AVATAR_SRI_RAMAKRISNA

                                        H i n t   S p i r i t ü a l   K ü l t ü r   v e   Y o g a   W E B   S i t e s i
      
 
   Ana sayfa
      
    Yoga Kültürü
 
   Vedalar ve Neo-Vedanta
    
    Avatar Şri Ramakrişna
  
    Swami Vivekananda
 
     Karma Yoga
  
     Jnana Yoga
  
     Bhakti Yoga
   
     Raja Yoga
   
     Pratik Vedanta
    
     Diğer Eserleri
          
    Kütüphane
  
    Resim Galerisi
  
   
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
   
 
   
  
  
 
 
       
      
 
        AVATAR ŞRİ RAMAKRİŞNA PARAMAHAMSA
   

SEVGİLİ ŞRİ RAMAKRİŞNA

        Avatar Şri Ramakrişna Paramahamsa. Bu Yüce Sonsuz Ruha sahip olan Varlığı, bu Yüce Tanrısal insanın Kim olduğunu ve onun Yüceliğini ifade etmek için onun onuruna layık kelimeler yok insan dillerinde. Evrenin Sonsuzluğunda kayıp olan bizim küçük Dünya gezegenimizde ona Ramakrişna Paramahamsa adı verilmişti. Paramahansa – Kozmik Sonsuzlukta Hansa -“Kutsal Bilge” kuşu gibi uçan bir Ruh demek. Ama onun çocuk adı – Gedadhar idi. Vişnu Tanrı’nın insan olarak doğuşuna ise Avatar denir. Avatarın Ne veya Kim olduğunu, Gerçeği bilen Ramakrişna kendisi en iyi şekilde şöyle anlatıyor:
Avatar her zaman Tektir. Bir zaman burada, başka zaman orada, Krişna, İsa vb. gibi çeşitli isimleri alıp ortaya çıkan Yüce Varlık hep aynıdır.”
 
Ünlü Fransız yazarı Romain Rolland “Ramakrişna’nın Hayatı” kitabında onun doğuşunu şöyle anlatıyor: “Hindistan’da, Bengal’de, pirinç tarlaları ile çevrilmiş Kamarpukur köyünde çok fakir bir brahmin ailesi yaşıyormuş. Soyadları Çatopadyaya olan karı koca çok temiz kutsal bir hayat yaşıyorlarmış ve Yüce Kahraman Rama’ya tapıyorlarmış. Babası Kudiram çok nadiren bulunan bir dürüstlüğe sahipmiş. “Onu Tanrılar ziyaret ediyorlardı. Altmış yaşında bir ihtiyar olduğu zaman o, Vişnu Tanrı’nın ayak izleri bulunan kutsal Gaya’ya hacca gidiyor. “Yüce Kurtarıcı” ona gece geliyor ve diyor: “İnsanlığı kurtarmak için Ben tekrar hayata geliyorum.” Aynı anda Kamarpukur’da tek başına uyuyan  (Kudiramın) eşi Çandramani, kendinin Tanrı’nın ellerinde olduğunu hissediyor. Onun basit evinin karşısında olan Şiva Tapınağında onun gözlerin önünde birden Tanrının imajı canlanıyor. Parlak beyaz bir Işın onun içine giriyor. Güçlü ve coşkun etki altında kalan Çandramani bayılıyor. Kendine geldiğinde o –Tanrı’nın avı - artık hamile idi. Eşi eve döndüğünde onu çok değişmiş bir halde buluyor. Çandramani farklı sesler duyuyordu. O içinde canlı Tanrıyı taşıyordu.” Çocuk 18 şubat 1836 yılında doğuyor. İşte onu Dünya sonra Avatar Ramakrişna adı ile tanıyor.
 
Bir gün Vivekananda Guru’ya - kendisinin Hocası olan Ramakrişna’ya insanlığın tüm çağlarının sorusu olan soruyu soruyor:
-         Efendim, siz Tanrıyı gördünüz mü?
      Ramakrişna ona şöyle cevap veriyor:
-         Evet oğlum, ben O’nu gördüm. Gerçekten ben seni önümde gördüğüm gibi O’nu  görüyorum. Ama ben Tanrıyı seni gördüğümden daha aydın ve net görüyorum ve sana da gösterebilirim!
 
Ramakrişna kendi öğrencilerine şöyle diyordu:
-         Ben tüm dinleri uyguladım: Hinduizmi, İslamı, Hristiyanlığı ve Hinduizmin çeşitli farklı yollarını takip ettim. Ve ben buldum ki; tüm dinler çeşitli yollarla tek ve aynı Tanrı’ya yaklaşıyorlar… ben görüyorum ki insanlar din adına birbiri ile düşmanlık yapıyorlar. Onlar anlamıyorlar ki; Kimin adı Krişna ise, O’na Şiva da diyorlar, veya İlk Enerji, veya İsa, veya Allah. O binlerce Adlara sahip olan Tek Rama’dır.
Öz Ruh daima aynıdır, O’nun sadece adları farklıdır. Herkes aynı Yüce Öz Varlığı arıyor, değişen sadece iklimler, heyecan ve isimler… Herkes kendi yolunda gitsin. Eğer onun Tanrıya ulaşma isteği içten ve çok güçlü ise, merak etmesin, o Tanrıya ulaşacaktır.
 
Ramakrişna’nın Büyük Yüreğinde – Maya (Evren, dünya ve akıl illüzyonu) ve Realite (Yüce Gerçek Boyutu), sonsuz Maddi Doğa–Anne ve Mutlak Ruh–Baba gibi Varlılığın en büyük karşıt kategorileri en somut bir şekilde Büyük bir Sentez içinde Birleşiyorlar.
 
“Evet, benim Mukaddes Annem (Alem Annesi’nin sıfatlarından biri olan - Kali Tanrıçası) Mutlaktan başka hiç bir şey değildir. O aynı zamanda hem tek, hem çoğul, hem de teklikten ve çoğulluktan daha yüksek ve üstündür. Benim Mukaddes Annem söylüyor: “Ben – Evrenin Annesiyim, Ben Vedanta’nın Brahman’ıyım ve Upanişadların Atman’ıyım. İşte Ben Brahman olarak her şeyi ayrı ayrı yarattım. İyi ve kötü işler Bana itaat ederler. Tabi Karma Kanunu da var. Ama onun Hükümdarı Benim. Kanunların Yaratılışı ve değişimi bana aittir. Karmayı, İyi ve Kötü her şeyi Ben yönetiyorum. Bana geliniz ve Ben sizi bu Dünya’nın içinden, tüm varlıkların Okyanusunun içinden götüreceğim… Eğer İsterseniz Ben size Mutlağın Bilgisini de verebilirim… Siz kendi “ben’inizden” ve Benden ayrılamazsınız. Mutlağı öğrenip O’nunla Birleşenler bile Benim isteğimle Bana dönüyorlar, evladım.” “Benim Mukaddes Annem – İlk Tanrısal Enerjidir – O her yerdedir. O aynı zamanda her şeyin ve her olayın içinde ve dışındadır, Evreni Yaratan O’dur. Ve Evren Onu Kendi Yüreğinde taşıyor.”
 
İşte böylece anlaşılıyor ki, hangi nedenle Hindistan’da Yüce Tanrıya, Baba değil de, daha çok Anne, Yüce Anne (Alem Annesi) derler. Bugün bunu anlamı ve önemi çok daha artmıştır, çünkü Hint efsaneleri ve öğretilerine göre Kova Çağına giren insanlığın 6. Kök Irkı - Alem Annesinin ve Kadınların Irkı diye adlandırılmıştır. Ve bu geçiş Döneminde de insanlığı kurtaran Alem annesi ve kadınlar olacaktır.
 
“Djiva – Şiva’dır, canlı varlığın Özü olan Yüreği – Tanrı’dır, diyor Ramakrişna. Kim Onun için acımaktan söz eder? Ona acımaya gerek yok, ona sadece hizmet etmek gerek. İnsanın içinde Yüreğinde Canlı Tanrı’yı görerek Ona hizmet etmek gerek. Her İnsanın içinde Canlı Tanrı vardır, ama her bir insan Tanrı’nın içinde değildir. İşte bu nedenle onlar ıstırap çekiyorlar.” diyordu Ramakrişna.
Yüce Tanrı ile tamamen Birleşen Ramakrişna şöyle diyordu: “İnsan tam aydınlıkla Tanrının yollarını bilemez. Ama Ben görüyorum ki; tüm üçü de – kurban, kurbanın başının koyulduğu yer ve kılıcı ile o kurbanı kesen – hep aynı Yüce Ruh. O... nasıl bir görüntüdür bu…”
 
Şri Ramakrişna Paramahamsa’nın Yüreği insanlık için her zaman Büyük Sevgi ile doludur. Tüm zamanların ve halkların En Büyük Sevgi Hocası olan O, Tanrısal Sevgi’nin ta Kendisidir! İşte O’dur - yüzyıldan yüzyıla Kendini insanlar için ve tüm canlılar için sonsuz defa kurban eden – O’dur öyle bir Tanrısal Yüce Sevgi!
Ama: “İnsanlığı kurtarmak için tekrar hayata gelen Tanrı’nın Kurbanı, ne kadar ölçüsüz, muazzam ve Büyük olduğunu hiç kimse bilemez” diyordu Ramakrişna.
 
