıp büyük bir kitap yaparak değil, benim yaptığım gibi o yazılardan alıp uzun bir konferans vererek değil fakat sabırlı araştırmalarla ve keşiflerle onlar gerçeği buldular. Bunun temel yöntemi pratiklikti ve bu her zaman böyle olmalıdır. Din daima pratik bir bilim olmuştur. Ve asla teolojik bir din var olmamıştır ve olmayacaktır. Din öncelikle pratiktir ve bilgi ise sonra gelir. Ruhların geri geldiği fikri zaten vardır. İyi sonuçlar almak düşüncesi ile iyilik yapan insanlar buna ulaşırlar fakat sonuç kalıcı değildir. Buradan, son derece güzel bir şekilde ortaya konan nedensellik fikrine; neticenin neden ile orantılı olduğu fikrine ulaşıyoruz. Neden nasılsa netice de öyle olacaktır. Eğer neden sonlu ise netice de sonlu olmalıdır. Eğer neden sonsuz ise netice de sonsuz olabilir fakat tüm bu nedenler; iyi işler yapmak veya tüm diğer şeyler sadece sonlu nedenlerdir ve böyle olduğu için de sonsuz netice üretemezler.
Şimdi sorunun diğer tarafına geliyoruz. Sonsuz bir cennet olamayacağına göre sonsuz bir cehennem de olamaz. Benim, hayatımın her anında kötülük yapan çok kötü bir insan olduğumu düşünün. Benim buradaki tüm hayatım, benim sonsuz hayatımla karşılaştırıldığında bir hiçtir. Eğer sonsuz bir ceza varsa bu, sonlu bir neden tarafından sonsuz bir netice üretildiği anlamına gelir ki bu olamaz. Eğer ben hayatım boyunca iyilik yaparsam sonsuz bir cennete sahip olamam, bu yine aynı hataya düşmek olacaktır. Fakat Gerçeği bilen ve O’nu idrak edenler için geçerli olan üçünü bir durum vardır. Bu ise , bu Maya perdesinin ötesine geçmek, Gerçeğin ne olduğunu idrak etmek için tek yoldur ve Upanişad’lar da Gerçeği idrak etmek ile neyin kastedildiğini gösterirler.
Bu, iyiyi veya kötüyü görmemek fakat her şeyin ÖzBen’den, her şeyin içindeki ÖzBen’den geldiğini bilmektir. Bu evreni inkar etmek anlamına gelir, ona gözlerinizi kapamak, Tanrı’yı cennette gördüğümüz kadar cehennemde de görmek, Tanrı’yı yaşamda gördüğümüz gibi ölümde de görmektir. Bu benim size okuduğum kısımdaki düşünce yoludur; dünya Tanrı’nın bir sembolüdür, gökyüzü Tanrı’dır, bizim doldurduğumuz yer Tanrı’dır, her şey Brahman’dır. Ve bu görülmelidir, idrak edilmelidir, sadece bahsedilip, hakkında düşünülmemelidir. Bunun mantıksal sonucu olarak ruh her şeyin Tanrı ile, Brahman ile dolu olduğunu idrak ettiğinde o artık cennete mi cehenneme mi gittiğini, bu dünyada mı yoksa cennette mi tekrar doğacağını umursamaz. Bunlar o ruh için bir anlam ifade etmezler çünkü her yer aynıdır, her yer Tanrı’nın tapınağıdır, her yer kutsal hale gelmiştir ve cennette, cehennemde veya herhangi başka bir yerde tüm gördüğü; her yerdeki Tanrı’nın varlılığıdır. Ne iyi ne de kötü, ne yaşam ne de ölüm; sadece tek bir sonsuz Brahman vardır.
Vedanta’ya göre, bir insan o algılayışa ulaştığında o özgür olmuştur ve o bu dünyada yaşamaya uygun olan tek insandır. Diğerleri değildir. Kötülük gören insan nasıl bu dünyada yaşayabilir? Onun hayatı ıstıraptan ibarettir. Tehlikeler gören insanın hayatı ıstıraptır, ölümü gören insanın hayatı ıstıraptır. Bu dünyada ancak; “Ben bu hayattan zevk alıyorum ve ben bu hayatta mutluyum.” diyen, Gerçeği gören ve her şeyde Gerçeği gören insan yaşayabilir. Sırası gelmişken size cehennem fikrinin Veda’larda olmadığını söyleyebilirim. Bu çok daha sonra Purana’larla beraber gelir. Veda’lara göre en kötü ceza tekrar dünyaya dönmek ve bu dünyada bir şansa daha sahip olmaktır. En başından beri bu fikrin şahsi olmayana kaydığını görüyoruz. Ceza ve ödül fikirleri son derece maddidir ve bunlar sadece insan Tanrı fikri ile, bizim yaptığımız gibi birini seven ve diğerinden nefret eden Tanrı fikri ile uyumludur. Ödül ve ceza ancak böyle bir Tanrı’nın varlığında kabul edilebilirdir. Samhita’da böyle bir Tanrı vardı ve biz orada korku fikrinin girdiğini görürüz fakat Upanişad’lara geldiğimizde korku kaybolmuştur ve şahsi olmayan fikir onun yerini alır. Bir insan için bu şahsi olmayan fikri anlamak, doğal olarak en zor şeydir çünkü o her zaman kişiye bağlıdır. En büyük düşünürler olarak görülen insanlar bile bu Şahsi Olmayan Tanrı fikri karşısında tiksinti duyarlar. Fakat bana göre de Tanrı’yı somut bir insan olarak düşünmek çok tuhaftır. Hangisi daha yüksek bir fikirdir; yaşayan bir Tanrı mı, yoksa ölü bir Tanrı mı? Kimsenin görmediği, bilmediği bir Tanrı mı, yoksa Bilinen Tanrı mı?
Şahsi Olmayan Tanrı yaşayan bir Tanrı’dır. Şahsi olan ve olmayan arasındaki fark ise şudur; şahsi olan sadece bir insandır şahsi olmayan fikir ise O’nun melek, insan, hayvan ve hatta bizim göremediğimiz başka şeyler olduğudur çünkü şahsi olmamak tüm şahsiyetleri kapsar, evrendeki her şeyin toplamıdır ve onun sonsuz ötesindedir. “Evrene gelen tek bir ateş kendisini pek çok şekilde tezahür ettirir ama o, evrenin sonsuz ötesindedir.” İşte Şahsi Olmayan da böyledir.
Biz yaşayan bir Tanrı’ya tapmak istiyoruz. Ben hayatım boyunca Tanrı’dan başka bir şey görmedim, siz de öyle. Bu sandalyeyi görmek için önce Tanrı’yı görmelisiniz ve sonra sandalyenin içinde O’nu görmelisiniz. O her yerdedir ve “Ben Varım.” der. “Ben Varım” ı hissettiğiniz zaman Varlılığın bilincindesiniz demektir. Eğer biz O’nu kendi yüreklerimizde ve yaşayan her varlıkta göremiyorsak, O’nu aramak için nereye gideceğiz? “Sen erkeksin, Sen kadınsın, Sen kızsın ve Sen oğlansın. Sen bastonu ile sendeleyen yaşlı adamsın. Sen gücünün gururu ile yürüyen genç adamsın.” Sen var olan her şeysin, evrendeki tek gerçek olan muhteşem yaşayan Tanrı’sın. Bu pek çoklarına, bir yerlerdeki bir perdenin ardında yaşayan ve kimsenin görmediği geleneksel Tanrı ile korkunç bir çelişki olarak görünebilir. Rahipler bize, sadece eğer onları izlersek, onların öğütlerini dinlersek ve onların bizim için işaretlediği yolda gidersek öldüğümüzde onların bize Tanrı’nın yüzünü görmemizi sağlayacak pasaportu vereceklerini garanti ederler. Tüm bu cennet fikirleri, bu anlamsız fikirlerin çeşitlemelerinden başka nedir ki?
Elbette şahsi olmayan fikir çok yıkıcıdır, o rahiplerin tüm ticaretini, kiliselerini ve tapınaklarını ellerinden alır. Hindistan’da şimdi açlık var fakat her birinde bir kralın fidyesi kadar değerli olan mücevherler olan tapınaklar da var! Eğer rahipler bu Şahsi Olmayan fikri insanlara öğretselerdi onların meslekleri yok olacaktı. Yine de biz bunu fedakarca, rahiplik olmaksızın öğretmeliyiz. Siz Tanrı’sınız ve ben de öyle; o zaman kim kime boyun eğer? Kim kime tapar? Siz Tanrı’nın en yüce tapınağısınız, ben herhangi bir tapınağa, imaja ya da İncil’e tapmaktansa size tapmayı tercih ederim. Neden düşüncelerinde çelişkili olan bazı insanlar var? Onlar sanki parmaklarımızın arasından kayan balıklar gibi. Onlar kendilerinin kalın kafalı, pratik insanlar olduklarını söylüyorlar. Çok iyi. Fakat şimdi tam burada olan size tapmaktan daha pratik ne olabilir? Ben sizi görüyorum, sizi hissediyorum ve Tanrı olduğunuzu biliyorum. Muhammed’in takipçileri Tanrı olmadığını Allah olduğunu söylüyorlar. Vedanta ise Tanrı olmayan herhangi bir şey olmadığını söylüyor. Yaşayan Tanrı sizin içinizdedir ve siz hala kiliseler ve tapınaklar inşa ediyor ve çeşitli hayali saçmalıklara inanıyorsunuz. Tapınılacak tek Tanrı insan bedeni içindeki insan ruhudur. Elbette hayvanlar da tapınaklardır fakat insan en yücedir, tapınakların Taj Mahal’idir. Eğer ben onun içinde tapınamıyorsam başka herhangi bir tapınağın faydası olmayacaktır. Her insan bedeninin içindeki tapınakta oturan Tanrı’yı idrak ettiğim an, her insanın önünde saygı ile durduğum ve onun içinde Tanrı’yı gördüğüm an- o an ben tutsaklıktan özgür olurum ve beni bağlayan her şey yok olur.
Bu tüm tapınmaların en pratik olanıdır. Onun teorilerle ve spekülasyonlarla bir işi yoktur. Ancak yine de o çoklarını korkutur. Onlar bunun doğru olmadığını söylerler. Onlar kendilerine büyük babalarının söylediği eski idealleri, cennetin bir yerlerindeki bir Tanrı’nın birilerine Tanrı olduğunu söylediği gibi idealleri teorileştirmeye devam ederler. O zaman sadece teoriler vardır. Onlara göre bu pratikliktir ve bizim fikirlerimiz ise pratik değildir! Hiç şüphe yok ki Vedanta her birimizin kendi yolu olduğunu söyler fakat yol hedefin kendisi değildir. Cennetteki bir Tanrı’ya tapmak ve tüm bu şeyler kötü değildir fakat onlar sadece Gerçeğe giden adımlardır, Gerçeğin kendisi değil. Onlar iyi ve güzeldir ve orada harika fikirler de vardır fakat Vedanta her noktada; “Dostum, ben sana, senin bilinmeyen olarak taptığın Tanrı gibi tapıyorum.” Senin bilinmeyen olarak taptığın ve tüm evrende aradığın O, aslında her zaman seninledir. Sen O’nun içinde yaşıyorsun ve O evrenin Ebedi Tanığıdır.” “Tüm Veda’ların taptığı O, daima ebedi olan “Ben” in içinde vardır. O varsa tüm evren vardır. O evrenin ışığı ve hayatıdır. Eğer “Ben” sizin içinizde olmasaydı, siz güneşi göremezdiniz, her şey karanlıktan ibaret olurdu. Ancak O parladığında siz dünyayı görürsünüz.”
