|
|
|
|
H i n t S p i r i t ü a l K ü l t ü r v e Y o g a W E B S i t e s i |
|
| Ana sayfa Yoga Kültürü Vedalar ve Neo-Vedanta Avatar Şri Ramakrişna Swami Vivekananda Karma Yoga Jnana Yoga Bhakti Yoga Raja Yoga Pratik Vedanta Diğer Eserleri Kütüphane |
SWAMİ VİVEKANANDA
KARMA YOGA
1 KARMA VE ONUN KARAKTER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
2 HERKES KENDİ YERİNDE BÜYÜKTÜR
3 ÇALIŞMANIN SIRRI
4 GÖREV NEDİR?
5 BİZ KENDİMİZE YARDIM EDİYORUZ, DÜNYAYA DEĞİL
6 BAĞLI OLMAMAK KENDİNİ TAMAMEN İNKAR ETMEKTİR
7 ÖZGÜRLÜK
8 KARMA YOGA’NIN İDEALİ
BÖLÜM 1
KARMA VE ONUN KARAKTER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
Karma kelimesi, Sanskritçe’deki Kri-yapmak kelimesinden gelir; tüm hareketler ve eylemler karmadır. Teknik açıdan bu kelime yapılan hareketlerin ve eylemlerin neticeleri anlamına da gelir. Metafizikle bağlantısı açısından ise; nedenlerinin geçmişteki eylemlerimiz ve hareketlerimiz olduğu neticeler anlamına gelir. Fakat biz Karma Yoga’da, karma kelimesini iş, çalışma anlamıyla kullanacağız.
İnsanlığın hedefi bilgidir. Bu, Doğu Felsefesi tarafından önümüze koyulan bir idealdir. İnsanın hedefi mutluluk değil bilgidir. Mutluluğun ve hazzın bir sonu vardır ve mutluluğun hedef olduğunu düşünmek hatadır. Dünyadaki tüm acıların nedeni; insanların, aptalca mutluluğun uğruna mücadele edilmesi gereken bir ideal olduğunu düşünmeleridir. Bir süre sonra insan, esas hedefinin mutluluk değil bilgi olduğunu, hem mutluluğun hem de acının büyük öğretmenler olduğunu ve mutluluktan olduğu kadar acıdan da öğrendiğini fark eder. Mutluluk ve acı insan ruhunun önünden geçerken, onun üzerinde farklı resimler bırakır ve bu izlenimlerin sonucu, insanın “karakter”i olarak adlandırılan şeydir. Herhangi bir insanın karakterini ele aldığınızda, onun kişinin eğilimlerinin ve yatkınlıklarının toplamı olduğunu, üzüntü ve sevincin ise o karakterin oluşumunda eşit faktörler olduğunu görürsünüz. Mutluluk ve acı, karakteri şekillendirmede eşit paya sahiptir ve bazı durumlarda acı mutluluktan daha iyi bir öğretmendir. Dünyanın ürettiği büyük karakterler incelendiğinde rahatlıkla söyleyebilirim ki; çoğu durumda mutluluktan çok acı ve zenginlikten çok yoksulluk daha öğretici olmuş, onların içsel ateşlerini övgülerden çok darbelerin ortaya çıkarmıştır.
Bilgi ise insanın içinde mevcuttur. Hiçbir bilgi dışarıdan gelmez, hepsi insanın içindedir. Bir insanın ”bildiği” veya “öğrendiği” şey demek; aslında onun sonsuz bilgi madeni olan ruhunun perdesini kaldırdığında keşfettiği şey demektir. Newton’un yerçekimini keşfettiğini söyleriz. Peki yerçekimi bir köşede oturup onu mu bekliyordu? O zaten Newton’un aklının içindeydi, zamanı geldi ve o bunu keşfetti. Dünyanın şimdiye kadar edinmiş olduğu tüm bilgi akıldan gelir, evrenin sonsuz kütüphanesi sizin kendi aklınızdır. Dış dünya sadece aklınızı incelemenize yol açan öneriler ve koşulları oluşturur fakat tüm araştırmalarınızın öznesi daima sizin kendi aklınızdır. Bir elmanın düşmesi Newton’a bir öneri verdi ve o bunun üzerine kendi aklını incelemeye başladı, aklındaki tüm önceki düşünce bağlarını inceledi ve onların arasında “yerçekimi kanunu” olarak adlandırdığımız yeni bir bağ olduğunu keşfetti. Bu ne elmadaki ne de dünyanın merkezindeki bir şeyin içindeydi. İşte bu nedenle, dünyevi veya ruhsal tüm bilgiler insan aklının içindedir. Çoğu durumda bu bilgiler keşfedilmemiştir, bir perde ile örtülüdür ve bu perde yavaşça aralanmaya başladığında “öğreniyoruz” deriz. Bilginin ilerlemesi ise bu perdenin aralanmasıyla sağlanır. Bu perdenin aralanmaya başladığı insana; daha çok bilen insan, üzerinde kalın bir perde olan insana; cahil insan denir. Ve bu perdenin tamamen yok olduğu insana ise her şeyi bilen, bilge insan denir. Pek çok bilge insan var olmuştur ve inanıyorum ki gelecek dönemlerde de sayısız çok bilge insan var olacaktır.
Bir parça çakmaktaşının içindeki ateş gibi, bilgi de aklın içinde mevcuttur. Öneri ise onu ortaya çıkaran sürtünmedir. Eğer kendimizi sakince incelersek, aynı şekilde tüm duygu, eylem ve hareketlerimizin de; göz yaşlarımızın ve gülümsemelerimizin, neşelerimizin ve üzüntülerimizin, ağlamamızın ve gülmemizin, lanetlerimizin ve kutsamalarımızın, övgülerimizin ve suçlamalarımızın, bunların her birinin birçok darbe neticesinde içimizden ortaya çıktığını görürüz. Bunların neticesi ise bizim ne olduğumuzdur. İşte tüm bu darbelere karma- iş, eylem denir. Kelimenin en geniş anlamıyla karma; ruhun maruz kaldığı her bir zihinsel veya fiziksel darbe sonucunda, sanki içerdeki ateşin ortaya çıkması gibi, içerdeki gücün ve bilginin keşfedilmesidir. İşte bu nedenle hepimiz daima karma yapıyoruz. Ben sizinle konuşuyorum; bu karmadır. Siz dinliyorsunuz; bu karmadır. Nefes alıyoruz; bu karmadır. Yürüyoruz; bu karmadır. Yaptığımız her fiziksel veya zihinsel şey karmadır ve o üzerimizde izlerini bırakır.
Çok sayıda küçük işin birleşiminden, toplamından oluşan birtakım işler vardır. Deniz kıyısında durup kıyıya vuran dalgaların sesini duyduğumuzda, bunun ne büyük bir ses olduğunu düşünürüz. Ve biliriz ki; her bir dalga milyonlarca ve milyonlarca minik dalganın birleşmesinden oluşur. Bu dalgaların her biri bir ses çıkarır fakat biz duymayız, onları ancak birleşip büyük bir dalga oluşturduklarında duyabiliriz. Benzer şekilde, kalbimizin her atışı da bir harekettir. Bazı hareketleri somut olarak hissederiz ve bu hareketler de bir çok küçük hareketten oluşur. Eğer bir insanın karakterini gerçekten değerlendirmek istiyorsanız, onun büyük işlerine bakmayın. Her aptal günün birinde kahraman olabilir. İnsanın en sıradan eylemlerini, hareketlerini izleyin, onlar size büyük bir insanın gerçek karakteri hakkında fikir verecektir. Büyük fırsatlar, en düşük insanı bile bir çeşit yüceliğe sevk edebilir, fakat sadece nerede olursa olsun karakteri her zaman değişmeden yüce olan insan, gerçekten büyük bir insandır.
Karma, karakter üzerindeki etkisi açısından, insanoğlunun baş etmesi gereken en muazzam güçtür. İnsan sanki bir merkezmiş gibi evrenin tüm güçlerini kendine doğru çeker ve bu merkezde bunları tekrar ve tekrar eriterek, büyük bir akım olarak geri gönderir. Böyle bir merkez ise gerçek insandır, yüce ve her şeye kadir olandır ve o bütün evreni kendine doğru çeker. İyi ve kötü, acı ve mutluluk, bunların hepsi ona doğru koşar ve onun etrafında döner. Ve o bunlardan karakter denilen büyük bir akım oluşturarak hepsini dışarı atar. Onun her şeyi içeri çekme gücü olduğu gibi her şeyi dışarı atma gücü de vardır.
Dünyada gördüğümüz tüm eylemler, insan toplumundaki tüm hareketler, etrafımızdaki bütün işler, düşüncenin ve insan iradesinin ortaya çıkışıdır. Makineler, aletler, şehirler, gemiler veya savaşçılar, bunların hepsi insan iradesinin ortaya çıkışıdır ve bu iradenin nedeni karakterdir. Karakter ise karma tarafından üretilir. Karma nasılsa, iradenin ortaya çıkışı da öyle olur. Dünyanın yetiştirdiği yüce iradeye sahip insanların hepsi muazzam işçiler olmuşlardır. Dünyaları yerinden oynatacak güçte iradeye sahip olan bu dev ruhlar, böyle bir iradeye çağlar ve çağlar boyunca ısrarla çalışarak sahip olmuşlardır. Budda veya İsa’nınki gibi dev bir irade, bir hayatta kazanılamaz, onların babalarının kim olduklarını biliyoruz. Babalarının, insanlığın iyiliği için bir kelime bile söylediği bilinmiyor. Joseph gibi milyonlarca ve milyonlarca marangoz gelmiş ve gitmiştir ve milyonlarcası da hala yaşamaktadır. Dünya üzerinde Budda’nın babası gibi milyonlarca önemsiz kral var olmuştur. Eğer sadece kalıtım söz konusu olsaydı, kendi hizmetçilerinin bile sözünü dinlemediği sıradan bir prensin, dünyanın yarısının ibadet ettiği bir oğul meydana getirmesini nasıl açıklayabilirdiniz? Bir marangozla, milyonlarca insanın Tanrı olarak ibadet ettiği oğlunun arasındaki uçurumu nasıl açıklayabilirsiniz? Bu durum kalıtım teorisi ile açıklanamaz. Peki Budda ve İsa’yı ortaya çıkaran dev irade nereden geldi? Bu güç birikimi nasıl oluştu? Bu güç çağlar ve çağlar boyunca zaten oradaydı, durmadan büyüyor ve gelişiyordu ta ki; toplumda Budda veya İsa olarak ortaya çıkıncaya kadar. Ve bu süreç bugüne kadar da devam ediyor.
Bunların hepsi karma, iş tarafından belirlenir. Hiç kimse kazanmadığı sürece bir şeyi elde edemez, bu sonsuz bir kanundur. Kimi zaman bunun böyle olmadığını düşünebiliriz fakat uzun vadede buna ikna oluruz. Bir insan zenginlik için tüm hayatı boyunca mücadele edebilir, binlerce kişiyi kandırabilir fakat sonunda zengin olmayı hak etmediğini idrak eder ve hayatı onun için sıkıntı ve dert kaynağı haline gelir. Fiziksel zevkimiz için bir şeyler toplamaya çalışabiliriz fakat sadece hak ettiğimiz ve sindirebildiğimiz şeyler gerçekten bizimdir. Aptal bir insan, dünyadaki tüm kitapları satın alabilir ve kütüphanesine koyabilir ama onların içinden sadece hak ettiklerini okuyabilecektir ve işte tüm bunlar karma tarafından belirlenir. Karmamız, neyi hak ettiğimizi ve neyi sindirebileceğimizi belirler. Ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz ve kendimizin her ne olmasını istiyorsak, bizim onu yapacak gücümüz vardır. Eğer şimdi ne olduğumuz, geçmişteki eylemlerimizin ve hareketlerimizin neticesi ise hiç şüphesiz bunun ardından, gelecekte olmak istediğimiz şeyi şimdiki eylemlerimizin ve hareketlerimizin belirleyeceği gelir. Öyleyse nasıl davranmamız gerektiğini bilmek zorundayız. Bu durumda şöyle sorular sorabilirsiniz: ”Nasıl çalışılacağını öğrenmenin ne faydası var? Bu dünyada herkes zaten o veya bu şekilde çalışıyor.” Fakat enerjilerimizi boşa harcamak diye bir şey de vardır. Bhagavad Gita, Karma Yoga‘nın akıllılık ile ve bilim gibi çalışmak olduğunu söyler. Kişi ancak nasıl çalışılacağını bilerek en büyük sonuçları elde edebilir. Bütün işlerin anlamının, ruhu uyandırmak için aklın zaten mevcut olan gücünü ortaya çıkarmak olduğunu unutmayın. Güç her insanın içindedir ve aynı şekilde bilgi de. Farklı işler ise bu güçleri ortaya çıkaran, bu devlerin uyanmasına neden olan darbelerdir.
İnsan çeşitli motivlerle çalışır, motiv olmadan iş de olamaz. Bazı insanlar ünlü olmak ister ve şöhret için çalışır. Bazıları para ister ve para için çalışır. Bazıları güç ister ve güç için çalışır. Bazıları cennete gitmek ister ve bunun için çalışır. Ve bazıları ise, kimsenin ölmeden bir ünvan alamadığı Çin’de olduğu gibi, ataları için bir ünvan elde etmek isterler- ki bu sonuçta bizimkinden daha iyi bir yöntemdir-ve bunun için çalışır. Orada bir insan çok iyi bir şey yaptığında, ölmüş babasına ve büyük babasına bir soyluluk ünvanı verilir. Muhammed’i takip eden bazı mezheplerdeki birtakım insanlar ise bütün hayatları boyunca öldüklerinde gömülecekleri büyük bir mezara sahip olmak için çalışır. Orada çocuk doğar doğmaz onun için bir mezar hazırlanır ve bu onlara göre bir insanın yapması gereken en önemli iştir, mezarı ne kadar büyük ve gösterişli ise, o insanın da o kadar mutlu olacağı kabul edilir. Bazıları günahlarını affettirmek için kefaret ödemeye çalışır; bütün kötü şeyleri yapar ve ardından bir tapınak inşa eder veya papazı satın almak için ona bir şeyler vererek ondan cennete giriş pasaportu alırlar. Bu tarz hayırseverliğin kendilerini arındıracağını ve günahkarlıklarına rağmen sağ salim geçip gideceklerini düşünürler. İşte bunlar çalışma motivlerinin bazılarıdır.
Şimdi sadece çalışmak adına çalışma kavramını ele alalım. Her ülkede sadece çalışmak adına çalışan; şan ve şöhrete ve hatta cennete gitmeye bile aldırış etmeyen insanlar vardır. Onlar sadece iyilik için çalışırlar. Fakirlere iyilik yapan, insanlığa yardım eden ve yine yüce motivlerle hareket eden insanlar da vardır çünkü onlar iyilik yapmaya inanırlar ve iyiliği severler. Şan ve şöhret isteği nadiren hemen sonuç verir, genelde bu sonuç yaşlandığımızda ve hayatla artık işimiz bitmek üzere olduğunda gelir. Eğer bir insan fedakarca çalışıyorsa hiçbir şey kazanmaz mı? Aksine o en büyük faydayı kazanır. Fedakarlık daha karlıdır, sadece insanların bunu denemeye sabırları yoktur. Bu sağlık açısından da daha iyidir. Sevgi, gerçek ve fedakarlık sadece basit ahlaki terimler değildir, aksine onlar bizim en yüksek idealimizi oluşturur çünkü onların içinde gücün ortaya çıkışı mevcuttur. Bir insan beş gün veya en azından beş dakika bencilce bir motiv olmaksızın; geleceği, cenneti, cezalandırılmayı veya buna benzer herhangi bir şeyi düşünmeden çalışırsa, o insanın içinde yüce güç oluşmaya başlar. Bunu yapmak zordur fakat yüreklerimizin içinde bunun değerini ve getireceği iyiliği biliriz.
Bu muazzam hakimiyet, gücün en büyük ortaya çıkışıdır; kendine hakim olmak gücün tüm eylemlerden çok daha büyük bir göstergesidir. Dört atlı bir at arabası kontrolsüz olarak yokuştan aşağı yuvarlanabilir ya da sürücü atların hakimiyetini ele alabilir. Hangisi gücün daha büyük ortaya çıkışıdır, atları kendi haline bırakmak mı yoksa tutmak mı? Havaya fırlatılan bir savaş topu, uzunca bir yol alır ve sonra düşer. Bir diğeri ise uçuşu sırasında duvara çarpıp düşer ve bu çarpışma yoğun bir ısı üretir. Bencilce bir motivi izleyen tüm enerji boşa harcanır, gücü size döndürmez fakat kontrol altına alınırsa, gücün gelişmesine neden olur. Bu kendini kontrol etme, yüce bir iradeyi ve Budda ve İsa’yı ortaya çıkaran karakterleri meydana getirecektir. Aptal insanlar bu sırrı bilmezler ve yine de insanlığı yönetmek isterler. Bir aptal bile dünyayı yönetebilir eğer çalışırsa ve beklerse. Bırakın bir kaç yıl beklesin, bu aptalca yönetme düşüncesini kontrol altına alsın ve bu fikir tamamen yok olduğunda, o insan dünya üzerinde bir güç haline gelecektir. Hayvanların bazılarının birkaç adım ötesini görememesi gibi çoğumuz da birkaç yıl ötesini göremeyiz. Küçük, dar bir çember; işte bu bizim dünyamızdır. Ötesine bakmaya sabrımız yoktur ve bu nedenle kötü ve ahlaksız hale geliriz. Bu bizim zayıflığımız, güçsüzlüğümüzdür.
En düşük çalışma şekilleri dahi küçümsenmemelidir. Daha iyisini bilmeyen insan, bırakın bencilce sonuçlar için, şan ve şöhret için çalışsın fakat herkes daima daha ve daha yüksek motivlere doğru çabalamalı ve onları anlamaya çalışmalıdır. “Çalışmaya hakkımız var fakat onun meyvelerine değil.” Meyveleri önemsemeyin. Neden sonuçları dert edesiniz ki? Eğer bir insana yardım etmek istiyorsanız, asla onun size davranışının nasıl olacağını düşünmeyin. Büyük veya iyi bir iş yapmak istiyorsanız, sonuçların ne olacağını düşünerek kendinizi sıkıntıya sokmayın.
Bu çalışma idealinde zor bir soru ortaya çıkıyor: Yoğun aktivite gereklidir ve daima çalışmalıyız. Çalışmadan bir an bile yaşayamayız. O zaman geriye ne kalır? Hayatın bir yanı; dört bir yanımızı çevreleyen çalışma ve mücadeledir. Diğeri yanı ise; her şeyin sessiz ve huzurlu olduğu, sadece doğanın hayvanlarının, çiçeklerinin ve dağlarının olduğu sakin ve dingin vazgeçiş halidir. Bunlardan hiçbirisi mükemmel bir tablo değildir. Yalnızlığa alışmış insan, dünyanın karmaşası ile karşılaştığında, derin sularda yaşayan bir balığın yüzeye çıkarıldığında onu bütün olarak tutan suyun ağırlığından yoksun kaldığı için parçalanması gibi şok geçirebilir. Hayatın koşturmaca ve kargaşası içinde yaşamaya alışmış bir insan sessiz bir yere giderse, orada rahatça yaşayabilir mi? Acı çeker ve belki de aklını kaybeder. İdeal insan, büyük sessizliğin ve yalnızlığın içinde en yoğun aktiviteyi bulan ve en yoğun aktivitenin içinde çölün sessizliğini ve yalnızlığını bulandır. O, kendi hakimiyetinin sırrına ulaşmış, kendini kontrol edebilmiştir. O, büyük bir şehrin caddelerinde, gürültülü trafiğinin ortasında yürüse bile, aklı sanki kimsenin kendisine ulaşamayacağı bir mağaradaymış gibi sakindir. Bu Karma Yoga ’nın idealidir ve buna ulaştıysanız, gerçekten çalışmanın sırrını öğrenmişsinizdir.
Fakat her şeye baştan başlamalı, işleri bize geldiği şekilde ele almalı, gün be gün daha fedakar olmalıyız. Karşımıza çıkan işi yapmalı ve onun içinde bizi harekete geçiren motivi incelemeliyiz. İlk yıllarda tüm motivlerimizin neredeyse hepsinin istisnasız bencilce olduğunu göreceğiz fakat bu bencillik, adım adım eriyecek ve sonunda gerçekten fedakarca işi yapabileceğimiz zaman gelecektir. Hayat yollarındaki mücadelemizde, bir gün hepimizin tamamen fedakar hale geleceğimizi umut edebiliriz ve buna ulaştığımız an, tüm güçlerimiz yoğunlaşacak ve içimizde zaten var olan bilgi ortaya çıkacaktır.
BÖLÜM 2
HERKES KENDİ YERİNDE BÜYÜKTÜR
Samkhya felsefesine göre doğa; Sanskritçe’de sattva, rajas ve tamas olarak adlandırılan üç kuvvetin bileşiminden oluşur. Bunlar fiziksel dünyada kendilerini; denge, hareket ve hareketsizlik olarak adlandırabileceğimiz şeylerle gösterir. Tamas; karanlığı ve hareketsizliği, rajas; çekme veya itme olarak ortaya çıkan hareketi, sattva ise bu ikisinin dengesini simgeler.
Her insan içinde bu üç kuvvet mevcuttur. Bazen tamas üstün gelir ve tembel oluruz, hareket edemeyiz, birtakım fikirlerin etkisiyle veya salt tembellikle hareketsiz kalırız. Diğer zamanlarda ise hareket üstün gelir ve yine başka zamanlarda ise bu ikisinin sakin dengesi vardır. Bazı insanlarda bu kuvvetlerden birisi genellikle baskındır. Bir insanın karakteristiği; hareketsizlik, tembellik ve uyuşukluk iken, diğer bir insanın karakteri; hareket, güç ve enerjinin ortaya çıkışı olabilir ve yine bir başkasınınki ise; hareket ve hareketsizliğin dengesi ile oluşan yumuşaklık, rahatlık ve sakinlik olabilir. Yaratılmış olan tüm varlıklarda-hayvanlarda, bitkilerde ve insanlarda-bu üç kuvvetin ortaya çıktığını görürüz. Karma Yoga özellikle bu üç kuvvetle ilgilenmek durumundadır. Bunların ne olduklarını ve onları nasıl kullanacağımızı öğrenmek, işimizi daha iyi yapmamıza yardım eder.
İnsan toplumu kademeli bir organizasyondur. Hepimiz ahlakın ve görevin ne olduğunu biliriz fakat aynı zamanda ahlakın anlam ve öneminin ülkeden ülkeye değiştiğini de görüyoruz. Bir ülkede ahlaklı sayılan bir şey başka bir ülkede tamamen ahlaksızlık olarak kabul edilebilir. Örneğin; bir ülkede kuzenler evlenebilir, bir diğerinde ise bu ahlaksızlıktır veya bir ülkede erkekler baldızlarıyla evlenebilirler, başka bir ülkede bu ahlaksızlıktır veya bir ülkede insanların bir karısı olabilirken başka bir ülkede pek çok olabilir ve bunun gibi bir çok örnek verilebilir. Ahlak anlayışının tüm çeşitlerinde kuralların büyük farklılıklar gösterdiğini görüyoruz fakat yine de ahlakın evrensel bir ideali olmalıdır.
Aynı şey görev için de geçerlidir. Görev fikri milletler arasında büyük farklılık gösterir. Bir insan bir ülkede belirli şeyleri yapmazsa, insanlar onun yanlış davrandığı düşünürler, aynı şeyleri başka bir ülkede yaparsa insanlar yine onun yanlış davrandığını söyleyeceklerdir. Buna rağmen evrensel bir görev fikrinin olması gerektiğini biliriz. Aynı şekilde, toplumun bir sınıfı bazı şeylerin görevi olduğunu düşünürken diğer bir sınıf tam tersini düşünür ve o şeyleri yapmak zorunda kalmak karşısında çaresizliğe düşebilir. Bu durumda karşımıza iki yol çıkıyor: ya gerçeğe giden tek bir yol olduğunu ve bunun dışındaki her şeyin yanlış olduğunu düşünen cahilin yolu ya da zihinsel yapımıza ve bulunduğumuz farklı koşullara göre ahlak ve görevin değişebileceğini kabul eden bilgenin yolu. Önemli olan, ahlak ve görevin dereceleri olduğunu ve hayatın belirli bir durumunda ve belirli koşullar altındaki görevin diğer bir durumda aynı olamayacağını ve olmayacağını bilmektir.
Örneğin bütün büyük hocalar: ”Kötülüğe direnmeyin” diyerek direnmemenin en yüksek ahlaki ideal olduğunu öğretmişlerdir. Fakat ayrıca biliyoruz ki; eğer küçük bir bölümümüz bile bu ideali pratiğe geçirmeye çalışsa, bütün sosyal yapı parçalanabilir, kötüler sahip olduğumuz şeyleri ve hayatımızı ele geçirebilir ve bizimle ne isterlerse yapabilirler. Eğer bu dirençsizlik ideali sadece bir gün için bile denense, felakete yol açabilir. Yine de sezgisel olarak, yüreklerimizde bu “Kötülüğe direnmeyin” öğretisinin doğruluğunu hissederiz. Bu bize en yüksek ideal gibi görünebilir ve sadece bu doktrini öğretmek bile insanoğlunun büyük bir çoğunluğunu lanetlemekle eş olabilir. Sadece bu da değil; bu pek çoklarının, her zaman yanlış yapmış olduklarını hissetmelerini sağlar, her davranışlarında vicdanlarının sesini ortaya çıkarır, onları güçsüzleştirir. Sürekli kendini yargılama ise tüm zayıflıklardan çok daha fazla ahlaki bozukluğa yol açar. Kendinden nefret etmeye başlamış insan için bozulmanın ve dejenerasyonun kapısı çoktan açılmıştır ve aynı şey bir millet için de geçerlidir. İlk görevimiz kendimizden nefret etmemektir, ilerlemek için önce kendimize sonra da Tanrı’ya güvenmeliyiz. Bu nedenle tek alternatifimiz, ahlakın ve görevin farklı koşullarda değişim gösterdiğini idrak etmektir. Kötülüğe direnen insan mutlaka yanlış bir şey yapıyor demek değildir fakat kötülüğe direnmek bir süre sonra insanın görevi haline gelebilir.