 Avatar olan O Yüce Yüreğin, tekrar ve tekrar, yüzyıldan yüzyıla ve günden güne, karanlıkta kalan sayısız çok insanlar ve canlılar için Kendini veren O’nun Kurbanının ne kadar Büyük olduğunu biz asla bilemeyiz.
Ramakrişna Paramahamsa’ya sevgi ve saygılarını göstermek için ve Yüce Ruhun Kahramanlığına sığınmak için insanlar tüm Dünya’dan Kalküta’nın yanındaki Dakşineşvar’a yola çıkıyorlar veya kendi yüreklerini Ona Yönlendiriyorlar… Ne kadar Güzel ki – Dünya’da Unutulmayan Yücelik var – Büyük Yürek Işığı!.
 
 

 

SWAMI VIVEKANANDA

 

 

ÜSTADIM

 

 “Ne zaman erdem azalsa ve ahlaksızlık öne çıksa, ben insanlığa yardım etmek için gelirim.” demişti Krişna Bhagavad-Gita’da. Ne zaman bizim bu dünyamız büyüme anlamında, oluşan durumlar anlamında yeni bir ayarlama gerektirse, bir güç dalgası gelir ve nasıl bir insan iki boyutta, ruhsal ve maddi boyutta hareket ediyorsa aynı şekilde ayarlama dalgaları da her iki boyutta gelir. Bir tarafta yani maddi boyutun ayarlanmasında Avrupa modern zamanlar boyunca temel olmuş; ve diğer tarafın, ruhsal boyutun ayarlanmasında ise Asya dünyanın tarihi boyunca temeli oluşturmuştur. Bugün insan ruhsal boyutta bir ayarlamaya daha ihtiyaç duyuyor, bugün maddi fikirler kendi görkem ve güçlerinin en yüksek seviyesindeyken, bugün insan kendi ilahi doğasını unutmak üzereyken, insan maddeye bağımlılığındaki artışla beraber sadece basit bir para yapan makineye indirgenmek üzereyken, bir ayarlama gereklidir; o ses konuşmuştur ve o güç toplanmakta olan maddiyat bulutlarını kovmak için gelmektedir. Çok da uzak olmayan bir tarihte insanlığa kendi gerçek doğasını bir kez hatırlatacak olan o güç harekete geçirilmiştir ve bu gücün başlayacağı yer yine Aysa olacaktır.

 

“Bizim bu dünyamız iş bölümüne dayalıdır. Bir insanın her şeye sahip olacağını söylemek boşunadır. Biz ne kadar da çocuksuyuz!” Bebek de kendi cehaletiyle oyuncak bebeğinin tüm evrende gıpta edilecek tek mülk olduğunu düşünür. Aynı şekilde büyük maddi güce sahip bir millet de bunun gıpta edilecek tek şey olduğunu, bunun ilerleme ile kastedilen tek şey olduğunu, bunun uygarlık ile kastedilen tek şey olduğunu ve mülkiyeti önemsemeyen ve o güce sahip olmayan diğer milletlerin yaşamayı hak etmediklerini, onların varoluşlarının faydasız olduğunu düşünür! Fakat diğer taraftan başka bir millet de maddi uygarlığın tamamen faydasız olduğunu düşünebilir. Bir zamanlar dünyaya Doğu’dan; “Bir insan güneşin altındaki her şeye sahip olsa fakat ruhsallığa sahip olmasa bu ne işe yarar?” diyen bir ses gelmişti. Bu doğuya özgü bakıştır, diğeri ise batıya.

 

Her iki bakışın da kendi büyüklüğü, kendi görkemi vardır. Şimdiki ayarlama ise bu iki idealin armonize edilmesi, birbiriyle harmanlanmasıdır. Doğuluya göre ruh dünyası, Batılının duyular dünyası kadar gerçektir. Doğulu, ruhsal olanda istediği veya umut ettiği her şeyi bulur, orada hayatı kendisi için gerçek kılan her şeyi bulur. Batılıya göre o bir hayalperesttir; Doğuluya göre de Batılı gelip geçici oyuncaklarla oynayan bir hayalperesttir ve o, yetişkin erkek ve kadınların er geç bırakmak zorunda kalacakları bir avuç şey için bu kadar çabalamasına güler. Her biri diğerini hayalperest olarak görür. Fakat doğulu görüş de insan ırkının ilerlemesi için en az batılı görüş kadar gereklidir ve benim düşünceme göre çok daha gereklidir. Makineler insanoğlunu hiçbir zaman mutlu etmemiştir ve etmeyecektir. Bizi buna inandırmaya çalışanlar, mutluluğun makinelerde olduğunu iddia edeceklerdir fakat mutluluk daima akıldadır. Ancak kendi aklının efendisi olan insan mutlu olabilir, asla bir başkası değil. Ve her şeyden önce tüm bu makinelerin gücü nedir? Neden bir telin içinden bir elektrik akımı gönderebilen bir insan, çok büyük ve çok zeki bir insan olarak nitelendirilmelidir? Doğa bundan milyonlarca kez fazlasını her an yapmıyor mu? O zaman neden hemen eğilip doğaya tapmaya başlamıyoruz? Eğer dünyanın tümü üzerinde bir güce sahip olsanız, evrendeki her atoma hükmetseniz bile bunun ne faydası var? Kendi içinizde mutluluk gücü olmadığı sürece bu sizi mutlu etmeyecektir, ta ki siz kendinizi yeninceye kadar. İnsan doğayı yenmek için doğmuştur, bu doğru fakat Batılı “doğa” ile sadece fiziksel veya dışsal dünyayı kasteder. Dışsal doğanın tüm dağları, okyanusları, nehirleri ve tüm sonsuz güç ve çeşitlilikleriyle muhteşem olduğu doğrudur. Fakat yine de çok daha muhteşem olan insanın içsel doğası vardır; o güneşten, aydan ve yıldızlardan daha yüksektir, o bizim bu dünyamızdan, fiziksel evrenden daha yüksektir, o bizim bu küçük hayatlarımızı aşar ve bu bambaşka bir çalışma alanına oluşturur. Orada ise Doğulular üstün gelir, aynı diğerinde Batılıların üstün olduğu gibi. Bu nedenle ne zaman bir ruhsal ayarlama olsa bunun Doğu’dan gelmesi gerektiği doğrudur. Ayrıca Doğulunun makine yapımını öğrenmek istediğinde, Batılının ayakları dibine oturup ondan öğrenmesi gerektiği de doğrudur. Batı; ruh hakkında, Tanrı hakkında, evrenin anlamı ve gizemi hakkında bir şeyler öğrenmek istediğinde ise öğrenmek için Doğu’nun ayakları dibine oturmalıdır.

 

Size Hindistan’da böyle bir dalgayı harekete geçirmiş bir insanın hayatını anlatacağım. Fakat bu insanın hayatından önce size Hindistan’ın sırrını, Hindistan’ın ne demek olduğunu anlatmaya çalışacağım. Gözleri maddi şeylerin çekiciliği ile kör olmuş olan, tüm yaşamı yemek içmek ve eğlenmekten ibaret olan, mülkiyet ideali toprak ve altından ve zevk ideali duyulardan ibaret olan, Tanrı’sı para olan ve hedefi bu dünyada kolay ve rahat bir hayat sürmek ve sonra da ölmek olan, akılları asla ileriye bakmayan ve çok nadiren tam ortasında yaşadıkları duyu zevklerinden daha yüksek bir şeyi düşünenler Hindistan’a gittiklerinde ne görürler? Her yerde yoksulluk, pislik, batıl inanç, karanlık ve çirkinlik. Neden? Çünkü onların akıllarında aydınlanma; kıyafet, eğitim ve sosyal nezaket anlamına gelir. Batılı milletler maddi kazançlarını geliştirmek için her türlü çabayı gösterirken Hindistan farklı şekilde davranmıştır. Orada dünyada tüm insanlık tarihi boyunca başkalarını ele geçirmek için hiçbir zaman kendi sınırlarının dışına çıkmamış, başka birine ait olan herhangi bir şeye asla göz dikmemiş yegane insanlar yaşar, onların tek suçu ülkelerinin son derece verimli olmasıydı ve onların zenginliğe ağır el emekleriyle ulaşmaları diğer milletleri gelip onları yağmalamaları için yoldan çıkarmıştır. Onlar yağmalanmaktan ve barbarlar olarak adlandırılmaktan memnundular ve karşılığında ise onlar bu dünyaya o Yüce Olan’ın vizyonlarını göndermek istediler, dünyanın önüne insan doğasının sırlarını sermek, gerçek insanı gizleyen perdeyi yırtmak istediler çünkü onlar rüyayı bilirler, çünkü onlar bu materyalizmin arkasında hiçbir günahın kirletemeyeceği, hiçbir suçun bozamayacağı, hiçbir şehvetin lekeleyemeyeceği, ateşin yakamadığı, suyun ıslatamadığı, sıcaklığın kurutamadığı ne de ölümün öldüremediği insanın gerçek, ilahi doğasının yaşadığını bilirler. Ve onlara göre insanın bu gerçek doğası bir Batılı’nın duyularına göre herhangi bir maddi objenin gerçek olduğu kadar gerçektir.