Genellikle sorulan bir soru var ve bu soru; bu durumun muazzam bir zorluğa yol açabileceğine dair. Her birimiz; “Ben Tanrı’yım ve ben ne yaparsam veya ne düşünürsem iyi olmalı çünkü Tanrı kötülük yapamaz.” diye düşüneceğiz. Öncelikle, bu yanlış yorumlamanın tehlikesini kabul etsek bile, diğer tarafta da aynı hatanın olmadığı ispatlanabilir mi? Onlar, cennette kendilerinden ayrı olan ve çok korktukları bir Tanrı’ya tapıyorlar. Korkudan titreyerek doğdular ve tüm hayatları boyunca titremeye devam edecekler. Peki dünya bu şekilde daha iyi bir hale mi geldi? Şahsi Tanrı’yı anlayıp O’na tapanlar ve Şahsi Olmayan Tanrı’yı anlayıp ona tapanlar; hangi tarafta dünyanın büyük hizmet eden işçileri, dünyanın dev işçileri, dev ahlak güçleri var olmuştur? Elbette Şahsi Olmayan tarafta. Korku varken ahlakın gelişmesini nasıl bekleyebilirsiniz? Bu mümkün değildir. “Birinin diğerini gördüğü, birinin diğerini duyduğu yer Maya’dır. Biri diğerini görmüyorsa, biri diğerini duymuyorsa ve her şey Atman olmuşsa, kim kimi görür, kim kimi algılar?” Her şey O’dur ve her şey Ben’dir, aynı zamanda. Artık ruh temiz hale gelmiştir. Ancak sonra biz sevginin ne olduğunu anlayabiliriz. Sevgi korku ile gelemez, onun temeli özgürlüktür. Dünyayı gerçekten sevmeye başladığımızda, o zaman insanlığın kardeşliği ile ne kastedildiğini anlayacağız, asla daha önce değil.
O halde, Şahsi Olmayan fikrin dünyada büyük bir kötülüğe yol açacağını söylemek doğru değildir, sanki diğer doktrin asla kötü sonuçlar üretmemiş, sanki dünyayı kana bulayan sekterliğe sürüklememiş ve insanların birbirini parçalamasına yol açmamış gibi. “Benim Tanrım en büyük tanrıdır, haydi buna bir savaşla karar verelim.” Bu tüm dünyadaki düalizmin neticesidir. Günün açık ışığına çıkın, dar yollardan çıkın, zira sonsuz olan ruh nasıl küçük kalıplarda yaşamak ve ölmekten memnun olabilir? Işık evrenine çıkın. Evrendeki her şey sizindir, kollarınızı uzatın ve onu sevgi ile kucaklayın. Eğer bunu yapmayı istemiş iseniz siz Tanrı’yı hissetmişsinizdir.
Budda’nın vaazındaki o pasajı hatırlarsınız; orada Budda’nın ta ki tüm evren bu sevgi ile dolana kadar, nasıl güneye, kuzeye, doğuya, batıya, yukarıya ve aşağıya sevgi gönderdiğinden bahsedilir, bu sevgi öylesine büyük, yüce ve sonsuzdur. O his içinizde olduğunda sizin gerçek bir şahsiyetiniz var demektir. Tüm evren tek bir kişidir, ufak şeyleri boş verin. Küçük şeylerden Sonsuz için vazgeçin, sonsuz sevinç için küçük zevklerden vazgeçin. Onların hepsi sizindir çünkü Şahsi Olmayan, Şahsi Olan’ı kapsar. İşte Tanrı da aynı zamanda hem Şahsi Olan’dır hem de Şahsi Olmayan. Ve İnsan; Sonsuz, Şahsi Olmayan İnsan Kendisini kişi olarak tezahür ettirir. Sonsuz olan bizler kendimizi sanki küçük parçalara sınırladık. Vedanta, Sonsuzluğun bizim gerçek doğamız olduğunu söyler, o asla kaybolmayacaktır, o sonsuza kadar kalacaktır. Fakat biz kendimizi kendi Karma’mız ile sınırlıyoruz ve o bizi boynumuzun etrafındaki bir zincir gibi bu sınırlara çekiyor. O zinciri kırın ve özgür olun. Kanunu ayaklarınız altında çiğneyin. İnsan doğasında kanun yoktur, yazgı yoktur, kader yoktur. Sonsuzlukta nasıl kanun olabilir? Özgürlük onun düsturudur. Özgürlük onun doğasıdır, onun doğuştan gelen hakkıdır. Özgür olun ve o zaman istediğiniz kadar şahsiyetiniz olabilir. O zaman biz, sahneye çıkıp dilenci rolü oynayan bir aktör gibi oynayacağız. Aktörü sokakta yürüyen gerçek dilenci ile karşılaştırın. Manzara belki de her iki durumda da aynıdır ve sözler de fakat iki durum arasında ne büyük fark vardır. Biri dilenciliğin tadını çıkarırken diğeri bu durumdan acı çeker. Farkı yaratan nedir? Biri özgürdür diğeri ise tutsak. Aktör kendi dilenciliğinin gerçek olmadığını ve bunu oyun için kabul ettiğini bilirken gerçek dilenci istese de istemese de bu duruma katlanması gerektiğini düşünür. Kanun budur. Kendi gerçek doğamızı bilmediğimiz sürece biz, evrendeki her kuvvet tarafından itilip kakılan dilencileriz ve o zaman doğadaki her şey bizi köleleştirir, biz tüm dünyaya yardım için yalvarırız fakat yardım asla gelmez, hayali varlıklara ağlasak da yardım gelmez. Fakat biz yine de yardımın geleceğini umut ederiz ve böylece bir hayat ağlamayla, sızlanmayla ve umut etmeyle geçip gider ve aynı oyun durmadan devam eder.
Özgür olun, kimseden bir şey ummayın. Ben eminim ki; kendi hayatlarınıza baktığınızda, başkalarından asla gelmeyen bir yardımı almak için boşuna mücadele etmiş olduğunuzu görürsünüz. Gelen tüm yardım sizin kendi içinizdedir. Siz sadece uğruna çalıştığınız meyveleri elde ettiniz fakat yine de her zaman yardım umut etmeye devam ettiniz. Zengin bir adamın salonu her zaman doludur fakat dikkat ettiğinizde orada aynı insanların olmadığını görürsünüz. Ziyaretçiler her zaman o zengin adamdan bir şeyler almayı umut ederler fakat asla alamazlar. İşte bizim hayatlarımız da asla sonu gelmeyen umutlarla harcanır gider. Umudu bırakın, diyor Vedanta. Neden umut edesiniz ki? Sizin zaten her şeyiniz var, hatta siz her şeysiniz. Ne umut ediyorsunuz? Eğer bir kral delirirse ve kralı bulmak için tüm ülkeyi armaya başlarsa onu asla bulamayacaktır çünkü o kralın ta kendisidir. Kendi ülkesindeki her köye ve şehre gidebilir, her evi arayabilir, ağlayıp sızlanabilir fakat onu asla bulamayacaktır çünkü o kralın kendisidir. Tanrı olduğumuzu bildiğimizde ve bu aptalca arayıştan vazgeçtiğimizde biz memnun ve mutlu oluruz. Tüm bu çılgın takipten vazgeçin ve sahnedeki bir aktör gibi evrendeki rolünüzü oynayın.
O zaman tüm görünüm değişir ve bu dünya sonsuz bir hapishane olmaktan çıkıp bir oyun alanına dönüşür, rekabet alanı olmaktan çıkıp daima bahar olan, çiçeklerin açtığı ve kelebeklerin uçtuğu sevinç alanına dönüşür.
O zaman önceden cehennem olan bu dünya cennet haline gelir. Tutsağın gözlerinde bu dünya muazzam bir işkence yeridir fakat özgür olanın gözlerinde tam tersidir. Bu tek yaşam evrensel yaşamdır, cennetler ve tüm o yerler buradadır. Tüm tanrılar buradadır, onlar insanların prototipleridir. Tanrılar insanları kendilerinden sonra kendi tiplerine göre yaratmamışlardır fakat insanlar tanrıları yaratmışlardır. Ve işte prototipler; işte Indra, işte Varuna ve evrenin tüm tanrıları. Biz kendi küçük şüphelerimizi yansıtıyoruz fakat biz bu tanrıların orijinalleriyiz, biz gerçeğiz, tapılması gereken yegane tanrılarız. Bu Vedanta’nın görüşüdür ve onun pratikliğidir. Biz özgür olduğumuzda, çıldırıp toplumdan vazgeçip bir mağaraya veya ormana koşup orada ölmemiz gerekmeyecektir. Biz olduğumuz yerde kalırız ve her şeyi idrak ederiz. Aynı fenomen kalmaya devam edecektir fakat yeni bir anlam ile. Biz daha dünyayı tanımıyoruz, biz onun ne olduğunu ancak özgürlük ile göreceğiz ve onun doğasını özgürlükle anlayacağız. O zaman bu kanun denen şeyin veya kaderin bizim kendi doğamızın çok küçük bir parçasını işgal ettiğini göreceğiz. Bu sadece tek taraftır fakat diğer tarafta her zaman özgürlük vardır. Biz bunu bilmiyorduk ve bizim avlanmış yaban tavşanı gibi yüzümüzü yere saklayarak kötülükten kendimizi korumaya çalışmamızın nedeni buydu. Yanılsama ile biz kendi doğamızı unutmaya çalıştık fakat yapamadık, o hep bizi çağırdı ve Tanrı, tanrılar veya dışsal özgürlük arayışlarımız aslında bizim kendi gerçek doğamızı arayışımızdır. Biz sesi yanlış anladık. Biz onun ateşten veya bir tanrıdan veya güneşten veya aydan veya yıldızlardan geldiğini sandık fakat en sonunda onun kendi içimizden geldiğini öğrendik. Bizim içimizde sonsuz özgürlükten bahseden bu sonsuz ses vardır, onun müziği sonsuza kadar sürüyor. Ruh’un bu müziğinin bir parçası dünya haline, kanun haline, bu evren haline gelmiştir fakat o her zaman bizimdir ve bizim olacaktır. Tek bir söz ile Vedanta’nın ideali; insanı gerçekte olduğu gibi bilmektir ve onun mesajı şöyledir; “Eğer siz kendi insan kardeşinize, Tanrı’nın tezahürüne tapamıyorsanız siz nasıl tezahür etmeyen bir Tanrı’ya tapabilirsiniz?”
İncil’in ne dediğini hatırlamıyor musunuz; “Eğer siz gördüğünüz kardeşinizi sevemiyorsanız, nasıl görmediğiniz Tanrı’yı sevebilirsiniz?” Eğer Tanrı’yı insan yüzünde göremiyorsanız, onu nasıl bulutlarda veya donuk ve ölü maddeden yapılmış imajlarda veya sadece beynimizin ürettiği hayali hikayelerde görebilirsiniz? Ben size, ancak siz erkeklerde ve kadınlarda Tanrı’yı görmeye başladığınız gün dindar diyebilirim ve o zaman siz biri sağ yanağınıza vurduğunda ona sol yanağınızı da çevirmenin ne demek olduğunu anlayacaksınız. Siz insanı Tanrı olarak gördüğünüzde; her şeyi hatta kaplanı bile hoş karşılarsınız. Size gelen her şey sadece Tanrı’dır, Ebedi, Kutsanmış Olan’dır ve O bize çeşitli şekillerde; kimi zaman babamız, annemiz, dostumuz, çocuğumuz olarak görünen ve bizimle oynayan kendi ruhumuzdur.
Nasıl bizim insani ilişkilerimiz tanrısallaştırılabilirse, Tanrı ile ilişkimiz de bu şekillerden herhangi birini alabilir ve biz O’na kendi babamız, annemiz, dostumuz veya sevgilimiz olarak bakabiliriz. Tanrı Anne, O’na Baba demekten çok daha yüksek bir idealdir ve O’na Dost demek daha yüksektir fakat en yükseği O’nu Sevgili olarak görmektir. En yüksek nokta ise seven ve sevilen arasında fark görmemektir. Belki hatırlarsınız, eski bir Pers hikayesinde seven gelip sevilenin kapısını çalar ve ona: ”Sen kimsin?” diye sorulur. O da: “Benim.” der fakat cevap gelmez. İkinci kez geldiğinde bağırır: “Ben buradayım.” diye fakat kapı açılmaz. Üçüncü kez geldiğinde içerdeki ses sorar: “Orada kim var?” O cevap verir: “Ben senim sevgilim.” ve kapı açılır. İşte bizimle Tanrı arasındaki ilişki de böyledir. O her şeydedir. O her şeydir. Her erkek ve kadın sevinç dolu, hissedilebilen, yaşayan Tanrı’dır. Tanrı’nın bilinemez olduğunu kim söylemiş? Kim O’nun aranması gerektiğini söylemiş?