Batılı ülkelerde pek çoğunuz Bhagavad Gita’yı okuduğunuzda, ikinci bölümde, Arjuna, düşmanları dostları ve akrabaları olduğu için dirençsizliğin sevginin en yüksek ideali olduğunu öne sürerek savaşmayı veya direnmeyi reddettiğinde, Sri Krişna’nın ona ikiyüzlü ve korkak dediği kısımda şaşkınlık içine düşmüş olabilirsiniz. Bu; her durumda iki aşırı uçun birbirine benzer olduğu, öğrenmemiz gereken çok önemli bir derstir. Aşırı pozitif ve aşırı negatif(karşıtlar) her zaman birbirine benzer. Işığın titreşimleri çok düşük olduğunda onu göremeyiz fakat çok yoğun olduğunda da onu göremeyiz. Ses için de aynı şey geçerlidir; ses çok zayıf olduğunda da, çok yüksek olduğunda da onu duyamayız. Direncin ve dirençsizliğin arasındaki fark da böyledir. Bir insan zayıf ve tembel olduğu için direnemeyebilir. Başka bir insan ise isterse çok güçlü vurabileceğini bildiği halde sadece vurmamakla kalmaz aynı zamanda düşmanlarını da kutsar. Zayıf olan günah işlemez ve bu yüzden dirençsizliğin bir faydasını göremezken, diğeri direnç gösterdiğinde günah işlemiş olur. Budda tahtını bırakıp, mevkisinden vazgeçtiğinde bu gerçek bir vazgeçişti. Fakat vazgeçecek hiçbir şeyi olmayan bir dilenci için vazgeçiş söz konusu olamaz. Öyleyse dirençsizlikten ve ideal sevgiden bahsederken daima gerçekte neyi kastettiğimize dikkat etmeliyiz. Öncelikle direnme gücümüzün olup olmadığını anlamalıyız. Daha sonra, ancak eğer gücümüz varsa ve bu güçten vazgeçip direnmemeyi seçersek, büyük bir sevgi davranışı göstermiş oluruz. Fakat elimizden gelmediği için direnemiyor ve yine de en yüksek sevgi motiviyle davrandığımıza inanıp kendimizi kandırıyorsak tam tersini yapmış oluruz. Arjuna, karşısında dostlarından ve akrabalarından oluşan bir orduyu görünce korktu ve “sevgi”si, onun ülkesine ve kralına karşı olan görevlerini unutturdu. Bu yüzden Sri Krsihna ona ikiyüzlü olduğunu söyledi: ”Sen bilge bir insan gibi konuşuyorsun ama davranışların korkak olduğunu söylüyor. İşte bu yüzden kalk ve savaş!”
Bu Karma Yoga’nın temel fikridir. Karma Yogi, dirençsizliğin en yüksek ideal olduğunu anlayan ve ayrıca dirençsizliğin gücün en büyük ortaya çıkışı olduğunu bilendir. Fakat o aynı zamanda, kötülüğe direnmek denilen şeyin bu güce, diğer bir deyişle dirençsizliğe giden yolda bir adım olduğunu da bilir.
Bir zamanlar ülkemde çok aptal, donuk, hiçbir şey öğrenme isteği olmayan bir adam tanımıştım. Bana Tanrı’yı tanımak için ne yapması gerektiğini, nasıl özgür olabileceğini sordu. Ona: “Yalan söyleyebilir misin?” diye sordum. O ise: ”Hayır” diye cevap verdi. Ben de: “Öyleyse öğrenmelisin, yalan söylemek bir hayvan veya bir parça odun gibi yaşamaktan daha iyidir. Hareketsizsin ama en yüksek seviyeye, tüm hareketlerin ötesindeki sakin ve yüce hale ulaşmadığın da kesin. Kötü bir şey yapmak için bile çok tembelsin.” dedim. Bu uç bir örnek ve ben ona şaka yapıyordum elbette ama demek istediğim; insanın hareketlilikten mükemmel sükunet haline geçebilmesi için öncelikle hareket etmesi gerektiğiydi. Hareketsizlikten her anlamda sakınılmalıdır. Zihinsel ve fiziksel tüm kötülüklere direnin ve direnmede başarılı olduğunuzda sükunet gelecektir.
“Kimseden nefret etme, kötülüğe direnme.“ demek kolaydır ama böyle bir tavsiyenin genellikle pratikte ne anlama geldiğini biliyoruz. Toplumun gözleri üzerimizde olduğunda dirençsizlik gösterisi yaparız fakat yüreğimizde hep bir ukte kalır. Dirençsizliğin verdiği sükunete ulaşmayı hep isteriz ama bir yandan da direnmenin kendimiz için daha iyi olacağını düşünürüz. Zenginlik istiyorsanız ama bir yandan da zenginlik isteyen insanı tüm dünyanın çok kötü bir insan olarak değerlendireceğini biliyorsanız, büyük ihtimalle zenginlik mücadelesine girmeye cesaret edemeyeceksiniz fakat aklınız gece gündüz para peşinde koşacaktır. Bu ikiyüzlülüktür ve bir işe yaramayacaktır. Dünyaya dalın ve bir süre sonra onun içindeki her acı ve sevinci tattığınızda, vazgeçiş ve ardından da sükunet gelecektir. Öyleyse, güç ve diğer her şeye ilişkin isteğinizi yerine getirin ve sonra onların ne kadar küçük şeyler olduğunu anlayacağınız zaman gelecektir. Fakat bu isteği yerine getirmeden ve o hareket sürecinden geçmeden sükunet, yücelik ve teslimiyet haline ulaşmak sizin için imkansızdır. Bu yücelik ve vazgeçiş fikirleri binlerce yıldır öğretiliyor, herkes çocukluğundan beri bunlardan haberdar ama dünyada çok az insanın gerçekten bunların farkına vardığını görüyoruz. Ben, dünyanın yarısından fazlasını gezdim ama gerçekten sakin ve dirençsiz olan belki de sadece yirmi kişi görmüşümdür.
Her insan kendi idealini belirlemeli ve onu başarmak için mücadele etmelidir, bu başka birisinin idealini, hiçbir zaman başarmayı ümit bile edemeyeceğini bile bile benimsemekten daha emin bir yoldur. Örneğin, küçük bir çocuğa hemen yirmi kilometre yürümesi görevini verirsek; küçük çocuk ya hedefe varmadan ölür ya da bin adım sonunda bitkin düşer ve yarı ölü hale gelir. Bu bizim dünyada yapmaya çalıştıklarımıza benzer. Aynı toplumdaki tüm insanlar aynı akla, kapasiteye veya güce sahip değildirler, hepsinin farklı idealleri olmalıdır ve bizim herhangi bir ideali küçümsemeye hakkımız yoktur. Bırakın herkes kendi idealini idrak edebilmek için elinden geleni yapsın. Ne benim sizin ölçülerinize göre değerlendirilmem doğrudur ne de sizin benimkilerle. Elma ağacı, meşe ağacının ölçüsüyle değerlendirilemez, aynı şekilde meşe de elma ağacının. Elma ağacını değerlendirmek için elma ölçülerini, meşe ağacını değerlendirmek için meşe ölçülerini kullanmalısınız.
Çeşitlilik içinde birlik, yaradılış planıdır. İnsanlar bireysel olarak farklı olsalar da arka planda birlik vardır. Farklı bireysel karakterler ve farklı insan sınıfları, yaradılışın doğal çeşitlemelerdir. Bu yüzden onları aynı ölçülere göre değerlendirmemeli ve önlerine aynı ideali koymamalıyız. Bu çaba sadece doğal olmayan bir mücadeleyi doğurur ve sonuç insanın kendisinden nefret etmeye başlaması, dindar ve iyi insan olmaktan uzaklaşmasıdır. Bizim görevimiz, herkesi kendi en yüksek idealine göre yaşama mücadelesinde cesaretlendirmek ve aynı zamanda o ideali olabildiğince gerçeğe yakın hale getirmeye çalışmaktır.
Hint ahlak sisteminde bu olgu çok eski çağlardan beri biliniyordu, ahlak hakkındaki Hint kutsal metinlerinde ve kitaplarında, öğrenci, sivil insan, vanaprasthin ve sannyasin(keşiş) gibi farklı sınıflar için farklı kurallar olduğunu görüyoruz.
Hint kutsal metinlerine göre, her bireyin yaşamının insanlığın geneline ait olan görevlerinin dışında kendine özgü görevleri de vardır. Hintli hayata örenci olarak başlar, sonra evlenir ve sivil insan olur, yaşlandığında emekli olur ve son olarak dünyadan vazgeçer ve sannyasin olur. Hayatın her bölümünde belirli görevler vardır. Bu aşamalardan hiçbiri özünde diğerinden üstün değildir; evli olan insanın hayatı da kendini dinsel çalışmalara adamış bekar insanın hayatı kadar değerlidir. Çöpçü de tahttaki kral kadar yüce ve şereflidir. Kralın tacını elinden alın, ona çöpçünün işini verin ve nasıl geçindiğini görün. Çöpçüyü tahta oturtun ve nasıl yönettiğini izleyin. Dünyanın dışında yaşayan insanın, dünyanın içinde yaşayan insandan daha büyük olduğunu söylemek faydasızdır; dünyada yaşayıp Tanrı’ya ibadet etmek, dünyayı bırakıp özgür ve kolay bir hayat yaşamaktan daha zordur. Hindistan’da yaşamın dört aşaması, son zamanlarda sivil insanın yaşamı ve keşişin yaşamı olarak ikiye indirilmiştir. Sivil insan evlenir ve vatandaşlık görevlerini üstlenir, diğerinin görevi ise, bütün enerjilerini tamamen dine, vaaz vermeye ve Tanrı’ya dua etmeye adamaktır. Şimdi size bu konuya değinen Mahanirvana Tantra’dan birkaç düşünce aktaracağım ve bir insan için sivil insan olmanın ve görevlerini tam olarak yerine getirmenin ne kadar zor bir iş olduğunu göreceksiniz.
Sivil insan, Tanrı’ya adanmış olmalıdır, Tanrı bilinci onun hayatının hedefi olmalıdır. Durmadan çalışmalı, tüm görevlerini yerine getirmeli ve eylemlerinin meyvelerini Tanrı’ya bırakmalıdır.
Çalışmak fakat sonuçları önemsememek, bir insana yardım etmek fakat asla onun minnettar olması gerektiğini düşünmemek, iyi işler yapmak fakat aynı zamanda asla şan, şöhret veya başka bir şey getirip getirmediğini görmek için geriye bakmamak bu dünyadaki en zor şeydir. En berbat korkak bile dünya onu övdüğünde cesur hale gelir. Bir aptal, toplumun beğenisini ve onayını hissettiğinde kahramanca eylemler yapabilir ama başkalarının beğenilerini önemsemeden durmadan iyilik yapmak, bir insanın yapabileceği en büyük fedakarlıktır.
Sivil insanın en büyük görevi hayatını kazanmaktır fakat bunu yalan söyleyerek, kandırarak veya çalarak yapmamalı ve hayatının Tanrı’ya ve fakirlere hizmet için olduğunu unutmamalıdır.
Anne ve babasının Tanrı’nın görünen temsilcileri olduğunu bilerek, her zaman ve mümkün olan her anlamda onları mutlu etmelidir. Eğer annesi ve babası ondan memnunsa Tanrı da memnundur. Anne babasına asla kötü bir söz söylemeyen çocuk gerçekten iyi bir çocuktur. Anne babasının önünde şaka yapmamalı, huzursuzluk çıkarmamalı, öfke veya sinir göstermemelidir. Çocuk anne babasının önünde eğilmeli, onlar olduğunda ayağa kalkmalı ve onlar oturmasını söyleyinceye kadar oturmamalıdır.
Eğer annesinin, babasının, çocuklarının, eşinin ve fakirlerin de aynı imkanlara sahip olduğunu görmeden yiyecek, içecek veya giysinin keyfini çıkarıyorsa, günah işliyordur. Anne ve babası onun bedeninin oluşmasını sağlayan nedenlerdir, öyleyse insan, onlara iyilik yapabilmek için binlerce sıkıntıya bile katlanmalıdır.
Eşine karşı görevleri de böyledir. Hiçbir erkek eşini azarlamamalı ve onu her zaman kendi annesi gibi görmelidir. En büyük zorluğun ve sıkıntıların içinde olsa da, eşi sadık ve temiz ise onu bırakmamalıdır.
Eşinden başka bir kadına, aklıyla bile dokunan adam, en karanlık cehenneme gider.
Erkekler, kadınların önünde uygunsuz lisan kullanmamalı ve asla kendi gücünü övmemelidir. ”Ben bunu yaptım, ben şunu yaptım” dememelidir.
Her zaman eşini, parayla, giysilerle, sevgiyle, güvenle ve nektar gibi güzel sözlerle memnun etmelidir ve asla onu rahatsız edecek bir şey yapmamalıdır. Sadık bir eşin sevgisini kazanmış erkek, dininde de başarıya ulaşmıştır ve tüm erdemlere sahiptir.
Erkek çocuk dört yaşına kadar sevgiyle büyütülmeli ve on altı yaşına kadar da eğitilmelidir. Yirmi yaşına geldiğinde bir işe girmeli, babası ise onu kendisi gibi görüp şefkatle davranmalıdır. Kız çocuk da tam olarak aynı şekilde büyütülmeli ve büyük ilgiyle eğitilmelidir. Evlendiğinde babası ona mücevherler ve hediyeler vermelidir.
Bunun ardından, kardeşlerine, kardeşlerinin çocuklarına ve eğer fakirlerse diğer akrabalarına, arkadaşlarına ve hizmetçilerine karşı görevleri gelir. Ayrıca aynı şehirde veya köyde yaşadığı insanlara, fakirlere ve ondan yardım istemeye gelen herkese karşı görevleri vardır. Eğer yeterli imkanı varken, akrabalarına ve fakirlere yardım etmiyorsa o kaba bir hayvandır, insan değil.
Yiyeceğe, giysilere, bedenin isteklerine ve saçların bakımına aşırı bağlılıktan kaçınılmalıdır. Her zaman yüreğinde saf, bedeninde temiz olmalı, her zaman aktif ve çalışmaya hazır olmalıdır.
Düşmanlarına karşı bir kahraman gibi olmalıdır. Onu tehdit ederlerse direnmelidir. Bir köşede oturup, ağlayıp dirençsizlik hakkında saçma sözler söylememelidir. Eğer kendisini düşmanlarına karşı bir kahraman gibi göstermezse, görevini yapmamış olur. Dostlarına ve akrabalarına karşı ise bir koyun kadar nazik olmalıdır.
Diğer bir görevi de kötülere itibar etmemektir çünkü eğer dünyadaki kötü insanlara itibar ederse, kötülüğü korumuş olur. Ve eğer saygıdeğer, iyi insanları göz ardı ederse, bu çok büyük bir hata olur. Dostluklarında çok aşırı hevesli ve taşkın olmamalı, her yerde dost edinebilmek için kendi yolunun dışına çıkmamalıdır. Dostluk etmek istediği insanın davranışlarını ve başka insanlara ilişkilerini izlemeli ve sonra dost olmalıdır.
Şu üç şey hakkında asla konuşmamalıdır: Toplum içinde kendi şöhretinden, kendi adından ve güçlerinden, zenginliğinden ve ona özel olarak söylenen şeylerden bahsetmemelidir.
Bir insan fakir veya zengin olduğunu söylememeli, zenginliği ile övünmemelidir. Asla fakirliğinden veya zenginliğinden bahsetmemelidir.
Sivil insan, bütün toplumun temeli, dayanağıdır, o para kazanan başlıca kişidir. Çalışmayan fakirler, güçsüzler, çocuklar ve kadınlar hep ona bağlıdırlar. Bu yüzden onlara karşı belirli görevleri vardır ve bu görevler onun kendisini güçlü hissetmesini sağlamalı, idealinin altında şeyler yaptığını düşündürmemelidir. Bu yüzden, değersiz veya yanlış bir şey yaptıysa bile bunu toplum içinde söylememelidir. Bir girişimde bulunduysa ve başarısız olacağını biliyorsa bile bunun hakkında konuşmamalıdır. Bu kendini sergileme davranışı, sadece lüzumsuz değildir, hem insanın cesaretini kırar hem de hayattaki görevlerini yapmasını zorlaştırır. Aynı zamanda, şu iki şeyi kazanmak için çok çaba göstermelidir: birincisi bilgi ve ikincisi zenginlik. Bu onun görevidir ve eğer görevini yapmazsa, o bir hiçtir. Zenginlik kazanmak için mücadele etmeyen sivil insan ahlaksızdır. Tembelse ve boş bir hayat geçirmekten memnunsa ahlaksızdır çünkü ona bağlı yüzlerce insan vardır. Zenginliğe ulaşırsa, yüzlerce diğer insan bundan faydalanacaktır.
Eğer bu şehirde zengin olmayı başarmış yüzlerce kişi olmasaydı, bütün bu uygarlık, imarethaneler ve malikaneler olur muydu? Böyle bir durumda zenginliğin peşinden gitmek kötü değildir çünkü zenginlik dağıtmak ve paylaşmak içindir. Sivil insan hayatın ve toplumun merkezidir. Zenginlik kazanmak ve o zenginliği asilce harcamak onun için bir çeşit ibadettir. İyi şekilde ve iyi amaçlar için zengin olmaya çabalayan sivil insan aslında kurtuluşa ulaşmak adına, keşişin hücresinde dua ettiğinde yaptığıyla aynı şeyi yapıyordur. Çünkü onların içinde, Tanrı’ya ve O’nun olan her şeye içten bağlılıkla ortaya çıkan, aynı teslimiyet ve fedakarlık erdemlerinin farklı açılarını görürüz.
Sivil insan, iyi bir isim kazanmak için mücadele etmelidir; kumar oynamamalı, kötülerle arkadaşlık etmemeli, yalan söylememeli ve başkalarına sorun yaratmamalıdır.
İnsanlar çoğu zaman başaramayacağı işlere girerler ve bu durum kendi hedeflerine ulaşmak için başkalarını kandırmalarıyla sonuçlanır. Öyleyse her şeyin içinde dikkate alınması gereken bir de zaman faktörü vardır; bir zaman başarısızlık olan, başka bir zaman belki de büyük bir başarı olabilir.
Sivil insan, her zaman gerçeği söylemeli, insanların hoşuna gidecek,onlara faydalı olacak sözler kullanarak nazikçe konuşmalı, kendini övmemeli ve başkalarını eleştirmemelidir.
O, su depoları kazarak, yol kenarlarına ağaçlar dikerek, insan ve hayvanlar için barınak inşa ederek, yol ve köprüler yaparak aslında en büyük yoginin ulaştığı hedef ile aynı hedefe gidiyordur.
Bu görevler Karma Yoga doktrininin bir parçasıdır. Mahanirvana Tantra’ daki bir pasajda: “Sivil insan, ülkesi veya dini için savaşırken ölürse, yoginin meditasyonla ulaştığı hedefe ulaşır.” der. Bu ise, bir insan için görev olanın diğeri için görev olmadığını gösterir. Aynı zamanda bir görevin düşük diğerinin yüksek olmadığını, her görevin kendi yeri olduğunu ve içinde bulunduğumuz her koşulda görevimizi yerine getirmemiz gerektiğini söyler.
Bütün bunlardan tüm güçsüzlüklerin kınanması fikri doğuyor. Bu benim, felsefede, dinde veya işte olsun bütün öğretilerimiz içinde özellikle sevdiğim bir fikirdir. Vedaları okursanız “korkusuzluk” kelimesinin daima tekrarlandığını görürsünüz. Hiçbir şeyden korkmayın. Korku, zayıflığın, güçsüzlüğün işaretidir. Bir insan görevlerini, dünyanın beğenmemesine veya alay etmesine aldırış etmeden yerine getirmelidir.
Eğer bir insan Tanrı’ya ibadet etmek için dünyadan vazgeçerse, dünyada yaşayıp, dünyanın iyiliği için çalışan insanların Tanrı’ya ibadet etmiyor olduklarını düşünmemelidir. Dünyada yaşayıp, eşi ve çocuklarının iyiliği için çalışanlar da dünyadan vazgeçenleri değersiz serseriler olarak görmemelidir. Herkes kendi yerinde büyüktür. Şimdi bu düşünceyi bir hikaye ile göstereceğim.
Bir kral, ülkesine gelen bütün sannyasinlere: ”Hangi insan daha büyüktür? Dünyadan vazgeçip sannyasin olan mı yoksa dünyada yaşayıp sivil insan olarak görevlerini yerine getiren mi?” diye soruyormuş. Pek çok bilge keşiş bu sorunun cevabını bulmaya çalışmış. Bazıları sannyasinlerin daha büyük oldukların söylemiş ve bunun üzerine kral onlardan, bu düşüncelerini kanıtlamalarını istemiş. Bunu başaramadıklarında ise onlara evlenmelerini ve sivil insan olmalarını emretmiş. Sonra diğerleri gelmiş ve: “Görevlerini yerine getiren sivil insan en büyüktür.” demişler. Kral onlardan da kanıt istemiş. Bu kanıtları veremeyince, onların da sivil insan olmalarını emretmiş.
En sonunda genç bir sannyasin gelmiş ve kral ona da aynı soruyu sormuş. O ise: “Herkes kendi yerinde büyüktür.” diye cevap vermiş. Kral: “Bunu bana kanıtla” deyince sannyasin: “Bunu size kanıtlarım ama bunu kanıtlayabilmem için benimle gelip, birkaç gün benimle yaşamalısınız.” demiş. Kral kabul etmiş. Büyük bir krallığa gelinceye kadar sannyasinle beraber pek çok ülkeden geçmişler. Bu krallığın başkentinde büyük bir kutlama yapılıyormuş. Kral ve sannyasin davulların, müziğin ve çığırtkanların sesini duymuş, herkes güzel elbiseler içindeymiş ve bir duyuru okunuyormuş. Kral ve sannyasin ne olduğunu görmek için orada durmuşlar. Çığırtkan, o ülkenin kralının kızı olan prensesin, orada toplananlar arasından kendine bir eş seçeceğini duyuruyormuş.
Prenseslerin bu şekilde eş seçmesi Hindistan’da eski bir gelenektir. Her prensesin nasıl bir eş istediğine dair belirli fikirleri vardır. Bazıları en yakışıklı, bazıları en iyi eğitimli, bazıları en zengin olan bir eş isterler. Civardaki tüm prensler en iyi giysilerini giyer ve kendilerini beğendirmeye çalışırlar. Bazen onların da kendi erdemlerini duyuran çığırtkanları vardır. Prenses tahta oturur, onlara bakar ve dinler. Eğer gördüğü veya duyduğu şeyden memnun olmazsa bunu ifade eder ve reddedilen taliple bir daha ilgilenmez. Fakat onlardan birisi hoşuna giderse, ona bir çiçek demeti atar ve o prensesin eşi olur.
İşte kral ve sannyasinin geldiği ülkenin prensesi de bu ilginç törenlerden birini yapıyormuş. O dünyadaki en güzel prensesmiş ve eşi babasının ölümünden sonra krallığı yönetecekmiş. Bu prensesin düşüncesi, en yakışıklı erkek ile evlenmekmiş ama onu memnun edecek kişiyi bulamıyormuş. Buna benzer pek çok tören düzenlenmiş ama prenses bir eş seçememiş. Bu tören ise en muhteşemiymiş, daha öncekilerden çok fazla insan katılıyormuş. Prenses törene tahtta gelmiş yardımcıları onu taşıyorlarmış. O ise hiç kimseyi umursamıyormuş, bu yüzden de herkes bu törenin de başarısız olacağını düşünerek üzülüyormuş.
Tam o anda genç bir adam, bir sannyasin, güneşin dünyaya inmesi gibi ışık saçarak gelmiş ve bir köşede durup ne olduğunu izlemeye başlamış. Tahttaki prenses onun yanına gelmiş ve güzel sannyasini görür görmez durmuş ve çiçek demetini ona atmış. Genç sannyasin demeti eline almış ve: “Bu ne saçmalık? Ben sannyasinim. Benim evlilikle ne işim olabilir?“ diyerek fırlatmış. Bunu gören o ülkenin kralı, sannyasinin fakir olduğunu ve bu yüzden prensesle evlenemeye cesaret edemediğini düşünerek: ” Kızımla beraber şimdi krallığımın yarısı senin, ben öldükten sonra ise bütün krallık!” diyerek demeti tekrar sannyasinin üstüne koymuş. Genç adam demeti bir kez daha atmış ve: “Saçma, ben evlenmek istemiyorum” diyerek hemen oradan uzaklaşmış.
Fakat prenses bu adama o kadar aşık olmuş ki: “Bu adamla evlenmeliyim yoksa ölürüm.” demiş ve onu geri getirmek için arkasından gitmiş. O zaman, kralı oraya getiren bizim diğer sannyasin krala: “Kral, haydi bu çifti takip edelim.” demiş ve belirli bir mesafeden onları izlemeye koyulmuşlar. Prenses ile evlenmeyi reddeden sannyasin kilometrelerce yürüyüp bir ormana girdiğinde prenses de onu takip etmiş ve tabi ardından da diğer sannyasin ve kral geliyormuş. Sannyasin o ormanı çok iyi tanıdığı için oradaki küçük patikalardan birine girmiş ve ortadan kaybolmuş ve prenses onu bulamamış. Uzunca bir süre aradıktan sonra umudunu kaybetmiş, bir ağacın altına oturmuş ve oradan nasıl çıkacağını bilmediği için ağlamaya başlamış. Bizim kral ve diğer sannyasin prensesin yanına gelip: “Ağlama, sana buradan çıkman için yardım edeceğiz ama şimdi bunun için çok karanlık. Şimdi şuradaki ağacın altında biraz dinlenelim yarın sabah sana yolu gösteririz.” demişler.