Siz nasıl bir topun ağzına atlayacak kadar cesursanız, nasıl vatanseverlik adına ayakta durup ülkeniz için hayatınızdan vazgeçiyorsanız, onlar da Tanrı adına cesurdurlar. Bunu, bir insan bu dünyanın düşüncelerden oluştuğunu ve her şeyin bir hayalden ibaret olduğunu açıklayıp, inandıkları ve düşündüklerinin doğruluğunu göstermek için tüm kıyafetlerini ve mallarını fırlatıp atmasında görebilirsiniz. Bunu nehrin kıyısında oturan bir insanın yaşamın sonsuz olduğunu bilinciyle bedeninden bir saman parçası, bir hiçmiş gibi vazgeçmek istemesinde görebilirsiniz. Onların kahramanlıkları buradadır, onlar ölümü bir kardeş gibi karşılamaya hazırdırlar çünkü onlar için ölüm olmadığını ikna olmuşlardır. Onları yüzyıllardır süren baskılar, dıştan gelen istila ve zulümlere karşı yenilmez kılan güç buradadır. O ulus bugün de varlığını sürdürmektedir ve o ulusta en korkunç felaketler sırasında bile ruhsal devlerin ortaya çıkışı hiçbir zaman kesintiye uğramamıştır. Asya ruhsallıkta devler üretmektedir, aynı batının politikada, bilimde devler ürettiği gibi. Bu yüzyılı başında, Batı etkisinin Hindistan’a akmaya başladığında, batılı fatihler ellerinde kılıçlarla bilgelerin çocuklarına onların barbar olduklarını, hayalperest bir ırk olduklarını, onların dinlerinin sadece mitolojiden ibaret olduğunu ve onların uğruna mücadele ettikleri her şeyin anlamsız sözlerden ibaret olduğunu, binlerce yıllık mücadelenin, binlerce yıllık sonsuz vazgeçişlerin boşuna olduğunu göstermeye geldiklerinde, üniversitelerdeki genç insanlar arasında o güne dek olan tüm ulusal varoluşun başarısızlık olup olmadığı, batılı plana göre yeni bir başlangıç yapmak, eski kitaplarını yırtmak, felsefelerini yakmak, vaizlerini defetmek ve tapınaklarının yıkıp yıkmamak gerektiğine dair sorular çalkalanmaya başlamıştı. Dinini kılıç ve tüfekle kanıtlayan batılı, tüm eski yolların sadece batıl inanç ve putperestlikten ibaret olduğunu söylememiş miydi? Çocuklar batılı plana göre eğitim veren okullarda yetiştirildiler ve eğitildiler, çocukluklarından itibaren bu fikirlerle yoğruldular ve doğal olarak şüpheler ortaya çıkmaya başladı. Ancak batıl inançlardan kurtulup gerçek arayışına girmek yerine doğruluk testi “Batı ne diyor?” haline geldi. Din adamları gitmeli, Vedalar yakılmalıydı çünkü Batı öyle diyordu. Oluşan tedirginlik duygularından Hindistan’da sözde reform dalgası yükseldi.

 

Eğer gerçek bir reformcu olmak istiyorsanız, üç şey gereklidir. Birincisi hissetmektir. Siz gerçekten dünyada çok fazla ıstırap olduğunu, çok fazla cehalet ve batıl inanç olduğunu hissediyor musunuz? İnsanların sizin kardeşiniz olduğunu hissediyor musunuz? Bu fikir sizin tüm varlığınızı kaplıyor mu? Kanınızda dolaşıyor mu? Damarlarınızda çınlıyor mu? Bedeninizin her sinirinde ve lifinde geziniyor mu? Siz tamamen bu sempati düşüncesiyle dolu musunuz? Eğer öyleyseniz, bu sadece ilk adımdır. Bir çare bulup bulmadığınızı ancak sonra düşünmeniz gerekir. Eski fikirlerin tümü batıl inanç olabilir ancak bu batıl inanç yığınlarının içinde ve etrafında altın ve gerçek külçeleri vardır. Cürufu dışarıda bırakarak sadece altını eleyebileceğiniz yöntemi keşfettiniz mi? Eğer bunu yaptıysanız, bu sadece ikinci adımdır ve bir şey daha gereklidir. Sizin motiviniz nedir? Sizi harekete geçirenin altın hırsı, ün ve güç arzusu olmadığına emin misiniz? Tüm dünya sizi ezmek istese bile ideallerinize sahip çıkıp devam edebileceğinize emin misiniz? Ne istediğinizi bildiğinize ve hayatınız tehlikeye girdiğinde bile görevinizi yerine getireceğinize emin misiniz? Hayat devam ettikçe, son nabzınız atana kadar sabredeceğinize emin misiniz? O zaman siz gerçek bir reformcusunuz, siz bir öğretmensiniz, siz bir üstatsınız, insanlığa bir nimetsiniz. Ancak insan o kadar sabırsızdır ve öyle basiretsizdir ki! Beklemek için sabrı, görmek için gücü yoktur. O hükmetmeyi ister, o sonuçlara hemen ulaşmak ister. Neden? Çünkü o, meyveleri kendisi toplamak ister ve aslında başkalarını umursamaz. Görev uğruna görev onun istediği değildir. “Çalışmaya hakkınız var ancak meyvelerine değil.” der Krişna. Sonuçlara bağlanmaya ne gerek var? Bizim olan görevlerdir. Bırakın meyveler kendi başlarının çaresine baksınlar. Fakat insanın sabrı yoktur. O her türlü entrikayı çevirebilir. Tüm dünyadaki sözde reformcuların büyük bir kısmı da bu başlık altında sınıflandırılabilir.

 

Dediğim gibi reform fikri Hindistan’a, onun kıyılarını istila eden materyalizm dalgası bilgelerin öğretilerini silip götürebileceği sırada gelmiştir. Fakat ulus böyle binlerce değişim dalgasının yarattığı şoka daha önceleri katlanmıştı. Bu ise diğerlerine göre daha hafifti. Yüzlerce yıldır birbiri ardına dalgalar toprağa sel altında bırakmış ve her şeyi kırıp geçirmişti. Aniden kılıçlar ortaya çıkmış ve “Allah adına Zafer” sözleri Hindistan’ın göklerini mesken tutmuş olmasına rağmen bu seller dinmiş ve ulusal idealler değişmeden kalmıştır.

 

Hint ulusu öldürülemez. Ölümsüz olarak ayaktadır ve o ruh arka planda kalmaya devam ettiği sürece, insanlar ruhsallıklarından vazgeçmedikleri sürece ayakta kalacaktır. Dilenci olarak kalabilirler, fakir ve yoksul olabilirler, kir ve pislik sürekli onları çevreleyebilir ancak yeter ki onlardan Tanrılarından vazgeçmeleri ve bilgelerin çocukları olduklarını unutmaları istenmesin. Batı’da olduğu gibi, sokaktaki herhangi bir insan bile kendi soyunun hırsız bir Orta Çağ baronundan geldiğinin izini sürmek isterken, Hindistan’da tahttaki bir imparator bile soyunun ormandaki bir dilenci bilgeden, ağaç kabuğu giyen, ormandaki meyveleri yiyerek yaşayan ve Tanrıyla söyleşen birinden geldiğinin izini sürer. Bizim istediğimiz soy böyledir ve kutsallığa böyle yüce bir şekilde saygı gösterildiği sürece Hindistan ölemez.

 

Çoğunuz muhtemelen 19. Yüzyıl’ın yeni bir sayısında Prof. Max. Müller’in “Gerçek bir Mahatman” başlıklı makalesini okumuşsunuzdur. Şri Ramakrişna’nın hayatı kendi vaaz ettiği fikirlerin canlı bir örneği olmasından dolayı ilginçtir. Batı’da, Hindistan’a göre tamamen farklı bir atmosferde yaşayan sizler için belki de bu size biraz romantik gelebilir. Çünkü batının hareketli koşuşturmalı hayatındaki metotlar ve tavırlar Hindistan’ınkinden tümüyle farklıdır.Yine de, belki çoğunuzun zaten duyduğu şeylere daha yeni bir ışık getireceği için ilginç olacaktır.