Biz Tanrı’yı ebediyen bulduk. Biz O’nun içinde her yerde ebediyen yaşıyoruz. O ebediyen bilinir ve O’na ebediyen tapınılır.
Bunu ise diğer tapınma şekillerinin hata olmadığı fikri izler. Bu hatırlanması gereken en büyük noktalardan biridir; Tanrı’ya törenler ve şekillerle tapanlar, her ne kadar biz onların kaba olduğunu düşünsek de hatalı değillerdir. Bu, gerçekten gerçeğe seyahattir, daha aşağı gerçekten daha yüksek gerçeğe. Karanlık az ışıktır, kötülük az iyiliktir, kirlilik az temizliktir. Başkalarını, onların da bizim geçtiğimiz aynı yoldan geçmekte olduklarını bilerek sevgi gözleri ile, sempati ile görmemiz gerektiği daima akılda tutulmalıdır. Eğer siz özgürseniz, bilmelisiniz ki; herkes er ya da geç özgür olacaktır ve eğer siz özgürseniz nasıl geçici olanı görebilirsiniz? Eğer siz gerçekten temizseniz, nasıl kirli olanı görebilirsiniz? Çünkü içeride ne varsa dışarıda da o olur. Biz kendi içimizde olmasa kirliliği göremeyiz. İşte bu Vedanta’nın pratik yönlerinden biridir ve ben umut ediyorum ki hepimiz bunu kendi hayatlarımıza taşıyacağız. Bizim buradaki tüm hayatımız, bunu pratiğe taşımaktır fakat kazandığımız önemli bir nokta; tatminsizlik ve memnuniyetsizlik yerine tatmin ve memnuniyet ile çalışacağımızdır çünkü biz Gerçeğin içimizde olduğunu ve O’nun bizim doğuştan gelen hakkımız olduğunu biliriz ve bizim tek yapmamız gereken O’nu tezahür ettirmek, O’nu somutlaştırmaktır.
BÖLÜM 3
(Londra, 17 Kasım 1896)
Çandogya Upanişad’da, Narada adlı bilgenin bir başka bilge olan Sanatkumara’ya gelip ona çeşitli sorular sorduğunu görürüz. Bu sorulardan biri; dinin her şeyin nedeni olup olmadığıydı. Sanatkumara ona adım adım yol göstermiş, ta ki Akaşa’ya, esire gelinceye kadar bu dünyadan daha yüksek ve ondan da daha yüksek olan bir şeyler olduğunu söylemişti. Esir ışıktan daha yüksektir çünkü esirde güneş ve ay vardır, şimşek ve yıldızlar vardır, biz esirde yaşarız ve esirde ölürüz. Sonra tekrar soru yükselir; “Ondan da daha yüksek bir şey var mıdır?”, ve Sanatkumara ona Prana’dan bahseder. Bu Prana, Vedanta’ya göre yaşamın prensibidir. O esir gibidir, her zaman her yerde olan bir prensiptir ve bedende veya herhangi başka bir yerde olan tüm hareketler bu Prana’nın işidir. O Akaşa’dan büyüktür ve onunla her şey yaşar. Prana annededir, Prana babadadır, kardeştedir, öğretmendedir, Prana bilendir.
Şimdi size başka bir pasaj okuyacağım. Bu pasajda Şvetaketu babasına Gerçeği sorar ve babası ona çeşitli şeyler öğrettikten sonra sözlerini şöyle tamamlar: “Tüm bu şeylerin içindeki ince neden Olandan tüm bu şeyler yapılmıştır.” O Her Şeydir, o Sen’sin, sen O’sun, Ey Şvetaketu.” Ve çeşitli örnekler verir; “Bir arı nasıl farklı çiçeklerden bal topluyorsa, Ey Şvetaketu ve nasıl farklı ballar çeşitli ağaçlardan ve çeşitli çiçeklerden geldiklerini bilmiyorsa biz de o Varlılık’tan geliriz fakat bunu bilmeyiz. İşte o sübtil özün içindedir var olan her şey. O Gerçek’tir, O ÖzBen’dir ve sen O’sun, Ey Şvetaketu.” Okyanusa doğru akan nehirler ile ilgili bir örnek daha verir; “Nasıl nehirler okyanusun içinde iken, farklı nehirler olduklarını bilmezlerse, biz de o Varlılık’tan çıktığımızda O olduğumuzu bilmeyiz. Ey Şvetaketu sen O’sun.” Ve sonra bu öğretilerle devam eder.
Bilginin iki prensibi vardır. Birinci prensip; özeli genele ve geneli evrensele bakarak bilmektir. Ve ikincisi ise; açıklaması aranan şeyin onun kendi doğasında açıklanmasıdır. İlk prensibi ele alırsak; bizim tüm bilgimizin sınıflandırmalardan oluştuğunu ve bu şekilde yükselerek ilerlediğini görürüz. Herhangi bir şey olduğunda biz sanki hoşnutsuz, tatminsiz bir hale geçeriz. Aynı şeyin tekrar ve tekrar meydana geldiği ortaya konabildiğinde ise artık tatmin olmuşuzdur ve ona kanun adını veririz. Bir elmanın düştüğünü gördüğümüzde hoşnutsuz, tatminsiz oluruz fakat tüm elmaların düştüğünü keşfettiğimizde bunu yerçekimi kanunu olarak adlandırırız ve tatmin oluruz. Gerçek şu ki; biz özel olandan genele varırız.
Din üzerine çalışmak istediğimizde de bu bilimsel süreci uygulamalıyız. Aynı prensip burada da işe yarar ve biz bu metodun her şey için geçerli olduğu gerçeğini buluruz. Benim size tercüme etmekte olduğum bu kitapları okurken izini sürebildiğim ilk fikir, işte bu özelden genele varma prensibidir. Nasıl “parlak olanlar” ın tek bir prensipte birleştiğini, kadim düşünürlerin kozmos ile ilgili fikirlerinde daha ve daha yükseğe- ince elementlerden daha ince elementlere giderek bu elementlerden de her zaman her yerde olan esire ulaştıklarını ve hatta oradan her şeyi kapsayan kuvvete, Prana’ya vardıklarını görüyoruz. Her şey içinde bu prensip vardır. Prana’nın daha yüksek formunun içinde olan da esirdir veya Prana’nın daha yüksek formu somutlaşır ve esir haline gelir denilebilir.
Şahsi Tanrı’nın genelleştirilmesi ise başka bir noktadır. Bu genelleştirmeye nasıl ulaşıldığını görmüştük, bu tüm bilincin ortak sonucudur. Fakat burada bir güçlük doğuyor çünkü bu tamamlanmamış bir genelleştirmedir. Biz doğanın gerçeklerinin tek bir tarafını, bilinç gerçeğini alıyoruz ve bunun üzerinde genelleştirme yapıyoruz fakat bu durumda diğer taraf dışarıda kalıyor. Öyleyse bu öncelikle bu eksik bir genelleştirmedir. Ayrıca başka bir eksiklik daha var ve bu da ikinci prensiple, her şeyin kendi doğasında açıklanması prensibi ile bağlantılıdır. Yere düşen her elmanın bir hayalet tarafından düşürüldüğünü düşünen insanlar olabilir fakat bu duruma getirilen açıklama yerçekimi kanunudur. Ve biz bunun mükemmel bir açıklama olmadığını bilsek de o diğerine göre daha iyidir çünkü bu açıklama, o şeyin kendi doğasından çıkarılırken diğeri konu dışındaki bir nedeni işaret eder. O halde bizim tüm bilgimiz içerisinde, herhangi bir şeyin kendi doğasına dayanan açıklamalarının bilimsel açıklama olduğunu ve dışsal bir neden gösteren açıklamanın ise yetersiz olduğunu görürüz.
Şahsi Tanrı’nın evrenin yaratıcısı olduğu şeklindeki açıklama da bu teste tabi tutulmalıdır. Eğer o Tanrı doğanın dışında ise, doğayla herhangi bir alakası yok ise ve bu doğa o Tanrı’nın emrinin neticesinde hiçlikten yaratıldı ise bu son derece bilimsel olmayan bir teoridir. Ve bu teori yüzyıllar boyunca her Teist dinin en zayıf noktası olagelmiştir. Monoteizm, Şahsi Tanrı teorisi olarak adlandırılan teoride gördüğümüz bu iki eksiklik, iradesi ile tüm bu evreni yaratan ve bir insanın tüm özelliklerinin çok fazlasına sahip olan bir Tanrı’dan bahseden bu teori bizi iki güçlüğe sürüklüyor.
Daha önce gördüğümüz gibi bu yeterli bir genelleştirme değildir ve ikinci olarak da bu açıklama, doğanın doğadan yola çıkılarak açıklanmasını temel alıyor olamaz. Bu teori, neticenin neden olmadığına, nedenin neticeden tamamen ayrı olduğuna dayanır. Fakat tüm insan bilgisi; neticenin, başka bir formdaki neden olduğunu gösterir. Modern bilimin tüm buluşları her gün bu fikre doğru gitme eğilimindedir ve tüm taraflarca kabul edilen en son teori olan evrim teorisi de- neticenin başka bir formdaki neden olduğu prensibidir, nedenin yeniden ayarlanması ve nedenin netice formunu almasıdır. Hiçlikten yaratılma teorisi modern bilim adamlarını güldürecektir.
Peki din bu testlerden geçebilir mi? Eğer bu iki testi geçebilen herhangi bir din teorisi olsaydı, onlar modern akıl tarafından, düşünen akıl tarafından kabul edilebilir olurlardı. Modern insanın inanmasını istediğimiz herhangi başka bir teori; rahiplerin otoritesine, kiliselere veya kitaplara dayanan herhangi başka bir teori ona göre kabul edilemezdir ve bunun sonucu ise korkunç bir inançsızlık topluluğudur. Dışarıda inançlı olarak görünenler bile yüreklerinde muazzam bir inançsızlık taşırlar. Diğer insanlar ise dinden tamamen uzaklaşırlar, onu sadece rahiplerin bir uydurması olarak görüp ondan tamamen vazgeçerler.
Din bir çeşit ulusal forma indirgenmiştir. O, bizim sosyal kalıntılarımızın en iyilerinden biridir, bırakalım kalsın. Fakat modern insanın büyükbabasının dine duyduğu ihtiyaç artık yoktur, o artık onu kendi mantığı için tatmin edici bulmaz. Böyle bir Şahsi Tanrı fikri, böyle bir yaratılış ve her dinde monoteizm olarak bilinen böylesi bir fikir artık tutunamaz. Hindistan’da da Buddistler nedeniyle artık tutunamadı ve bu onların en eski zamanlarda zaferi kazandıkları bir noktadır. Onlar bize, doğanın sonsuz güce sahip olduğunu ve doğanın tüm isteklerini oldurabileceğini kabul ettiğimiz zaman, doğanın ötesinde bir şeyler olduğunda ısrar etmenin gereksiz olduğunu gösterdiler. Hatta ruh bile gereksizdir.