Küçük bir kuş eşi ve üç yavrusuyla o ağacın tepesindeki bir yuvada yaşamaktaymış. Bu küçük kuş aşağıya bakmış, ağacın altındaki insanları görmüş ve eşine: “Sevgilim, ne yapacağız? Evimizde misafirler var, şimdi kış ve ateşimiz de yok.” demiş. Sonra uçmuş ve gagasında yanan bir parça dal getirip ve misafirlerin önüne bırakmış. Onlar da buna gaz ekleyip büyük bir ateş oluşturmuşlar. Ama küçük kuş tatmin olmamış. Eşine: ”Sevgilim, ne yapacağız? Bu insanlar aç ve bizim onlara verecek hiçbir şeyimiz yok. Biz ev sahibiyiz ve evimize gelen insanları doyurmak bizim görevimiz. Elimden geleni yapmalıyım. Onlara bedenimi vereceğim.” demiş ve sonra ateşin içine atlamış. Misafirler onun düştüğünü görmüşler ve onu kurtarmaya çalışmışlar ama kuş onlara göre çok hızlıymış.
Küçük kuşun eşi kocasının yaptığını gördükten sonra: ”Burada üç insan var fakat yiyebilecekleri sadece küçük bir kuş var. Bu yeterli değil. Benim bir eş olarak görevim eşimin çabasının boşa gitmesine izin vermemektir. Ben de bedenimi onlara veriyorum.” demiş ve ateşe atlamış.
Bunun ardından, olanları izleyen üç yavru kuş da misafirler için yeterli yemek olmadığını fark edip: “Anne babamız ellerinden geleni yaptılar ama yeterli olmadı, bizim görevimiz onların işini devam ettirmektir. Biz de bedenlerimizi veriyoruz.” deyip kendilerini ateşe atmışlar.
Gördükleri karşısında şaşkına dönen bu üç kişi elbette bu kuşları yememişler ve geceyi yemek yemeden geçirmişler. Sabah olduğunda, kral ve sannyasin prensese yolu göstermiş ve prenses de babasına geri dönmüş.
Sannyasin krala dönüp, ”Kral, gördün ki herkes kendi yerinde büyüktür. Dünyada yaşamak istiyorsan, o kuşlar gibi yaşa, her zaman kendini diğerleri için feda etmeye hazır ol. Eğer dünyadan vazgeçmek istiyorsan, dünyanın en güzel kadınının ve bir krallığın hiçbir şey ifade etmediği o genç adam gibi ol. Sivil insan olmak istiyorsan, hayatını diğerlerinin rahatı için bir kurban gibi düşün, eğer vazgeçiş hayatını seçersen de güzelliğe, paraya ve güce bakma bile. Herkes kendi yerinde büyüktür ve birinin görevi diğerinin görevi değildir.” demiş.
BÖLÜM 3
ÇALIŞMANIN SIRRI
Başkalarına fiziksel olarak yardım etmek, onların fiziksel ihtiyaçlarını gidermek önemlidir fakat ihtiyaç ne kadar büyükse yardımın da o kadar büyük olması gerekir ve bu durumda yardım etmek de o kadar zor olur. Eğer bir insanın ihtiyaçlarını bir saatliğine karşılanırsa bu ona yardım etmektir, ihtiyaçları bir yıllığına karşılanırsa bu ona daha çok yardım edecektir fakat ihtiyaçları sonsuza kadar karşılanıyorsa, bu şüphesiz ona yapılabilecek en büyük yardımdır.
Ruhsal bilgi, acılarımızı sonsuza kadar yok edecek tek şeydir, bunun dışındaki herhangi bir bilgi ihtiyaçlarımızı sadece bir süre için ortadan kaldırır. Sadece Ruhun bilgisi ile ihtiyaçların gerçek nedenlerini sonsuza kadar yok etmek mümkündür. Öyleyse bir insana ruhsal yardım vermek, ona verilebilecek en büyük yardımdır. İnsanlara ruhsal bilgi veren insanlığa en büyük iyiliği yapar. İnsanların ruhsal ihtiyaçlarına yardım edenlerin daima en güçlü insanlar olduklarını görürüz çünkü ruhsallık tüm eylemlerimizin ve hareketlerimizin temelidir. Ruhsal olarak güçlü ve sağlam olan insan eğer isterse tüm diğer açılardan da güçlü olabilir. İnsanın içinde ruhsal güç oluşuncaya kadar, fiziksel ihtiyaçlar bile tam olarak karşılanamaz.
Ruhsal yardımdan sonra entelektüel yardım gelir. Bilgi armağanı, giysi ve yiyecek armağanından, hatta bir insana hayat vermekten çok daha yüksek bir armağandır çünkü insanın gerçek hayatı bilgidir. Cehalet ölümdür, bilgi hayattır. Hayatın çok az değeri vardır eğer o hayat karanlıkta, cehalet ve sefalet içinde ilerleyen bir hayatsa.
Bunun ardından tabi ki bir insana fiziksel olarak yardım etmek gelir. Bu nedenle, başkalarına yardım etme sorusunu ele alırken, yapılabilecek tek yardımın fiziksel yardım olduğunu düşünme hatasına düşmemeliyiz çünkü bu verilebilecek en son ve en düşük yardımdır ve hiçbir zaman kalıcı bir tatmin getirmez. Aç olduğumda hissettiğim acı, yemek yiyerek tatmin olur fakat açlık geri gelir. Hissettiğim acı ancak ben tüm fiziksel isteklerin ötesinde olduğumda sona erecektir. O zaman açlık bana acı veremeyecek, hiçbir sıkıntı ve üzüntü beni etkileyemeyecektir. Bizi ruhsal açıdan güçlü yapma eğiliminde olan yardım, en yüksek yardımdır. Bunun ardından entelektüel ve en son olarak fiziksel yardım gelir.
Dünyanın acıları sadece fiziksel yardım ile iyileştirilemez. İnsanın doğası değişinceye kadar, bu fiziksel ihtiyaçlar hep olacak, acı her zaman hissedilecek ve hiçbir fiziksel yardım bunları tamamen iyileştiremeyecektir. Bu problemin tek kalıcı çözümü; insana ruhsal bilgelik vermektir. Cehalet, gördüğümüz tüm kötülüğün ve acının kaynağıdır. Ancak insanlar ışıklı ve temiz olduklarında, ruhsal olarak güçlü ve bilgili olduklarında dünyada acı sona erecektir, asla daha önce değil. Ülkedeki her evi yardım kuruluşuna dönüştürebiliriz, her yeri hastanelerle doldurabiliriz fakat insanın acıları, insanın karakteri değişene kadar var olmaya devam edecektir.
Bhagavad Gita’da durmadan çalışmamız gerektiğini tekrar ve tekrar okuyoruz. Tüm işler doğası gereği iyilik ve kötülükten oluşur. Bir yerlerde bir iyilik yaratmayacak bir iş yapamayacağımız gibi, bir yerlerde bazı zararlara yol açmayacak bir iş de yapamayız. Her iş mutlaka iyilik ve kötülüğün karışımı olmalıdır. Yine de durmadan çalışmamız gerekir. İyiliğin de kötülüğün de kendi neticeleri vardır ve her ikisi de kendi meyvelerini, karmalarını vereceklerdir. İyi eylemler iyi, kötü eylemler ise kötü netice üretecektir. Fakat iyilik de, kötülük de ruhun zincirleridir. İşin bağ yaratan doğası için Bhagavad Gita’da ulaşılan çözüm; eğer yaptığımız işe bağlanmazsak onun ruhumuz üzerinde bağlayıcı bir etkisi olmayacağıdır. Bu Bhagavad Gita’daki temel düşüncedir: Durmadan çalışın ama bağlanmayın. Şimdi işe bağlanmamanın ne demek olduğunu anlamaya çalışacağız.
Samskara kelimesi “doğal eğilim” olarak tercüme edilebilir. Akıl için göl benzetmesini yapacak olursak; akılda oluşan dalgalar göl durulduğunda tamamen yok olmaz, geride bir iz veya o dalganın gelecekte tekrar oluşma ihtimalini bırakır. İşte bu iz veya dalganın tekrar ortaya çıkma ihtimali samskara olarak adlandırılan şeydir.
Yaptığımız her iş, bedenimizin her hareketi, düşündüğümüz her düşünce akıl maddesi üzerinde bir izlenim bırakır ve bu izlenimler yüzeyde belirgin olmadıklarında bile, yüzeyin altında, bilinçaltında faaliyet göstermek için yeterince güçlüdürler. Her bir an ne olduğumuz, akıldaki bu izlenimlerin toplamı tarafından belirlenir. Benim tam şu anda ne olduğum, geçmişimdeki tüm izlenimlerin toplamının neticesidir. İşte bu gerçekte karakter ile kastedilen şeydir; her insanın karakteri bu izlenimlerin toplamıyla belirlenir. İyi izlenimler üstün gelirse karakter iyi olur, kötü izlenimler üstün gelirse karakter kötü olur. Eğer bir insan durmadan kötü sözler duyar, kötü şeyler düşünür, kötü işler yaparsa; tüm bunlar onun düşüncelerini etkileyecek ve o insan bu durumun bilincinde olmadan faaliyet göstereceklerdir. Bu kötü izlenimler durmadan çalışır ve neticeleri daima kötülüktür. Ve sonuçta o insan kötü olur, buna engel olamaz. İnsanın içindeki tüm bu kötü izlenimler onun içinde kötü işler yapması için kuvvetli bir motiv oluşturacaktır. O ise kendi izlenimlerinin elindeki bir alet haline gelecek ve bu kötü izlenimler onu kötülük yapmaya zorlayacaklardır. Benzer şekilde, bir insan iyi şeyler düşünürse ve iyi işler yaparsa bu izlenimler iyi olacak ve yine bu iyi izlenimler o insanı kendisine rağmen iyilik yapmaya zorlayacaktır. Bir insan pek çok iyi iş yaptığında ve iyi şeyler düşündüğünde onun içinde iyilik yapmak için dayanılmaz bir eğilim oluşur. İyi eğilimlerin kontrolü altında olan akıl ise artık istese bile insanın kötülük yapmasına izin vermeyecektir. Eğilimler ona engel olacaktır, o artık tamamen iyi eğilimlerin etkisi altındadır. Bu durumda, insanın iyi karakteri tam olarak oturmuş denilebilir.
Kaplumbağa başını ve ayaklarını kabuğuna çektiğinde onu öldürebilir ve kabuğunu parçalara ayırabilirsiniz ama başı ve ayakları yine de dışarı çıkmayacaktır. Aynı şekilde motivleri ve organları üzerinde kontrol sahibi olan insanın karakteri de değişmemek üzere oturmuştur. O kendi içsel kuvvetlerini kontrol eder ve hiçbir şey onu kendi iradesinin dışına çıkaramaz. Bu süregelen iyi düşünce ve iyi izlenim refleks hareketleri, aklın yüzeyine çıktıkça, iyilik yapma eğilimi de güçlenir ve neticede indriyaları- duyu organlarını, sinir merkezlerini kontrol edebileceğimizi hissederiz. Ancak bu şekilde karakter oturur ve ancak o zaman insan gerçeğe ulaşır. Böyle bir insan sonsuza kadar güvendedir, o herhangi bir kötülük yapamaz. Onu herhangi bir yere koyabilirsiniz, onun için artık tehlike olmayacaktır.
İyi eğilime sahip olmaktan daha yüksek bir seviye vardır ve bu da özgürlük arzusudur. Ruhun özgürlüğünün tüm yogaların hedefi olduğunu ve hepsinin insanı aynı sonuca götürdüğünü hatırlamalısınız. İnsan sadece çalışma ile, Budda’nın meditasyonla, İsa’nın dua ile ulaştığı yere ulaşabilir. Budda çalışan bir jnani, İsa ise bhakta idi ama ikisi de aynı hedefe ulaştı. Fakat zorluk buradadır: Özgürlük, tam özgürlük demektir, kötülüğün bağlarından olduğu gibi, iyiliğin bağlarından da özgürleşmektir. Altın zincir de demir zincir kadar zincirdir. Parmağımda bir diken olduğunu düşünün. Bunu çıkarmak için başka bir diken kullanırım fakat işim bittiğinde her ikisini de atarım; ikinci dikeni saklamaya ihtiyacım yok çünkü sonuçta her ikisi de dikendir. Öyleyse kötü eğilimler iyilerle etkisiz hale getirilmeli, akıldaki kötü izlenimler, iyi izlenimlerin dalgalarıyla, kötülük tamamen yok oluncaya veya aklın bir köşesinde kontrol altında tutuluncaya kadar yok edilmelidir. Fakat sonra iyi eğilimler de kontrol altına alınmalıdır. İşte bu şekilde “bağlı olan” “bağlı olmayan” haline gelir. Çalışın fakat eylemin veya onun düşüncesinin akılda derin bir izlenim bırakmasına izin vermeyin. Bırakın dalgalar gelsin ve gitsin, bırakın akıl ve beyin eylemlerine devam etsin fakat onların ruhta derin bir izlenim yaratmasına izin vermeyin.
Peki bu nasıl yapılabilir? Görüyoruz ki; bağlandığımız herhangi bir eylem veya hareketin izi kalıcı oluyor. Gün boyunca yüzlerce insanla karşılaşabilirim ama bunların arasında sadece birini seversem, gece yatıp gördüğüm tüm yüzleri düşünmeye çalıştığımda aklıma gelen tek yüz belki de sadece bir an gördüğüm ve sevdiğim o yüzdür. Tüm diğer yüzler yok olmuştur. Bu insana olan bağlılığım, aklımda derin bir izlenim oluşturmuştur. Tüm izlenimler fizyolojik olarak aynıdır; gördüğüm farklı yüzlerin her biri retina üzerine yansır ve beyin bunun resmini çeker. Buna rağmen bunların akıl üzerindeki etkileri arasında hiçbir benzerlik yoktur. Bu yüzlerin çoğu belki de hiç aklımda olmayan tamamen yeni yüzlerdi fakat bir anlık bakışta gördüğüm yüz bende bir çağrışım yarattı. Belki de o insanı yıllardır aklımda resmetmiştim, belki onun hakkında yüzlerce şey biliyordum ve onu görmem, aklımda yüzlerce yıldır uyuyan hatıraları canlandırdı. Bu izlenim, farklı yüzlerinkinden belki de yüzlerce kez fazla tekrarlandığı için akıl üzerinde büyük bir etki yarattı.
İşte bu yüzden bağlanmayın. Bırakın işler devam etsin, beyin merkezleri çalışsın, durmadan çalışın fakat en ufak bir dalgacığın bile aklı ele geçirmesine izin vermeyin. Sanki bu topraklarda bir yabancıymışsınız, misafirmişsiniz gibi çalışın. Durmadan çalışın fakat kendinizi bağlamayın, tutsaklık korkunçtur. Bu dünya, bizim yaşama alanımız değil, sadece geçtiğimiz evrelerden biridir. Samkhya felsefesinin büyük deyişini hatırlayın: “Doğa ruh içindir, ruh doğa için değil.” Doğanın varoluşunun tek sebebi ruhun eğitimidir, bundan başka anlamı yoktur. O vardır çünkü ruhun bilgiye sahip olması ve bilgi ile kendini özgürleştirmesi gerekir. Bunu daima hatırlarsak, hiçbir zaman doğaya bağlanmayız, biliriz ki; doğa okumamız gereken bir kitaptır ve gerekli bilgiyi kazandıktan sonra kitabın artık bizim için bir değeri kalmayacaktır. Oysa biz bunu yapmak yerine nedense kendimizi doğa ile özdeşleştiriyoruz, ruhun doğa için olduğunu, ruhun beden için olduğunu ve genel bir deyişte söylendiği gibi; insanın “yaşamak için yediğini“ değil de “yemek için yaşadığını” düşünüyoruz. Bu hatayı durmadan yapıyoruz; doğayı kişi gibi değerlendiriyor ve ona bağlanıyoruz ve bu bağlılık oluştuğunda ise ruh üzerinde bizi aşağı çeken ve özgürlükle değil de köle gibi çalıştıran derin bir iz yaratılmış oluyor.
Bu öğretinin tüm ana fikri; köle gibi değil efendi gibi çalışmamız gerektiğidir. Durmadan çalışmalıyız fakat bir kölenin işini yapmamalıyız. Herkesin nasıl çalıştığını görmüyor musunuz? Hiç kimse tamamen dinlenemiyor bile. İnsanoğlunun yüzde doksan dokuzu köle gibi çalışıyor ve bunun neticesi ıstıraptır, bunların hepsi bencilce çalışmalardır. Özgürlükle çalışın! Sevgiyle çalışın! Sevgi kelimesini anlamak çok zordur. Sevgi, özgürlük olmadığı sürece asla gelmez. Bir kölenin içinde gerçek sevgi olması ihtimali yoktur. Bir köle satın alırsanız, onu zincirlerle bağlarsanız ve onun sizin için çalışmasını sağlarsanız, o gerçekten bir köle veya bir makine gibi çalışacaktır fakat onun içinde sevgi olmayacaktır. Biz de bu dünyadaki şeyler için köle gibi çalışırsak içimizde sevgi olamaz ve yaptığımız iş de gerçek iş değildir. Bu, akrabalar ve arkadaşlar için yapılan işler için de kendimiz için yaptığımız işler için de geçerlidir. Bencil iş kölenin işidir. Her sevgi eylemi mutluluk getirir, karşılığında huzur ve içsel tatmin getirmeyen bir sevgi davranışı yoktur. Gerçek Varlılık, Gerçek Bilinç ve Gerçek Sevgi birbirine sonsuz bağlıdır ve üçü birdir. Biri olduğunda diğerleri de olmalıdır ve onlar (Varlılık, Bilinç ve Sevinç) O’nun üç tarafıdır. Varlılık izafi hale geldiğinde onu dünya olarak görürüz, Bilinç dünyadaki şeylerle ilgili bilgiye dönüşür ve Sevinç ise insan yüreği tarafından bilinen tüm sevginin temellerini oluşturur. Bu nedenle, gerçek sevgi asla sevilene veya sevene acı verecek şekilde davranmaz. Bir erkeğin bir kadını sevdiğini düşünün. Onun hep kendisine ait olmasını ister ve onun her hareketini kıskanır, hep yanında oturmasını ister, yanında durmasını, onun yanında yemek yemesini ve dolaşmasını ister. Bu durumda erkek kadının kölesidir ve onun da kendi kölesi olmasını ister. Bu sevgi değildir, bu kölenin kendisinin sevgi olduğunu iddia eden bir çeşit hastalıklı tutkusudur. Bu sevgi olamaz çünkü acı verir, eğer kadın erkeğin istediğini yapmazsa bu erkeğe acı getirecektir. Sevgi acı verici bir tepki getirmez, sevgi sadece sevinç getirir. Eğer getirmiyorsa, o sevgi değildir, başka bir şeyin sevgi ile karıştırılmasıdır. Eşinizi, çocuklarınızı, bütün dünyayı, bütün evreni hiçbir acı veya kıskançlık tepkisi ya da bencilce bir duygu olmadan sevmeyi başardığınızda, bağlanmama haline geçebilmek için uygun durumdasınızdır.
Krişna diyor ki: “Bak bana Arjuna! Eğer bir an için bile çalışmayı bıraksam, tüm evren ölecektir. Oysa benim çalışmaktan kazanacağım hiçbir şey yok. Ben Tek Olan Tanrı’yım. Peki neden çalışıyorum? Çünkü dünyayı seviyorum.” Tanrı bağlı değildir çünkü O sever ve o gerçek sevgi bizi bağlarımızdan kurtarır. Bağlanmanın ve dünyevi şeylere sarılmanın olduğu yerde, bunun sadece iki maddenin parçacıkları arasındaki çekim olduğunu-iki bedeni daima birbirine çeken ve yakınlaşamadıklarında acı veren bir şey-olduğunu bilmelisiniz. Fakat gerçek sevginin olduğu yerde bu, fiziksel çekime dayanmaz. Böyle sevgililer birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olabilirler ama sevgileri her zaman aynı olacak, ölmeyecek ve asla herhangi bir acı verici tepki üretmeyecektir.
Bu bağlanmama halini elde etmek nerdeyse tüm hayatlık bir iştir fakat bu noktaya varır varmaz sevgi hedefine ulaşmış ve özgür olmuşuzdur. O zaman doğanın bağları bizden uzaklaşır ve doğayı olduğu gibi görmeye başlarız, artık doğa bizim için zincir üretmez. İşte o zaman özgür olur ve çalışmaların sonuçlarını dikkate almayız. O durumda sonuçların ne olacağını kim önemser ki?
Çocuklarınızdan onlara verdiklerinizin karşılığında bir şeyler istiyor musunuz? Onlar için çalışmak sizin görevinizdir. Bir kişi için, bir şehir için veya ülke için ne yaparsanız yapın, onlara çocuklarınıza davrandığınız gibi davranın; karşılığında hiçbir şey beklemeyin. Daima veren kişi durumunda olursanız ve verdiğiniz her şey dünyaya karşılık düşüncesi olmaksızın sunulan şeyler olursa, o zaman yaptığınız iş size bağ yaratmayacaktır. Bağlanma, sadece bir karşılık beklediğimizde oluşur.
Köleler gibi çalışmak bencillik ve bağlanma ile sonuçlanıyorsa, kendi aklımızın efendileri gibi çalışmak da bağlanmamanın sevincini ortaya çıkarır. Çoğu zaman hak ve adaletten bahsederiz fakat dünyada bunların çocukça konuşmalardan ibaret olduğunu görüyoruz. İnsanın davranışını belirleyen iki şey vardır: Güç, iktidar ve merhamet. İktidarın uygulaması her zaman bencilliği ortaya çıkarır. Tüm insanlar genellikle sahip oldukları gücü ve iktidarı sonuna kadar kullanmak isterler. Merhamet ise göklerin kendisidir, iyi olmak için merhametli olmamız gerekir. Hak ve adalet bile hep merhamete dayanmalıdır. Yaptığımız işin neticesinde sonuç elde etme düşünceleri, ruhsal ilerlememize engel olur ve sonunda acı getirir.
Bu merhamet ve fedakarca hayırseverlik düşüncesinin pratiğe dökülmesinin bir yolu daha vardır; bu işe ibadet gibi bakmaktır. Bu durumda çalışmamızın tüm meyvelerini Tanrı’ya bırakıp, ona bu şekilde hizmet ederken, yaptığımız iş karşılığında insanlıktan herhangi bir şey beklemeye hakkımız olmaz. Tanrı’nın Kendisi de durmadan çalışır ve O hiçbir zaman bağlı değildir. Suyun lotus yaprağını ıslatamayacağı gibi, iş de fedakar insanı bağlayamaz. Fedakar ve bağımsız olan insan, kalabalık ve günahkar bir şehrin tam kalbinde yaşayabilir fakat günah ona dokunmaz.
Bu kendini tamamen feda etme fikri, aşağıdaki hikayede gösterilmiştir.
Kurukşetra savaşından sonra Pandava kardeşler, büyük bir fedakarlık yaptılar ve fakirlere çok büyük hediyeler verdiler. Bütün insanlar, bu fedakarlığın büyüklüğü ve zenginliği karşısında hayretlerini ifade ettiler ve böyle bir fedakarlığı dünyanın daha önce hiç görmediğini söylediler. Fakat törenden sonra, bedeninin yarısı altın, yarısı kahverengi olan bir mongus(firavun faresi) geldi, salonda yuvarlanmaya başladı ve etraftakilere: “Hepiniz yanılıyorsunuz. Bu fedakarlık değildir.” dedi. Onlar ise: “Ne! Bunun fedakarlık olmadığını söylüyorsun! Peki fakirlere ne kadar çok para ve mücevherler dağıtıldığını ve herkesin zengin ve mutlu olduğunu görmüyor musun? Bu bir insan tarafından yapılmış en muhteşem fedakarlıktır.” diye cevap verdiler.
Fakat mongus: “Bir zamanlar küçük bir köy varmış ve orada fakir bir brahmin karısı, oğlu ve oğlunun karısı ile beraber yaşarmış. Çok fakirlermiş ve sadece onlara vaaz ve dersler karşılığında verilen küçük hediyelerle yaşarlarmış. Sonra bu ülkeye üç yıl süren bir kıtlık gelmiş ve brahmin bu dönemde her zamankinden çok sıkıntı çekmiş. En sonunda aile günlerce acı çektikten sonra baba bir sabah eve güçlükle temin ettiği bir parça arpa unu getirmiş, dörde bölmüş ve her bir parçayı evdekilere dağıtmış. Tam yemek için hazırlanırlarken kapı çalmış. Baba kapıyı açtığında, gelenin bir misafir olduğunu görmüş.” (Hindistan’da misafir kutsaldır, tanrı gibi kabul edilir ve ona öyle davranılması gerekir.) “Bunun üzerine brahmin: ‘Hoş geldiniz, içeri buyurun.’ demiş ve misafirin önüne kendi yemek payını koymuş. Misafir bunu hemen yiyip bitirmiş ve: ‘Bayım siz beni neredeyse öldürüyordunuz. On gündür açlıktan ölüyorum ve bu parça benim açlığımı daha da arttırdı.’ demiş. Bunun üzerine brahminin karısı brahmine: ‘Ona benim payımı da ver.’ demiş. Ama kocası kabul etmemiş. Kadın yine de ‘Burada aç bir insan var. Ev sahipleri olarak görevimiz onun beslemektir ve benim de eş olarak görevim, sende ona verilecek bir şey kalmadığını görüyorken ona kendi payımı sunmaktır.’ diyerek ısrar etmiş. Misafir onu da yemiş ama hala doymamış. Bunun üzerine oğul: ‘Benim payımı da al. Benim de oğul olarak görevim, babamın görevini tamamlamasına yardımcı olmaktır.’ diyerek kendi payını misafire vermiş. Misafir onu da yiyip tatmin olmadığında brahminin oğlunun eşi de kendi payını ona vermiş. Bu yeterli olmuş ve misafir onları kutsayarak oradan ayrılmış. O gece bu dört kişi açlıktan ölmüş. O undan bazı parçacıklar yere dökülmüş ve ben onların üzerinde yuvarladığımda bedenimin yarısı sizin de gördüğünüz gibi altına dönüştü. O zamandan beri buna benzer bir fedakarlık bulabilmek umuduyla dünyayı dolaşıyorum fakat hiçbir yerde bulamadım, burada da bedenimin diğer yarısı altına dönüşemedi. Bu yüzden, bunun fedakarlık olmadığını söylüyorum.” demiş.