 

Hindistan’da çeşitli reformlar başlatıldığı sırada Bengal’in ücra köylerinin birinde 18 Şubat 1836 tarihinde fakir Brahmin bir aileye bir çocuk doğmuştu. Anne ve baba çok ortodoks (geleneklerine bağlı) kişilerdi. Gerçek ortodoks bir Brahmin’in yaşamı bitmeyen bir vazgeçişten oluşur. Onun yapabileceği çok az şey vardır ve ortodoks Brahmin’in bunların ötesinde herhangi bir dünyevi iş ile meşgul olmamalıdır. Aynı zamanda o herkesten hediye kabul etmemelidir. Böyle bir yaşamın ne kadar sert olduğunu tahmin edebilirsiniz. Brahmin’lerin ve onların rahiplikleri ile ilgili pek çok şey duymuşsunuzdur fakat bu müthiş insan topluluğunu diğer kardeşlerinin hükümdarları yapanın ne olduğunu çok azınız durup sormuşsunuzdur. Ülkedeki tüm sınıfların en fakiri olmalarına rağmen onların güçlerinin sırrı onların vazgeçişindedir. Onlar hiçbir zaman zenginliğe imrenmezler. Onlarınki dünyadaki en fakir rahiplik olduğu için bu nedenle en güçlü olandır. Bu yoksulluk içinde bile bir Brahmin’in karısı asla yoksul bir insana yiyecek sunmadan köyden ayrılmasına izin vermez. Bu, Hindistan’da bir annenin en yüce vazifesi olarak görülür ve anne olduğu için onun görevi en son hizmet edilmektir; kendi sırası gelene kadar herkese hizmet edildiğinden emin olmalıdır. Bu nedenle anne Hindistan’da Tanrı olarak görülür. Sözünü ettiğimiz kadın tipik bir Hint annesiydi. Kast yükseldikçe kısıtlamalar da artar. En düşük kasta mensup kişiler istedikleri her şeyi yiyip içebilirler. Fakat insanlar sosyal sınıfta yükselirken sürekli daha fazla kısıtlamalar gelir. Aileden geçen ve Hindistan’ın rahip sınıfı olan en yüksek Brahmin kastına geçtiklerinde, daha önce söylediğim gibi hayatları çok fazla kısıtlanmış olur. Batının görüşüne göre onların hayatları hiç bitmeyen asetizmdir (hayatın nimetlerinden elini eteğini çekme). Hintliler belki de dünyada en çok dışa kapalı olan uluslardan biridir. İngilizlerde gelişmiş olan kararlılığa sahiptirler; hatta daha da fazlasına. Bir fikre sahip olduklarında, onu en son noktaya kadar taşıyıp nesilden nesle ondan bir şeyler üretene kadar ona sahip çıkarlar. Bir kere onlara bir fikir verdikten sonra onu geri almak hiç kolay değildir fakat onlara yeni bir fikri kavratmak da zordur.

 

Ortodoks Hintliler bu nedenle oldukça dışa kapalı olup, tamamen kendi düşünce ve his ufukları dahilinde yaşarlar. Hayatları eski kitaplarımızda en ince detayına kadar belirtilmiştir ve en ince detayları bile onlar tarafından katı bir kararlılıkla uygulanır. Kendi küçük kastları dışına mensup kişilerce pişirilmiş bir yemeği yemektense aç kalmayı tercih ederler. Fakat bunun yanı sıra, keskinlik ve muazzam ciddiliğe sahiptirler. Ortodokslukları, doğruluğuna dair sarsılmaz bir inançtan kaynaklandığından, yoğun inancın ve dinsel yaşamın gücü çoğunlukla ortodoks Hintliler arasında ortaya çıkar. Biz onların böylesi bir sebat ile tutunduklarının doğru olduğunu düşünmeyebiliriz ancak onlar için bu böyledir. Kitaplarımızda kişinin en uç noktaya kadar hayırsever olması gerektiği yazılmıştır. Eğer bir insan başka bir insana yardım etmek uğruna, onun hayatını kurtarmak uğruna açlık çekecekse bu doğru olandır; ve hatta o bunu yapmalıdır. Bir Brahmin’in bu fikri en uç noktaya taşıması beklenir. Hindistan edebiyatını tanıyanlarınız varsa bu aşırı hayırseverlik ile ilgili, Mahabharata’da bütün bir ailenin nasıl bir dilenciye son yiyeceklerini verip açlıktan öldüklerini anlatan güzel bir hikayeyi hatırlayacaktır. Bu bir abartma değildir, çünkü bu tür şeyler hala olmaktadır. Üstadımın babası ve annesinin karakteri de buna oldukça benzerdi. Çok fakir olmalarına rağmen annenin çoğu kez fakir bir insana yardım etmek için bütün gün açlık çektiği olurdu. Bu çocuk onlardan dünyaya gelmişti ve çocukluğundan beri özel birisiydi. Doğumundan öncesini hatırlıyordu, dünyaya hangi amaçla geldiğine dair bilinçliydi ve tüm güçler bu amacın gerçekleşmesi için adanmıştı.

 

O daha çok gençken babası öldü ve okula yollandı. Bir Brahmin’in oğlu okula gitmelidir; kast onu sadece eğitim ile kazanılan bir meslekle sınırlar. Hala ülkenin çoğu kısmında yaygın olan, özellikle Sannyasinler ile bağlantılı olarak Hindistan’daki eski eğitim sistemi modern sistemden oldukça farklıdır. Öğrencilerin para ödemeleri gerekmezdi. Bilginin çok kutsal olduğu ve hiç kimsenin onu satmaması gerektiği düşünülürdü. Bilgi serbestçe, bedelsiz olarak verilmeliydi. Öğretmenler öğrencileri ücretsiz olarak kabul ederler ve hatta çoğu onlara yiyecek ve kıyafetler verirlerdi. Bu öğretmenleri desteklemek için zengin aileler, düğün kutlamalarında veya ölüm seremonilerinde onlara hediyeler verirlerdi. Onlar bazı hediyeleri almak için ilk ve öncelikli sırada kabul edilirlerdi ve karşılığında öğrencilerine bakmakla yükümlüydüler. Örneğin özellikle zengin bir ailenin düğünü olduğunda bu profesörler çağrılır ve oraya geldiklerinde çeşitli konular üzerine tartışırlardı. Bu çocuk da işte böyle bir profesörler toplantısına gittiğinde profesörler mantık, astronomi ve onun yaşının ötesinde birçok konuyu tartışmaktaydılar. Çocuk daha önce söylediğim gibi özeldi ve bundan şu fikri çıkardı: “Onların bütün bilgilerinin sonucu bu. Neden bu kadar fazla tartışıyorlar? Sadece para için; burada en yüksek ilimi gösterebilen en iyi kıyafetleri alacak ve bu, tüm bu insanların uğruna mücadele ettiği şey. Ben artık okula gitmeyeceğim.” Ve gerçekten de gitmedi; onun okula gidişinin sonuydu. Ancak eğitimli bir profesör olan büyük ağabeyi onu beraber çalışmak üzere Kalküta’ya götürdü. Kısa bir süre sonra çocuk tüm dünyevi eğitimin amacının maddi gelişim dışında bir şey olmadığına tamamen inandı ve öğrenimini durdurmaya karar verip kendini sadece ruhsal bilgiyi aramaya adadı. Babası öldüğü için aile çok fakirdi ve onun kendi yaşamını kazanması gerekiyordu. Kalküta yakınlarında bir yere gidip bir tapınak rahibi oldu. Tapınak rahibi olmanın bir Brahmin için çok alçaltıcı olduğu düşünülür. Bizim tapınaklarımız sizin kiliseleriniz gibi değildir; onlar toplu ibadet yerleri değildir, aslına bakarsanız Hindistan’da toplu ibadet gibi bir şey yoktur. Tapınaklar zengin kişilerce, bu övgüye layık dinsel bir eylem olduğu için inşa edilir.

 

Eğer kişinin fazla mülkü var ise o bir tapınak inşa etmek ister. Ona Tanrı’nın bir Enkarnesinin sembolünü veya imajını yerleştirir ve Tanrı’ya ibadet için onu adar. İbadet, Roma Katolik kiliselerinde düzenlenen ayine benzer; kutsal kitaplardan bazı cümleler okunur ve imajın önünde ışık sallanıp ona çok yüce bir insana olduğu gibi saygı gösterilir. Bu tapınakta yapılan tek şeydir. Bu nedenle tapınağa giden bir insan hiç gitmeyen bir insandan daha iyi bir insan olarak sayılmaz. Hatta diğer insan daha kutsal sayılır çünkü Hindistan’da din, her insanın kendi özel işidir. Her insanın evinde ya ufak bir mabet ya da ayrı bir oda bulunur ve kişi oraya sabah ve akşamları gider, bir köşede oturur ve ibadetini yapar. Ve bu ibadet tamamıyla zihinseldir, başka bir insan onun ne yaptığını duymaz veya bilmez. Onun sadece orada oturduğunu, belki de ellerini bazı özel şekillerde hareket ettirdiğini veya burun deliklerini kapattığını ve farklı nefes aldığını görür. Bunun ötesinde kardeşinin ne yaptığını bilmez; karısı bile bunu bilmeyebilir. Böylece bütün ibadetler evin mahremiyetinde yapılır. Bir mabede mali gücü yetmeyenler, nehir veya göl kıyısına veya denize yakın yaşıyorlarsa deniz kıyısına giderler. Fakat bazen insanlar tapınaklara imajı selamlayarak ibadet etmeye de giderler. Orada onların tapınaklara karşı olan görevleri biter. Ülkemizde en eski zamanlardan beri, Manu tarafından yasası çıkarıldığı gibi; tapınak rahibi olmak dejenere bir meslektir. Bazı kitaplar bunun bir Brahmin için sitem edilmesini hak edecek kadar dejenere olduğunu söyler. Bunun arkasında, eğitim için olduğu gibi ancak çok daha kuvvetli bir şekilde, işleri karşılığında para alan tapınak rahiplerinin kutsal şeylerin ticaretini yaptıkları düşüncesi yatmaktadır. Böylece fakirlik sebebiyle ona tek açık olan mesleği yani tapınak rahipliği görevini yapmak zorunda olmanın bu çocukta meydana getirdiği hisleri tahmin edebilirsiniz.