Madde ve nitelik hakkındaki tartışma çok eskidir ve bu tarz batıl hayatları bugün bile görebilirsiniz. Çoğunuz, Orta Çağda ve üzülerek söylüyorum ki çok daha sonraları bile bunun tartışma konularından birisi olduğunu okumuşsunuzdur. Tartışma; niteliklerin maddeye yapışık olup olmadığı, uzunluk, genişlik ve kalınlığın bizim ölü dediğimiz maddeye yapışık olup olmadığı ve madde olduğunda niteliklerin de olup olmayacağı üzerinedir. Buddistlerimiz buna; ”Böyle bir maddenin varlılığını sürdürmek mümkün değildir, var olan tek şey niteliklerdir, siz onların ötesini göremezsiniz.” demişlerdir. Çoğu modern agnostiğimizin duruşu da böyledir. Çünkü daha yüksek boyutlarda numen ve fenomen savaşı formunu alan işte bu madde nitelik savaşıdır. Fenomenal dünya, daimi değişim evreni vardır ve bunun ötesinde ise değişmeyen bir şeyler vardır. Varlılığın bu düalitesini, numen ve fenomeni bazıları doğru olarak kabul eder ve diğerleri ise iki şey olduğunu kabul etmeye hakkınız olmadığını öne sürer çünkü biz ne görüyor, ne hissediyor ve ne düşünüyorsak sadece fenomendir. Fenomenin ötesinde herhangi bir şey olduğunu öne sürmeye hakkınız yoktur ve buna verilebilecek bir cevap da olamaz. Tek cevap, Vedanta’nın monistik teorisinden gelir. Sadece tek bir şey olduğu doğrudur ve bu tek şey ya fenomendir ya da numen. İki şey olduğu doğru değildir; değişen bir şeyler ve bu değişen şeylerin içinde değişmeyen fakat değişiyor gibi görünen tek ve aynı şey vardır ve gerçekte o değişmezdir. Biz; bedeni, aklı ve ruhu birden çok şeyler olarak düşünürüz fakat gerçekte sadece tek şey vardır ve o tek şey tüm bu çeşitli şekiller olarak görünür. Monistlerin o ünlü örneğini ele alın; yılan gibi görünen ip. Bazı insanlar karanlıkta veya başka bir nedenle ipi yılan sanırlar fakat bilgi geldiğinde yılan kaybolur ve onun ip olduğu ortaya çıkar. Bu örnekle akılda yılan olduğu sürece ipin kaybolduğu ve ip olduğunda ise yılanın yok olduğunu görüyoruz. Etrafımızda sadece ve sadece fenomeni gördüğümüzde numen kaybolur fakat numeni, değişmez olanı gördüğümüzde doğal olarak fenomen yok olacaktır. Şimdi hem realistin hem de idealistin duruşlarını daha iyi anlıyoruz. Realist, sadece fenomeni görür ve idealist ise numene bakar. Çünkü idealist, algılama gücüne ulaşmış olan gerçek idealist tüm değişim fikirlerinden kurtulabilir çünkü onun için değişen evren artık yok olmuştur ve onun bunların yanılsama olduğunu, değişim olmadığını söylemeye hakkı vardır. Realist aynı zamanda değişken olana da bakar. Çünkü onun için değişmez olan da yok olmuştur ve onun tüm bunların gerçek olduğunu söylemeye hakkı vardır.
Bu felsefenin sonucu nedir? Şahsi Tanrı fikrinin yeterli olmadığı mı? Biz daha yüksek bir şeylere, Şahsi Olmayan fikre ulaşmalıyız. Bu bizim atabileceğimiz tek mantıklı adımdır. Şahsi fikri çürütmek için değil, Şahsi Tanrı’nın olmadığına ispat sağlamak için değil, şahsi olanın açıklanması için Şahsi Olmayana gitmeliyiz çünkü Şahsi Olmayan, şahsi olandan çok daha yüksek bir genelleştirmedir. Şahsi Olmayan Sonsuzdur, şahsi olan ise sınırlıdır. İşte biz bu nedenle şahsi olanı koruyoruz ve onu yıkmıyoruz. Sıklıkla, eğer Şahsi Olmayan Tanrı fikrine ulaşırsak şahsi olanın yıkılacağı şüphesine kapılırız, eğer Şahsi Olmayan insan fikrine ulaşırsak şahsi olanın kaybolacağını sanırız. Fakat Vedanta fikri, bireysel olanın yıkılması değil onun gerçekten korunmasıdır. Bireyseli ancak evrensel olana bakarak, bireyselin gerçekte evrensel olduğunu kanıtlayarak ispatlayabiliriz. Eğer bireyseli evrendeki diğer her şeyden ayrı olarak düşünürsek o bir an bile dayanamaz. Böyle bir şey asla olmamıştır.
İkinci olarak, ikinci prensibin uygulanmasıyla, her şeyin açıklamasının o şeyin kendi doğasından gelmesi gerekliliği ile daha cesur bir fikre, daha zor anlaşılır bir fikre doğru yöneliyoruz. Bu ise; o Şahsi Olmayan Varlığın, bizim en yüksek genelleştirmemizin bizim içimizde olduğu ve bizim de O olduğumuzdur. “Ey Şvetaketu, sen O’sun.“ Siz o Şahsi Olmayan Varlık’sınız, tüm evrende arayıp durduğunuz o Tanrı hep sizdiniz- şahsi değil Şahsi Olmayan anlamda. Bizim şimdi bildiğimiz, tezahür eden insan şahsileşmiştir fakat onun gerçeği Şahsi Olmayan’dır. Şahsi olanı anlamak için Şahsi Olmayan’a bakmalıyız. Özeli açıklamak için genele bakılmalıdır ve o Şahsi Olmayan Gerçek’tir, O insanın ÖzBen’idir.
Bununla bağlantılı pek çok soru ortaya çıkacaktır. İlerledikçe bu soruları yanıtlamaya çalışacağım. Bu süreçte birçok zorluk olacaktır fakat öncelikle biz net bir şekilde monizmin duruşunu anlayalım. Tezahür eden varlıklar olarak biz, ayrı gibi görünüyoruz fakat bizim gerçekliğimiz tektir ve biz kendimizi o Tek Olan’dan ne kadar daha az ayrı düşünürsek bizim için o kadar iyidir. Kendimizi o Bütün Olan’dan ne kadar daha az ayrı düşünürsek o kadar az acı çekeriz. İşte bu monistik prensipten etiğin temeline ulaşıyoruz ve ben bunun dışındaki herhangi bir yerde etiğe ulaşmayacağımızı söylüyorum. En eski etik fikrinin, bazı özel varlık veya varlıkların iradesinin sonucu olduğunu biliyoruz fakat şimdi çok az kişi bunu kabul etmeye hazırdır. Hintli; bunu böyle yapmamalıyız çünkü Vedalar öyle söylüyor der, Hristiyan bunu yapmalı, bunu yapmamalısınız der çünkü İncil böyle söylüyordur. Bu ise İncil’e inanmayanlar için bağlayıcı olmayacaktır. Fakat bizim tüm bu çeşitli zeminleri kapsayacak genişlikte bir teorimiz olmalı. Nasıl, Şahsi bir Yaratıcı’ya inanmaya hazır milyonlarca insan varsa, bu dünyada böyle fikirlerin kendileri için yeterli olmadığını düşünen ve daha yüksek bir şey isteyen binlerce parlak akıl da olagelmiştir. Ve her nerede din, tüm bu akılları içerecek kadar geniş değilse sonuç; toplumdaki en parlak akılların dinin dışında kalması olmuştur ve bu hiçbir zaman şimdiki kadar, özellikle de Avrupa’daki kadar belirgin olmamıştır.
Bu nedenle din, tüm bu akılları içermek adına olabildiğince geniş olmalıdır. Onun ileri sürdüğü her şey mantık açısından değerlendirilmelidir. Neden dinler mantık açısından değerlendirilemeyeceklerini öne sürmelidir, kimse bilmez. Eğer bir kişi mantık standardını kabul etmiyorsa herhangi bir doğru değerlendirme olamaz. Bu dinler için de böyledir. Bir din çok korkunç bir şeyi buyurabilir. Örneğin bir din, kendi dininden olmayanları öldürmeyi buyuruyorsa, o dine inananlara bunun yanlış olduğunu söylediğimizde doğal olarak bize; “Bunu nereden biliyorsun? Bunun iyi olmadığını nereden biliyorsun? Benim kitabım bunun böyle olduğunu söylüyor.” diyecektir. Eğer kendi kitabınızın daha eski olduğunu söyleyecek olursanız bir Buddist gelip kendi kitabının daha eski olduğunu söyleyecektir. O zaman bir Hintli gelip benim kitaplarım en eskileri diyecektir. Bu nedenle kitapları temel almak işe yaramaz. Karşılaştırma yapabileceğiniz standart nerede? Muhammed’in takipçilerinden birine, Tepe Vaazına bak dediğinizde, o size Kuran’ın etiğinden bahsedecektir ve hangisinin daha iyi olduğu konusunda kimin hakem olacağını soracaktır. Oysa ne Yeni Ahit ne de Kuran, ikisi arasındaki tartışmanın hakemi olabilir. Bağımsız bir otorite olmalıdır ve bu herhangi bir kitabın içinde olamaz, o evrensel olmalıdır. Peki mantıktan daha evrensel olan ne vardır? Mantığın yeterince güçlü olmadığı söylenir, o her zaman bizi Gerçeğe götürmeye yardım etmez, çoğu zaman hatalar yapar ve bu nedenle biz bir kilisenin otoritesine inanmak zorundayız! Bu bana bir Roman Katolik tarafından söylenmişti fakat ben bunun mantığını anlayamadım. Fakat diğer taraftan söylemeliyim ki eğer mantık böylesine zayıf ise, bir grup rahip bundan çok daha zayıf olacaktır ve ben onların kararını kabul etmeyeceğim, ben kendi mantığıma göre hareket edeceğim çünkü benim onunla beraber gerçeğe ulaşma şansım varken diğer tarafta böyle bir umut yoktur.
Bu nedenle mantığı takip etmeli ve herhangi bir inanca yakınlaşmayan insanlara anlayış göstermeliyiz. Çünkü insanoğlunun mantığı izleyerek ateist olması, herhangi birinin otoritesindeki iki yüz milyon tanrıya körü körüne inanmasından çok daha iyidir. Bizim istediğimiz ilerleme, gelişme ve idrak etmektir. Başka hiçbir teori insanı daha yükseltmemiştir. Hiçbir kitap daha temiz olmamız için bize yardım edemez. Tek güç idrak etmektedir ve bu ise bizim içimizdedir ve o düşünmekten gelir. Bırakın insanlar düşünsün. Bir toprak parçası asla düşünmez ve hep bir toprak parçası olarak kalır. İnsanın ihtişamı, düşünen bir varlık olmasındadır. Düşünmek insanın doğasındadır ve bu nedenle o hayvanlardan ayrılır. Ben, otoriteden doğan yeteri kadar kötülük gördükten sonra mantığa inanıyorum ve mantığı takip ediyorum çünkü ben otoritenin en uç boyutlara vardığı bir ülkede doğdum.
Hintliler yaratılışın Veda’lardan geldiğine inanırlar. Bir inek olduğunu nereden biliyorsunuz? Çünkü inek kelimesi Veda’larda vardır. İnsan olduğunu nereden biliyorsunuz? Çünkü insan kelimesi orada vardır. Eğer orada olmasaydı insan da olamazdı. Onlar böyle söylüyor. Ne kuvvetli bir otorite! Ve bu benim üzerine çalıştığım şekilde çalışılmasa da en güçlü akıllardan bazıları bunu alıp etrafında muhteşem mantıklı teoriler kurmuşlardır. Onlar bunu mantığa uyguladılar ve bunun sonucunda bir felsefe sistemi ortaya çıktı ve binlerce parlak entelekt binlerce yıldır bu teoriyi incelemeye adanmıştır. İşte otoritenin gücü budur ve bu son derece büyük tehlikelere yol açar ve insanlığın gelişmesini engeller. Biz ise gelişme istediğimizi asla unutmamalıyız. Tüm göreceli gerçekte, gerçeğin kendisinden de çok biz bunu istiyoruz. Bu bizim hayatımızdır.