Bu hayırseverlik anlayışı artık Hindistan’da yok oluyor ve yüce insanların sayısı gittikçe azalıyor. İngilizce öğrenmeye başladığımda bir hikaye kitabında, çalışamaya giden saygılı bir çocuğun kazancının bir kısmını yaşlı annesine vermesinin üç, dört sayfa boyunca övüldüğünü okumuş ve çok şaşırmıştım. Hiçbir Hintli çocuk bu hikayedeki ahlaki mesajı anlayamaz. Şimdi ben Batı’nın, “herkes kendisi için” düşüncesini bildiğimden bunu daha iyi anlayabiliyorum. Bazı insanlar gerçekten her şeyi kendilerine saklıyor, annelerini, babalarını, eşlerini ve çocukları önemsemiyorlar. Bu hiçbir zaman ve hiçbir yerde, bir sivil insanın ideali olmamalıdır.
Şimdi Karma Yoga’nın ne anlama geldiğini görüyorsunuz; ölüm anında bile herkese soru sormaksızın yardım etmek. Milyonlarca kere aldatılın ama asla soru sormayın ve asla iyilik yaptığınızı düşünmeyin. Asla fakirlere verdiklerinizle övünmeyin ve onlardan minnettarlık beklemeyin, aksine size hayırseverlik yapma fırsatı verdikleri için onlara minnettar olun. Buradan görülüyor ki; ideal bir sivil insan olmak ideal bir sannyasin olmaktan daha zor bir iştir ve hareketli bir hayat, eğer vazgeçiş hayatından daha zor değilse, en azından onunla eşit zorluğa sahiptir.
BÖLÜM 4
GÖREV NEDİR?
Karma Yoga çalışmasında görev kavramının ne olduğunu bilmek gerekir. Eğer bir şeyler yapmam gerekiyorsa önce bunun benim görevim olduğunu bilmeliyim ve ancak sonra o görevi yerine getirebilirim. Görev anlayışı ise farklı milletlerde farklıdır. Muhammed’e inananlar Kuran’da yazanların, Hintliler Veda’larda yazanların ve Hristiyanlar ise İncil’de yazanların görevleri olduğunu söylerler. Hayattaki farklı durumlara, farklı tarihsel dönemlere ve farklı milletlere göre değişen çeşitli görev anlayışlarının olduğunu görüyoruz.
Görev terimi, tüm diğer evrensel, soyut terimler gibi tam olarak tarif edilemez, onun hakkında ancak onun pratik işleyişini ve sonuçlarını inceleyerek fikir sahibi olabiliriz. Önümüzde bazı olaylar gerçekleştiğinde, onlara karşı doğal veya öğretilmiş bir tarzda davranma eğilimi hissederiz, böyle bir uyarı geldiğinde akıl durum üzerine düşünmeye başlar, bazı koşullarda belirli bir davranışın doğru olduğunu düşünürken, farklı bir zamanda ve tamamen aynı koşullarda bu davranışın yanlış olduğunu düşünebilir. Her yerdeki sıradan görev fikri ise her iyi insanın kendi vicdanının sesini dinlemesidir. Fakat bir davranışı görev yapan şey nedir? Eğer bir Hristiyan bir parça sığır eti bulup onu kendi hayatını kurtarmak için yemez veya başka birisinin hayatını kurtarmak için vermezse, görevini yapmadığını düşünür. Ama eğer bir Hintli bu eti yemeye kalkarsa veya başka bir Hintli’ye verirse o da aynı şekilde görevini yapmadığını düşünecektir çünkü Hintli’nin gelenekleri ve eğitimi onun böyle hissetmesini sağlar. Geçen yüzyılda Hindistan’da, tugalar olarak adlandırılan bir soygun çetesi vardı. Onlar görevlerinin herkesi öldürmek ve paralarını çalmak olduğunu ve ne kadar çok insan öldürürlerse o kadar iyi olduklarını düşünüyorlardı. Genellikle bir insan sokağa çıkıp başka bir insanı öldürürse, yanlış yaptığını düşünerek bundan üzüntü duyma eğilimindedir. Fakat aynı insan, ordudaki bir asker olarak, bir değil yirmi kişiyi öldürürse, görevini layıkıyla yerine getirdiğini düşünerek memnun olur.
Bu nedenle görevi tanımlayanın yapılan şey olmadığını görüyoruz. Görevin objektif bir tanımını vermek bu nedenle imkansızdır. Yine de görev, sübjektif açıdan tanımlanabilir. Bizi Tanrı’ya doğru götüren herhangi bir eylem veya hareket iyidir ve görevimizdir, bizi aşağıya doğru götüren her eylem veya hareket ise kötüdür ve görevimiz değildir. Sübjektif açıdan baktığımızda, bazı eylemler veya hareketler bizi yüceltme ve yükseltme eğiliminde iken, bazılarının bizi düşürme ve alçaltma eğiliminde olduğunu görürüz. Fakat çok çeşitli durumlar ve çeşitli insanlar için, hangi davranışların ne tür eğilime sahip olduğunu kesin olarak söylemek mümkün değildir. Yine de, evrensel olarak tüm insanlık tarafından kabul edilmiş, çağlar boyunca tüm mezhepler ve ülkelerde kabul görmüş tek bir görev fikri vardır ve bu bir Sanskrit özdeyişinde şu şekilde özetlenmiştir: ”Yaşayan hiçbir varlığa zarar vermemek erdemdir, herhangi bir varlığa zarar vermek ise günahtır.”
Bhagavad Gita sıkça, doğuma ve hayattaki konumlara bağlı görevlerden bahseder. Doğum ve hayattaki veya toplumdaki konum, bireylerin hayatın çeşitli faaliyetlerine karşı zihinsel ve ahlaki tutumunu belirler. Bu nedenle bizi yüceltecek ve yükseltecek işleri, içinde doğduğumuz toplumun ideallerine ve faaliyetlerine göre yerine getirmek bizim görevimizdir. Ama özellikle hatırlanmalıdır ki; aynı idealler ve faaliyetler tüm toplumlarda ve ülkelerde geçerli değildir, bizim bu konudaki cehaletimiz ise bir milletin diğer bir millete olan nefretinin temel nedenidir. Bir Amerikalı kendi ülkesinin geleneklerine uygun davranışın en iyi şey olduğunu ve kendi geleneklerine uymayan insanların çok kötü olmaları gerektiğini düşünür. Bir Hintli ise kendi geleneklerinin dünyadaki en iyi ve tek doğru gelenek olduğunu ve buna uymayanların hayattaki en kötü insanlar olduklarını düşünür. Bu hepimizin sıkça yapma eğiliminde olduğumuz doğal bir hatadır. Fakat bu çok zararlıdır ve dünyadaki acımasızlığın yarısının nedenidir.
Amerika’ya geldiğimde, Chicago Fuarından geçerken bir adam arkadan türbanımı çekiştirdi. Arkama baktığımda, temiz giyimli ve kibar görünüşlü bir adam gördüm. Onunla konuştuğumda ve o İngilizce bildiğimi fark ettiğinde şaşkına döndü. Başka bir zaman, yine aynı fuarda başka birisi beni itmişti. Neden yaptığını sorduğumda, utanarak ve kekeleyerek: “Neden böyle giyiniyorsun?” dedi ve özür diledi. Bu insanların sempatileri kendi dilleri ve kendi giyim tarzları ile sınırlıydı. Güçlü milletlerin güçsüz olanlardan hoşlanmamasının sebebi, insanların birbiri hakkındaki dostça duygularını kurutan bu tarz önyargılardır. Chicago’da bana neden kendi istediği gibi giyinmediğimi soran ve bana bu yüzden kötü davranan adam çok iyi bir insan, çok iyi bir baba ve çok iyi bir vatandaş olabilir ama onun doğasındaki iyilik, farklı giyinen bir insan görür görmez yok oldu. Yabancılar tüm ülkelerde istismar edilir çünkü onlar kendilerini nasıl savunacaklarını bilemezler ve bu yüzden de orada gördükleri insanlarla ilgili yanlış izlenimler taşırlar. Denizciler, askerler ve tüccarlar yabancı ülkelerde, kendi ülkelerinde yapmayı hayal bile edemedikleri tuhaf davranışlar gösterirler. Belki de Çinlilerin, Avrupalılara ve Amerikalılara “yabancı şeytanlar” demesi bu yüzdendir. Onlar Batı hayatının iyi ve sevecen taraflarını görselerdi belki de bunu yapmazlardı.
Bu nedenle hatırlamamız gereken bir nokta; başkalarının görevlerini hep onların kendi gözlerinden görmeye çalışmamız ve asla başka insanların geleneklerini kendi ölçülerimizle yargılamamamız gerektiğidir. Ben evrenin kuralı değilim. Ben kendimi dünyaya uydurmalıyım, dünya kendini bana göre ayarlamak zorunda değil. Görüyoruz ki; çevre görevlerimizin doğasını değiştirebiliyor ve herhangi bir zamanda kendimizin olan görevi yapmak, bu dünyada yapabileceğimiz en iyi şeydir. Öncelikle doğuştan gelen görevlerimizi yerine getirelim ve bunu yaptıktan sonra hayattaki ve toplumdaki konumumuzdan kaynaklanan görevleri yerine getirelim. Yine de insan doğasında olan büyük bir tehlike vardır ve bu insanın kendisini hiç incelememesidir. İnsan, kendisinin kral gibi tahtta oturmaya çok uygun olduğunu düşünür. Öyle olsa bile öncelikle kendi konumundaki görevleri yerine getirdiğini göstermelidir ve sonra onun için daha yüksek görevler gelecektir. Dünyada dürüstçe çalışmaya başladığımızda doğa önce bizi sağa sola savurur ama sonra kendi yerimizi bulmamızı sağlar. Hiç kimse uygun olmadığı bir yeri uzun süre işgal edemez. Doğanın ayarlamalarından şikayet etmenin bir faydası yoktur. Bu nedenle, daha düşük bir işi yapan insan düşük bir insan değildir. Hiç kimse görevlerinin doğası ile değerlendirilmemelidir fakat herkes bu görevleri yaparkenki tavır ve niyetleriyle değerlendirilmelidir.
Daha sonra, bu görev anlayışının bile değiştiğini ve en büyük görevin, bencil bir motiv olmadan yapılan görev olduğunu göreceğiz. Görev duygusu ile çalışmak bizi özgür çalışmaya götürür. O zaman herhangi bir iş veya çalışma Tanrı’ya hizmet haline gelir. Çalışma o zaman sadece çalışma adına yapılıyordur. Görevin hedefi ister etik, ister duygu açısından olsun tüm yogalarda aynıdır. Bu hedef ise Yüce Ben’in ortaya çıkması için aşağıdaki beni zayıflatmak ve böylece enerjinin varoluşun düşük boyutlarında boşa harcanmasını azaltarak, ruhun bu enerjileri yüksek boyutlarda ortaya koymasını sağlamaktır. Toplumun tüm organizasyonu bu nedenle, bilinçli veya bilinçsiz olarak, eylem ve deneyim anlamında gelişmiştir. Bencilliği sınırlandırarak, insanın gerçek doğasının sınırsız genişlemesinin yolunu açarız.
Görev nadiren tatlıdır. Bu ise sadece sevgi onun tekerleklerini kolay dönmeleri için yağladığında mümkündür, aksi takdirde daimi sürtünme vardır. Yoksa anne, babalar çocuklarına, kocalar karılarına karşı görevlerini nasıl yerine getirebilirlerdi? Hayatımızın her gününde bu sürtünme halleriyle karşılaşmıyor muyuz? Görev sadece sevgiyle tatlıdır ve sevgi sadece özgürlükte parlar. Peki duygulara, öfkeye, kıskançlıklara ve her gün olan yüzlerce önemsiz şeye köle olmak özgürlük müdür? Hayatta karşılaştığımız bu küçük pürüzler karşısında en büyük özgürlük ifadesi tahammüldür. Kendi rahatsızlık verici, kıskanç tabiatlarının kölesi olan ve kendi “özgürlüklerini” öne sürerek kocalarını suçlama eğiliminde olan kadınlar, böyle davranarak sadece köle olduklarını ispat ettiklerini bilmezler. Aynı şey hep karılarını suçlayan kocalar için de geçerlidir.
İffetlilik her kadın ve erkek için ilk erdemdir ve erkek ne kadar yoldan çıkmış olsa da, nazik, sevgi dolu ve iffetli bir eş tarafından doğru yola çekilebilir fakat böyle bir eş gerçekten de çok nadirdir. Fakat dünya yine de o kadar da kötü durumda değil. Hep merhametsiz kocalarla ve erkeklerin kötülüğü ile ilgili şeyler duyuyoruz ama aynı derecede merhametsiz ve kötü kadınların olduğu da doğru değil mi? Eğer kadınlar iddia ettikleri kadar iyi ve temiz olsalardı, eminim ki dünyada saf ve temiz olmayan hiçbir erkek kalmazdı. Temizlik ve iffetliliğin yenemeyeceği ne gibi bir kötülük olabilir? Kendi kocası dışındaki tüm erkeklere çocuğuymuş gibi bakan ve onlara anne gibi davranan iyi ve iffetli bir kadın, temizliğinin gücü ile o kadar yücelir ki; ne kadar kötü olursa olsun, onun varlığında kutsal bir hava solumayacak bir erkek olamaz. Benzer şekilde her erkek, kendi karısı dışındaki tüm kadınları kendi annesi, kızı veya kız kardeşi gibi görmelidir. Din öğretmek isteyen bir adam ise, tüm kadınlara annesi gibi bakmalı ve öyle davranmalıdır.
Annenin konumu dünyadaki en yüce konumdur çünkü bu, fedakarlığın öğrenilebileceği ve uygulanabileceği tek durumdur. Anne sevgisinden yüksek olan tek sevgi ise Tanrı’nın sevgisidir ve tüm diğer sevgi formları bundan daha düşüktür. Önce çocuklarını sonra kendini düşünmek annenin görevidir. Fakat anne babalar bunu yerine, her zaman önce kendilerini düşünürlerse, sonuç olarak çocukla anne baba arasındaki ilişki, kuşlar ve yavruları arasındaki ilişkiye benzer; tüyleri çıkar çıkmaz anne babalarını tanımazlar bile. Kadınlara Tanrı’nın Anneliği‘nin temsilcisi olarak bakabilen erkek kutsaldır. Aynı şekilde erkeğin onun gözünde Tanrı’nın Babalığı’nı temsil ettiği kadın kutsaldır. Anne babalarına Tanrısallığın yeryüzündeki gerçekleşmesi olarak bakan çocuklar da kutsaldırlar.
Gelişmenin tek yolu; elindeki görevi yerine getirmek ve en yüksek hale ulaşıncaya kadar güç toplamaktır. Genç bir sannyasin ormana gitmiş. Orada uzunca bir süre meditasyon ve yoga yapmış, dua etmiş. Bu yoğun çalışma ve pratiğin sonrasında bir gün bir ağacın altında otururken başına kuru yapraklar dökülmüş. Yukarı baktığında bir karga ve bir turnanın kavga ettiğini görmüş. Bu onu çok sinirlendirmiş ve onlara: “Ne hakla bu kuru yaprakları benim kafama atıyorsunuz?” demiş. Bu sözleri söylerken onlara kızgınca bakmış ve ortaya çıkan ateş dalgası-ki bu yoginin gücünden kaynaklanıyormuş- kuşları yakıp küle çevirmiş. Sannyasin, gücünün gelişimini gördüğü için çok mutlu olmuş ve hatta biraz fazlaca neşelenmiş; sadece bir bakışı ile turna ve kargayı küle çevirebiliyormuş. Bir süre sonra kasabaya ekmek istemeye gitmiş ve bir kapıda durup: “Anne, bana yemek ver.” demiş. Evin içinden: “Biraz bekle oğlum” diye bir ses gelmiş. Genç adam: “Seni kötü kadın, beni nasıl bekletirsin? Senin benim gücümden haberin bile yok.” diye düşünürken, o ses: “Oğlum, kendini bu kadar fazla düşünme. Burada ne bir karga ne de bir turna var.” demiş. Sannyasin şaşırmış ve beklemeye devam etmiş. Kadın geldiğinde ona alçakgönüllülük ile “Anne, bunu nereden bildin?” demiş. Kadın: “Oğlum, ben senin yoganı veya diğer çalışmalarını bilmiyorum. Ben basit ve sıradan bir kadınım. Seni beklettim çünkü kocam hasta ve ben ona bakıyordum. Bütün hayatım görevlerimi yerine getirmek için çabaladım. Bekarken anne babama karşı görevlerimi yerine getirdim, şimdi evliyim ve kocama karşı görevlerimi yerine getiriyorum. Benim yaptığım yoga bu, fakat ben görevimi yaparken aydınlandım ve bu yüzden senin düşüncelerini okuyabiliyorum ve ormanda ne yaptığını biliyorum.” demiş. Ayrıca ona, eğer daha yüksek şeyler öğrenmek istiyorsa, başka bir şehirdeki bir pazara gitmesini ve orada bulacağı bir vyadha’nın(kasap) ona öğrenmekten çok memnun olacağı bir şeyler anlatacağını söylemiş. Sannyasin: “Neden o şehre ve bir vyadhaya gideyim ki?” diye düşünmüş. Ama gördüklerinden sonra zihni biraz açılmış ve bu yüzden oraya gitmiş. Şehre geldiğinde pazarı bulmuş ve orada elindeki büyük bıçakla et kesen ve etrafındaki insanlarla konuşup pazarlık yapan şişman vyadha’yı görmüş. Genç adam içinden, “Tanrım bana yardım et! Ben bu adamdan mı bir şeyler öğreneceğim? O bir şeytanın enkarnesi, o bir hiç.” diye düşünmüş. Bu arada adam başını kaldırmış ve ona: “Selam Swami, bir kadın seni buraya gönderdi değil mi? Ben işimi bitirinceye kadar burada otur.” demiş. Sannyasin: “Ne işim var benim burada” diye düşünmüş ama yine de oturmuş. Adam işine devam etmiş ve bitirip parasını aldığında sannyasine: “Benim evime gel!” demiş. Eve geldiklerinde ona: “Burada bekle!” demiş ve eve girmiş. Sonra yaşlı anne ve babasını yıkamış, yemeklerini vermiş ve onları memnun edecek her şeyi yaptıktan sonra sannyasine dönüp: “Evet, buraya beni görmeye geldin. Senin için ne yapabilirim?” diye sormuş. Sannyasin ona ruhla ve Tanrıyla ilgili sorular sormuş ve adam ona Mahabharata’nın Vyadha Gita adlı bölümünü oluşturan kısımdan bir konuşma yapmış. Bu ise Vedanta’nın en önemli kısımlarını içerir. Vyadha bitirdiğinde, sannyasin şaşkınlık içinde ona: ”Neden bu bedendesin? Bu bilgiye sahipken neden bir vyadahanın bedenindesin ve bu pis, çirkin işi yapıyorsun?” diye sormuş. Vyadha ona: “Oğlum, hiçbir görev çirkin veya pis değildir. Doğumum beni bu şartlara ve bu çevreye getirdi. Çocukluğumda ticareti öğrendim. Ben bağlı değilim ve sivil insan olarak görevimi iyi yapmaya çalışıyorum, anne babamı mutlu edebilmek için elimden geleni yapıyorum. Ben ne senin yoganı biliyorum, ne sannyasinim, ne de dünyadan vazgeçip bir ormana gittim. Bütün bildiklerim bana, kendi konumumun getirdiği görevleri bağlanmadan yapmakla geldi.” diye cevap vermiş.
Hindistan’da bir bilge, büyük bir yogi ve benim hayatımda gördüğüm en muhteşem insan olan birisi yaşıyor. O garip, kendine özgü birisi, o kimseye bir şey öğretmiyor. Soru sorduğunuzda cevap vermiyor. Öğretmen konumuna geçme konusunda isteksiz ve bu nedenle bunu yapmıyor. Ona bir soru sorup birkaç gün beklerseniz, bir sohbet sırasında konuyu sorunuza getiriyor ve mükemmel bir ışıkla konuyu aydınlatıyor. Bir keresinde bana çalışmanın sırrını söylemişti: “Amaç ve araç tek olsun.” Herhangi bir işi yapıyorken onun ötesinde bir şey düşünmeyin. İşinizi ibadet gibi, en yüce ibadet gibi yapın ve o sürede tüm hayatınızı yaptığınız işe adayın. Vyadha ve kadın, bu hikayede görevlerini neşeyle ve tüm yürekleriyle yaptılar ve bunun sonucunda aydınlandılar. Bu da, hayattaki görevlerin doğru olarak, sonuçlara bağlanmadan yapılmasının, bizi ruhun mükemmelliğinin idrakına götürdüğünü açıkça gösteriyor.
Yaptığı işin sonuçlarına bağlanan kişi, durmadan kendi payına düşen görevin doğasından şikayet eder, bağlanmayana göre ise tüm görevler eşit derecede iyidir ve bu görevler ona göre bencillik ve aşırı düşkünlüğün yok edilmesi ve ruhun özgürlüğünün korunması için gerekli olan araçlardır. Hepimiz kendimizi çok fazla düşünme eğilimindeyiz. Görevlerimiz ise kabul etmeyi istediklerimizden çok hak ettiklerimizle belirlenir. Rekabet gıptayı doğurur ve bu da yüreğin sevecenliğini öldürür. Şikayet eden için bütün görevler tatsızdır, hiçbir şey onu tatmin etmeyecektir ve onun tüm hayatı başarısızlığa mahkumdur. Çalışmaya devam edelim, görevimiz ne olursa olsun yapalım ve bunun için ne gerekiyorsa yapmaya her zaman hazır olalım. İşte o zaman kesinlikle Işığı göreceğiz.
BÖLÜM 5
BİZ KENDİMİZE YARDIM EDİYORUZ, DÜNYAYA DEĞİL
Görevin ruhsal gelişimimize nasıl yardımcı olduğuna gelmeden önce bizim Hindistan’da karma olarak adlandırdığımız şeyin farklı bir yönünü kısaca anlatmama izin verin. Her dinde üç bölüm vardır; felsefe, mitoloji ve ritüel. Felsefe elbette her dinin temelidir, mitoloji ise dini, büyük insanların efsanevi hayatları ve muhteşem şeylerin hikayeleri ve fablları olarak anlatır ve gösterir, ritüel de bu felsefeye daha somut bir biçim verir ve bu şekilde herkes onu kavrayabilir. Ritüel aslında somutlaştırılmış felsefedir. Bu ritüel karmadır. Bu her dinde gereklidir çünkü çoğumuz soyut ruhsal şeyleri, yüksek bir ruhsallığa ulaşmadan anlayamayız.
İnsanlar için her şeyi anlayabildiklerini düşünmek kolaydır fakat iş gerçek deneyime geldiği zaman, soyut fikirleri kavramanın genellikle çok zor olduğunu fark ederler. Bu durumda semboller çok yardımcı olur ve bu nedenle soyut felsefi fikirleri anlamanın sembolik metodundan vazgeçemeyiz. Çok eski zamanlardan beri her çeşit sembol dinler tarafından kullanılmıştır. Bir açıdan, semboller olmadan düşünemeyiz; sözlerin kendileri de düşüncenin sembolleridir. Başka bir deyişle evrendeki her şeye bir sembolmüş gibi bakılabilir; tüm evren bir semboldür ve Tanrı da onun arkasındaki özdür. Bu tarz semboloji sadece insanın yaradılışından ibaret değildir. Bir dine mensup bazı kişiler birlikte oturup, belirli sembolleri düşünüp, onları kendi akıllarından çıkarıp hayata geçirmediler. Dini sembollerin doğal gelişimi vardır. Aksi takdirde, bazı semboller neredeyse herkesin aklında nasıl aynı düşüncelerle ilişkili olurdu?
Bazı semboller evrenseldir. Pek çoğunuz haç işaretinin Hristiyan diniyle ortaya çıkan bir sembol olduğunu düşünebilirsiniz fakat gerçekte bu sembol Hristiyanlıktan önce de, Musa doğmadan önce de, Vedalar ortaya çıkmadan önce de ve hatta insanlıkla ilgili herhangi bir kayıt olmadan önce de vardı. Haç işaretinin Aztekler ve Finikeliler tarafından kullanıldığına dair kanıtlar vardır, nerdeyse her ırkın haç sembolü vardır. Çarmıha gerilmiş kurtarıcı veya bir haç üzerinde çarmıha gerilmiş insan sembolü de neredeyse tüm milletler tarafından bilinmektedir. Daire de tüm dünyada önemli bir sembol olmuştur. Ve tüm sembollerin en evrenseli olan swastika vardır. Bir zamanlar, Buddistlerin bunu tüm dünyaya taşıdıkları düşünülmüştü fakat Buddizm’den yüzyıllar önce de bu sembolün çeşitli milletler tarafından kullanıldığı ortaya çıktı. Bu sembol Babil’de ve Mısır’da da kullanılıyordu. Peki bu neyi gösterir? Bu, bütün bu sembollerin tamamıyla geleneksel olamayacağını gösterir. Bunların kullanılmasının bir nedeni olmalı, onlarla insan aklı arasında birtakım doğal ilişkiler olmalı.