 

Bengal’den şarkıları halka mal olmuş çeşitli şairler gelip geçmiştir; onların şiirleri Kalküta’nın sokaklarında ve her köyde söylenmektedir. Bu şarkıların çoğu dinsel nitelikte olup tek merkezi fikri belki Hindistan’daki dinlere özgü olan idrak etme fikridir. Hindistan’daki bu fikri teneffüs etmeyen hiçbir dinsel kitap yoktur. İnsan Tanrı’yı idrak etmelidir, O’nu hissetmeli, O’nu görmeli, O’nunla konuşmalıdır. Din budur. Hindistan atmosferi Tanrı’nın vizyonunu gören azizlerin bir çok hikayesi ile doludur. Bu tür öğretiler dinlerinin temelini oluşturur ve tüm kadim kitaplar ve kutsal metinler, ruhsal gerçeklerle direkt temasa geçmiş kişilerin yazılarıdır. Bu kitaplar entelekt için yazılmadığı gibi muhakeme yoluyla anlaşılamaz çünkü onlar gördüğü şeyleri yazan insanlarca yazılmıştır ve ancak o seviyeye kendini yüceltmiş insanlar tarafından anlaşılabilir. Dediklerine göre idrak denen şey bu hayatta da mümkün olup herkese açıktır ve doğrusunu söylemek gerekirse din bu duyunun açılması ile başlar. Bu tüm dinlerdeki esas fikirdir ve bu nedenle her çeşit hitabet yeteneğine veya en ikna edici mantığa sahip ve en yüksek öğretileri vaaz eden bir kişi etrafında onu dinleyecek insanlar bulamayabilirken sadece kendi ana dilini konuşabilen fakir bir adama ülkenin yarısı Tanrı olarak tapabilir. Hindistan’da bir insan kendini idrak seviyesine yükseltmiş ve artık o; din onun için bir sanı olmaktan çıktıysa, artık din, ruhun ölümsüzlüğü ve Tanrı gibi ciddi soruların cevaplarını karanlıkta el yordamıyla aramıyorsa insanlar her bir yönden onu görmeye gelir ve giderek ona tapmaya başlarlar.

 

Tapınakta “Kutsal Anne”nin bir imajı vardı. Bu çocuğun her sabah ve akşam ibadeti yönetmesi gerekiyordu ve onun zihnini giderek etkisi artan bir düşünce doldurmaya başladı: “Bu imajın arkasında herhangi bir şey var mı? Bu evrende Kutsal Anne diye bir şey var mı? Onun yaşadığı ve evreni yönettiği doğru mu ya da bütün bunlar tamamen hayalden ibaret mi? Dinde herhangi bir gerçeklik var mı?”

 

İşte bu şüphe Hintli çocuğa geldi. Bu bizim ülkemizin şüpheciliğidir: Yaptığımız tüm bu şeyler doğru mudur? Bugüne kadar Tanrı ve ruh adına üretilmiş tüm teoriler el altında hazır olmasına karşın bunlar bizi tatmin etmez. Ne kitaplar ne teoriler bizi tatmin edebilir, binlerce insanımızı alıkoyan tek düşünce idrak düşüncesidir. Bir Tanrı olduğu doğru mudur? Eğer doğruysa O’nu görebilir miyim? Gerçeği idrak edebilir miyim? Batı aklı bunun hiç de pratiğe taşınamaz olduğunu düşünebilir ancak bize göre bu son derece pratiktir. İnsanlar bunun için hayatlarından vazgeçeceklerdir. En eski zamanlardan beri mağaralarda yaşamak üzere yaşamın tüm lüks ve rahatlıklarından vazgeçen insanları daha önce duymuşsunuzdur. Ve yüzlercesi bu fikri entelektüel olarak, akıl ile değil yoğun olarak, duyularımızın bu dünyayı algılayışından daha gerçek olarak idrak etmek adına, kutsal nehirlerin kenarında acı gözyaşları dökmek için evlerini terk etmişlerdir. Fikir budur. Şimdilik bu konuya ilişkin bir öneri getirmiyorum ancak onları etki altına alan tek gerçek budur. Binlercesi öldürülse binlercesi hazırdır. İşte bu tek fikir üzerine tüm ulus binlerce yıldır kendilerini inkar ve feda etmişlerdir. Bu fikir uğruna binlerce Hintli her yıl evlerini terk etmekte ve çoğu geçirdikleri zorluklardan dolayı hayatlarını kaybetmektedirler. Batı aklına göre bunlar hayalperestlik gibi gözükebilir ve ben bu görüşün sebebini anlayabiliyorum. Fakat Batı’da kalmış olmama rağmen ben hala bu fikrin hayattaki en pratik şey olduğuna inanıyorum.

 

Başka bir şey düşündüğüm her an- dünyevi bilimin mucizeleri bile bana kayıp gibi geliyor; beni o düşünceden uzaklaştıran her şey boş görünüyor. Hayat anlıktır; siz bir meleğin bilgisine ya da hayvanın cehaletine de sahip olsanız. Hayat anlıktır; siz paçavralar içinde yaşayan fakir bir adamın yoksulluğuna ya da en zengin kişinin servetine de sahip olsanız. Hayat anlıktır; siz Batı’daki büyük şehirlerin büyük caddelerinde ayaklar altında ezilmiş bir kişi olsanız ya da milyonları yöneten bir imparator da olsanız. Hayat anlıktır; siz en iyi veya en kötü sağlığa da sahip olsanız. Hayat anlıktır; siz en şiirsel doğaya sahip olsanız ya da en vahşi olana. Hayatın sadece tek bir çözümü vardır, der Hintli; ve bu çözüm onların Tanrı ve din dedikleri şeydir. Eğer bunlar doğru ise hayat açıklanmış olur, hayat katlanılabilir ve keyifli hale gelir. Aksi takdirde hayat gereksiz bir yükten ibarettir. Bu bizim fikrimiz fakat mantık bunu kanıtlayamaz sadece olası kılabilir ve orada kalır. Herhangi bir bilim dalındaki en yüksek mantık ispatı bir gerçeği sadece olası yapabilir daha ilerisi mümkün değildir. Fizik biliminin en kanıtlanabilir gerçekleri bile sadece olasılıklardır; gerçekler değil. Gerçekler sadece hislerdedir. Gerçeklerin kavranması gerekir ve dini kendimize kanıtlamamız için onu kavramamız gereklidir. Bir Tanrı olduğuna ikna olabilmemiz için onu hissetmemiz gerekir. Dinin gerçeklerini bilmemiz için onları hissetmemiz gerekir. Başka hiçbir şekilde değil, ne kadar mantık yürütürseniz yürütün ancak kendi kavrayışımız bunları bize gerçek kılabilir ve inancımızı bir kaya gibi sarsılmaz yapabilir. Bu benim fikrimdir ve bu Hindistan’ın düşüncesidir.

 

Bu düşünce çocuğu etkisi altına aldı ve onun tüm yaşamı buna odaklandı. Her geçen gün göz yaşı döküp şöyle diyordu; “Anne, Senin var olduğun doğru mu? Ya da tüm bunlar sadece birtakım şiirlerden mi ibaret? Kutsal Anne sadece şairlerin ve yanlış yollara sapmış insanların hayali midir veya böyle bir Gerçeklik var mı?” O kitaplar ve bizim anladığımız şekildeki eğitimden hiç nasibini almadığı için onun aklı çok daha doğal ve sağlıklıydı, düşünceleri saftı ve başkalarının düşünceleri ile karışıp seyrelmemişti. Üniversiteye gitmediği için kendi adına düşünebiliyordu. Hayatlarımızın yarısını üniversitede harcadığımız için biz diğer insanlara ait fikirlerle doluyuz. Prof. Max Müller henüz gönderme yaptığım makalesinde, onun temiz ve orijinal bir insan olduğunu ve onun orijinalliğinin sırrının; üniversitede veya yakınında yetişmemiş olduğunu söyleyerek güzel bir şekilde ifade etmiştir. Onun aklında ilk sırada olan Tanrı’nın görülüp görülemeyeceği düşüncesi her geçen gün daha da güçlendi ve artık o başka hiçbir şey düşünememeye başladı. İbadeti bile düzgün bir şekilde idare edemiyor, ibadetlerle ilgili detayları zamanında yerine getiremiyordu. Sunulan yiyecekleri imajın önüne yerleştirmeyi, ışığı sallamayı unutuyor diğer zamanlar ise ışığı da saatlerce sallıyor ve her şeyi unutuyordu.