Monistik teorinin değeri, onun bizim kavrayabildiğimiz din teorilerinin en mantıksal olmasındadır. Diğer bütün teoriler, bunun dışındaki tüm şahsi, kısmi ve küçük Tanrı algılayışları mantıksal değildir. Monizm ise tüm bu kısmi Tanrı algılayışlarını kucaklama büyüklüğüne sahiptir. Bazı insanlar bu şahsi açıklamanın mantık dışı olduğunu söylerler. Fakat o avutucudur, onlar avutan bir din isterler ve biz bunun onlar için gerekli olduğunu biliriz. Bu hayatta çok az kişi gerçeğin parlak ışığına dayanabilir ve çok daha azı ona göre yaşar. Bu nedenle, bu rahatlatıcı dinin olması gereklidir, o pek çok ruha daha iyisi için yardım eder. Çevresi çok sınırlı olan küçük akıllar asla daha yüksek düşüncelere cesaret edemezler. Onların algılayışları onlar için çok iyi ve kendileri için çok yararlıdır, sadece küçük tanrılar ve semboller olsa bile. Fakat siz Şahsi Olmayan’ı anlamak zorundasınız çünkü ancak onunla tüm diğerleri açıklanabilir. Örneğin Şahsi Tanrı fikrini ele alın. Şahsi Olmayan’ı anlayan ve O’na inanan bir insan- örneğin John Stuart Mill, Şahsi bir Tanrı’nın imkansız olduğunu söyleyebilir fakat bu ispatlanamaz. Ben bir Şahsi Tanrı’nın kanıtlanamayacağı konusunda ona katılıyorum. Fakat O, Şahsi Olmayan’ın insan entelekti tarafından ulaşılabilen en yüksek okunuşlarındandır ve bu evren o Mutlak’ın çeşitli okumalarından başka nedir? O önümüzdeki bir kitap gibidir ve herkes onu okumak için kendi entelektini getirir. Ve herkes onu kendisi okumak zorundadır. Tüm insanların entelektinde ortak olan bir şeyler vardır, bu nedenle belirli şeyler insanoğlunun entelektine aynı gibi görünür. Sizin de benim de bu sandalyeyi görüyor olmamız her ikimizin de aklında ortak olan bir şeyler olduğunu kanıtlar. Başka bir duyusu olan bir varlığın geldiğini düşünün, o sandalyeyi görmeyecektir fakat benzer şekilde meydana getirilen varlıkların tümü aynı şeyleri görecektir. Bu nedenle bu evrenin kendisi mutlaktır, değişmezdir, numendir ve fenomen ise onun okunuşunu meydana getirir.
Çünkü öncelikle tüm fenomenlerin sonlu olduğunu göreceksiniz. Bizim görebildiğimiz, hissedebildiğimiz veya düşünebildiğimiz her fenomen bizim bilgimizle sınırlıdır ve bizim Şahsi Tanrı algılayışımızın kendisi de gerçekte bir fenomendir. Nedensellik fikri de sadece fenomenal dünyada vardır ve bu evrenin nedeni olan Tanrı da doğal olarak orada sınırlı olarak düşünülür ancak o hep aynı Şahsi Olmayan Tanrı’dır. Bizim gördüğümüz bu evren, bizim entelektimiz tarafından okunan, o aynı Şahsi Olmayan Varlık’tır. Evrende gerçeklik olan ne varsa, o Şahsi Olmayan Varlık’tır; şekiller ve algılayışlar ise ona bizim entelektimiz tarafından verilir. Bu masada gerçek olan ne varsa o Varlık’tır ve masanın şekli ve tüm diğer şekiller ona bizim entelektimiz tarafından verilir.
Şimdi hareketi, fenomenalin gerek bileşkesi olan hareketi ele alalım. Her küçük parça, evrendeki her atom daimi değişim ve hareket halindedir fakat evren bir bütün olarak değişmezdir çünkü hareket veya değişim görecelidir, biz hareket halindeki bir şeyi ancak hareket etmeyen bir şeyle karşılaştırarak düşünebiliriz. Hareketi anlamak için iki şey olmalıdır. Tüm evren bir bütün olarak düşünüldüğünde hareket edemez. O neye göre hareket edecektir? O değişemez. O neye göre değişecektir? Öyleyse o mutlaktır fakat onun içindeki her parçacık daimi bir akış ve değişim halindedir. O aynı zamanda hem değişkendir hem de değişmezdir, Şahsi Olmayan ve Şahsi Olan tektir. İşte bu bizim evreni algılayışımızdır, hareketi ve Tanrı’yı algılayışımızdır ve bu; “Sen O’sun” ile kastedilen şeydir. O halde şahsi olanı terk etmeden Şahsi Olmayan’a, göreceli olanı yıkmadan Mutlak Olan’a geçmek bizim mantığımızı ve tüm yüreğimizi tatmin eder. Şahsi Tanrı ve evrende var olan her şey bizim akıllarımızdan görünen aynı Şahsi Olmayan Varlık’tır. Akıllarımızdan, küçük şahsiyetlerimizden kurtulduğumuzda biz O’nunla bir olacağız. İşte bu; “Sen O’sun” ile kastedilen şeydir. Çünkü biz kendi gerçek doğamızı, Mutlağı bilmek zorundayız.
Sonlu, tezahür eden insan geldiği kaynağı unutur ve kendini tamamen ayrı olarak düşünür. Biz, şahsileşmiş, farklılaşmış varlıklar olarak kendi gerçeğimizi unuturuz. Monizmin öğretisi ise bu farklılıklardan vazgeçmek değil onların ne olduklarını öğrenmektir. Bir gerçekte o Sonsuz Varlığız ve bizim şahsiyetlerimiz, bu Sonsuz Gerçeğin kendisini ifade ettiği kanalları temsil eder. Ve bizim evrim dediğimiz tüm değişimler, ruhun sonsuz enerjisini daha çok tezahür ettirebilmesi içindir. Sonsuz’un bu tarafında duramayız, bizim gücümüz, nimetlerimiz ve bilgeliğimiz ancak Sonsuz’da genişleyebilir. Sonsuz güç, varlılık ve nimetler bizimdir ve bizim onları elde etmemiz gerekmez, onlar zaten bizimdir, biz sadece onları tezahür ettirmeliyiz.
Bu monizmin temel fikridir. Bu fikri anlamak ise son derece zordur. Çocukluğumdan beri herkes bana güçsüzlüğümü öğretti, doğduğumdan beri bana zayıf bir varlık olduğum söylendi. Benim için şimdi kendi gücümü idrak etmek çok zor fakat analiz yaparak ve mantık kullanarak ben kendi gücümün bilgisini kazanıyorum, onu idrak ediyorum. Bu dünyadaki tüm bilgi nereden gelmiştir? O her zaman bizim içimizdedir. Hangi bilgi dışarıda olabilir? Hiçbiri. Bilgi maddenin içinde değildir, o hep insanın içindedir. Hiç kimse bilgiyi yaratmamıştır, insan onu kendi içinden çıkarır, o zaten oradadır. O büyük banyan ağacının tümü belki de bir hardal tohumundan daha küçük olan bir tohumun içindeydi, o enerji kütlesi orada kümelenmişti. Bizim bildiğimiz dev entelekt protoplazmik hücrenin içinde var ise neden sonsuz enerji de olmasın? Biz bunun böyle olduğunu biliyoruz. Bu bir paradoks gibi görünebilir fakat bu gerçektir. Her birimiz bir protoplazmik hücreden geldik ve sahip olduğumuz tüm güçler onun içindedir. Onların yiyecekten geldiğini söyleyemezsiniz çünkü dağlarca yiyeceği yığsanız bile ondan nasıl bir güç çıkabilir? Enerji hep oradaydı, hiç şüphesiz ki potansiyel anlamda fakat oradaydı. Bu, insanın ruhunun içindeki sonsuz güç için de böyledir, o bilse de bilmese de. Bu sonsuz dev sanki yavaş yavaş uyanır, kendi gücünün bilincine varır, kalkar ve gelişen bilinci ile kendi sınırlarını yıkar, artık zincirler kırılmaya başlamıştır ve o devin kendi sonsuz gücü ve bilgeliğinin bilinci ile ayağa kalkacağı gün mutlaka gelecektir. Hepimiz o mükemmel sonuca ulaşmak için acele edelim.
BÖLÜM 4
(Londra, 18 Kasım 1896)
Şimdiye kadar biz daha çok evrensel olan ile ilgilendik. Bugün ben size, özel ile evrensel arasındaki ilişki hakkındaki Vedantik fikirlerden bahsedeceğim. Daha önce görmüş olduğumuz gibi, Vedik doktrinlerin düalistik formlarında, erken dönem formlarda her varlık için açıkça tanımlanmış özel ve sınırlı bir ruh olduğunu görürüz. Her bireydeki bu özel ruh üzerine pek çok teori geliştirilmiştir fakat temel tartışma eski Vedantistlerle eski Buddistler arasındadır ve bunlardan ilki bireysel ruhun kendi içinde tam olduğuna inanırken ikincisi böyle bir bireysel ruhun varlığını tamamen inkar eder. Size daha önce söylediğim gibi, bu sizin Avrupa’daki madde ve niteliğe ilişkin tartışmanızın neredeyse aynısıdır, biri niteliklerin arkasında içinde nitelikleri barındıran madde diye bir şeyin olmadığını söylerken diğeri böyle bir maddenin olmasının gereksiz olduğunu söyler çünkü ona göre nitelikler kendi başına yaşayabilir. Ruh hakkındaki en eski teori hiç şüphe yok ki; ben-kimlik tartışmasına dayanır. “Ben benim.”, düne ait olan “ben” bugünün “ben”idir ve bugünün “ben” i yarının “ben” i olacaktır. Çünkü bedende olan tüm değişikliklere rağmen ben, yine hep o aynı “ben” olduğuma inanırım. Bu ise sınırlı fakat tam olan bireysel ruha inananların temel argümanı olagelmiştir.
Diğer taraftan eski Buddistler böyle bir varsayımın gerekliliğini inkar etmişlerdir. Onlar, bizim bildiğimiz ve bilebileceğimiz her şeyin sadece değişimlerden ibaret olduğunu öne sürmüşlerdi. Değişmez olan ve değişmeyen bir maddenin varlığını öne sürmek ise boşunadır ve eğer değişmeyen böyle bir şey olsaydı biz onu zaten asla anlayamazdık ve onu herhangi bir şekilde ifade edemezdik. Şimdi aynı tartışmanın Avrupa’da, aynı tarafta olan dinciler ve idealistlerle diğer tarafta olan modern pozitivistler ve agnostikler arasında olduğunu görürsünüz. Birinci taraf değişmeyen bir şeyler olduğunu söyler (ki bunun en son temsilcisi Herbert Spencer’dir). Diğer taraf ise modern Komtistler ve Agnostikler tarafından temsil edilir. Birkaç yol önce Herbert Spencer ve Frederick Harrison arasında gerçekleşen tartışmayla ilgilenenler, burada yine o aynı zorluğun olduğunu fark etmişlerdir; bir taraf değişenin arkasında olan bir maddeden söz ederken diğer taraf böyle bir varsayımın gerekliliğini inkar eder. Bir taraf bizim değişimleri değişmeyen bir şeyler olmadan algılayamayacağımızı söylerken diğer taraf bunların boşuna olduğu, bizim sadece değişen şeyleri algılayabileceğimiz ve değişmeyeni asla bilemeyeceğimiz ve hissedemeyeceğimiz argümanını getirir.
Hindistan’da bu büyük soru, en eski zamanlarda çözümünü bulamadı çünkü biz niteliklerin arkasında olan ve nitelikler olmayan bir madde varsayımının asla kanıtlanamayacağını, hatta ben-kimlikten, hafızadan çıkan; ben dünün “ben”iyim çünkü onu hatırlıyorum ve bu nedenle ben sürekliyim- argümanının bile kanıtlanamayacağını görmüştük. Öne sürülen diğer bir kaçamak cevap ise genellikle sadece kelime aldanmasından ibarettir. Örneğin, bir insan pek çok şöyle cümle kurabilir; “Ben yapıyorum.”, “Ben gidiyorum.”,”Ben rüya görüyorum.”,”Ben uyuyorum.”,”Ben hareket ediyorum.” Burada; yapma, gitme veya rüya görme gibi şeyler değişirken sabit ve değişmeden kalanın “ben” olduğunu görürsünüz. Ve sonuç olarak onlar bu şekilde, “ben”in sabit ve kendi içinde bireysel olduğu ancak tüm değişimlerin bedene ait olduğu noktasına vardılar. Her ne kadar ikna edici ve açık görünse de bu argüman sadece kelime oyunlarına dayanır. “Ben” ve yapmak, gitmek veya rüya görmek, siyah ve beyaz kadar ayrı olabilir fakat kimse onları kendi aklında ayırt edemez.