Dil, bir anlaşmanın sonucunda oluşmamıştır; insanlar bir araya gelip düşüncelerini belirli sözlerle ifade etmeye karar vermemişlerdir. Hiçbir zaman uygun bir söz karşılığı olmayan bir fikir olmamıştır ve hiçbir zaman uygun bir fikir karşılığı olmayan bir söz de olmamıştır. Fikirler ve sözler doğaları gereği ayrılamazlar. Düşünceleri ifade eden semboller, ses sembolleri veya renk sembolleri olabilir. Sağır ve dilsiz insanlar, ses sembolleri dışındaki sembollerle düşünmek durumundadırlar. Akıldaki her düşüncenin karşılığı olan bir şekil vardır; bu Sanskrit felsefesinde nama-rupa (isim ve şekil) olarak adlandırılır. Bir dil yaratmanın imkansızlığı gibi, anlaşmalarla bir sembol sistemi yaratmak da imkansızdır.
Dünyanın ritüelistik sembollerinde, insanlığın dinsel düşüncelerinin ifadeleri vardır. Ritüellere, tapınaklara ve tüm bu şeylere gerek yok demek kolaydır, modern zamanlarda doğan her çocuk bunu zaten söylüyor. Fakat bir tapınakta ibadet eden kişilerin, pek çok açıdan orada ibadet etmeyenlerden farklı olduğu da herkes tarafından kolayca görülmelidir. Özel tapınaklar, ritüeller ve diğer somut dinsel şekiller, o dinin takipçilerinin aklına bu sembollerin temsil ettiği şeyleri getirir ve bu nedenle, ritüelleri ve sembolojiyi göz ardı etmek akıllıca değildir. Tüm bunların çalışılması ve pratiğinin yapılması, doğal olarak Karma Yoga’nın bir parçasıdır.
Bu iş bilimin pek çok başka yönü de vardır. Bunlardan biri, düşünce ve söz arasındaki ilişkiyi ve sözün gücüyle neler kazanılabileceğini bilmektir. Her dinde sözün gücünün farkına varılmıştır, öyle ki bazılarında yaradılışın Söz’den geldiği söylenmiştir. Tanrı’nın düşüncesinin dışsal tarafı Söz’dür, Tanrı yaratmadan önce düşündüğü ve istediği için yaradılış Söz’den gelmiştir.
Bu materyalist hayatın stresi ve telaşı içinde, sinirlerimiz hassaslığını kaybedip sertleşiyor. Yaşlandıkça ve bu dünyada kaldıkça duyarsızlaşıyoruz ve çevremizde ısrarla ve durmadan olmaya devam eden şeyleri bile göz ardı etme eğiliminde oluyoruz. Yine de insan doğası kendini gösterir ve bu genel oluşumları merak etmeye ve sorgulamaya başlarız. Merak etmek bu nedenle bilgeliğin elde edilmesindeki ilk adımdır. Söz’ün yüksek felsefi ve dini değerinin dışında, ses sembollerinin insan hayatında önemli bir rol oynadığını görürüz. Ben sizinle konuşuyorum. Havada benim konuşmamla oluşan titreşimler sizin kulaklarınıza gidiyor, sinirlerinize değiyor ve aklınızda etkiler üretiyor. Buna karşı koyamazsınız. Bundan daha muhteşem ne olabilir? Bir adam diğerine aptal dediğinde, o hemen kalıp ona bir yumruk atar. Sözlerin gücüne bakın! Ağlayan ve mutsuz bir kadının yanına başka bir kadın gelip ona birkaç nazik söz söylediğinde kadın toparlanır, üzüntüsü yok olur ve gülümsemeye başlar. Sözlerin gücünü düşünün! Söz, yüksek felsefede olduğu gibi günlük hayatta da büyük bir kuvvettir. Gündüz ve gece boyunca bu kuvveti düşünmeden ve sorgulamadan manipüle ediyoruz. Bu kuvvetin doğasını bilmek ve onu iyi kullanabilmek de Karma Yoga’nın bir parçasıdır.
Başkalarına karşı görevimiz; onlara yardım etmek, dünyaya iyilik yapmak anlamına gelir. Neden dünyaya iyilik yapmak zorundayız? Görünüşte dünyaya yardım ediyor olsak da gerçekte kendimize yardım ederiz. Her zaman dünyaya yardım etmeye çalışmalıyız. Bu içimizdeki en yüksek motiv olmalı. Fakat iyice düşünecek olursak, dünyanın bizim yardımımıza ihtiyacı olmadığını görürüz. Bu dünya, siz veya ben gelip ona yardım edelim diye yapılmadı. Bir zamanlar dinlediğim bir vaazda: “Tüm bu güzel dünya çok iyi çünkü başkalarına yardım etmemiz için zaman ve fırsat sunuyor” diyordu. Görünüşte bu çok güzel bir duygu ama dünyanın bizim yardımımıza ihtiyacı olduğunu söylemek Tanrı’ya hakaret değil midir? Dünyada çok acı olduğunu inkar edemeyiz, çıkıp başkalarına yardım etmek bu yüzden yapabileceğimiz en iyi şeydir ama uzun vadede başkalarına yardım ederken aslında sadece kendimize yardım ettiğimizi fark ederiz. Çocukken beyaz farelerim vardı. İçinde küçük tekerleklerin olduğu bir kutuda duruyorlardı ve fare tekerleğin üzerinden geçmeye çalıştığında tekerlekler dönüyor, dönüyor ve fare hiçbir yere varamıyordu. Bu, dünyaya ve bizim ona yardım etmemize benzer. Tek kazancımız ahlaki antrenman yapıyor olmamızdır.
Bu dünya ne iyi ne de kötüdür; her insan kendisi için bir dünya yaratır. Kör bir adam dünya hakkında düşündüğünde onu yumuşak veya sert, soğuk veya sıcak olarak düşünür. Biz mutluluk ve acıdan oluşuyoruz; kendi hayatlarımızda bunu yüzlerce defa gördük. Bir kural gibi; gençler iyimser ve yaşlılar ise kötümserdir. Gençlerin önünde bir hayat vardır, yaşlılar ise günleri bittiği için şikayet ederler; gerçekleştiremeyecekleri binlerce istek yüreklerinde mücadele eder durur. Aslında her ikisi de aptalcadır. Hayat, bizim ona baktığımız akıl haline göre ya iyidir ya da kötüdür. Ateş, kendi içinde ne iyi ne de kötüdür. Bizi ısıttığında: “Ne güzel ateş!” deriz. Parmaklarımızı yaktığında ise onu lanetleriz. Aslında o, kendi içinde ne iyi ne de kötüdür; onu kullanışımıza göre içimizde iyi veya kötü duygu uyandırır. Bu dünya da böyledir. O mükemmeldir. Mükemmellik derken, amaçlarına ulaşmaya tamamen uygun oluşunu kastediyorum. Hepimiz onun biz olmadan da yoluna devam edebileceğinden emin olabiliriz ve kafalarımızı ona yardım etmeyi isteyerek meşgul etmemiz gerekmez.
Yine de iyilik yapmalıyız; iyilik yapma isteği en yüksek motivdir. Fakat başkalarına yardım ediyor olmanın bir ayrıcalık olduğunu hatırlamalıyız. Meydanda yüksek bir yere çıkıp, elinize beş kuruş alıp “Al fakir adam!” demeyin. Bilakis, o fakir adam orada olduğu ve size ona hediye vererek kendinize yardım etme fırsatı tanıdığı için ona minnettar olun. Alan değil veren kutsanmıştır. Dünyada yardımseverlik ve merhamet gücünüzü deneyimleme fırsatınız olduğu ve bu şekilde saf ve mükemmel hale ulaşabildiğiniz için minnettar olun. Bütün iyi eylemler ve hareketler bizi arındırma ve mükemmelleştirme eğilimindedir. Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Hastane yaptırmak, yollar yaptırmak, hayır kurumları inşa etmek! Bir hayır organizasyonu yapıp iki üç milyon dolar toplayabiliriz, bunun bir milyon doları ile hastane yaptırıp, ikincisi ile davetler verip şampanya içebilir, üçüncünün yarısını memurların çalmasına izin verip ve kalan yarıyı da fakirlere bırakabiliriz ama tüm bunların ne değeri var? Kuvvetli bir rüzgar beş dakika içinde tüm binalarınızı yıkabilir. O zaman ne yapacağız? Volkanik bir patlama tüm yollarımızı, hastanelerimizi, şehirlerimizi ve binalarımızı yok edebilir. Bırakalım dünyaya iyilik yapma hakkındaki aptalca konuşmaları. O, benim veya sizin yardımınızı beklemiyor. Yine de çalışmalı ve durmadan iyilik yapmalıyız çünkü bu kendimiz için bir nimettir. Bu, mükemmel olabilmemizin tek yoludur. Yardım ettiğimiz hiçbir dilencinin bize asla tek bir kuruş bile borcu olmadı, aksine bizim ona borcumuz vardır çünkü biz onun sayesinde iyilik yapma şansına sahip olduk. Dünyaya iyilik yapmış olduğumuzu veya yapabileceğimizi, birtakım insanlara yardım etmiş olduğumuzu düşünmek tamamen yanlıştır. Bu aptalca bir düşüncedir ve tüm aptalca düşünceler acı getirir. Bir insana yardım ettiğimizi düşünür, ondan bize teşekkür etmesini bekler ve etmediğinde ise mutsuz oluruz. Yaptıklarımız karşılığında neden bir şeyler beklemeliyiz? Yardım ettiğiniz insana minnettar olun. Onu Tanrı gibi görün. Bir insana yardım ederek Tanrı’ya ibadet şansı bulmak, büyük bir fırsat değil midir? Eğer gerçekten fedakar olsak, bu boş beklentinin acısından kurtulup dünyada neşeyle iyi çalışmalar yapabiliriz. Bağlanmadan yapılan işin sonucunda asla acı ve mutsuzluk gelmez. Dünya ise kendi mutluluğu ve acısıyla sonsuza kadar devam edecektir.
Parası olmasını isteyen fakir bir adam varmış, birileri ona bir cin bulduğu takdirde ona kendisine para veya her ne isterse getirmesini emredebileceğini söylemiş ve adam hemen kendisine bir cin verebilecek birini aramaya başlamış. Sonunda yogik güçleri olan bir bilge bulmuş ve ondan yardım istemiş. Bilge ona bir cinle ne yapacağını sormuş. O da: “Bir cinin benim için çalışmasını istiyorum. Buna nasıl ulaşacağımı öğret, bunu çok istiyorum” diye cevap vermiş. Bilge ise: ”Bununla uğraşma, evine dön.” demiş. Ertesi gün adam tekrar bilgeye gitmiş, ağlayıp yalvarmaya başlamış ve: “Bana bir cin ver, mutlaka bir cinim olmalı lütfen bana yardım et.” demiş. En sonunda bilge usanmış ve: “İşte sana büyülü bir söz. Onu tekrarladığında cin gelecek ve ona ne dersen yapacak. Ama dikkatli ol, cinler korkunç varlıklardır ve daima meşgul edilmelidirler. Eğer ona iş veremezsen senin hayatını alacaktır.” diye cevap vermiş. Adam ise: “Bu kolay, ona tüm hayatı boyunca yetecek kadar iş verebilirim.” demiş. Ardından ormana gitmiş ve uzunca bir süre o büyülü kelimeyi tekrarlamış, sonra kocaman bir cin belirmiş ve: “Ben bir cinim. Senin büyün beni ele geçirdi ama beni her zaman meşgul etmelisin. Bana iş vermediğin anda seni öldüreceğim.” demiş. Adam: “Bana bir saray yap.” der demez cin: “Saray yapıldı.” demiş, Adam: “Bana para getir.” dediğinde: ”İşte paran” diye cevap vermiş cin. Adam: “Bu ormanı kes, buraya bir şehir inşa et.”demiş ve cin hemen: ”Bu da yapıldı.” diye cevap vermiş. Cin: “Başka bir şey?” dediğinde adam korkmaya başlamış ve: “Ona başka bir iş veremem, her şeyi bir çırpıda yapıyor.” diye düşünmüş. Cin: “Bana yapacak bir şeyler ver yoksa seni öldüreceğim.” demiş. Adam ona başka uğraş bulamamış ve korkmuş. Sonra koşmuş koşmuş ve en sonunda bilgeye ulaştığında: “Efendim, benim hayatımı kurtar!” demiş. Bilge ona konunun ne olduğunu sormuş ve adam: “Cine verecek bir iş kalmadı. Ona her dediğimi bir anda yapıyor ve ona iş vermezsem beni öldürmekle tehdit ediyor.”diye cevap vermiş. Tam o anda cin gelmiş ve “Seni yiyeceğim.” diyip adamı yutmak üzereyken adam titremeye ve bilgeye hayatını kurtarması için yalvarmaya başlamış. Bilge: “Sana yardım edeceğim. Oradaki kıvırcık kuyruklu köpeği görüyor musun? Hemen kılıcını çek, köpeğin kuyruğunu kes ve onu düzeltmesi için cine ver.” demiş. Adam köpeğin kuyruğunu kesmiş ve onu cine: “Bunu benim için düzelt.” diyerek vermiş. Cin kuyruğu almış, yavaşça ve dikkatlice düzeltmiş ama bıraktığı anda hemen tekrar kıvrılmış. Bir kez daha sabırlıca kuyruğu düzeltmiş ama bırakınca kuyruk yine kıvrılmış. Bu günlerce bu şekilde devam etmiş, ta ki yorulup “Daha önce başıma böyle bir şey gelmemişti. Ben yaşlı ve tecrübeli bir cinim ama böyle bir şeyle daha önce hiç karşılaşmadım. Seninle bir anlaşma yapalım. Sen beni bırakırsan sana verdiğim her şey senin olur ve sana zarar vermeyeceğime söz veririm.” Adam çok mutlu olmuş ve teklifi hemen kabul etmiş.
Bu dünya köpeğin kıvırcık kuyruğu gibidir, insanlar onu yüzlerce yıldır düzeltmeye çalışıyorlar fakat bıraktıklarında o tekrar kıvrılıyor. Aksi nasıl olabilir ki? Bu dünyanın, köpeğin kıvırcık kuyruğu gibi olduğunu ve asla düzelmeyeceğini bilirsek, fanatik olmaktan kurtuluruz. İnsan önce bağlanmadan çalışmayı öğrenmelidir; insan ancak o zaman fanatik olmaktan kurtulur. Eğer dünyada hiç fanatizm olmasaydı dünya şimdikinden çok daha fazla ilerlemiş olurdu. Fanatizmin insanoğlunun ilerlemesini sağladığını düşünmek hatadır. Aksine bu geciktirici bir faktördür, nefret ve öfke yaratıp insanların birbirleriyle savaşmasına yol açar. Yaptığımız ve sahip olduğumuz şeylerin dünyadaki en iyi şeyler olduğunu, yapmadığımız ve sahip olmadığımız şeylerin ise değerinin olmadığını düşünürüz. Öyleyse her fanatik olma eğiliminiz olduğunda daima köpeğin kıvırcık kuyruğu örneğini hatırlayın. Dünya konusunda endişelenmenize ve uykusuz kalmanıza hiç gerek yok, o siz olmadan da devam edecektir. Ancak fanatizmden kurtulduğunuzda iyi çalışabilirsiniz. Sadece doğru değerlendirebilen, sakin ve soğukkanlı sinirleri olan, büyük sevgisi ve sevecenliği olan insan, iyi işler yapabilir ve bu şekilde kendisine de iyilik yapmış olur. Fanatik ise aptaldır, sevecenliği yoktur, asla dünyayı düzeltemediği gibi kendisi de saf ve mükemmel hale gelemez.
Bugün söylenenlerin temel noktalarını özetleyecek olursak: Birinci olarak; dünyanın bize herhangi bir borcunun olmadığını, bizim dünyaya her şeyi borçlu olduğumuzu aklımıza yerleştirmeliyiz. Dünya için bir şeyler yapabiliyor olmamız hepimiz için büyük bir imkandır. Dünyaya yardım ederken gerçekte kendimize yardım ederiz. İkinci nokta; bu evrende bir Tanrı olduğudur. Bu evrenin amaçsızca sürüklendiği ve benim veya sizin yardımınıza ihtiyacı olduğu doğru değildir. Tanrı her yerdedir. O ölümsüzdür, ebediyen aktiftir ve sonsuz uyanıklıktadır. Tüm evren uyuduğunda O uyumaz, durmadan çalışır, dünyadaki tüm değişimlerin nedeni O’dur. Üçüncü olarak; hiç kimseden nefret etmememiz gerekir. Bu dünya daima iyiliğin ve kötülüğün bir karışımı olmaya devam edecektir. Bizim görevimiz, zayıf olana sevgi göstermek ve yanlış yapanı bile sevmektir. Dünya, ruhsal olarak daha ve daha güçlü olmak için, içinde antrenman yaptığımız büyük bir ahlaki jimnastik salonudur. Dördüncü olarak; herhangi bir şekilde fanatik olmamalıyız çünkü fanatizm sevginin karşıtıdır. Fanatiklerin: “Ben günahkardan değil, günahtan nefret ediyorum.” dediğini duyarsınız ama ben, günah ve günahkarın ayrımını gerçekten yapabilen bir insanı görebilmek için herhangi bir mesafeye gitmeye hazırım. Bunu söylemek kolaydır. Eğer nitelik ve öz arasındaki farkı ayırt edebilirsek mükemmel insanlar haline gelebiliriz. Bunu yapmak kolay değildir. Ne kadar sakin olursak ve ne kadar az sinirlenirsek, o kadar çok severiz ve kendi işimizi de o kadar iyi yaparız.
BÖLÜM 6
BAĞLI OLMAMAK KENDİNİ TAMAMEN İNKAR ETMEKTİR
Bizden çıkan her eylemin, tepki olarak bize geri dönmesi gibi bizim eylemlerimiz de diğer insanlar üzerinde ve onların eylemleri de bizim üzerimizde etkili olur. Belki hepiniz, insanların kötü şeyler yaptıklarında gittikçe daha kötü olduklarını ve iyi şeyler yapmaya başladıklarında ise gittikçe daha iyi olduklarını ve her zaman iyi şeyler yapmayı öğrendiklerini biliyorsunuz. Eylemlerin etkilerinin bu yoğun etkileşimi, en iyi kendi aramızda yarattığımız etki ve tepkilerle açıklanabilir. Ben bir işi yaparken, aklımın belirli bir titreşimde olduğu söylenebilir; bu durumda benimkine benzer halde olan tüm akıllar benim aklımdan etkilenme eğilimindedirler. Fiziksel bilimden bir örnek vermek gerekirse: Bir odada benzer şekilde akort edilmiş değişik müzik aletlerinin olduğunu düşünün, birinin tuşlarına basıldığında, diğerlerinin de aynı notayı vermek için titreşime girme eğiliminde olduğunu fark etmişsinizdir. Aynı frekansa sahip tüm akıllar aynı düşünceden eşit şekilde etkilenirler. Tabi ki düşüncenin akıl üzerindeki bu etkisi uzaklık ve diğer nedenlerle değişebilir fakat akıl etkilenmeye her zaman açıktır. Benim kötü bir hareket yapıyor olduğumu düşünün; o zaman aklım belirli bir titreşim halindedir ve evrende benzer halde olan tüm akıllar benim aklımın titreşimlerinden etkilenme eğilimindedirler. Öyleyse, ben iyi bir eylem yapıyorsam, aklım başka bir titreşim haline geçer ve benzer durumdaki tüm akıllar benim aklımdan etkilenmeye başlarlar. Aklın akıl üzerindeki bu gücü, bu frekansın kuvvetinin az veya çok olmasına bağlı olarak daha az veya daha çoktur.
Bu örneğe devam edersek, ışık dalgalarının herhangi bir nesneye ulaşmadan, milyonlarca yıl seyahat edebilmesi gibi, düşünce dalgalarının da beraber ahenkle titreşecekleri bir nesne buluncaya kadar yüzlerce yıl boyunca seyahat edebilmeleri mümkündür. Bu yüzden de atmosferimizin hem iyi hem de kötü düşünce dalgaları ile dolu olması kuvvetle muhtemeldir. Her bir beyinden çıkan her bir düşünce titreşmeye başlar ve kendisini kabul etmeye uygun bir nesne buluncaya kadar titreşmeye devam eder. Bu etkilerden bazılarını alabilen herhangi bir akıl, onları hemen kendine çekecektir. Öyleyse kötü eylemler yapan bir insan, aklını belirli bir frekans haline sokmuştur ve o frekans haline uygun olan ve zaten atmosferde bulunan dalgalar, onun aklına girmek için mücadele edeceklerdir. İşte bu sebepten, kötülük yapan kişi daha çok kötülük yapar ve kötü eylemleri yoğunlaşır. Aynı şekilde; iyilik yapan kişi de kendini atmosferde bulunan iyi dalgalara açacağı için, onun iyi eylemleri de yoğunlaşacaktır. Bu nedenle kötülük yapmakta iki tehlike vardır: Birincisi etrafımızda bulunan tüm kötü etkilere kendimizi açmamız, ikincisi ise başkalarını belki de yüzlerce yıl sonra bile etkileyebilecek olan bir kötülük yaratmamızdır. Kötülük yaparak kendimize de başkalarını da zarar veriyoruz. İyilik yaparak kendimize de başkalarına da iyilik yapıyoruz ve insanın içindeki tüm diğer kuvvetler gibi, iyilik ve kötülük kuvvetleri de dışarıdan güç alır.
Karma Yoga’ya göre bir kişinin yaptığı eylem, meyvesini verene kadar durdurulamaz; doğadaki hiçbir kuvvet onu, neticelerini meydana getirmekten alıkoyamaz. Eğer kötü bir eylem yaptıysam bunun için acı çekmek zorundayım, bu evrende bunu durdurabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Benzer şekilde eğer iyi bir eylem yaptıysam da evrende bunun iyi neticeler getirmesini engelleyecek hiçbir kuvvet yoktur. Nedenin neticesi olmalıdır; hiçbir şey bu kanunu değiştiremez.
Şimdi Karma Yoga’daki çok ince ve önemli bir soruya geliyoruz. Bu, iyi veya kötü olsun tüm eylemlerimizin birbiriyle yakından bağlantılı olması sorusudur. Kesin bir ayrım çizgisi çizip, bu eylem tamamen iyi ve diğeri tamamen kötü diyemeyiz. Aynı anda hem iyi hem de kötü sonuç vermeyen hiçbir eylem yoktur. En yakın örneği alalım: Ben şimdi sizinle konuşuyorum ve bazılarınız belki benim iyi bir şey yaptığımı düşünüyorsunuz. Fakat belki de ben aynı zamanda atmosferdeki binlerce mikrobu öldürüyorum ve bu yüzden belki de ben bu sırada başka şeylere kötülük yapıyorum. Tanıdıklarımızı ve sevdiklerimizi iyi etkileyen eylemlere iyi diyoruz. Örneğin, benim sizle konuşmamı çok iyi olarak adlandırabilirsiniz fakat mikroplar için durum böyle değildir; mikropları görmüyorsunuz ama kendinizi görüyorsunuz. Benim konuşmamın sizi nasıl etkilediği sizce çok açık ama mikropları nasıl etkilediği o kadar açık değil. Ve bu şekilde kötü eylemlerimizi incelersek, bir yerlerde onların bazı iyi neticelerini bulabiliriz. İyi eylemin içinde de kötülük olduğunu ve kötü eylemin içinde de iyilik olduğunu gören insan çalışmanın sırrına ulaşmıştır.
Peki bunu ne izler? Ne kadar çabalasak da tamamen temiz ve tamamen kirli bir eylem yapamayız, ki burada kirliliği zarar verme, temizliği fayda verme olarak kabul ediyoruz. Başkalarına zarar vermeden nefes alamayız ve yaşayamayız; yediğimiz her parça yemek, başka birisinin ağzından alınmıştır, hayatlarımız ise başka hayatların alanını daraltır, ki bu bir insan, hayvan veya küçük mikrobun hayatı olabilir. Durum bu iken, mükemmelliğin çalışma ile sağlanamayacağı ortaya çıkıyor. Sonsuza kadar çalışabiliriz fakat bu karışık labirentten çıkış yoktur. Durmadan çalışabilirsiniz fakat çalışmanın sonucu olan iyilik ve kötülüğün kaçınılmaz ilişkisi, asla sona ermeyecektir.
Dikkate alınması gereken ikinci nokta şudur: Çalışmanın hedefi nedir? Her ülkede insanların büyük çoğunluğunun, hastalıklar, ölüm, mutsuzluk veya kötülük bittiği zaman bu dünyanın mükemmel olacağına inandığını görüyoruz. Bu çok güzel bir düşünce, cahilleri uyandırmak ve onlara ilham vermek için çok güzel bir itici güç fakat bir an için durup düşünürsek, bunun böyle olamayacağını idrak ederiz. İyiliğin ve kötülüğün madalyonun iki yüzü gibi olduğunu biliyorken, bu nasıl mümkün olabilir? Kötülük olmadan iyilik nasıl olabilir? Mükemmellik ile ne kastediliyor? Mükemmel bir yaşam, kendi içinde çelişen bir kavramdır. Yaşamın kendisi zaten, kendimizle ve dışarıdaki her şeyle durmaksızın süren mücadele halidir. Aslında her an dışarıdaki doğa ile savaşıyoruz ve yenildiğimizde yaşamımız sona eriyor. Örneğin, yemek ve hava için durmadan devam eden bir mücadele vardır. Eğer yemek veya hava biterse ölürüz. Yaşam, basit ve dümdüz akan bir şey değil, karmaşık bir olgudur. İçerdeki bir şeyler ve dışarıdaki dünya arasındaki bu mücadele, bizim yaşam olarak adlandırdığımız şeydir. Öyleyse bu mücadele bittiğinde yaşamın da biteceği açıktır. İdeal mutluluk ile kastedilen şey; bu mücadelenin bitmesidir. Fakat mücadele ancak yaşam bittiğinde bitebileceğinden, bu durumda yaşam da bitecektir.