 

Ve aklında her gün sadece bu düşünce vardı: “Senin var olduğun doğru mu Anne? Neden konuşmuyorsun? Ölü müsün?”. Belki bazılarımız hatırlayacaktır, hayatımızda bazı anlar gelmiştir ki biz kör ve ölü mantığın tüm rasyonelleştirmelerinden, bize neticede hiçbir şey öğretmeyen bir tür entelektüel afyon çiğneme olan kitapları okumaktan tümüyle sıkılmış ve dayanamayıp yüreklerimizin derinliklerinden feryat etmişizdir: “Bu evrende bana ışığı gösterebilecek hiç kimse yok mu? Eğer Sen var isen bana ışığı göster. Neden konuşmuyorsun? Neden Kendini bu kadar az bulunur bir hale getirdin? Neden o kadar peygamber gönderiyorsun ama Kendin bana gelmiyorsun? Bu kavga ve ayrılıklar dünyasında benim kime inanıp kimi izlemem gerek? Eğer Sen her erkek ve kadının Tanrı’sı isen neden Kendi çocuğuna konuşmuyor ve hazır olup olmadığına bakmıyorsun?” Hepimize bu tür düşünceler büyük depresyon zamanlarında gelir ancak etrafımızda bizi öyle ayartıcı şeyler vardır ki bir dakika sonra unuturuz. O an için göklerin kapıları açılacak ve parlak ışığa dalacakmışız gibi görünmesine karşın, hayvansı insan tekrar tüm bu meleksi vizyonları sarsar. Tekrar aşağı ineriz; yiyen,içen, ölen ve tekrar ölen, içen ve tekrar yiyen hayvansı insan olarak. Fakat o kadar kolay vazgeçmeyen, bir kere çekim duyduğunda yolda ayartacak ne olursa olsun asla vazgeçmeyen, Gerçeği görmek isteyen ve bunun için hayatın verilmesi gerektiğini de bilen olağanüstü zihinler de vardır. Onlar derler ki, her şey asil bir fetih için feda olsun ve düşük insanın fethinden, hayat ve ölüm, iyi ve kötü probleminin çözümünden nasıl daha asil bir fetih olabilir?

 

Sonunda tapınakta hizmet etmek onun için imkansız hale gelmişti. Orayı bıraktı ve yakındaki bir koruya girip orada yaşamaya başladı. Hayatının bu bölümü ile ilgili olarak bana; çoğu kez güneşin ne zaman doğduğu veya battığını veya nasıl yaşadığını bile bilmediğini söylemişti. Kendisiyle ilgili tüm düşünceleri kaybetti ve yemek yemeyi de unuttu. Bu dönemde bir akrabası ağzına yemek koyarak ona sevgiyle göz kulak oluyordu.

 

Günler ve geceler geçiyordu. Gün bittiğinde, akşama doğru tapınaklardaki çanların ve şarkıların tınılarının koruya varması çocuğu çok üzüyordu. “Bir gün daha boşa gitti Anne ve Sen gelmedin. Bu kısa ömrün bir günü daha gitti ve ben Gerçeği öğrenemedim” diyerek ağlardı. Bazen ruhunun ıstırabında yüzünü toprağa dayayıp ağlardı ve içinden bu dua yükselirdi: “Sen Kendini benim içinde tezahür ettir, Sen evrenin Annesi! Sadece ve sadece Sana ihtiyacım olduğunu gör!” Gerçekten de kendi idealine sadık olmak istiyordu. Anne’nin onun uğruna her şey feda edilmeden asla gelmediğini duymuştu. O’nun herkese gelmek istediğini ancak herkesin O’nu alamadığını çünkü insanların dua edilecek ufak tefek putlar istediğini, kendi zevklerini dileyip Anne’yi istemediklerini ve gerçekten O’nu başka hiçbir şey olmaksınız tüm ruhları ile istedikleri an O’nun geldiğini duymuştu. Böylece kendini bu fikre hazırlamaya başladı; kesin olmak istiyordu, maddi planda bile. Ufak tefek sahip olduğu tüm eşyalarını attı ve bundan böyle asla paraya dokunmayacağına dair yemin etti ve bu fikir, “Paraya dokunmayacağım” onun bir parçası oldu. Bu biraz okült görünebilir ancak hayatının daha sonraki kısmında uyuduğu vakit ona elimde para ile dokunduğumda eli kıvrılır ve tüm bedeni sanki felç geçiriyormuş gibi bir hale gelirdi. Aklına gelen diğer bir fikir ise şehvetin diğer düşman olduğuydu. İnsan bir ruhtur ve ruh cinsiyetsizdir, o ne erkektir ne de kadın. Cinsellik ve para düşüncesinin onun Anne’yi görmesini engelleyen iki şey olduğunu düşünüyordu. Bütün evren Anne’nin tezahürüdür ve O her kadının bedeninde yaşar. “Her kadın Anne’yi temsil ediyor; nasıl bir kadını sadece cinsellikle ilişkili düşünebilirim?” Fikir buydu: Her kadın onun Annesiydi ve o kendisini her kadında Anneyi göreceği seviyeye çıkarmalıydı. Ve bunu hayatı boyunca sürdürdü.

 

Bu insan yüreğini ele geçiren muazzam susuzluktur. Daha sonra bu adam bana şöyle demişti, “Oğlum, farz et ki bir odada altın dolu bir çuval var ve diğer odada da bir hırsız; hırsızın uyuyabileceğini düşünebiliyor musun? Yapamaz. Aklı sürekli o odaya nasıl gireceği ve altını nasıl elde edeceği üzerine düşünüyor olacaktır. Aynı şekilde bir insan tüm görünüşlerin ötesinde bir Gerçek olduğuna, bir Tanrı olduğuna, hiç ölmeyen ve sonsuz olan Bir’i olduğuna, duyuların zevklerinin verdiği mutluluğun yanında sadece oyuncak gibi kaldığı sonsuz mutluğun varlığına inanan biri onu elde etmeye çabalamadan oturabilir mi? Bir an bile çabalarını durdurabilir mi? Hayır. O hasretten çıldıracaktır.” Bu ilahi çılgınlık çocuğu ele geçirmişti. O zamanda öğretmeni veya ona bir şeyler anlatacak hiç kimsesi yoktu ve herkes onun aklını kaçırdığını düşünüyordu. Bunlar olağan durumlardır. Eğer bir insan dünyanın değersiz şeylerini bir kenara atarsa ona deli denildiğini duyarız. Ancak bu tür insanlar dünyanın en değerli varlıklarıdır. Bu tür bir çılgınlık içinden bizim dünyamızı harekete geçiren güçler çıkar ve böyle bir çılgınlık ile dünyayı harekete geçirecek geleceğin güçleri gelecektir.

 

Böylece günler, haftalar, aylar ruhun gerçeğe ulaşabilmesi için hiç bitmeyen mücadele içinde geçmişti. Çocuk vizyonlar, müthiş şeyler görmeye başlamıştı; doğanın sırları ona açılıyordu. Perdeler teker teker kalkıyordu. Anne’nin kendisi öğretmenlik yapıp çocuğu aradığı gerçekler üzerine eğitiyordu. O sıralarda çok güzel görünüşlü ve engin bilgiye sahip bir kadın bu yere geldi. Daha sonra bu aziz onun hakkında; onun engin bilgiye sahip olmadığını, onun bilginin insan formunda bedenlenmiş hali olduğunu, öğrenmenin kendisi olduğunu açıklamıştı. Burada yine Hindistan milletinin özelliğini görebilirsiniz. Ortalama bir Hintli kadının yaşadığı cehaletin ortasında, Batılı ülkelerde özgürlükten yoksun olarak görülen koşullarının ortasında yüce bir ruhsallığa sahip bir kadın yükselebilmektedir. O bir Sannyasini’ydi; çünkü kadınlar da dünyadan ellerini eteklerini çekip, mallarından vazgeçip, evlenmeyip kendilerini Tanrı’ya ibadete adamaktadırlar. Kadın gelip korudaki bu çocuğu duyduğunda onu görmeye karar vermişti ve onun yardımı çocuğun aldığı ilk yardımdı. İlk görüşte çocuğun derdinin ne olduğunu anlamıştı ve ona “Oğlum, böyle bir deliliğin geldiği kişi kutsanmıştır. Tüm evren delidir- bazıları servet için, bazıları zevk için, bazıları şöhret için ve diğer yüzlerce farklı şey için. Onlar altın, koca, kadın veya ufak önemsiz şeyler için, başkalarına hükmetmek için, zengin olmak için, Tanrı dışında her şey için deliriyorlar. Ve onlar sadece kendi deliliklerini anlayabiliyorlar. Başka bir insan altın için delirdiğinde onlara yakın hisler ve sempati beslerler ve onun doğru olduğunu söylerler, tıpkı akıl hastalarının sadece kendilerinin aklı başında olduklarını sanmaları gibi. Fakat bir insan Sevgili için, Tanrı için çıldırıyorsa onlar bunu nasıl anlayabilirler ki? Onun çıldırdığını düşünür ve ‘Onunla hiç ilgilenmeyin’ derler. Bu nedenle sana deli diyorlar ancak seninki doğru deliliktir. Tanrı için deliren insan kutsanmıştır. Böyle insanlar çok azdır.” Bu kadın çocuğun yanında yıllarca kalıp ona Hindistan’daki dinleri tanıttı, ona değişik Yoga uygulamalarına öğretti ve bu muazzam ruhsallık nehrine ahenk getirmek üzere ona rehberlik etti.