Ben yemek yediğimde kendimi yemek yiyor olarak düşünürüm- ben yemek yeme ile özdeşleşmişimdir. Koştuğumda ben ve koşmak iki ayrı şey değildir. Bu nedenle şahsi kimlikten yola çıkan argüman pek de güçlü görünmüyor. Hafızadan yola çıkan diğer argüman da oldukça zayıftır. Eğer benim varlığımın kimliği benim hafızamla temsil edilecekse, unutmuş olduğum pek çok şey o kimlikten kaybolup gitmiş demektir. Ve biliyoruz ki belirli koşullar altındaki insanlar geçmişlerini unuturlar. Bazı delilik durumlarında insan kendini camdan yapılmış olarak veya bir hayvan olarak düşünebilir. Eğer o insanın varlılığı hafızaya dayansaydı o cam haline gelebilir ve işte bu nedenle biz ÖzBen’in kimliğini hafıza gibi değişken bir maddeye dayandıramayız. Görüyoruz ki; sınırlı fakat tam ve sürekli bir kimlik olarak ruh, niteliklerden ayrı olarak var olamaz. Bir grup niteliğin kendisine bağlı olmadığı dar ve sınırlı bir varlılık olamaz.
Diğer taraftan, eski Buddistlerin argümanları daha güçlü görünüyor- biz, o bir grup niteliğin ötesinde olan hiçbir şeyi bilmeyiz ve bilemeyiz. Onlara göre ruh, duyular ve duygular denilen bir yığın nitelikten oluşur. İşte böylesi bir kütle ruh denilen şeydir ve bu kütle durmadan değişir.
Ruh hakkındaki Advaitist teori, bu iki duruşu uzlaştırır. Advaitist’in duruşu ise, maddeyi niteliklerden ayrı düşünemeyeceğimiz, değişimi ve değişmemeyi aynı anda düşünemeyeceğimiz yönündedir. Fakat gerçek olan şey; madde olanın nitelik olduğu, madde ve niteliğin iki şey olmadığıdır. Değişken olarak görünen değişmeyendir. Evrenin değişmez maddesi ondan ayrı bir şey değildir. Numen fenomenden farklı bir şey değildir fakat fenomen haline gelen numenin kendisidir. Değişmeyen bir ruh vardır ve bizim duygular ve algılamalar dediğimiz şeyler ve hatta beden bile başka bir bakış açısı ile ruhun ta kendisidir. Biz ise bedenlerimiz ve ruhlarımız olduğunu düşünme alışkanlığına kapıldık fakat gerçekte sadece tek şey vardır.
Ben kendimi beden olarak düşündüğümde ben sadece bedenimdir ve o zaman başka bir şey olduğumu söylemek saçma olur. Ben kendimi ruh olarak düşündüğümde de beden kaybolur ve beden algısı ortadan kalkar. Hiç kimse ÖzBen algısına bedenin yok olduğu algısı olmaksızın ulaşamaz, hiç kimse madde algısına niteliklerin kaybolduğu algısı olmadan ulaşamaz.
Advaita’nın o eski örneği, ipin yılan gibi görülmesi örneği bu konuyu biraz daha açıklayabilir. Bir insan ipi yılan sanıyorsa onun için ip kaybolur ve ip olarak gördüğünde ise yılan kaybolur ve sadece ip kalır. İkili veya üçlü varlılık fikirleri yetersiz bilgi üzerine mantık yürütmekten kaynaklanır, biz hep bunu duyarız, bunu hep kitaplarda okuruz ta ki ruh ve beden hakkında ikili bir algıya sahip oluncaya kadar fakat böyle bir algılama gerçekte asla yoktur. Algılama ya bedene ya da ruha ilişkindir. Bunu kanıtlamak için argüman gerekmez, siz bunu kendi akıllarınızda doğrulayabilirsiniz.
Kendinizi ruh olarak, bedensiz bir şey olarak düşünmeye çalışın. Bunun neredeyse imkansız olduğunu göreceksiniz. Bunu yapabilen çok az kişi kendilerini ruh olarak idrak ettikleri zaman beden hakkında hiçbir fikirleri kalmadığını görecektir. Bazı özel bilinç hallerine giren insanları duymuşsunuzdur, derin meditasyonda, hipnotizma, histeri veya uyuşturucu etkisi altındaki deneyimlerinde onlar içerdeki bir şeyleri algılarlar, onlar için dışarı artık kaybolmuştur. Bu ise var olan her şeyin tek olduğunu gösteriyor. O tek şey, tüm bu çeşitli şekillerde görünüyor ve tüm bu çeşitli şekiller neden netice ilişkisine yol açıyor. Neden netice ilişkisi evrimdir, biri diğeri haline gelir ve bu böyle devam eder. Bazen sanki neden kaybolur ve yerine neticeyi bırakır. Eğer ruh bedenin nedeni ise, ruh sanki şimdi ortadan kaybolur ve beden kalır, beden kaybolduğunda ise ruh kalır. Bu teori, beden ve ruhun ikiliğine dayanan varsayıma, ikiliği reddederek karşı çıkan Buddistlerin argümanlarına uyuyor ve madde ve niteliklerin çeşitli şekillerde görünen tek ve aynı şey olduğunu gösteriyor.
Ayrıca bu değişmezlik fikrinin sadece bütüne göre kurulabileceğini fakat asla bir parçaya göre kurulamayacağını da görmüştük. Parça fikrinin kendisi değişim veya hareket fikrinden gelir. Sınırlı olan her şeyi anlayabilir ve bilebiliriz çünkü o değişkendir ve bütün ise değişmez olmalıdır çünkü onun için değişimi mümkün kılacak bir görecelilik olası değildir. Değişim her zaman değişmeyen bir şeye veya değişimi göreceli olarak az olan bir şeye göredir.
Bu nedenle Advaita’ya göre evrensel, değişmez ve ölümsüz olan ruh fikri sonuna kadar gösterilebilir, ispatlanabilir. Zorluk ise özel olandadır. Bizim üzerimizde böyle etkileri olan ve hepimizin aşması gereken o eski düalist teorileri, sınırlı, küçük ve bireysel ruhlara ilişkin o inanışları ne yapacağız?
Bizim bütün olarak ölümsüz olduğumuzu görmüştük fakat zorluk bizim bütünün parçaları olarak ölümsüz olmayı istememizdedir. Sonsuz olduğumuzu ve bunun bizim gerçek bireyselliğimiz olduğunu görmüştük. Fakat biz bu küçük ruhları bireyselleştirmek isteriz. Peki günlük deneyimlerimizde bu küçük ruhların durmadan büyüyen bireyler olduğunu gördüğümüzde o ruhlara ne olur? Onlar daima aynıdır ve aynı değildir. Düne ait olan “ben” bugünün “ben”idir fakat o bir şekilde değişmiştir. Şimdi bu düalistik görüşün dışına çıktığımızda, tüm bu değişimlerin ortasında değişmeyen bir şeyler olduğunu ve en modern görüşü, evrim görüşünü ele aldığımızda ise “ben” in durmadan değişen ve genişleyen bir varlık olduğunu görürüz.
Eğer insanın yumuşakçanın evrimleşmiş hali olduğu doğru ise, yumuşakça da birey olarak insan ile aynıdır, sadece onun insan haline gelmek için oldukça büyük miktarda büyümesi ve genişlemesi gerekir. Yumuşakçadan insana uzanan süreçte sonsuzluğa doğru daimi bir genişleme söz konusudur. Bu nedenle sınırlı olan ruh, Sonsuz Birey’e doğru durmadan genişler denilebilir. Tam bireyselliğe ise sadece o, Sonsuz’a ulaştığında ulaşılacaktır fakat Sonsuzluk tarafından bakıldığında o, durmadan değişen ve büyüyen şahsiyettir. Advaitist Vedanta sisteminin en önemli özelliklerinden biri, onun önceki sistemleri armonize etmesidir. O pek çok durumda felsefeye oldukça fazla yardım etmiş fakat bazı durumlarda da onu incitmiştir. Bizim kadim filozoflarımız evrim teorisi dediğiniz şeyin; büyümenin adım adım oluşuna dayandığını biliyorlardı ve bunun farkına varmak onların tüm önceki sistemleri armonize edebilmesini sağladı. Bu nedenle bu önceki fikirlerden hiçbiri reddedilmedi. Buddistik inancın hatası; onun bu sürekli ve genişleyen büyüme algısına sahip olmamasıdır ve bu nedenle o asla kendisini, ideale doğru giden önceki adımlarla armonize etme girişiminde bulunmamıştır. Orada bu fikirler gereksiz ve zararlı oldukları düşünülerek reddedilmiştir.
Dindeki bu eğilim en zararlı olandır. Bir insan yeni ve daha iyi bir fikir edindiğinde, geriye bakıp vazgeçtiği fikirlerin zararlı ve gereksiz olduğunu düşünür. Asla o fikirlerin o anki bakış açısına göre ne kadar kaba görünseler de onun şimdiki haline ulaşmasında ne kadar faydalı olduklarını, her birimizin aynı şekilde büyümek zorunda olduğumuzu, önce kaba fikirlerle yaşayıp onlardan faydalanarak daha yüksek standartlara ulaştığımızı düşünmez. Bu nedenle en eski teoriler arasında Advaita en cana yakın olandır. Düalizm ve ondan önce gelen tüm sistemler Advaita tarafından, korumacı bir tavırla değil fakat onların da aynı gerçeğin farklı tezahürleri oldukları ve onların da Advaita’nın ulaştığı sonuçlara götürdüğü kanaatiyle kabul edilirler.
İnsanlığın geçmesi gereken tüm bu adımlar lanetleyerek değil kutsayarak korunmalıdır. Bu nedenle tüm bu düalistik sistemler Vedanta içerisinde asla reddedilmiş veya atılmış değil aksine eksiksiz olarak korunmuştur ve bireysel bir ruha ilişkin düalistik anlayış da Vedanta içinde yerini alır.
Düalizme göre insan ölür ve başka dünyalara gider ve tüm bu fikirler Vedanta içinde kendi bütünsellikleriyle korunmuştur. Çünkü Advaitist sistemdeki büyüme kavramının idrak edilmesiyle, tüm bu teorilerin Gerçeğin sadece kısmi görüntülerini temsil ettiği kabul edilir ve onlara gereken yer verilir.
Düalistik bakış açısına göre bu evrene, sadece madde ve kuvvetin yaratımı olarak bakılabilir, belirli bir iradenin oyunu olarak bakılabilir ve o irade bu evrenden ayrıdır. Bu nedenle böyle bir bakış açısına sahip olan insan kendisini ikili bir doğaya sahip olarak görecektir, beden ve ruh ve bu ruh sınırlı olsa da bireysel olarak kendi içinde bütündür. Böyle bir insanın ölümsüzlük ve gelecek hayat hakkındaki fikrileri de elbette bu sınırlı ruh fikri ile örtüşecektir. Bu aşamalar Vedanta içinde korunmuştur ve bu nedenle benim size bu popüler düalizm fikirlerinden birkaç örnek göstermem gerekiyor. Bu teoriye göre bizim bir bedenimiz vardır, elbette ve bu bedenin ötesinde onların ince beden dedikleri şey vardır. Bu ince beden de maddeden fakat çok daha ince bir maddeden yapılmıştır. O bizim tüm Karma’mızın kabıdır, görünebilir forma geçmek için hazır halde bekleyen tüm eylem ve hareketlerimizin, tüm izlenimlerimizin haznesidir. Düşündüğümüz her düşünce, yaptığımız her eylem bir süre sonra ince hale geçer, tohum formuna dönüşür, diğer bir deyişle ince bedende potansiyel olarak kalır ve bir süre sonra tekrar ortaya çıkar ve neticelerini getirir. Bu neticeler insanın hayatını oluşturur. Bu nedenle insan kendi hayatını inşa eder. İnsan, kendi oluşturdukları dışında hiçbir kanunla sınırlı değildir. Düşüncelerimiz, sözlerimiz ve eylemlerimiz kendi etrafımıza ördüğümüz ağın ipleridir; ister iyilik ister kötülük olarak. Belirli bir gücü harekete geçirdiğimizde onun tüm sonuçlarına katlanmak zorundayız. Bu Karma kanunudur. Sübtil bedenin arkasında Jiva yani insanın bireysel ruhu yaşar. Bazılarına göre o bir atom kadar küçüktür, başkalarına göre o, o kadar küçük değildir ve yine başkalarına göre o çok büyüktür. Bu Jiva, o evrensel maddenin parçasıdır ve o sonsuzdur, başlangıcı ve sonu yoktur. O temizlik olan kendi gerçek doğasını tezahür ettirmek için tüm bu çeşitli formlardan geçer. Bu tezahürü geciktiren her eylem kötü bir eylemdir ve aynı şey düşünce için de geçerlidir. Ve Jiva’nın genişlemesini, gerçek doğasını tezahür ettirmesini sağlayan her hareket veya düşünce ise iyidir.