Daha önce, dünyaya yardım ederken gerçekte kendimize yardım ettiğimizi görmüştük. Başkaları için yapılan iyi işlerin en temel faydası bizi arındırmasıdır. Başkalarına iyilik yapmak için durmadan çabalarken aslında kendimizi unutmaya çalışırız, kendimizi unutmak ise hayatta öğrenmemiz gereken en önemli derslerden biridir. İnsan aptalca ve bencil eylemlerle kendini mutlu edebileceğini düşünür fakat yıllarca mücadele ettikten sonra sonunda gerçek mutluluğun bencilliği yok etmekten geçtiğini ve kendisini, kendisinden başka kimsenin mutlu edemeyeceğini fark eder. Her hayır işi, her olumlu düşünce, her yardım eylemi ve her iyi davranış bizim küçük kendimizdeki kendini önemseme duygusunu alır ve bu yüzden de bu eylemlerin hepsi iyidir. Burada Jnana, Bhakti ve Karmanın hepsinin aynı noktaya geldiğini görüyoruz. En yüksek ideal; sonsuz ve tam kendini inkardır, “ben” ‘in olmadığı, her şeyin “Sen” olduğu noktaya ulaşmaktır ve Karma Yoga insanı bu hedefe götürür. Dindar bir vaiz ise Şahsi Olmayan Tanrı fikri karşısında korkuya kapılacak, Şahsi Tanrı fikrinde ısrar edecek, kendi kimliğini ve bireyselliğini korumak isteyecektir. Onun etik hakkındaki fikirleri en yüksek kendinden vazgeçişe dayalı değildir. Fakat bu tüm ahlakın temelidir. Bunu insanlara, hayvanlara, meleklere genişletebilirsiniz. Bu, tüm etik sistemlerin içindeki en temel prensiptir.
Bu dünyada çok farklı insan sınıfları vardır. İlk sırada, kendinden vazgeçişlerini tamamlamış olan, başkalarına kendi hayatlarını feda etme pahasına iyilik yapan tanrısal insanlar gelir. Bunlar insanların en yüceleridir. Herhangi bir ülkede bu insanlardan yüz tane olsa, o ülkede ümitsizlik olmaz. Fakat maalesef bu insanlar çok azdır. Bunun ardından, kendileri zarar görmedikleri sürece başkalarına iyilik yapan insanlar gelir. Ve üçüncü sınıf ise; kendilerine iyilik yaparken başkalarına zarar verenlerdir. Sanskritçe bir şiirde adlandırılamayan dördüncü bir sınıf insan olduğundan bahseder; bunlar sadece zarar verme adına başkalarına zarar verirler. Varoluşun bir kutbunda sadece iyilik yapmak adına başkalarına iyilik yapan en yüce iyi insanlar varsa diğer kutbunda sadece zarar vermek için başkalarına zarar veren insanlar vardır. Onlar bundan bir şey kazanmazlar, kötülük yapmak onların doğasında vardır.
Sanskritçe’de pravritti ve nivritti diye iki kelime vardır. Pravritti “herhangi bir şeye yakınlaştıran”, nivritti ise “herhangi bir şeyden uzaklaştıran” anlamına gelir. “Yakınlaştıran”, “ben ve benim” dediğimiz şeydir ve hep o “ben” i zenginlikle, parayla, güçle, isimle ve şöhretle beseleyen, hep almaya çalışan ve merkeze o “ben” i koyarak her şeyi bunun etrafında şekillendiren şeylerdir. Pravritti işte budur, her insanın doğasında bulunan, her yerden her şeyi toplayarak kendi merkezine getirme eğilimidir. Bu eğilim hafifleşip durduğunda ve nivritti yani “uzaklaşma” oluştuğunda ise ahlak ve din hakimiyet kazanır. Pravritti de nivritti de işin, çalışmanın doğasında vardır fakat birincisi kötü, ikincisi ise iyi iştir.
Nivritti tüm ahlak ve dinlerin temelidir ve onun en mükemmel hali, tamamen kendinden vazgeçiş ve başka bir varlık için aklı, bedeni ver her şeyi feda etmeye hazır olmaktır. Bir insan bu hale ulaştığında, Karma Yoga’nın mükemmelliğine ulaşmış olur. Bu iyi işlerin en yüksek neticesidir. Bir insan, bir kez olsun felsefe okumadıysa, hayatında bir kere olsun dua etmediyse fakat iyi eylemlerinin gücü onu bütün hayatını ve her şeyi başkaları için vermeye hazır hale getirdiyse o insan, dindar bir insanın dualarıyla ve filozofun bilgisiyle geldiği hale ulaşmıştır. Filozof, işçi ve keşiş de işte bu kendinden vazgeçiş noktasında buluşurlar. Bu nokta kendini inkar noktasıdır.
Felsefe sistemleri ve dinleri farklı olsa da tüm insanlık, başkaları için kendini feda eden insana saygı ve hayranlık duyar. Bunun dini ilkelerle ve doktrinlerle ilgisi yoktur; tüm dini fikirlere karşı olan insan bile kendini feda etme eylemi gördüğünde, bunu saygıyla karşılar. En bağnaz Hristiyan’ın bile Edwin Arnold’un Asya’nın Işığı kitabını okuduğunda, Tanrı’dan veya başka bir şeyden değil, kendini feda etmekten bahseden Budda’nın önünde saygıyla eğildiğini görmediniz mi? Bağnaz insanın bilmediği şey onun kendi hayatının hedefinin, kendisinden farklı düşünenlerle tamamen aynı olduğudur.
Dua eden insan, önünde daima Tanrı fikrini tutarak ve kendisini iyilikle çevreleyerek en sonunda aynı noktaya gelir ve “Sen’in iraden olsun.” der ve artık kendisi için hiçbir şey istemez. İşte bu kendini inkar etmektir. Filozof kendi bilgisiyle, görünen her şeyin illüzyon olduğunu görür ve ondan kolayca vazgeçer. Bu da kendini inkar etmektir. Karma, Bhakti ve Jnana işte bu noktada birleşir, bu nokta aynı zamanda antik çağların büyük bilgelerinin, Tanrı’nın dünya olmadığını söylediklerinde geldikleri noktadır. Tanrı bir şeydir, dünya ise başka bir şey ve bu ayrım çok doğrudur. Onların dünya ile kastettiği bencilliktir. Fedakarlık ise Tanrı’dır. Bir insan altın saraydaki tahtta oturabilir fakat tamamen fedakar ise o insan Tanrıyla beraberdir. Başka birisi kulübede yaşayıp, paçavralar giyse ve dünyada hiçbir şeye sahip olmasa fakat bencil ise o çok dünyevi bir insandır.
En temel konuya dönecek olursak: “Aynı anda kötülük yapıyor olmadan iyilik yapamayız ve iyilik yapıyor olmadan da kötülük yapamayız.” diyoruz. Peki bunu biliyorken nasıl çalışabiliriz? Bu nedenle bazı mezhepler dünyanın dışına çıkmanın tek yolunun intihar olduğunu söylüyorlardı çünkü insanın yaşadığı sürece küçük hayvanları, bitkileri öldürmek zorunda kalacağını ve bir şeylere veya birilerine zarar vermek zorunda kalacağını düşünüyorlardı. Onlara göre dünyanın dışına çıkmanın tek yolu ölmekti. Jainler bu doktrini en yüksek idealleri olarak kabul ettiler ve bu onlara çok mantıklı görünüyordu. Fakat gerçek çözüm Gita’dadır. Bu ise hayattaki görevimizi yaparken hiçbir şeye ve hiçbir eyleme bağlı olmama doktrinidir. Tamamen dünyadan ayrı olduğunuzu, dünyada olsanız da onun parçası olmadığınızı ve onun içinde her ne yaparsanız yapın kendiniz için yapmadığınızı bilin. Kendiniz için yaptığınız her eylem neticelerini de size getirecektir. İyi bir eylemse size iyi netice getirecektir, kötü bir eylemse size kötü netice getirecektir fakat kendiniz için yapmadığınız eylemlerin neticeleri, her ne olursa olsun size gelmeyecektir. Kutsal metinlerimizde çok anlamlı bir ifade vardır: Bir insan tüm evreni öldürse veya kendisi bile ölse, o ne ölen ne de öldürendir, eğer kendisi için hareket etmediğini biliyorsa.
Bu yüzden Karma Yoga: “Dünyadan vazgeçmeyin. Dünyada yaşayın ve onun fikirlerini elinizden geldiğince özümseyin.” der. Fakat tüm bunlar sadece sizin zevkiniz için midir? Tabi ki değil. Zevk hedef olmamalıdır. Önce kendi beninizi öldürün ve sonra tüm dünyayı kendinizmiş gibi düşünün. Hristiyanların dediği gibi: “Eski adam ölmeli.” Bu eski adam, bütün dünyanın bizim zevkimiz için yaratıldığını söyleyen bencil düşüncedir. Aptal ebeveynler çocuklarına: “Tanrım, bu güneşi ve bu ayı sen benim için yarattın” diye dua etmeyi öğretirler, sanki Tanrı’nın her şeyi bu çocuklar için yaratmaktan başka işi yokmuş gibi. Çocuklarınıza böyle saçma şeyler öğretmeyin. Yine başka aptal insanlar, tüm bu hayvanların bizim onları öldürmemiz ve yememiz için ve bu evrenin de insanların zevki için yaratıldığını düşünürler. Bunların tümü aptallıktır. Bir kaplan: “İnsanlar benim için yaratılmıştır” diye düşünüp, “Tanrım, bu insanlar ne kötü, onları yiyebilmem için gelip kendilerini bana sunmuyorlar! Senin yasanı çiğniyorlar.” diye dua edebilir. Eğer dünya bizim için yaratıldıysa, biz de dünya için yaratılmışızdır. Bu dünyanın bizim zevkimiz için yaratıldığı düşüncesi bizi aşağıda tutan kötü bir düşüncedir. Bu dünya bizim için yaratılmadı. Her yıl üzerinden milyonlarca kişi geçiyor ama dünya bunu hissetmiyor, milyonlarca başkaları onların yerini alıyor. Dünya ne kadar bizim için yaratıldıysa, biz de o kadar dünya için yaratılmışızdır.
Bu nedenle, düzgün çalışabilmek için, öncelikle bağlanma düşüncesinden vazgeçmelisiniz. İkinci olarak; savaşın içine kendinizi atmamalısınız, kendinizi sadece tanık olarak görün ve çalışmaya devam edin. Benim Hocam bana: “Çocuklarınla onların bakıcısıymışsın gibi ilgilen.” derdi. Bakıcı, bebeğinizi okşar, sever, onunla oynar ve onunla kendi çocuğuymuş gibi ilgilenir fakat onun işine son verdiğinizde eşyalarını toplayarak evden ayrılmaya hazırdır, bağlılık gibi şeyler unutulmuştur. Sizin çocuğunuzu bırakıp başka çocuklara gitmek sıradan bir bakıcıya acı vermez. Sizin de kendinize ait oluğunu düşündüğünüz şeylere karşı tavrınız böyle olmalıdır. Siz de o bakıcı gibisiniz ve eğer Tanrı’ya inanıyorsanız inanın ki sizin kendinize ait olarak düşündüğünüz her şey gerçekte O’nundur.
En büyük güçsüzlük kendini genellikle en büyük iyilik ve güçmüş gibi gösterir. Birilerinin bana bağımlı olduğunu ve benim başkalarına iyilik yapabileceğimi düşünmek güçsüzlüktür. Bu inanç, tüm bağlılıklarımızın kaynağıdır ve tüm acılarımız bu bağlılıktan gelir. Kendimize bu evrende kimsenin bize bağımlı olmadığını, hiçbir dilencinin yardımımıza, hiçbir ruhun merhametimize, yaşayan hiçbir şeyin yardımımıza ihtiyacı olmadığını durmadan söylemeliyiz. Bunların hepsine doğa tarafından yardım edilir ve milyonlarcamız burada olmasa da bu böyle devam edecektir. Doğanın işi sizin veya benim için durmaz, ancak o bize, başkalarına iyilik yaparak kendimizi eğitmemiz için fırsat verir. Bu hayatta öğrenilmesi gereken önemli ve büyük bir derstir ve bunu tam olarak öğrendiğimizde artık hiç mutsuz olmayız, herhangi bir yerde zarar görmeden yaşayabiliriz. Karılarınız, kocalarınız, hizmetkarlarınız, krallıklarınız olabilir ama dünyanın sizin için yaratılmadığı ve size ihtiyacı olmadığı prensibine göre davranırsanız, onlar size hiç zarar veremezler. Bu yıl bazı arkadaşlarınız ölmüş olabilir. Peki dünya durup onların tekrar gelmesini mi bekliyor? Hayır, dünya dönmeye devam ediyor. Öyleyse, dünya için bir şeyler yapmanız gerektiği düşüncesinden vazgeçin, dünya sizden herhangi bir yardım istemiyor. Bir insanın dünyaya yardım etmek için doğduğunu düşünmesi, tamamen saçmadır, bu sadece gururdur ve kendini erdem olarak göstermeye çalışan bencilliktir.
Aklınıza dünyanın size veya herhangi birine bağımlı olmadığı fikrini yerleştirirseniz, yaptığınız iş neticesinde herhangi bir acı verici tepki oluşmayacaktır. Bir insana bir şey verdiğinizde karşılığında ondan bir şey beklemeyin, hatta minnettar olmasını bile beklemeyin, o zaman onun minnettar olmaması sizi etkilemez çünkü karşılığında asla bir şey beklemediniz ve karşılığında bir şeyleri hak ettiğinizi düşünmediniz bile. Ona hak ettiği şeyi verdiniz, onun kendi karması bunu ona getirdi ve sizin karmanız sizi bunun taşıyıcısı yaptı. Bir şeyler vermekten neden gurur duyasınız ki? Siz sadece para veya diğer bir hediyenin taşıyıcısı idiniz, o insan bunu kendi karmasıyla kazandı. Öyleyse gururlanmak neden? Bağlanmama duygusunu kazandığınızda, sizin için ne iyi ne de kötü kalacaktır. İyilik ve kötülüğün arasındaki farkı yaratan şey sadece bencilliktir.
Bu anlaşılması çok zor bir şeydir fakat evrendeki hiçbir şeyin sizin üzerinizde, siz izin vermediğiniz sürece bir gücü olamayacağını zaman içinde göreceksiniz. İnsanın ÖzBen’i üzerinde o ÖzBen aptallaşıp, bağımsızlığını kaybetmediği sürece, hiçbir şeyin etkisi olamaz. Öyleyse bağlanmayarak, herhangi bir şeyin sizi etkileme gücünü inkar ediyor ve bu şekilde onların üstesinden gelebiliyorsunuz. Siz izin vermediğiniz sürece hiçbir şeyin sizi etkilemeye hakkı olmadığını söylemek kolaydır. Peki kendisini hiçbir şeyin etkilemesine izin vermeyen, dış dünyanın etkileriyle mutlu veya mutsuz olmayan insanı gösteren gerçek işaret nedir? Bu işaret, iyi veya kötü kaderin o insanın aklında hiçbir değişim yaratmaması ve her durumda o insanın aynı kalmasıdır.
Hindistan’da adı Vyasa olan yüce bir bilge vardır. Bu kişi, Vedanta Sutra’ları yazan kişi olarak bilinen kutsal insandır. Onun babası mükemmel bir kişi olmaya çalıştı ama başaramadı. Büyükbabası ve büyük büyük babası da aynı şekilde denedi ama başarılı olamadı. Kendisi de başaramamıştı fakat oğlu Suka mükemmel doğdu. Vyasa oğluna bilgeliği öğretti ve ona Gerçeğin kendisini anlattıktan sonra onu Kral Janaka’nın sarayına gönderdi. Janaka büyük bir kraldı ve Janaka Videha olarak adlandırılıyordu. Videha “bedeni olmayan” demektir. O, kral olduğu halde bir bedeni olduğunu tamamen unutmuştu ve her zaman bir Ruh olduğunu hissediyordu. Suka saraya ondan eğitim almaya gönderilmişti. Kral ise, Vyasa’nın oğlunun kendisinden bilgelik öğrenmeye geldiğini biliyordu ve önceden bazı hazırlıklar yapmıştı. Çocuk kendini sarayın kapısında tanıttığı zaman muhafızlar ona hiç ilgi göstermediler. Ona sadece oturacak bir yer verdiler o da üç gün ve gece boyunca orada oturdu, kimse ona kim olduğunu ve nereden geldiğini sormadı. O çok yüce bir bilgenin oğlu idi, babası tüm ülke tarafından saygı gören biriydi ve kendisi de çok saygın biri idi. Buna rağmen kaba muhafızlar onunla hiç ilgilenmediler. Sonra birdenbire kralın yardımcıları ve tüm önemli memurlar geldiler ve onu saygıyla karşıladılar. Onu içeri aldılar, ona en muhteşem odaları, en güzel kokulu banyoları, en harika kıyafetleri verdiler ve onu sekiz gün boyunca tüm bu lüksün içinde misafir ettiler. Fakat Suka’nın ağırbaşlı ve sakin ifadesi ona gösterilen davranışa göre en ufak bir değişim bile göstermedi, kapıda beklerken nasılsa tüm o lüksün içinde de aynıydı. Daha sonra onu kralın huzuruna getirdiler. Kral tahtında oturuyordu, müzik çalıyordu, dans ediliyordu ve tüm diğer eğlenceler devam ediyordu. Kral ona ağzına kadar süt ile dolu bir bardak verdi ve bir damla bile dökmeden salonun etrafında yedi kere dolaşmasını istedi. Çocuk bardağı aldı, müziğin ve güzel yüzlerin çekiciliği arasında ilerlemeye başladı. Kralın istediği gibi bir damla sütü bile dökmeden salonun etrafını yedi kere dolaştı. Çocuğun aklı, o izin vermediği sürece dünyadaki herhangi bir şey tarafından etkilenmiyordu. Bardağı krala götürdüğünde kral ona “Babanın sana öğrettiklerini ve senin kendi öğrendiklerini ben sadece sana tekrarlayabilirim. Sen Gerçeği zaten biliyorsun. Evine dönebilirsin.” dedi.
Kendi üzerinde kontrol sahibi olan insan dışarıdaki hiçbir şeyden etkilenmez; onun için artık kölelik bitmiştir, onun aklı özgürleşmiştir. Sadece böyle bir insan dünyada iyi yaşama hakkını kazanmıştır. Genellikle dünya görüşleri açısından iki farklı insan tipi vardır. Karamsar olanlar: “Bu dünya ne korkunç, ne kötü!“ derken, iyimser olanlar: “Bu dünya ne kadar güzel ne harika!” der. Kendi akıllarını kontrol edemeyenler için dünya, ya kötülükle doludur ya da en iyi ihtimalle iyilik ve kötülüğün karışımından oluşmuştur. Bu dünya bizim için ancak kendi akıllarımızın efendisi olduğumuzda mutlu bir dünya haline gelecektir. O zaman hiçbir şey bizi iyilik veya kötülük olarak etkilemeyecek, o zaman her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu ve her şeyin ahenk içinde olduğunu idrak edeceğiz. Dünyanın cehennem olduğunu söyleyenler bile, kendilerini kontrol etmeyi başardıklarında dünyanın cennet olduğunu söylemeye başlarlar. Karma Yogi olmak ve kendimizi bu hali kazanmak için eğitmek istiyorsak, nereden başlarsak başlayalım bu mükemmel kendini inkar haline ulaşacağımıza emin olmalıyız ve bu görünen ben yok olduğunda, başlangıçta bize kötülükle dolu gibi görünen bu dünya bize cennetin ta kendisi gibi gelecektir. Atmosferi kutsallaşacak ve her insanın yüzü güzel olacaktır. Bu Karma Yoga’nın sonucu ve hedefi ve onun pratik hayattaki gerçekleşmesidir.
Çeşitli yoga türlerimiz birbiriyle çelişmez, her biri bizi aynı hedefe götürür ve bizi mükemmelleştirir, fakat sadece gayretli bir şekilde pratik yapmak gereklidir. Bütün sır pratik yapmaktadır. Önce duymalısınız, sonra düşünmelisiniz ve sonra pratik yapmalısınız. Bu her yoganın özüdür. Öncelikle duymalı ve ne olduğunu anlamalısınız, anlamadığınız pek çok şey ise durmadan duyduğunuzda ve düşündüğünüzde açıklığa kavuşacaktır. Her şeyi birden anlamak zordur. Her şeyin açıklaması zaten kendi içinizdedir. Kimse başkası tarafından tamamen eğitilemez, hepimiz kendi kendimizi eğitmeliyiz. Dışarıdaki hoca sadece içerideki hocayı uyandırmak için önerilerde bulunur. Sonra kendi algılama ve düşünme gücümüz her şeyi açıklar ve tüm bunları kendi ruhumuzda fark ederiz. Bu farkındalık, sonra yoğun bir irade gücüne dönüşecektir. Önce duygu oluşur, sonra bu isteğe dönüşür ve bu istekten de, tüm beden bir fedakarca çalışma yogası enstrümanına dönüşünceye kadar her damardan, sinirden ve kastan akan, muazzam bir çalışma kuvveti doğar. Bu kazanım herhangi bir dogmaya, doktrine veya inanca dayanmaz. Kişi Hristiyan, Yahudi veya Hintli olsa da fark etmez. Siz fedakar mısınız? Soru budur. Fedakar iseniz, tek bir dini kitap okumadan, tek bir kiliseye veya tapınağa gitmeden de mükemmelleşeceksinizdir. Yogalarımızın her biri, insanı başkalarının yardımı olmadan bile mükemmelleştirmeye uygundur çünkü hepsinin hedefi aynıdır. Çalışma, bilgelik ve dua yogalarının hepsi mokşanın yani özgürlüğün elde edilmesine hizmet eder. “Sadece aptallar çalışma ve felsefenin birbirinden farklı olduğunu söyler, bilgeler değil.” Bilgeler, felsefe ve çalışmanın görünürde farklı olsalar bile sonuçta ikisinin de insanı aynı hedefe; mükemmel insana götürdüğünü bilirler.
BÖLÜM 7
ÖZGÜRLÜK
Karma kelimesinin iş, çalışma anlamının yanı sıra nedenselliği de içerdiğini ifade etmiştik. Bir etki yaratan herhangi bir söz, eylem, hareket veya düşünce karmadır. Bu nedenle karma kanunu; kaçınılmaz nedensellik kanunu anlamına gelir. Neden olduğunda mutlaka bir netice üretilecektir, buna karşı konulamaz ve karma kanunu bizim felsefemize göre tüm evrende geçerlidir. Ne görürsek görelim, ne hissedersek hissedelim veya evrenin herhangi bir yerinde nasıl bir olay olursa olsun, bir elimizde geçmişteki işlerin etkisi varken diğer elimizde bunun neticesi oluşur ve bu netice de kendi etkisini yaratır.
Bununla beraber, “kanun” kelimesiyle neyin kastedildiği de incelenmelidir. Kanun ile, bir dizinin defalarca kendini tekrarlama eğilimi kastediliyor. Bir olayı izleyen başka bir olay veya aynı anda oluşan iki olay gördüğümüzde, bu birbiri ardına veya aynı anda olma halinin tekrar ortaya çıkmasını bekleriz. Nyaya okulundaki eski filozoflarımız ve mantıkçılarımız bu kanuna vyapti diyorlardı. Bu filozofların öğretisine göre, kanun hakkındaki tüm düşüncelerimiz ilişkisellikten kaynaklanır. Bir dizi olay aklımızda belirli şeylerle değişmez bir sırada ilişkilendirilir ve böylece ne algılarsak algılayalım bu hemen akıldaki benzer olaylarla ilişki kurar. Bir fikir ya da akıl maddesinde veya çittada üretilen herhangi bir dalga, mutlaka benzer dalgaları uyandırır. İşte bu ilişkisellik fikridir ve nedensellik bu büyük ilişkilendirme prensibinin sadece bir yönüdür. Sanskritçe’de ise bu vyapti olarak adlandırılır. Dış dünyada da bu kanun fikri iç dünyadakiyle aynıdır, bu ise belirli bir olayı bir başka olayın izleyeceği ve bu dizinin kendini tekrarlayacağı beklentisidir. Bu yüzden kelimenin tam anlamıyla doğada kanun yoktur. Dünyada yerçekiminin olduğunu veya doğanın herhangi bir yerinde bir kanun bulunduğunu söylemek gerçekten bir hatadır. Kanun, aklımızın bir dizi olayı anlama yöntemi, biçimidir, her şey sadece akıldadır. Birbiri ardından veya aynı anda gerçekleşen bazı olaylar ve bunun ardından gelen onların düzenli olarak tekrarlandığına dair oluşan kanaat neticesinde aklımızın tüm bu dizinin metodunu kavraması, kanun olarak adlandırdığımız şeydir.
Dikkate alınması gereken bir sonraki soru, kanunun evrensel olmasının ne demek olduğudur. Evrenimiz Varlılığın, Sanskrit filozofların desa-kala-nimitta dediği ve Avrupalı filozofların mekan, zaman ve nedensellik olarak adlandırdığı şeyle sınırlanmış olan bir parçasıdır. Bu evren, Sonsuz Varlılığın sadece zaman, mekan ve nedensellikten oluşan bir kalıba dökülmüş bir parçasıdır. Bunu ise, kanunun ancak bu sınırlı evrende geçerli olduğu, onun ötesinde herhangi bir kanunun olamayacağı izler. Evrenden bahsettiğimizde, Varlılığın sadece aklımızla, duyularla, görebildiğimiz, hissedebildiğimiz, dokunabildiğimiz, duyabildiğimiz, düşünebildiğimiz ve hayal edebildiğimiz şeylerle sınırlı olan parçasından bahsederiz. Sadece bu kısımda kanun geçerlidir fakat bunun ötesinde, Varlılık kanuna tabi olamaz çünkü nedensellik akıllarımızın dünyasının dışına çıkamaz. Aklın ve duyuların ötesindeki herhangi bir şey nedensellik kanunu ile sınırlı değildir çünkü duyuların ötesindeki bölgede olaylar arasında akılsal ilişkilendirme yoktur ve düşüncelerin ilişkilendirilmesi olmadan nedensellik de olamaz. Varlık ve Varlılık, ancak isim ve şekil halini aldığı zaman nedensellik kanununa tabi olur çünkü bütün kanunların özü nedenselliktir.