 

Daha sonraları aynı koruya Hindistan’ın dilenen keşişlerinden bilgili ve filozof bir Sannyasin geldi. Bu kişi kendine özgü ve idealist bir kişiydi. Bu dünyanın gerçekte var olduğuna inanmıyordu ve bunu göstermek için hiç bir zaman bir çatının altına girmiyor ve fırtınada da güneş ışınları altında da hep dışarıda yaşıyordu. Bu adam çocuğa Vedaların felsefesini öğretmeye başladı ve çok yakın zamanda öğrencinin öğretmenden bazı konularda daha bilge olduğunu hayretle keşfetti. Birkaç ay çocukla vakit geçirip onu Sannyasin yoluna soktuktan sonra oradan ayrıldı.

 

Tapınak rahibi olarak sıra dışı ibadetlerinin insanların onun hakkında aklından rahatsız olduğunu düşünmelerine yol açması nedeniyle akrabaları onu eve getirdiler ve düşüncelerinin değişip akli dengesinin yerine gelebileceği ümidiyle onu ufak bir kızla evlendirdiler. Fakat geri geldiğinde deliliği daha da ilerlemişti. Ülkemizde bazı zamanlarda çocuklar daha ufak yaşlarda aileleri tarafından evlendirilirler ve bu kararda onların hiçbir söz söyleme hakları yoktur. Tabi böyle bir evlilik nişanın biraz ilerisidir. Evlendirildiklerinde aileleriyle yaşamaya devam ederler ve gerçek evlilik gelin büyüdüğünde gerçekleşir. O zaman geleneğe göre damadın gelini alıp kendi evine getirmesi gerekir. Ancak bu durumda damat bir eşi olduğunu tümüyle unutmuştu. Gelin, uzaklardaki evinde eşinin ateşli bir dindar olduğunu ve çoğu insan tarafından deli olarak bilindiğini duymuştu. Gerçeği kendisi öğrenmeye karar verip onun olduğu yere doğru yola çıktı. Hindistan’da dinsel bir hayat yaşayan kişi tüm diğer zorunluluklarından özgürleşmesine rağmen eşinin onun hayatı üzerinde hakkı olduğunu derhal kabul ederi. Kadın kocasına vardığında, genç adam onun ayaklarına kapandı ve şöyle dedi; “Anne bana kendisinin her kadında ikamet ettiğini gösterdi ve bu nedenle her kadına Anne gibi bakmayı öğrendim. Sana olan bakışım ancak bu şekilde olabilir fakat eğer sen beni dünyaya sürüklemek istiyorsan seninle evlendirildiğimiz için senin hizmetinde olacağım.”

 

Genç kız saf ve asil bir ruhtu ve kocasının amaçlarını anlayıp sempati duyabiliyordu. Hemen ona, onu dünyasal bir hayata çekmek gibi bir hayali olmadığını ancak tek istediğinin onun yanında olmak, ona hizmet etmek ve ondan öğrenmek olduğunu söyledi. Ona ilahi bir varlık gibi saygı göstererek onun en sadık öğrencilerinden biri oldu. Karısının rızası ile en son engel kalkmış ve o seçtiği hayatı yaşamak için özgür olmuştu.

 

Bu insanın ruhunu ele geçiren bir sonraki arzu çeşitli dinlerle ilgili gerçekleri bilmekti. O zamana kadar kendisininki dışında hiçbir dini öğrenmemişti. Be nedenle diğer dinlerin öğretmenlerini aradı. Öğretmen dediğimde Hindistan’daki anlamı hatırlamalısınız; bir kitap kurdu değil, idrak etmiş, gerçeği aracı olmadan ilk elden bilen bir kişi. Muhammet’in takipçilerinden bir aziz buldu ve onun altında onun tarafından tavsiye edilen disiplinlerden geçti ve inançla bunları uyguladığında bu ibadet metotlarının zaten aynı amaca ulaştırdığını şaşırarak keşfetti. Mesih İsa’nın gerçek dinini takip edip benzer tecrübeler edindi. Bulabildiği bütün mezheplere gitti ve neyi takip ederse etsin tüm yüreğini ortaya koydu. Ne söylenirse yapıp her seferinde aynı neticeye ulaştı. Böylece kendi tecrübesinden her dinin amacının aynı olduğunu, her birinin aynı şeyi öğretmeye çalıştığını ve farklarının çoğunlukla metot ve dillerden kaynaklandığını öğrendi. Özlerinde tüm mezhepler ve dinlerin amaçları aynıydı, sadece onlar gerçek için değil kendi bencil amaçları; “benim ismim” ve “senin ismin” meselesi için tartışmaktaydılar. Her ikisi de aynı gerçeği vaaz ediyor ancak birisi “Bu doğru olamaz çünkü kendi ismimin mührünü koymadım. Bu nedenle onu dinlemeyin” diyordu. Diğeri ise “Onu dinlemeyin aynı şeyleri vaaz etmesine karşılık benim adım altında vaaz etmediği için doğru değiller” diyerek cevaplıyordu.

 

Üstadımın bulduğu buydu ve sonra o alçakgönüllülüğü öğrenmeye girişti, çünkü o tüm dinlerde “ben değil Sen” fikrinin olduğunu ve “ben değil” diyenin yüreğini Tanrı’nın doldurduğunu keşfetmişti. Bu ufak “ben” ne kadar azsa onda o kadar fazla Tanrı vardır. Dünyadaki tüm dinlerdeki gerçeğin bu olduğunu fark edip kendini bunu başarmaya adadı. Daha önce de söylediğim gibi, bir şey yapmak istediği zaman asla kendini güzel teorilere hapsetmez hemen uygulamaya başlardı; yardımseverlik, eşitlik, insan hakları ve tüm bu güzel fikirlere ilişkin harikulade konuşan kişilere rastlıyoruz ancak bunlar sadece teorilerde kalıyor. Ben teoriyi pratiğe taşıyabilen bir insanı bulduğum için çok şanslıydım. O, doğru olduğuna inandığı her şeyi pratiğe taşıma konusunda mükemmel bir yeteneğe sahipti.

 

Yaşadığı yerin yakınında bir Parya ailesi bulunmaktaydı. Tüm Hindistan’da birkaç milyon nüfusa sahip Paryalar o kadar aşağı bir kast sayılmaktadır ki kitaplarımızda evinden çıkan Brahmin’in bir Parya’nın suratını görmesi durumunda bütün gün oruç tutup belli bazı duaları okuyup tekrar kutsallaşması gerektiği belirtilmektedir. Bazı Hint şehirlerine Parya’nın gelmesi halinde kafasına Parya olduğunu belirtilen bir karga tüyü koyması ve yüksek sesle “Kendinizi kurtarın, Parya sokaktan geçiyor” diye bağırması gerekmektedir. İnsanların adeta sihir gibi büyük hızla ondan kaçtıklarını görebilirsiniz çünkü eğer yanlışlıkla ona temas ederlerse kıyafetlerini değiştirmeleri, yıkanmaları ve diğer bazı şeyleri yapmaları gerekecektir. Paryalar, binlerce yıldır dokunmalarının insanların kutsallığını bozacağının doğruluğuna kesinlikle inanmışlardır. Buna rağmen benim Üstadım bir Parya’ya gidip evini temizlemek için ondan izin isteyebilirdi. Bir Parya’nın görevi şehir sokakları ve evleri temizlemekti, o evlere ön kapıdan değil arka kapıdan girebilir ve geçtiği mekandan ayrılır ayrılmaz yerlere Ganj suyu serpilir ve geçtiği yerler tekrar kutsallaştırılırdı. Doğumundan itibaren bir Brahmin kutsallığı, bir Parya ise tam tersini temsil eder. Ve bu Brahmin bir Parya’nın evinde hizmetçilik yapmak izin istemişti. Doğal olarak bir Parya buna müsaade edemezdi çünkü onlar bir Brahmin’i evinde bu tür işler için çalıştırmanın korkunç bir günah olacağını ve bundan dolayı yok olacaklarını düşünürler. Bu Parya buna izin vermediği için Ramakrişna gecenin yarısında herkes uyurken eve girerdi. O zamanlar uzun saçları vardı ve saçları ile yerleri siler ve şöyle derdi; “Sevgili Anneciğim, beni Parya’nın hizmetkarı yap, beni ondan bile aşağı hissettir.” “Bana ibadet edenlere ibadet edenler en iyi ibadeti yaparlar. Onların tümü Benim çocuklarımdır ve önceliğiniz onlara hizmet etmektir”, Hint kutsal metinlerindeki öğreti işte budur.