Hindistan’da hem en kaba düalistler hem de en gelişmiş non-düalistler tarafından öne sürülen teori; ruhun tüm olanaklarının ve güçlerinin onun kendi içinde olduğu ve dışarıdaki bir kaynaktan gelmediğidir. Onlar ruhun içinde potansiyel halde vardır ve tüm yaşam mücadelesi onun bu potansiyelini tezahür ettirmesine doğru yönelmiştir.
Onların bir de reenkarnasyon teorisi vardır; beden dağıldıktan sonra Jiva başka bir beden alacak ve o beden de dağıldığında tekrar yeni bir beden alacak ve ya burada ya da başka dünyalarda yoluna bu şekilde devam edecektir fakat bu dünya tercih edilendir ve o bizim amacımız için en iyi dünya olarak kabul edilir. Diğer dünyalar, çok az acının olduğu ve bu nedenle daha yüksek şeyleri düşünme şansının daha az olduğu dünyalar olarak görülür. Bu dünyada biraz mutluluk ve bolca acı olduğu için, Jiva bir zaman mutlaka uyanacak ve kendini özgürleştirecektir. Fakat nasıl bu dünyada zengin bir insanın yüksek şeyleri düşünmek için pek şansı yoksa, Jiva’nın da cennette ilerleme şansı çok azdır çünkü onun durumu da zengin insanın durumuna benzer, sadece onunki daha yoğunlaşmıştır; çok ince bir bedeni olduğu için o hasta olmaz, yemeye ve içmeye ihtiyaç duymaz ve onun tüm istekleri gerçekleşir. Jiva orada zevk içinde yaşar ve gerçek doğasını tamamen unutur. Yine de tüm zevklerine karşın, içinde evrimleşmenin de mümkün olduğu daha yüksek bazı dünyalar vardır. Bazı düalistler hedefi; ruhların sonsuz kadar Tanrı ile beraber yaşadıkları en yüksek cennet olarak algılarlar. Orada en güzel bedenlere sahip olacaklar ve ne hastalık ne ölüm ne de herhangi bir kötülük tadacaklardır ve orada tüm istekleri yerine gelecektir. Bazıları zaman zaman bu dünyaya dönecek ve insanlara Tanrı’ya giden yolu göstermek için bedenleneceklerdir ve dünyanın büyük öğretmenleri işte böyleleridir. Onlar zaten özgürdür ve en yüksek boyutta Tanrı ile yaşarlar fakat onların acı çeken insanlığa duydukları sevgi ve sempati öyle büyüktür ki; insanoğluna cennete giden yolu göstermek için enkarne olarak dünyaya gelirler.
Biz elbette Advaita’nın bunun hedef veya ideal olarak kabul etmediğini biliyoruz, bedensizlik ideal olmalıdır. İdeal sonlu olamaz. Sonsuzluk dışında herhangi bir şey ideal olamaz ve sonsuz beden diye bir şey imkansızdır. Bu imkansızdır çünkü beden sınırlamalardan gelir. Sonsuz düşünce diye bir şey olamaz çünkü düşünce sınırlamalardan gelir. Biz bedenin ve düşüncenin de ötesine gitmeliyiz, diyor Advaita. Ve biz ayrıca Advaita’ya göre bu özgürlüğün kazanılmasının gerekmediğini, onun zaten bizim olduğunu görmüştük. Ölümsüzlük ve Tanrısal Sevinç kazanılmaz, biz zaten onlara sahibiz, onlar her zaman bizimdir.
Eğer siz özgür olduğunuzu söylüyorsanız siz şimdi şu an özgürsünüz. Eğer siz tutsak olduğunuzu söylüyorsanız tutsak olarak kalacaksınız. Bu Advaita’nın cesurca ortaya koyduğu bir şeydir. Ben size düalistlerin fikirlerini anlattım. Siz hangisini istiyorsanız seçebilirsiniz.
Vedanta’nın en yüksek idealini anlamak çok zordur ve insanlar onun hakkında hep tartışırlar. En büyük zorluk ise onlar belirli fikirlere kapıldıklarında ve diğer fikirleri inkar ettiklerinde ortaya çıkar. Size hangisi uyuyorsa onu seçin ve bırakın diğerleri de ihtiyacı olanı seçsin. Eğer siz bu küçük bireyselliğe, bu sınırlı insan olma haline bağlanıp kalmak istiyorsanız onun içinde kalın, tüm bu isteklere sahip olun ve onlarla mutlu olun. Eğer sizin insan olmaya ilişkin deneyimleriniz çok iyi ve hoş ise onu istediğiniz kadar sürdürün, bunu yapabilirsiniz çünkü siz kendi kaderinizin mimarısınız, kimse sizi insan olma halinizden vazgeçmeye zorlayamaz. Siz istediğiniz kadar insan olarak kalabilirsiniz, kimse sizi engelleyemez. Eğer siz melek olmak istiyorsanız melek olacaksınız, kanun böyledir. Fakat melek olmak istemeyenler de olabilir. Onlarınkinin korkunç bir tavır olduğunu düşünmeye ne hakkınız var? Siz yüz pound kaybetmekten korkabilirsiniz fakat bu dünyada sahip oldukları tüm parayı kaybetmekten hiç korkmayan insanlar da olabilir. Böyle insanlar olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Neden onları kendi ölçünüze göre yargılıyorsunuz? Kendi sınırlamalarınıza bağlanıyorsunuz, bu küçük dünyevi fikirler sizin en yüksek idealiniz olabilir. Her şeyin sizin istediğiniz gibi olması mümkündür fakat gerçeği gören ve bu sınırlamalar içinde kalamayan ve ötelere gitmek isteyen başkaları da olabilir. Dünya tüm zevkleri ile onlar için sadece çamurlu bir gölden ibarettir. Neden onları kendi fikirlerinizle sınırlandırmak istiyorsunuz? Bu eğilimden tamamen kurtulmalısınız. Herkes için bir yer verin.
Biz zamanlar Güney Denizi adalarında siklona kapılan bazı gemiler hakkında bir hikaye okumuştum ve Resimli Londra Haberlerinde buna ilişkin bir resim vardı. Fırtınayı atlatan bir İngiliz teknesi dışında hepsi batmak üzereydi. Resim batmakta oldukları halde geminin üzerinde duran ve fırtınada seyreden insanlara selam veren insanları gösteriyordu. O insanlar gibi cesur ve cömert olun. Başkalarını kendi olduğunuz yere çekmeyin. Başka bir aptalca bakış ise; eğer bu küçük bireyselliğimiz kaybedersek ahlakın kalmayacağı, insanlık için umudun yok olacağıdır. Sanki herkes insanlık için durmadan ölüp bitiyormuş gibi! Tanrı sizi korusun! Eğer her ülkede insanlığa gerçekten iyilik yapmak isteyen iki yüz kadın ve erkek olsaydı, altın çağ beş gün içinde gelirdi. İnsanlık için nasıl ölüp bittiğimizi biliyoruz! Bunlar sadece laftır başka bir şey değil. Dünyanın tarihi, kendi küçük bireyselliklerini asla düşünmemiş olan insanların insan ırkına en büyük iyiliği yapanlar olduklarını ve insanların ne kadar çok kendilerini düşünürlerse başkaları için o kadar az şey yapabildiklerini gösterir. Bir yol fedakarlıktır diğeri ise bencillik. Küçük zevklere bağlanmak ve bu hallerin devamını ve tekrarını istemek tam anlamıyla bencilliktir. Bu durum gerçeğe duyulan istekten ortaya çıkmaz, onun başlangıç noktası, başka varlıklara iyilik yapmayı istemek değildir, insanın; “Ben her şeye sahip olacağım ve başkalarını hiç umursamayacağım.” diyen bencilliğidir. Ben bu dünyada, bazı eski peygamberler veya eski zaman bilgeleri gibi küçük bir hayvana iyilik yapabilmek adına yüzlerce hayatını feda edebilen ahlaklı insanlardan çok daha fazla görebilmek istiyorum! Ahlak hakkında konuşmak ve başkalarına iyilik yapmak! Şimdiki zamanın aptalca konuşmaları!
Ben, Şahsi bir Tanrı’ya veya şahsi bir ruha inanmayan ve tam bir agonist olan fakat herkes için hayatını vermeye hazır olan ve tüm hayatı boyunca herkesin iyiliği için çalışan ve sadece herkesin iyiliğini düşünen Gautama Budda gibi ahlaklı insanlar görmek istiyorum. Onun biyografisini yazan yazarın onun doğumunu anlatırken dediği gibi, o herkesin iyiliği için doğdu, o herkes için bir nimettir. O meditasyon yapmak için ormana, kendi kurtuluşu için gitmedi, o dünyanın yanıyor olduğunu ve bir çıkış bulmak zorunda olduğunu hissetti. “Dünyada neden bu kadar çok ıstırap var?”, bu soru onun tüm hayatına hakim oldu. Sizce biz Budda kadar ahlaklı mıyız?
Bir insan ne kadar bencilse o kadar ahlaksızdır. Ve bu bir ırk için de geçerlidir. Sadece kendini düşünen ırk, tüm dünyadaki en acımasız ve en kötü ırktır. Hatta kimi zaman bazı düalist dinlerde kendi inançlarına inanmayanların öldürülmesi gerektiği söylenir. Ve o dinlere göre güzel hurilerle ve duyu zevkleriyle dolu olan cennete gitmenin en kesin yolu; o dine inanmayanları öldürmekten geçer. Böyle inançların ne kadar kan dökülmesine neden olduğunu düşünebiliyor musunuz?
Hristiyanlıkta bu acımasızlığın çok daha az olduğunu görürüz; İsa’nın temiz dini ile Vedanta arasında çok az fark vardır. Orada teklik fikrinin olduğunu görürsünüz fakat İsa insanlara, onları en yüksek ideale taşıyabilmek adına düalistik fikirleri de öğretti. Aynı peygamber; “Gökteki Baba’mız”, “Ben ve benim Baba’m birdir” diye öğretti. İsa’nın dininde sadece sevgi vardır fakat kabalaştırıldıkça o da diğer dinlerin seviyesine düşmüştür. Bu küçük ben için savaşmak, bu “ben” e bağlanmak, sadece bu hayatta değil ölümden sonra da bunu devam ettirmeyi istemek gerçekten de kabalıktır. Onlar ise bunun fedakarlık, ahlakın temeli olduğunu söylüyor! Tanrım bize yardım et, eğer bu ahlakın temeli ise! Ve insanlar bu küçük benleri yok olduğunda tüm ahlakın çökeceğine inanıyorlar. Ahlakın, iyiliğin düsturu; “ben” değil “sen”dir. Cennet veya cehennemin olması kimin umurunda, ruhun olup olmaması kimin umurunda, değişmez olanın olup olmaması kimin umurunda? İşte dünya burada ve o ıstırapla dolu. Budda gibi yapın; onun acılarını azaltmaya çalışın ya da bu yolda ölün. Kendinizi unutun, bu öğrenilecek ilk derstir, teist de olsanız ateist de olsanız, agnostik de olsanız Vedantist de Hristiyan da olsanız. Herkes için aşikar olan tek ders; bu küçük benin yok olması ve ÖzBen’in inşa edilmesi gerektiğidir.