Bu nedenle özgür irade diye bir şeyin olamayacağını ve bu kavramın kendi içinde çeliştiğini görüyoruz çünkü irade bizim bildiğimiz bir şeydir ve bildiğimiz her şey evrenimizin içindedir ve evrenimizin içindeki her şey zaman, mekan ve nedensellik ile sınırlıdır. Bildiğimiz veya bilebileceğimiz her şey nedenselliğe tabidir ve nedensellik kanuna tabi olan bir şey özgür olamaz. Önceden irade olmayıp, bu zaman, mekan, nedensellik kalıbına girdiğinde insan iradesine dönüşen her şey özgürdür ve bu kalıbın dışına çıktığında yine özgür olacaktır. O özgürlükten gelir, tutsaklık kalıbına girer, sonra bu kalıptan çıkar ve tekrar özgürlüğe geri döner.
Bu evrenin nereden geldiği, nerede durduğu ve nereye gittiği sorusunun cevabı; özgürlükten gelir, tutsaklıkta kalır ve tekrar o özgürlüğe geri döner olacaktır. İnsandan bahsederken aslında onda ortaya çıkan Sonsuz Varlıktan bahsediyoruz. İnsan onun sadece küçük bir kısmıdır, gördüğümüz bu beden ve akıl sadece bütünün, o Sonsuz Varlığın bir parçasıdır. Tüm bu evren Sonsuz Varlığın içinde sadece küçük bir noktadır ve tüm kanunlarımız, tutsaklıklarımız, neşelerimiz, üzüntülerimiz, mutluluklarımız ve beklentilerimiz bu küçük evrenin içindedir, tüm ileri ve geri gidişlerimiz onun küçük pusulası dahilindedir. Öyleyse aklımızın yarattığı bu evrenin devamlılığını istemenin ne kadar çocukça olduğunu ve cennete gitmeyi beklemenin ise sadece bildiğimiz bu dünyanın tekrarı anlamına geldiğini görüyorsunuz. Ayrıca Sonsuz Varlılığın, bildiğimiz, sınırlı ve koşullu varlılığa uymasını istemenin ne kadar imkansız ve çocukça bir istek olduğunu da görüyorsunuz. Bir insan, şu anda sahip olduğu şeye tekrar ve tekrar sahip olacağını düşünüyorsa veya benim kimi zaman bahsettiğim gibi, rahat bir din istiyorsa, o insan o kadar bozulmuştur ki; şu anda olduğu şeyden daha yüksek olmayı ve şimdi içinde bulunduğu anlamsız çevrenin ötesini düşünemez bile. O, kendi sonsuz doğasını unutmuştur ve bütün düşüncesi o anın küçük neşelerine, üzüntülerine ve kıskançlıklarına hapsolmuştur. Sonlu olan şeylerin Sonsuz olduğunu düşünür ve bununla da kalmaz; tüm bu aptallığın bitmesine izin de vermez. Trişna’ya yani hayata duyulan açlığa ümitsizce bağlanmıştır. Buddistler buna tanha ve trissa der. Bildiğimiz bu küçük evrenin dışında milyonlarca çeşit mutluluk, varlık, kanun, ilerleme ve nedensellik olabilir fakat bunların hepsi, bizim sonsuz doğamızın sadece bir bölümünü içerir.
Özgürlüğe ulaşmak için bu evrenin sınırlamalarının ötesine geçmek gerekir, özgürlük burada bulunamaz. Mükemmel denge, ne bu evrende ne de aklımızın ve düşüncelerimizin gidebileceği, duyularımızın hissedebileceği veya hayal gücümüzün algılayabileceği herhangi bir yerde elde edilemez. Bu yerlerin hiçbiri bize o özgürlüğü veremez çünkü bu yerlerin hepsi evrenimizin içindedir ve zaman, mekan ve nedensellik ile sınırlıdır. Bu dünyadan çok daha ince olan ve hazların çok daha kuvvetli olduğu yerler olabilir fakat o yerler bile bu evren içinde olmak zorundadır ve bu nedenle kanuna tabidirler. Öyleyse bunun ötesine gitmeliyiz ve gerçek din de zaten bu evrenin bittiği yerde başlar. Bu küçük neşeler, üzüntüler ve bilgiler orada biter ve Realite başlar. Hayata olan açlığımızdan, bu geçici ve koşullu varlılığımıza bağlılığımızdan vazgeçmedikçe ötelerdeki o sonsuz özgürlüğü biraz olsun görmek için bile ümidimiz olamaz. İnsanlığın en yüce emellerinin hedefi olan o özgürlüğe ulaşmanın tek yolu, bu küçük hayattan, bu küçük evrenden, bu dünyadan, cennetten, bedenden, akıldan ve sınırlı ve koşullu olan her şeyden vazgeçmektir. Aklın ve duyuların bu küçük evrenine olan bağlılığımızdan vazgeçersek hemen özgür oluruz. Tutsaklıktan çıkmanın tek yolu kanun sınırlamalarının, nedenselliğin ötesine geçmektir.
Fakat bu evrene sarılmaktan vazgeçmek en zor şeydir ve çok az kişi buna ulaşmıştır. Hint kitaplarında özgürlüğe götüren iki yoldan bahsedilmiştir. Birisi; “Neti, Neti”(bu değil, bu değil), diğeri ise; “iti”(bu)’dur. Bunlardan ilki negatif, ikincisi ise pozitif yoldur. Negatif yol daha zordur. Ancak çok yüksek ve istisnai akla, dev iradeye sahip insanlar; “Hayır, ben bunu istemiyorum” deklerinde, akıl ve beden onların isteğine uyar ve onlar bu şekilde başarılı olurlar. Fakat böyle insanlar çok azdır. İnsanlığın büyük çoğunluğu pozitif yolu seçer, dünyayla beraber olarak, tutsaklığı kırmak için kendi tutsaklığını kullanır. Bu da bir çeşit vazgeçiştir fakat bu yavaşça ve adım adım, bilerek, tadına vararak, bu şekilde deneyim kazanarak ve en sonunda akıl her şeyi bırakıp özgür olana kadar yapılır. Özgürlüğe ulaşmanın ilk yolu mantık, ikincisi ise çalışma ve deneyim yoludur. Birincisi Jnana Yoga yoludur, herhangi bir iş yapmanın reddedilmesidir, ikincisi ise Karma Yoga yoludur, bu yolda çalışma hiçbir zaman bitmez. Evrende neredeyse herkes çalışmak zorundadır. Sadece, ÖzBen’i ile tamamen tatmin olan, istekleri ÖzBen’in ötesine geçmeyen, aklı ÖzBen’inin dışına asla çıkmayan, onun için artık ÖzBen’i her şey içindeki her şey haline gelenler çalışmaz. Bunun dışındakiler çalışmak zorundadır.
Bir su akıntısı kaynağından akarken bir çukura düşer ve bir girdap meydana getirir, orada bir kaç kez döndükten sonra tekrar özgür bir akıntıya dönüşür ve akmaya devam eder. Her bir insan hayatı da bu akıntı gibidir. Girdaba kapılır, zaman, mekan ve nedensellik dünyasına dalar, orada “babam, kardeşim, adım, şöhretim” diye ağlayarak döner ve en sonunda bu girdabın dışına çıktığında tekrar özgürlüğünü elde eder. Tüm evren bunu yapıyor. Biz bunu bilsek de bilmesek de, bilinçli veya bilinçsiz olsak da hepimiz bu dünya girdabından çıkmaya çalışıyoruz. İnsanın dünyadaki deneyiminin hedefi, onun bu girdabın dışına çıkmasını sağlamaktır.
Peki Karma Yoga nedir? Karma Yoga, çalışmanın sırrını bilmektir. Bütün evrenin çalıştığını görüyoruz. Peki ne için? Kurtuluş için, özgürlük için. Atomdan en yüksek varlığa kadar her şey tek bir amaç için; aklın, bedenin ve ruhun özgürlüğü için çalışır. Her şey daima özgürlüğe ulaşmaya, tutsaklıktan kurtulmaya çalışıyor. Güneş, ay, dünya, gezegenler, bunların hepsi tutsaklıktan kurtulmaya çalışıyor. Doğanın merkezcil ve merkezkaç kuvvetleri tüm evrende faaliyet halindedir. Bu evrende hırpalanmaktansa, her şeyi ancak uzun rötarlardan ve yıkımlarsan sonra bilmektense, biz Karma Yoga ‘dan çalışmanın sırrını, çalışmanın yöntemini, çalışmanın gücünü öğreniyoruz. Eğer onu nasıl kullanacağımızı bilmiyorsak, büyük bir enerji kütlesi boşa harcanabilir. Karma Yoga çalışmanın bilimini oluşturuyor, onu kullanarak bu dünyadaki tüm faaliyetleri nasıl en iyi şekilde kullanacağınızı öğrenirsiniz. Çalışma kaçınılmazdır ve böyle olmak zorundadır fakat biz en yüksek hedef için çalışmalıyız. Karma Yoga bizim, bu dünyanın beş dakikalık bir dünya olduğunu, onun sadece içinden geçmekte olduğumuz bir evre olduğunu ve özgürlüğün burada değil sadece bunun ötesinde bulunabileceğini idrak etmemizi sağlar. Dünyanın tutsaklıklarından kurtulmanın yolunu bulabilmek için onun içinde yavaşça ve emin bir şekilde ilerlemeliyiz. Yılanın derisini atıp, sonra da onun yanında durup baktığı gibi, dünyada yaşayıp da dünyadan vazgeçen bazı istisnai insanlar olabilir. Hiç şüphesiz böyle istisnai varlıklar vardır fakat insanlığın geri kalanı bu dünyanın içinden yavaşça geçmek zorundadır. Karma Yoga bu süreci, bunun sırrını ve bunu en iyi şekilde yapmanın metodunu gösterir.
Peki Karma Yoga ne diyor? Durmadan çalışın ama işe olan bağlılıklardan vazgeçin. Kendinizi sizin dışınızda olan herhangi bir şeyle özdeşleştirmeyin. Aklınızı özgür tutun. Gördüğünüz her şey, acılar ve ıstıraplar sadece bu dünyanın gerekli koşullarıdır. Yoksulluk, zenginlik ve mutluluk sadece anlıktır, onlar bizim gerçek doğamıza ait değildir. Bizim doğamız, acının ve mutluluğun, duyuların ve hayal gücünün ötesindedir. Her zaman çalışmalıyız. Istırap bağlanmaktan gelir, çalışmaktan değil. Kendimizi yaptığımız işle özdeşleştirdiğimizde acı çekmeye başlarız fakat kendimizi yaptığımız işle özdeşleştirmediğimizde bu acıyı hissetmeyiz. Bir insan, başkasına ait güzel bir tablo yandığında genellikle üzülmez fakat kendi tablosu yanarsa ne çok acı duyar! Neden? İkisi de güzel tablolar idi ve belki de aynı orijinalin kopyalarıydılar fakat bir durumda çekilen acı diğerine göre daha fazladır. Çünkü sadece bir durumda o insan kendini tabloyla özdeşleştirmişti.
Bu “ben ve benim” duygusu bütün acılara sebep olur. Sahip olma duygusuyla bencillik gelir ve bencillik de acıyı getirir. Her bencilce davranış veya düşünce bizi bir şeylere bağlar ve hemen köle haline geliriz. Çitta’da “ben ve benim” diyen her dalga, hemen bizi zincirler ve bizi köleleştirir ve ne kadar çok “ben ve benim” dersek kölelik de o kadar güçlenir ve acılar da o kadar artar. Bu nedenle Karma Yoga bize dünyadaki tüm tabloların güzelliğinin tadını çıkarmamızı fakat kendimizi hiçbiriyle özdeşleştirmememizi söylüyor. Asla “benim” demeyin. Ne zaman bir şeyin bizim olduğunu söylesek hemen ardından acı gelir. Aklınızda bile “benim çocuğum” demeyin. Dediğiniz anda acı gelecektir. “Benim evim” veya “benim bedenim” demeyin. İşte bütün zorluk burada. Beden ne sizin, ne benim ne de herhangi birisinindir. Bu bedenler doğanın kanunlarına göre gelir ve gider fakat Ruh özgürdür ve sadece tanıklık eder. Bu beden bir tablodan veya bir duvardan daha özgür değildir. O zaman neden bir bedene bu kadar çok bağlanalım? Bir ressam bir tablo yaptığında neden ona bağlansın ki? Ölümde ondan ayrılmak zorunda kalacaktır. “Ben ona sahip olmalıyım” diye bencillik kollarını uzatmayın. Onları uzattığınız anda başınız beladadır.
Öyleyse Karma Yoga: “Öncelikle bu bencillik eğilimini yok edin ve onu durdurma gücüne sahip olduğunuzda onu tutun ve aklınızın bencillik dalgasına kapılmasına izin vermeyin.” der. Bundan sonra dış dünyaya çıkıp istediğiniz kadar çalışabilirsiniz. İstediğiniz her yere gidin, kötülük asla size bulaşamayacaktır. Lotus’un yaprağı da suyun içindedir fakat su ne onu ıslatabilir, ne de ona yapışabilir; işte siz de dünyada böyle yaşarsınız. Buna vairagya denir. Bu tutkusuzluk ve bağımsızlıktır. Bağımsızlık olmadan herhangi bir çeşit yoga olamaz. Bağımsızlık ve tutkusuzluk bütün yogaların temelidir. Evlerde yaşamaktan, güzel giysiler giymekten, iyi yemekler yemekten vazgeçip çöle giden bir insan yine de en bağlı insan olabilir. Tek sahip olduğu şey olan bedeni onun için en önemli değer haline gelebilir ve o yaşadığı sürece gece gündüz bedenini korumak için mücadele eder. Tutkusuzluğun bizim dış bedensel hayatımızla hiçbir ilgisi yoktur, onun tümü aklımızın içindedir. Bizi bağlayan “ben ve benim” zinciri akıldadır. Eğer bedenle ve duyuların algıladığı şeylerle aramızda bu bağ yoksa bağlı değilizdir, her nerede ve ne olursak olalım. Bir insan tahtta oturabilir ve tamamen bağlarından kurtulmuş olabilir, diğeri ise paçavralar içinde olsa bile son derece bağlı olabilir. Önce tutkusuzluk haline ulaşmalı, ardından da durmadan çalışmalıyız. Karma Yoga bize tüm bağlardan vazgeçmenin yöntemini gösteriyor, her ne kadar zor olsa da.
Şimdi tüm bağlardan kurtulmanın iki yolunu göreceğiz. Birinci yol, Tanrı’ya veya dışardan gelecek herhangi bir yardıma inanmayanlar içindir. Onlar kendi imkanlarıyla baş başadırlar ve onlar kendi akıllarının gücüyle; “Ben bağlanmamalıyım.” diye düşünerek kendi iradeleriyle çalışmak zorundadırlar. Tanrı’ya inanalar için daha az zor olan başka bir yol vardır. Onlar çalışmalarının meyvelerini Tanrı’nın ayağının önüne koyarlar, çalışırlar fakat asla sonuçlara bağlanmazlar. Ne görseler, ne hissetseler, ne duysalar veya ne yapsalar Tanrı içindir. Ne kadar iyi bir iş yaparsak yapalım, övgü veya fayda beklememeliyiz. Bu Tanrı’nın işidir ve meyvelerini de O’na bırakalım. Kenarda durup bizim sadece Tanrı’ya itaat eden hizmetkarlar olduğumuzu, her eylemin neticesinin daima O’ndan geldiğini düşünelim. Her ne şekilde ibadet ediyorsanız, her ne algılıyorsanız, her ne yapıyorsanız hepsini Tanrı’ya bırakın ve rahat edin. Bütün bedenimizi, aklımızı ve her şeyi Tanrı’ya sonsuz bir kurban gibi sunalım ve böylece kendimizle mükemmel bir huzur içinde olalım. Ateşe adaklar atmaktansa, bu küçük beninizi kurban ederek bu büyük fedakarlığı gerçekleştirin. “Bu dünyada zenginlik aradım; bulduğum tek zenginlik Sensin. Kendimi Sana kurban ediyorum. Sevecek birisini aradım; bulduğum tek sevgili Sensin. Kendimi Sana kurban ediyorum.“ Bunu gece gündüz tekrarlayalım ve “Benim için hiçbir şeyin önemi yok. İster iyi, ister kötü olsun fark etmez. Her şeyi Sana kurban ediyorum.” diyelim. Gece gündüz, görünen benimizi inkar edelim ta ki; bu bizim için bir alışkanlık oluncaya kadar ve ta ki bu kanımıza, sinirlerimize, beynimize yerleşinceye ve tüm beden bu kendini inkar fikrine her an itaat eder hale gelinceye kadar. Bundan sonra isterseniz savaş alanının ortasına gidin, topların tüm uğultusu ve savaşın tüm gürültüsü içinde bile özgür ve huzurlu olduğunuzu göreceksiniz.
Karma Yoga bize, sıradan görev fikrinin daha düşük planlarda olduğunu fakat yine de görevlerimizi yerine getirmemiz gerektiğini öğretir. Fakat bu görev duygusu genellikle büyük acıların nedenidir. Görev içimizde bir hastalık haline gelir, bizi durmadan sürükler. Bizi ele geçirir ve tüm hayatımızı ıstıraba dönüştürür. O, insan hayatının baş belasıdır. Bu görev fikri, insan ruhunun derinliklerini kavuran öğle güneşidir. Şu zavallı görev kölelerine bakın! Görev onlara dua etmek veya banyo yapmak için bile zaman bırakmaz, görev daima onları iter. Dışarı gidip çalışırlar, görev daima onları iter. Eve gelip bir sonraki günün işini düşürler, görev daima onları iter. Bu yaşayan bir kölenin hayatıdır, en sonunda bir at gibi yolda yıkılıp dizginleriyle ölürler. Onlar görevi böyle anlarlar. Tek gerçek görev ise; bağlanmamak, özgürce çalışmak ve yapılan her işi Tanrı’ya bırakmaktır. Bizim bütün görevlerimiz O’nundur. Buraya gönderildiğimiz için ne mutlu bize. Biz sadece zamanımızı sunuyoruz, işimizi iyi mi yapıyoruz yoksa kötü mü kim bilebilir? Eğer iyi yapıyorsak meyveleri önemsemeyiz, kötü yapıyorsak da endişe etmemiz gerekmez. Rahat olalım, özgür olalım ve çalışalım. Böyle bir özgürlüğü elde etmek çok zordur. Köleliği, bu hastalıklı bağlılığı görev olarak yorumlamak ise ne kadar kolaydır! İnsanlar para için veya elde ettikleri anda bağlanacakları başka şeyler için mücadele ve kavga ederler. Onlara neden bunu yaptıklarını sorduğunuzda: “Bu benim görevim.” diyeceklerdir. Fakat bu sadece para hırsıdır ve onlar bunu başka şeylerle gizlemeye çalışırlar.
Yine de görev nedir? Gerçekte bu bedenimizden ve tutkularımızdan gelen itici güçlerdir. Bu tutsaklık kristalize oluştuğunda biz ona görev diyoruz. Örneğin, evliliğin olmadığı ülkelerde karı ve koca arasında görev diye bir şey de yoktur. Evlilik söz konusu olduğunda karı ve koca bir bağlılık yemini uyarınca beraber yaşarlar ve bu durumda beraber yaşama resmileşir ve görev haline gelir. Bu kronik bir hastalığa benzer. Akut olduğunda ona hastalık deriz, kronik hale geldiğinde ise doğal deriz fakat yine de bu bir hastalıktır. Bağlılık kronik hale geldiğinde onu kulağa hoş gelen görev ismiyle kutsarız. Üzerine çiçekler atar, onun için trompetler çalar, onun üzerine kutsal metinler söyleriz ve sonra tüm dünya bu görev adına birbiriyle savaşmaya ve insanlar bu görev adına birbirini soymaya başlar.
Görev ancak kötülüğü engellediği takdirde iyidir. Başka bir ideali olamayan, en düşük insanlar için bu açıdan iyidir fakat Karma Yogi olmak isteyenler bu görev fikrini atmalıdırlar. Sizin ve benim için görev yoktur. Dünyaya ne vermeniz gerekiyorsa bunu tam anlamıyla verin fakat görev olarak değil. Bunu düşünmeyin bile, kendinizi hiçbir şeye mecbur hissetmeyin. Neden mecbur olasınız? Zorunluluk ile yaptığınız her şey bağlılık oluşturacaktır. Neden sizin bir göreviniz olsun ki? Her şeyi Tanrı’ya bırakın. Görev ateşinin herkesi kavurduğu bu muazzam ocakta, bu nektarı için ve mutlu olun. Hepimiz sadece O’nun iradesini yerine getiriyoruz ve ödüllerle ve cezalarla bir işimiz yok. Ödülü istiyorsanız, cezayı da almalısınız, cezadan kurtulmanın tek yolu ödülden vazgeçmektir. Acıdan kurtulmanın tek yolu mutluluk fikrinden vazgeçmektir çünkü bu ikisi birbirine bağlıdır. Bir tarafta mutluluk varken diğerinde acı vardır. Bir tarafta yaşam varken diğerinde ölüm vardır. Ölümün ötesine geçmenin tek yolu yaşam aşkından vazgeçmektir. Yaşam ve ölüm aslında aynı şeye farklı noktalardan bakmaktır. Acısız mutluluk, ölümsüz yaşam düşünceleri çocuklar için çok iyidir fakat düşünür bunun sadece kavramların çelişkisi olduğunu görür ve ikisinden de vazgeçer. Yaptığınız hiçbir şey için övgü veya ödül aramayın. İyi bir eylem yapar yapmaz karşılığını bekleriz. Bir hayır kurumuna bağış yapar yapmaz isimlerimizin gazetelerde ilan edilmesini bekleriz. Acı işte bu tarz isteklerin neticesinde gelir.
Dünyadaki en büyük insanlar, adları duyulmadan gelip geçmişlerdir. Bizim bildiğimiz Buddalar ve İsalar dünyanın haklarında hiçbir şey bilmediği büyük insanlarla karşılaştırıldıklarında, ikinci sınıf kahramanlar olarak kalırlar. Her ülkede bu bilinmeyen kahramanlardan yüzlercesi sessizce yaşamıştır. Onlar sessizce yaşadılar ve sessizce gittiler ve onların düşünceleri, zaman içinde Budda’larda ve İsa’larda ortaya çıktığında bizce bilinir hale geldi. En yüce insanlar, kendi bilgilerinden bir isim veya şöhret kazanmaya çalışmazlar. Fikirlerini dünyaya bırakırlar, kendileri için bir şey talep etmezler, kendi adlarıyla anılan okullar veya sistemler kurmazlar. Onların tüm doğası bundan oluşur. Onlar, karıştırmayan fakat sadece sevgiyle eriyen temiz sattvikalardır. Hindistan’da bir mağarada yaşayan böyle bir Yogi görmüştüm. O benim gördüğüm en harika insanlardan biriydi. Kendi bireysellik duygusunu o kadar kaybetmiş ki; sanki içindeki insan tamamen yok olmuş ve geride sadece tanrısal idrak duygusunu bırakmıştı. Eğer bir hayvan ellerinden birini ısırırsa, diğerini de vermeye hazırdı ve bunun Tanrı’nın iradesi olduğunu söylerdi. Ona gelen her şey Tanrı’dandı. Kendini insanlara göstermiyordu fakat yine de o bir sevgi, gerçek ve tatlı fikirler deposuydu.
Bunun ardından ise daha çok rajası ve hareketi olanlar, mücadeleci doğaya sahip insanlar gelir. Onlar mükemmel fikirleri alır ve dünyaya öğretirler. İnsanların en yüceleri sessizce gerçek ve soylu fikirleri topar ve bu fikirleri oradan oraya giderek anlatırlar. Gautama Budda’nın hayatı boyunca durmadan kendisinin yirmi beşinci Budda olduğunu söylediğini görürüz. Ondan önceki yirmi dört kişi tarih tarafından bilinmese de, tarih tarafından bilinen Budda, onlar tarafından atılan temeller üzerine inşa edilmiştir. En yüce insanlar sessizdirler, sakindirler ve tanınmazlar. Onlar düşüncenin gücünü gerçekten bilen insanlardır, bir mağaraya girip kapıyı kapatıp sadece beş doğru düşünceyi düşünüp bu dünyayı terk etseler bile bu beş düşüncenin sonsuza kadar yaşayacağını bilirler. Gerçekten de böyle düşünceler dağlara nüfuz eder, okyanusları aşar ve tüm dünyayı dolaşır. Bu düşünceler insanların yüreklerinin derinliklerine, beyinlerine girer, insanları uyandırır ve böylece insan hayatındaki çalışmalarda pratik olarak ifade edilmiş olurlar. Bu sattvika insanlar aktif olmada, savaşmada, çalışmada, mücadelede, vaaz vermekte ve iyilik yapmakta Tanrı’ya çok yakındırlar. Aktif çalışanlar her ne kadar iyi olsalar da içlerinde küçük bir cehalet kırıntısı kalmıştır. Doğamızda hala birtakım lekeler kaldıysa ancak o zaman çalışabiliriz. Bağlılıklardan ve motivlerden gücünü almak çalışmanın doğasındandır. Daima aktif olan “Tanrı’nın Takdiri”nin varlığında, O’nun iradesi olmadan bir serçe bile düşmezken nasıl bir insan kendi işine bu kadar önem verebilir? O’nun dünyadaki en ince şeylerle bile ilgilendiğini biliyorken böyle yapmak Tanrı’ya hakaret olmaz mı? O’nun karşısında sadece saygı ile eğilip: “Sen’in iraden olsun.” demeliyiz.
En yüce insanlar çalışamazlar çünkü onların içinde bağlılık yoktur. Bütün ruhu ÖzBen’in içinde erimiş olan, bütün istekleri ÖzBen’inde sınırlanmış olan ve ÖzBen’i birleşmiş olanlar için çalışmak yoktur. Onlar gerçekten de insanlığın en yüceleridir fakat bunun dışındaki herkes çalışmak zorundadır. Bu şekilde çalışırken de asla evrendeki en ufak bir şeye bile yardım ettiğimizi düşünmemeliyiz. Bunu yapamayız. Biz bu dünya jimnastik salonunda sadece kendimize yardım ederiz. Bu doğru çalışma şeklidir. Bu şekilde çalışırsak, bu çalışma şansının bize sunulan bir ayrıcalık olduğunu daima hatırlarsak, asla herhangi bir şeye bağlanmayız.
Sizin ve benim gibi milyonlarca insan, bu dünyada çok büyük insanlar olduğumuzu düşünürüz fakat hepimiz ölürüz ve beş dakika içinde dünya bizi unutur. Tanrı’nın hayatı ise sonsuzdur. “O Yüce Güç’ün iradesi dışında kim bir an bile yaşayabilir, bir an bile nefes alabilir?” O daima aktif olan “Tanrı’nın Takdiri”dir. Bütün güç O’nundur ve O’nun emrindedir. O’nun emri ile rüzgar eser, güneş parlar, dünya yaşar ve ölüm dünyada gezinir. O, her şey içindeki her şeydir. O, her şeydir ve her şeydedir. Biz sadece O’na dua edebiliriz. Çalışmanın tüm meyvelerinden vazgeçin, iyilik adına iyilik yapın ancak o zaman tam bir tutkusuzluk ve bağımsızlık hali gelecektir. O zaman yüreğin zincirleri kopar ve biz mükemmel özgürlüğe kavuşuruz. Bu özgürlük ise Karma Yoga’nın hedefidir.
BÖLÜM 8
KARMA YOGA’NIN İDEALİ
Vedanta’daki en büyük fikir, aynı hedefe farklı yollarla ulaşabileceğimiz fikridir ve bu yollar; çalışma yolu, sevgi yolu, kendini öğrenme yolu ve kozmik bilgi yolu olarak dört kategoriye ayrılabilir. Fakat aynı zamanda bu ayrımın çok belirgin olmadığını ve bu kategorilerin birbirinden çok farklı olmadıklarını bilmelisiniz. Her biri diğeri ile çelişmez ve kimi zaman bu yollar birbirleriyle birleşir. Kategorilerin adlandırılması ise her kategorinin kendi tipine göre yapılmıştır. Bu demek değildir ki; iş, dua, sevgi ve bilgiden başka yeteneğe sahip olan insan bulunmaz. Ne çalışmaktan başka yeteneği olmayan bir insan bulabilirsiniz, ne ibadet etmekten başka bir özelliği olmayan insan olabilir, ne de bilgiden başka bir şeye sahip olmayan insan vardır. Sonunda tüm dinler, tüm hizmet ve çalışma metotları bizi hep aynı hedefe getirir. Ben bu hedefi daha önce belirtmeye çalışmıştım. İşte bu hedef - özgürlüktür.
Etrafımızda gördüğümüz ve algıladığımız her şey, atomdan insana kadar, maddenin hissiz, cansız taneciğinden dünyadaki en yüksek varlılığa kadar her şey ve insan ruhu özgürlük için mücadele eder. Aslında tüm evren bu özgürlük mücadelesinin bir neticesidir. Tüm bileşimlerde, her parçacık kendi yoluna gitmek, diğerlerinden uzaklaşmak ister fakat diğerleri onu tutar. Bizim dünyamız da güneşten ve ay da dünyadan uzaklaşmak ister. Her şeyin sonsuz dağılıma eğilimi vardır. Evrende gördüğümüz her şeyin temelinde özgürlüğe doğru giden bir mücadele vardır; bu eğilimin etkisiyle aziz dua eder ve hırsız çalar. Eğer yapılan eylemin şekli doğru değilse buna kötü deriz, eğer doğru ve yüce ise iyi deriz. Fakat itici güç hep aynıdır ve bu özgürlüğe doğru mücadeledir. Aziz, kendi tutsaklık halini bilmekten bunalmıştır ve bundan kurtulmak için Tanrı’ya dua eder. Hırsız, bazı şeylere sahip olmadığı düşüncesinden bunalmıştır ve bu istekten kurtulmaya, ondan özgür olmaya çalışır bu yüzden çalar. Özgürlük, bilinçli veya bilinçsiz olarak, tüm doğanın tek hedefidir ve her şey o hedefe doğru gitmek için mücadele eder. Azizin aradığı özgürlük hırsızın aradığı özgürlükten çok farklıdır; azizin sevdiği özgürlük onu sonsuzluğun hazzına, tarif edilemez sevince götürürken, hırsızın yüreğindeki özgürlük onun ruhunda sadece yeni bağlar oluşturur.
Her din bu özgürlük mücadelesinin ifadesini içerir. Bu ahlakın ve fedakarlığın temelidir ve bu insanın kendini küçük ve önemsiz bedeni ile özdeşleştirmesinin doğru olmadığının işretidir. İyi işler yapan, başkalarına yardım eden bir insan gördüğümüzde onun, “ben ve benim” döngüsünde hapsolmuş olmadığını anlarız. Bencillikten kurtulma çabasının sınırı yoktur. Bütün büyük etik sistemleri hedef olarak fedakarlığı gösterir. Peki tamamen fedakar hale gelmiş bir insana ne olur? O artık bir şahsiyet değildir, o artık sonsuz genişlemeye ulaşmıştır. Önceden sahip olduğu küçük şahsiyet sonsuza kadar yok olmuş ve o artık sonsuz hale gelmiştir, elde ettiği bu sonsuz genişleme hali ise bütün dinlerin, ahlak ve felsefe öğretilerinin hedefidir. Şahsiyetçi insan ise bu felsefi düşüncenin ortaya konduğunu duyunca korkuya kapılacaktır. Fakat aynı zamanda ahlak öğreten biri ise, o da aslında fikri öğretir. O da insanın fedakarlığına bir sınır koymaz. Bir insanın bireyci, şahsiyetçi sistemde tamamen fedakar hale geldiğini düşünün, onu diğer yollarla mükemmelliğe ulaşan insanlardan nasıl ayırabiliriz ki? Her iki durumda da o evrenle bir olmuştur ve bu tek hedeftir fakat sadece bireycinin kendi mantığını kullanarak doğru sonuca ulaşmaya cesareti yoktur. Karma Yoga, tüm insan doğasının tek hedefi olan özgürlüğün fedakar çalışma ile elde edilmesidir. Her bencil eylem veya hareket bu nedenle hedefe ulaşmamızı geciktirir ve her fedakar eylem veya hareket bizi hedefe doğru götürür. Bu yüzden ahlaklılığın tek tanımı: Bencil olan ahlaksızdır ve fedakar olan ahlaklıdır.” olarak yapılabilir.
Fakat detaylara girdikçe konu o kadar basit görünmeyecektir. Örneğin, daha önce belirttiğim gibi, çevre genellikle detayları farklılaştırır. Aynı eylem bazı koşulda bencil olmazken başka koşullarda oldukça bencil olabilir. Öyleyse sadece genel bir tanım verip, detayları zaman, mekan ve koşullardaki farklılıklar dikkate alınarak değerlendirmek üzere bırakabiliriz. Bir ülkede bir çeşit davranış ahlaklı kabul edilirken, başka bir ülkede aynı davranış ahlaksızlık olarak kabul edilebilir çünkü koşullar farklıdır. Bütün doğanın hedefi özgürlüktür ve özgürlük sadece fedakarlıkla elde edilir, bencil olmayan her düşünce, söz veya davranış bizi hedefe doğru götürür ve ahlaklıdır. Bu tanımlama, her dinde ve her etik sisteminde geçerlidir. Bazı düşünce sistemlerinde ahlakın Yüce Varlıktan, Tanrı’dan geldiği söylenir. Buna inanan bir insana neden bunu yapıp diğerini yapmaması gerektiğini sorarsanız, “Çünkü bu Tanrı’nın emridir.” diye cevap verecektir. Fakat geldiği kaynak ne olursa olsun tüm ahlak prensiplerinin temel fikri; kendini düşünmemek, kendini kurban etmek ve kendini inkar etmektir.
Fakat bazı insanlar bu yüce etik fikre rağmen küçük şahsiyetlerinden vazgeçmek düşüncesinden korkarlar. Küçük şahsiyetine sarılan insan, tamamen fedakar, kendini hiç düşünmeyen, kendisi için hiçbir şey yapmayan, kendisi için hiçbir söz bile söylemeyen bir insanın durumunu düşündüğünde, o zaman “şahsi ben” inin nerede olacağını sorar. O, “şahsi ben” inin sadece kendisi için düşündüğünde, hareket ettiğinde veya konuştuğunda var olduğunu sanır. Eğer sadece başkaları ile, evrenle ilgilenecekse o zaman “ben” i nerededir? O ben sonsuza kadar yok olmuştur.
Bu nedenle Karma Yoga özgürlük hedefine fedakarlıkla ve iyi işler yapmayla ulaşmaya dayalı bir etik ve din sistemidir. Karma Yogi’nin herhangi bir doktrine inanması gerekmez. Tanrı’ya bile inanmayabilir, ruhunun ne olduğunu sorgulamayabilir ya da metafizik şeyler düşünmeyebilir. Onun kendine ait “fedakarlığı gerçekleştirme” hedefi vardır ve bunu kendisi başarmalıdır. Hayatının her dakikası bunun gerçekleşmesi olmalıdır çünkü o bu sorunu, herhangi bir doktrin veya teorinin yardımı olmaksızın, Jnani’nin mantık ve ilham ile ve Bhakta’nın da sevgi ile çözdüğü bu sorunu çalışma ile çözmelidir.
Şimdi bir sonraki soru geliyor. İş nedir? Dünyaya iyilik yapmak nedir? Dünyaya iyilik yapabilir miyiz? Mutlak açıdan hayır, göreceli açıdan evet. Dünyaya kalıcı ve sonsuza kadar süren hiçbir iyilik yapılamaz, eğer yapılabilseydi dünya bu dünya olmazdı. Bir insanın açlığını beş dakika için doyurabiliriz fakat o sonra yine acıkacaktır. Bir insana sağladığımız her zevk anlıktır. Hiç kimse acı ve mutluluğun sonsuz tekrarlayan ateşini kalıcı olarak iyileştiremez. Dünyaya kalıcı bir mutluluk verilebilir mi? Başka bir yerinde bir girdap yaratmadan okyanusta bir dalga oluşturamayız. Dünyadaki iyi şeylerin toplamı, insanların ihtiyaçlarına ve hırslarına bağlı olarak hep aynı olmuştur. Azaltılamaz ve arttırılamaz. İnsan ırkının bugün bildiğimiz tarihini ele alın. Hep aynı acıları ve mutlulukları, aynı neşe ve üzüntüleri ve aynı farklılıkları görmüyor muyuz? Bazı insanlar zengin, bazıları fakir, bazıları yüksek, bazıları düşük, bazıları sağlıklı, bazıları sağlıksız değil mi? Tüm bunlar eski zamanlarda, Mısırlılarda, Yunanlılarda ve Romalılarda şimdi Amerikalılarda olduğunun aynısıydı. Tarih bilindiğinden beri bu hep aynı olmuştur ve acı ile mutluluğun bu engellenemez farklılıkları sürdükçe, bu farkı azaltma mücadelesi de devam etmiştir. Tarihin her döneminde başkalarının hayatını düzeltmek için çalışan binlerce insan dünyaya gelmiştir. Peki ne kadar başarılı olabildiler? Sadece topu bir yerden alıp bir yere taşıyabiliriz. Acıyı fizik plandan alırız ve o mental plana gider. Tıpkı Dante’nin cehennemi tablosunda ellerine bir tepenin üstüne çıkarmaları için bir altın kütlesi verilen yoksullar gibi. Mutluluk hakkında bizim konuşmalarımız sadece okul çocuklarının masalı kadar iyidir. Altın Çağın hayalini kuran tüm milletler kendilerinin en şanslı olacaklarını düşünürle. İşte onların mutlu kraliyet hakkındaki fedakar hayalleri ancak bu kadardır!
Bu dünyaya mutluluk katamayız, aynı şekilde acı da. Bu dünya üzerindeki mutluluk ve acının enerjilerinin toplamı hep aynı kalacaktır. Onu bir o tarafa bir bu tarafa iteriz fakat o hep aynı kalır çünkü bu onun doğasıdır. Bu met cezir, bu iniş ve çıkış dünyanın doğasıdır aksini düşünmek ölümsüz yaşam olacağını düşünmek kadar mantıksızdır. Bu tamamen saçmadır çünkü yaşam fikri ölümü, mutluluk fikri acıyı içerir. Lamba devamlı yanmaya devam ederek söner ve bu onun hayatıdır. Yaşam istiyorsanız, onun için her dakika ölmelisiniz. Yaşam ve ölüm aslında aynı şeye farklı noktalardan bakmaktır, aynı dalganın inişi ve çıkışıdır ve bu iki şey bir bütünü oluşturur. Bir insan “iniş” tarafından bakar ve karamsar olur, diğeri “çıkış” tarafından bakar ve iyimser olur. Bir çocuk okula giderken anne ve babası ona bakar, çocuğun istekleri basittir ve bu yüzden her şey ona güzel görünür, o son derece iyimserdir. Fakat çok çeşitli deneyimleri olan yaşlı insan daha sakindir, coşkusu azalmıştır. Bu yüzden yaşlı milletler, etraflarındaki onca çürüme ve bozulma yüzünden umutsuz olmaya, genç milletlere göre daha yatkındır. Hindistan’da “Bin yıl şehir, bin yıl orman” diye bir deyim vardır. Şehrin ormana dönüşmesi ve ormanın şehre dönüşmesi her yerde devam ediyor ve bu insanları gördükleri tarafa göre iyimser veya kötümser yapıyor.
Ele aldığımız ikinci fikir eşitlik fikridir. Altın çağ hayalleri, çalışmak adına çok büyük itici kuvvet olmuştur. Birçok din bunu bir unsur olarak kullanmış, Tanrı’nın evreni yönetmek için geliyor olduğunu ve bundan sonra hiçbir farklılığın kalmayacağını söylemişlerdir. Bu doktrini öne sürenler fanatiklerdir ve fanatikler gerçekten de en saf insanlardır. Hristiyanlık da bu fanatizmin cazibesi temel alınarak sunulmuştur ve onu Yunanlı ve Romalı kölelere bu kadar çekici kılan da budur. Onlar altın çağ dininde köleliğin olmayacağına, yiyecek ve içeceğin bol olacağına inanmışlardı ve bu yüzden Hristiyanlık etrafında toplandılar. Bu fikri ilk olarak öne sürenler elbette cahil fanatiklerdi fakat bunun yanında çok da samimiydiler. Modern zamanlarda bu altın çağ hayali eşitlik, özgürlük ve kardeşlik şeklini aldı. Aslında bu da fanatizmdir. Dünya üzerinde gerçek eşitlik asla olmadı ve olamaz. Burada hepimiz nasıl eşit olabiliriz? Bu gerçekte mümkün olmayan eşitlik fikri, ancak hepimizin ölümü ile mümkündür. Bu dünyayı şu an olduğu şey yapan nedir? Bu kaybedilen dengedir. Kaos diye adlandırılan ilk halde mükemmel bir denge vardı. O zaman evrenin şekillendirici kuvvetleri nasıl oluştu? Mücadele, yarış ve çatışma ile. Maddenin tüm parçacıklarının denge halinde olduğunu düşünün, o zaman bir yaratma süreci olabilir miydi? Bunun imkansız olduğunu bilimden biliyoruz. Bir parça suyu karıştırın ve sonra suyun her bir parçacığının tekrar durgun hale gelmek için çabaladığını göreceksiniz. Evrenin içindeki her şey de tekrar o mükemmel denge haline gelmeye uğraşır. Sonra tekrar bir karmaşa oluşur, tekrar bileşim ve yaradılış oluşur. Eşitsizlik yaradılışın temelinde yatar. Aynı zamanda eşitlik sağlamaya çalışan kuvvetler yaradılış için onu bozan kuvvetler kadar gereklidir.
Mutlak eşitlik, mücadele halindeki tüm kuvvetlerin tüm boyutlarda tamamen dengede olması hali bu dünyada asla olamaz. O hale ulaşmadan önce bu dünya herhangi bir yaşam için uygun olmayan duruma gelmelidir ve o durumda ise zaten kimse orada olmayacaktır. Bu nedenle tüm bu milenyum ve mutlak eşitlik fikirlerini sadece imkansız bulmuyor, aynı zamanda bu çabalarımızın bizi yok oluşa götürdüğünü düşünüyoruz. Bir insan ile diğeri arasındaki farkı yaratan nedir? Bu çoğunlukla akıldaki faklılıktır. Günümüzde sadece bir çılgın hepimizin aynı akıl gücü ile doğduğumuzu söyleyebilir. Dünyaya eşit olmayan yeteneklerle, daha yüksek veya daha düşük insanlar olarak geliyoruz ve doğumdan önce kararlaştırılan bu durumdan kaçmanın hiçbir yolu yoktur. Amerikan Kızılderilileri binlerce yıldır bu ülkede yaşıyorlardı ve bir avuç Avrupalı onların topraklarına geldiler ve onlar bu ülkenin görünüşünü ne kadar da değiştirdiler! Eğer herkes eşitse neden Kızılderililer bu ilerlemeyi sağlamadı? Avrupalılarla birlikte bu ülkeye farklı bir akıl gücü, farklı geçmiş izlenimler geldi ve bu ülkede kendini gösterdi. Mutlak farksızlık ölümdür. Bu dünya var oldukça farklılık olacaktır, olmalıdır ve mükemmel eşitlik çağı ancak bir yaradılış döngüsü sona erdiğinde gelecektir. Bundan önce eşitlik olamaz. Yine de altın çağa ulaşma düşüncesi büyük bir itici güçtür. Eşitsizliğin yaradılış için gerekli olması gibi, bu eşitsizliği sınırlama mücadelesi de yaradılış için gereklidir. Eğer özgürleşme ve Tanrı’ya dönme mücadelesi olmasaydı, yaradılış da olmazdı. İnsanın motivlerinin doğasını belirleyen, bu iki kuvvet arasındaki farktır. Her zaman çalışma motivleri olacaktır, bazıları tutsaklığa bazıları ise özgürlüğe doğru götürür.
Bu dünyanın dişlilerinin tekerlekleri korkunç bir mekanizmadır. Elimizi içine soktuğumuz anda o bizi içine çeker ve onunla birlikte dönmeye başlarız. Hepimiz belirli bir görevi yerine getirince rahat edeceğimizi düşünürüz fakat o görevin daha bir kısmını yapmadan başka bir görev bizi bekler. Hepimiz bu büyük ve karmaşık dünya makinesinin içine çekiliyoruz. Buradan çıkışın ise sadece iki yolu vardır; birincisi makineyle ilgili her düşünceden vazgeçip, onu bırakıp bir kenarda durmaktır ki bu tüm isteklerden vazgeçmek anlamına gelir. Bunu söylemek kolay olsa da yapmak çok zordur. Yirmi milyon kişi içinde bir kişi bu kahramanlığı yapabilir mi? Diğer yol ise dünyanın içine dalmak ve çalışmanın sırrını öğrenmektir ki bu da Karma Yoga yoludur. Dünya makinesinin dişlilerinden kaçmayın aksine onun içinde durun ve çalışmanın sırrını öğrenin. İçerde düzgün yapılan iş ile de dışarı çıkmak mümkündür. Dışarı çıkış yolu makinenin kendisinin içinden geçer.
Şimdi işin ne olduğunu gördük. İş doğanın düzeninin bir parçasıdır ve her zaman devam eder. Tanrı’ya inanlar bunu daha iyi anlar çünkü onlar Tanrı’nın bizim yardımımıza ihtiyaç duyacak kadar yetersiz bir varlık olmadığını bilirler. Bu dünya her zaman devam edecekse de, hedefimizin fedakarlık olduğunu, hedefimizin özgürlük olduğunu daima hatırlamalıyız ve Karma Yoga’ya göre bu hedefe ancak çalışarak ulaşılabilir. Dünyayı tamamen mutlu etme fikirleri fanatikler için iyi motivler olabilir fakat biz, fanatizmin iyilik kadar kötülük de getirdiğini bilmeliyiz. Karma Yogi, çalışmak için neden doğuştan gelen özgürlük sevgisi dışında başka bir motive gerek olduğunu sorar. Siz bu dünyevi motivlerin ötesine gidin. “Çalışmaya hakkınız var fakat meyvelerine değil.” Karma Yogi, insanın kendini bunu anlamak ve pratik yapmak için eğitebileceğini söyler. İyilik yapmak fikri onun varlığının bir parçası haline geldiğinde artık dışarıda bir motiv aramayacaktır. İyilik yapalım çünkü iyilik yapmak iyidir, bir amaç için iyilik yapan kişi bu amaç cennete gitmek bile olsa kendini bağlar, aşağı çeker, der Karma Yogi. En küçük bir bencil motiv ile yapılan iş, bizi özgürleştirmek yerine ayaklarımıza bir zincir daha bağlar.
Öyleyse tek yol çalışmanın meyvelerinden vazgeçmek ve onlara bağlanmamaktır. Bilin ki bu dünya biz değil ve biz de bu dünya değiliz, biz beden değiliz ve biz gerçekte çalışmıyoruz. Biz evrende daima var olan ve rahat olan ÖzBen’iz. Neden herhangi bir şeye bağlanalım ki? Bağlardan tamamen kurtulmamız gerektiğini söylemek iyi fakat bunun yolu nedir? Fedakarlıkla yapılan her iş, yeni bir bağ oluşturmak yerine varolan zincirden bir bağ koparır. Karşılığını düşünmeden dünyaya gönderdiğimiz her iyi düşünce birikecek, zincirden bir bağ koparacak ve ta ki biz insanların en temizi oluncaya kadar bizi arındırmaya devam edecektir. Yine de tüm bu pratik anlamı olmayan teorik bir felsefe gibi gözükebilir. Bhagavad Gita’nın öğretileri aleyhinde pek çok tartışma okudum ve bunların çoğunda motiv olmadan insanın çalışamayacağı söyleniyordu. Onlar fanatizm dışında fedakarca çalışma görmedikleri için böyle konuşurlar.
Size son olarak Karma Yoga’nın bu öğretisini pratiğe geçirmiş bir insandan bahsetmeme izin verin. Bu insan Budda’dır. O Karma Yoga’yı tam ve kusursuz olarak pratiğe geçiren bir kişidir. Dünyada Budda dışındaki tüm peygamberlerin onları fedakar eylemlere sevk eden dışsal motivleri vardı. Dünyadaki peygamberler, bu küçük istisna dışında iki gruba ayrılabilir. Birinci gruptakiler, Tanrı’nın dünyadaki enkarneleri olduklarını kabul eder, diğerleri ise sadece Tanrı’nın elçileri olduklarını kabul eder ve her ikisi de kullandıkları dil ne kadar ruhsal olursa olsun, çalışma motivlerini dışardan alır ve dışardan ödül beklerler. Tüm peygamberler içinde sadece Budda: “Sizin Tanrı hakkındaki çeşitli teorilerinizi bilmek istemiyorum. Ruh hakkındaki tüm bu soyut doktrinleri tartışmanın ne faydası var? İyi olun ve iyilik yapın ve bu sizi özgürlüğe ve gerçeğe götürecektir.” demiştir. O, hayatını tamamen kişisel motivlerin dışında yaşadı, hangi insan ondan daha fazla çalışmıştır ki? Tarihte bana onun kadar her şeyin üstüne yükselmiş bir karakter gösterebilir misiniz? Bütün insan ırkı sadece bir tek böyle karakter, böyle yüksek bir felsefe, böyle geniş bir sevgi üretmiştir. Bu büyük filozof en yüksek felsefeyi öğretiyordu fakat en küçük varlığa bile geniş bir sevgisi vardı ve asla kendisi için bir şey istemedi. O ideal Karma Yogi’dir, o tamamen motivsiz hareket etti ve insanlık tarihi onun dünyaya gelen en büyük insan olduğunu, onun şimdiye kadar var olan en büyük yürek ve akıl bileşimi olduğunu, ortaya çıkan en büyük ruh gücü olduğunu gösteriyor. O, dünyanın gördüğü ilk büyük reformcudur. O: “Eski metinler öyle söylüyor diye inanmayın, milli inancınız olduğu için inanmayın, çocukluğunuzdan beri inandırıldığınız için inanmayın, önce inceleyin ve ancak sonra o inancınızın insanlara iyilik getireceğini görürseniz onu hayata geçirin ve başkalarına da bunun için yardım edin.” demeye cesaret eden ilk kişidir.
En iyi çalışan insan, herhangi bir motiv olmadan, ne para için ne şöhret için ne de herhangi başka bir şey için çalışandır. Bir insan bunu yapabildiğinde Budda olabilir ve ondan dünyayı dönüştürebilecek kadar büyük bir çalışma gücü çıkacaktır. Bu insan, Karma Yoga’nın en yüksek idealini temsil eder.
Copyright © 2004 - NV&V Hint Spiritüal Kültür ve Yoga Web Sitesi. Tüm hakları saklıdır. Bu sitedeki eserlerin hiçbir parçası izinsiz olarak basılamaz, kopyalanamaz ve kullanılamaz.
|