İki kuvvet iki paralel çizgi gibi yan yana gider. Biri “ben” derken diğeri “ben değil” der. Onların tezahürleri sadece insanlarda değil hayvanlarda da vardır, sadece hayvanlarda değil en küçük solucanlarda da mevcuttur. Dişlerini insanın sıcak kanına geçiren dişi aslan, kendi yavrusunu kurtarmak için kendi hayatını verecektir. Kardeşlerinin canını almaktan başka bir şey düşünemeyen en ahlaksız insan bile kendi karısını ve çocuklarını korumak için hayatını feda edecektir. Tüm yaradılış içinde bu iki kuvvet yan yana gider, biri varsa mutlaka diğeri de vardır. Birisi bencilliktir, diğeri ise fedakarlık. Biri elde etmektir, diğeri ise vazgeçmek. Biri alır, diğeri verir. Bütün evren, en düşükten en yükseğe kadar bu iki kuvvetin oyun alanıdır. Bunu ispatlamak gerekmez, bu herkes için son derece aşikardır.
Toplumun hangi kısmının evrenin tüm işini ve evrimini sadece bu iki faktöre, rekabet ve mücadeleye dayandırmaya hakkı vardır? Evrenin tüm işini tutku ve kavgaya, rekabet ve mücadeleye dayandırmaya kimin ne hakkı vardır? Evet bu iki kuvvet vardır, bunu inkar etmiyoruz fakat herhangi bir kimsenin diğer kuvvetin işlerini inkar etmeye ne hakkı vardır? Bir insan o sevgiyi inkar edebilir mi, bu “ben değil”, bu vazgeçiş evrendeki tek pozitif güç değil midir? Diğer kuvvet ise sadece sevgi gücünün yanlış yola sapmış olan bir koludur, sevgi gücü rekabeti getirir, rekabetin gerçek başlangıç noktası sevgidedir. Kötülüğün gerçek başlangıç noktası fedakarlıktadır. Kötülüğün yaratıcısı iyiliktir ve sonu da iyiliktir. O, sadece iyilik gücünün yanlış yönlendirilmesinden ibarettir. Başkasını öldüren insan belki de kendi çocuğuna duyduğu sevgi nedeniyle bunu yapıyordur. Onun sevgisi o küçük bebekle sınırlanmıştır ve evrendeki milyonlarca insan onun sevgisi dışında kalır. Fakat sınırlı olsa da olmasa da o aynı sevgidir. Bu nedenle tüm evrenin itici gücü, kendini hangi yolla tezahür ettirirse ettirsin o muhteşem şeydir; fedakarlıktır, vazgeçiştir, sevgidir, varlılıktaki tek gerçek, tek yaşayan kuvvettir. Bu nedenle Vedantist o teklikte ısrar eder. Biz bu açıklamada ısrar ediyoruz çünkü biz evrenin iki nedeni olduğunu kabul edemeyiz. Eğer sınırlamalarla aynı güzel, muhteşem sevginin kötü ve berbat göründüğünü kabul edersek, tüm evrenin tek olan sevgi kuvveti ile açıklandığını görürüz. Eğer böyle değilse, evrenin iki nedeni kabul edilmelidir, biri iyilik ve diğeri ise kötülüktür, biri sevgi ve diğeri ise nefrettir. Hangisi daha mantıklı? Elbette tek-kuvvet teorisi.
Şimdi düalizme ait olmayan şeylere gelelim. Korkarım ben uzun süre düalistlerle kalamayacağım. Benim amacım size, en yüksek ahlak fikrinin ve fedakarlığın, en yüksek metafizik görüşle el ele yürüdüğünü, etiğe ve ahlağa ulaşmak için görüşünüzü alçaltmanın gerekmediğini fakat diğer taraftan gerçek bir etik ve ahlak temeline ulaşmak için en yüksek felsefi ve bilimsel görüşlere sahip olmanız gerektiğini göstermektir. İnsan bilgisi insanın iyiliğine karşı antagonistik değildir. Aksine, bizi hayatın her bölümünde kurtaracak olan bilgidir, bilgi ibadettir. Ne kadar çok bilirsek bizim için o kadar iyidir. Vedantist diyor ki; kötülük gibi görünen her şeyin nedeni sınırsız olanın sınırlanmasıdır. Küçük kanallara sınırlanan ve neticede kötü gibi görünen sevgi, diğer uçta ortaya çıkar ve Tanrı olarak tezahür eder. Vedanta ayrıca görünen tüm bu kötülüğün nedeninin kendi içimizde olduğunu söyler. Herhangi bir doğaüstü varlığı suçlamayın, ne umutsuzluğa kapılın ne de birisinin bize gelip yardım elini uzatmadığı sürece asla kurtulamayacağımız bir yerde olduğumuzu düşünün. Bu böyle olamaz, diyor Vedanta. Biz ipekböcekleri gibiyiz, ipi kendi maddemizden yapıyoruz ve kozayı örüyoruz ve zaman içinde içeride hapis kalıyoruz. Fakat bu sonsuza kadar sürecek değildir. Biz o kozada ruhsal idrakımızı geliştireceğiz ve kelebek gibi özgür olarak dışarı çıkacağız. Etrafımıza ördüğümüz bu Karma ağıyla ve cehaletimizle biz kendimizi tutsak gibi hissediyoruz ve yardım için ağlayıp sızlanıyoruz. Fakat yardım dışarıdan gelmez, o bizim içimizden gelir. Evrendeki tüm tanrılara yalvarın. Ben yıllarca yalvardım ve sonunda yardım geldiğini gördüm. Fakat yardım içeriden geldi ve ben bu yanlışı düzelttim. Bu tek yoldur. Etrafıma ördüğüm ağı kesmek zorundaydım ve bunu yapma gücü içimdedir. Şundan eminim ki; hayatımdaki tek bir amaç, ister iyi ister kötü olsun boşa gitmemiştir ve ben kendi geçmişimin neticesiyim, hem iyiliklerin hem de kötülüklerin. Ben hayatımda pek çok hata yaptım fakat eminim ki; bu hataların bir tanesi bile olmasaydı ben bugünkü ben olamazdım ve ben bu nedenle onları yapmış olmaktan memnunum. Size eve dönün ve bilerek hatalar yapın demiyorum, beni yanlış anlamayın. Fakat yapmış olduğunuz hatalar yüzünden üzülmeyin, sonunda her şeyin doğru olacağına emin olun. Bunun aksi olamaz çünkü tanrısallık bizim doğamızdır, temizlik bizim doğamızdır ve doğa asla yok edilemez. Bizim esas doğamız daima aynı kalır.
Anlamamız gereken şudur; hatalar veya kötülükler olarak adlandırdığımız şeyleri yaparız çünkü biz güçsüzüz ve güçsüzüz çünkü biz cahiliz. Ben onları hatalar olarak adlandırmayı tercih ediyorum. Günah kelimesi orijinalinde her ne kadar iyi bir kelime olsa da beni korkutan belirli bir tadı var. Peki kim bizi cahilleştiriyor? Biz kendimiz. Ellerimizle gözlerimizi kapatıyor ve karanlık olduğu için ağlıyoruz. Ellerinizi çekin ve ışık oradadır, bizim için ışık, insan ruhunun ışık saçan doğası her zaman vardır. Modern bilim adamlarınızın söylediklerini duymuyor musunuz? Evrimin nedeni nedir? İstek. Hayvan bir şeyler yapmak ister fakat uygun ortamı bulamaz ve bu nedenle yeni bir beden geliştirir. O bedeni kim geliştirir? Hayvanın kendisi, onun iradesi. Siz en düşük amipten geldiniz. İradenizi çalıştırmaya devam edin ve o sizi daha yükseklere götürecektir. İrade her şeye kadirdir. Eğer irade her şeye kadir ise neden ben her şeyi yapamıyorum, diye sorabilirsiniz. Fakat siz sadece kendi küçük beninizi düşünüyorsunuz. Amipten insana uzanan kendi geçmişinize bakın, tüm bunları kim yaptı? Sizin kendi iradeniz. Siz onun her şeye kadir olduğunu inkar edebilir misiniz? Sizi böylesine yükseğe taşıyan şey sizi daha da yükseklere götürebilir. Sizin istediğiniz karakterdir, iradenin güçlendirilmesidir.
Bu nedenle eğer ben size sizin doğanızın kötülük olduğunu, eve gidip, küllerin arasında oturup kendi hayatınız için ağlamanız gerektiğini çünkü yanlış adımlar attığınızı öğretirsem bu size yardım etmez aksine sizi daha da güçsüzleştirir ve ben size iyilikten çok kötülüğün yolunu göstermiş olurum. Eğer bu oda binlerce yıldır karanlık ile dolu ise ve siz gelip; “Ne karanlık” diye ağlayıp sızlanmaya başlarsanız karanlık yok mu olacaktır? Bir kibrit yakın ve ışık bir anda gelecektir. Tüm hayatınız boyunca; “Ben kötülük yaptım, birçok hata yaptım.” diye ağlamanın size ne faydası olacaktır? Bir hayaletin bize bunu söylemesi gerekmez. Işığı içeri alın ve karanlık bir anda yok olacaktır. Karakterinizi inşa edin ve Işık Saçan, Göz Kamaştırıcı, Sonsuz Temiz olan gerçek doğanızı tezahür ettirin ve gördüğünüz herkeste O’nu görün. Ben isterdim ki her birimiz öyle bir hale gelelim ki; en kötü insanların içinde bile o ÖzBen’i görebilelim ve lanetlemek yerine onlara; “Kalk ey ışık saçan, kalk ey daima temiz olan, kalk ey doğumsuz ve ölümsüz olan, kalk ey her şeye kadir olan, kalk ve kendi gerçek doğanı tezahür ettir. Bu küçük tezahürler sana yakışmıyor.” diyelim. Bu Advaita’nın öğrettiği en yüce duadır. Bu dua bizim kendi gerçek doğamızı, Tanrı’nın her zaman içimizde olduğunu hatırlamak ve onu her zaman sonsuz, her şeye kadir, sonsuz iyi, bensiz ve tüm sınırlamalardan yoksun olarak düşünmemizi sağlayan tek duadır. Ve o doğa bensiz olduğu için güçlü ve korkusuzdur çünkü korku sadece bencilliğe gelir. Kendisi için bir isteği olmayan insan kimden korkar ve ne onu korkutabilir? Hangi ölüm ona korku verir? Hangi kötülük onu korkutur? Öyleyse eğer biz Advaitist isek şu andan itibaren eski benimizin öldüğünü düşünmeliyiz. O eski şahsiyetler artık yok olmuştur, onlar sadece basit batıl inançlardan ibaretti ve arkada kalan ise sonsuz temiz, sonsuz güçlü, her şeye gücü yeten, her şeyi bilendir ve işte o zaman tüm korku kaybolur gider. O zaman tüm güçsüzlük kaybolur. Kim bizi, her zaman yer yerde olanı incitebilir? Bizim tek işimiz tüm insanlarda bu bilgiyi uyandırmaktır. Onların da o aynı Temiz Ben olduklarını fakat bunu bilmediklerini görüyoruz ve biz onlara bunu öğretmeliyiz, sonsuz doğalarını ortaya çıkarmalarına yardım etmeliyiz. Benim tüm dünya için kesinlikle gerekli olduğuna inandığım şey budur. Bu doktrinler eskidir, belki de pek çok dağdan daha eskidir. Gerçek ise sonsuzdur. Gerçek kimsenin mülkiyetinde değildir, hiçbir ırk, hiçbir birey onun kendisine ait olduğunu iddia edemez. Gerçek tüm ruhların doğasıdır. Kim onun kendisine özel olduğunu iddia edebilir? Fakat o daha pratik hale getirilmelidir, daha basit hale getirilmelidir- çünkü en yüksek gerçekler her zaman basittir- ki o Gerçek insan toplumunun her hücresine nüfuz etsin ve aynı anda hem en yüksek entelektlerin hem en sıradan akılların, erkeklerin, kadınların ve çocukların mülkiyeti haline gelsin. Tüm bu mantık yürütmeler, tüm bu metafizik önermeler, tüm bu teoloji ve törenler kendi dönemlerinde iyi olmuş olabilirler fakat biz her şeyi basitleştirmek, her insanın ibadet eden ve her insanın içindeki Gerçeğin de ibadet edilen olduğu altın günleri getirmek için çalışalım. Copyright © 2004 - NV&V Hint Spiritüal Kültür ve Yoga Web Sitesi. Tüm hakları saklıdır. Bu sitedeki eserlerin hiçbir parçası izinsiz olarak basılamaz, kopyalanamaz ve kullanılamaz.
|