 

Anlatması vakit alacak diğer bazı hazırlıklar da olmuştur fakat ben size onun hayatının sadece bir özetini vermek istiyorum. O yıllarca kendini bu şekilde eğitti. Sadhana’lardan biri cinsiyet fikrini kökünden koparmaktı. Ruhun cinsiyeti yoktur; o ne erkek ne de kadındır. Cinsiyet sadece bedendedir ve ruha erişmek isteyen kişi aynı zamanda cinsiyet ayırt etmeye devam edemez. Erkek bedeni içinde doğan bu insan her şeye kadınsı bir fikir getirmek istiyordu. Kendini kadın gibi düşünmeye başladı, kadın gibi giyindi ve kadın gibi konuştu, erkeklere ait faaliyetlerden vazgeçti ve iyi bir ailenin kadınlarının arasında yaşadı ve yıllarca süren disiplin sonunda zihni tamamen dönüşüme uğradı, o cinsiyet fikrini tamamen unuttu ve böylece tüm hayat görüşü değişti.

 

Batı’da kadına tapıldığını duyarız ancak bu genellikle onun gençliği ve güzelliği içindir. Bu insan ise kadına tapmakla, her kadının yüzünde Kutsal Anne’nin yüzünü görmeyi kastediyordu. Ben, bu insanı toplumda hiç kimsenin dokunmayacağı kadınların ayaklarına kapanıp; “Anne, Sen bir formda sokaktasın, diğer bir formda ise Evrenin kendisisin. Seni selamlıyorum Anne, Seni selamlıyorum” diye gözyaşlarıyla seslenirken gördüm. Tüm şehevi duyguların yok olduğu, her kadına gösterilen sevgi ve saygı ile onun yüzünün yüceldiği ve sadece İlahi, Kutsal Anne’nin, insan ırkının koruyucusunun parladığı bir hayatın kutsanmışlığını düşünün. Bizim istediğimiz işte budur. Bir kadının arka plandaki ilahiliği hiç kandırılabilir mi diye sorarsanız cevap olarak bunun geçmişte hiçbir zaman olmadığını gelecekte de olmayacağını söyleyebilirim. O ilahilik her zaman kendini gösterir. O, hiç şaşmadan sahtekarlığı ve iki yüzlülüğü sezer, hiç yanılmadan gerçeğin sıcaklığını, ruhsallığın getirdiği ışığı ve saflığın kutsallığını hisseder. Bu tür saflık eğer gerçek ruhsallık elde edilmek isteniyorsa kesinlikle gereklidir.

 

İşte böylesi kesin ve lekesiz bir saflık bu insanın hayatına gelmişti. Bizim hayatlarımızda olan bütün mücadeleler onun için artık geçmişti. Uğruna hayatının 3 çeyreğini verdiği zorluklarla kazanılmış, ruhsallık mücevherleri artık insanlığa verilmeye hazırdı ve böylece onun misyonu başladı. Onun öğretisi ve konuşmaları oldukça kendine özgüydü. Bizim ülkemizde öğretmen, en çok saygı duyulan kişidir ve o Tanrı’nın Kendisi olarak görülür. Biz kendi annemiz ve babamıza bile böylesi bir saygı göstermeyiz. Annemiz ve babamız bize bedenimizi veriler fakat öğretmen bize kurtuluşa giden yolu gösterir. Bizler onun çocuklarıyızdır, biz öğretmenin ruhsal yolunda doğarız. Tüm Hintliler sıra dışı bir öğretmene saygılarını sunmaya gelirler ve etrafında toplanırlar. Ve işte burada da böyle bir öğretmen vardı fakat öğretmenin kendisine saygı gösterilip gösterilmeyeceği konusunda bir düşüncesi yoktu, büyük bir öğretmen olduğuna dair en ufak bir fikri bile yoktu, her şeyi yapanın kendisi değil Anne olduğunu düşünüyordu. Sürekli; “Ağzımdan güzel çıkan ne varsa bunlar Anne’nin konuşmalarıdır, benim bunlarla ne ilgim olabilir ki?” derdi. Kendi çalışmalarıyla ilgili tek düşüncesi buydu ve ölene dek bu düşüncesi değişmedi. Bu adam hiç kimseyi aramadı. Prensibi ilk olarak karakteri oluşturmak, ruhsallığı kazanmaktı ve neticeler kendiliğinden gelirdi. En favori benzetmesi şöyleydi, “Lotus çiçeği açıldığında arılar kendiliğinden balı bulmaya gelirler, bu nedenle bırak karakterinin lotusu tamamen açılsın ve bunu neticeler izleyecektir.” Bu öğrenilmesi gereken büyük bir derstir.

 

Üstadım bana bu dersi yüzlerce kez öğretti fakat ben yine de bunu sık sık unuturum. Çok az insan düşüncenin gücünü anlıyor. Eğer bir insan mağaraya girer, kendini oraya kapatır ve gerçekten yüce olan tek bir düşünceyi düşünür ve ölürse, o düşünce mağaranın duvarlarından geçecek, uzayda titreşecek ve en sonunda tüm insan ırkına nüfuz edecektir. İşte düşüncenin gücü böyledir; bu sebeple düşüncelerinizi başkalarına vermek için acele etmeyin. İlk olarak verecek bir şeyleriniz olsun. Sadece verecek bir şeyleri olan öğretebilir çünkü öğretmek; konuşmak, doktrinleri aktarmak değildir, o iletişimdir. Ruhsallık, tıpkı benim size bir çiçek vermem gibi iletilebilir. Bu tam anlamıyla böyledir. Bu nedenle önce karakteri inşa etmek gereklidir- bu yapabileceğiniz en yüksek görevdir. Gerçeği kendiniz idrak ettiğinizde daha sonra onu öğretebileceğiniz bir çok insan size gelecektir. İşte benim Üstadımın tutumu da böyleydi. O hiç kimseyi eleştirmezdi. Senelerce bu insanla beraber yaşadım ve ağzından herhangi bir mezhep için asla kınayan nitelikte sözler çıkmadığına tanık oldum. Tüm mezhepler için aynı sempatiyi beslerdi; onların arasındaki uyumu keşfetmişti. Bir kişi entelektüel, adanmış, mistik veya aktif olabilir; çeşitli dinler bu tiplerden birini veya diğerini temsil etmektedir. Yine de tüm bu dört özelliği bir insanda birleştirmek mümkündür ve gelecekteki insanlığın yapacağı da budur. Bu onun fikriydi. O hiç kimseyi kınamadı ve herkesteki iyiyi gördü.

 

Binlerce insan sıradan halkın kullandığı yerel şive ile konuşmasına rağmen her söylediği sözü kudretli ve ışıkla dolu olan bu mükemmel insanı görmeye ve dinlemeye geldi. Bunun sebebi ne konuşulduğu veya hangi dilin kullanıldığı değil konuştuğu konuşmacının her şeye nüfuz eden kişiliğinin yarattığı etkiydi. Hepimiz bunu zaman zaman hissetmişizdir. En şahane nutukları, en mükemmel mantıksal kurguları içeren diskurları dinlemişiz ve eve gittiğimizde hepsini unutmuşuzdur. Diğer bazı zamanlarda ise en basit dille söylenmiş birkaç kelime duyarız ve bunlar hayatımıza girer, bir parçamız olur ve kalıcı sonuçlar meydana getirirler. Kendi kişiliğini kelimelerine yansıtabilen insan etki yaratır fakat onun muazzam bir kişiliği olması gerekmektedir. Tüm öğretme eylemi bir tür alışveriştir, öğretmen verir ve öğrenen alır fakat birinin verecek bir şeyi olması ve diğerinin ise alabilmek için açık olması gerekir.

 

Bu adam her sene yüzlerce şüpheci ve materyalist mezun eden ülkemizdeki en önemli üniversite merkezi olan Hindistan’ın başkenti Kalküta yakınına yaşamak üzere gelir. Her şeye rağmen bu üniversitelilerin çoğu - şüpheciler ve agnostikler- onu dinlemek için gelirlerdi. Ben de bu adamı duymuştum ve onu dinlemeye gittim. Sıradan bir insan gibi görünen bu adamın dikkate değer hiçbir şeyi yoktu. En basit bir lisanı kullanıyordu ve ben; “Bu adam büyük bir öğretmen olabilir mi?” diye düşündüm ve ona yaklaşıp hayatım boyunca hep başkalarına sorduğum o soruyu sordum: “Efendim, siz Tanrı’ya inanıyor musunuz?”. “Evet,” diye karşılık verdiğinde bunun üzerine tekrar sordum; “Bunu ispatlayabilir misiniz Efendim?”, “Evet.” “Nasıl?” “Çünkü O’nu seni burada gördüğüm gibi sadece çok daha yoğun bir şekilde görüyorum.” Bu beni birden etkilemişti. Çünkü ilk olarak Tanrı’yı gördüğünü söyleyemeye cesaret eden, dinin kendisi için hissedilebilecek bir realite haline geldiği ve hatta onu dünyayı hissettiğimizden çok daha yoğun bir şekilde hissedebilen bir insan bulmuştum. O adama her gün gitmeye başladım ve gerçekten de dinin verilebildiğini gördüm. Bir dokunuş bir bakış tüm bir hayatı değiştirebilir. Budda, İsa ve Muhammet ve diğer eski zamanlarda yaşamış çeşitli ışıklı kişilikler ile ilgili farklı kitaplar okumuştum. Onlar ayağa kalkıp; “Bütün Ol” dediklerinde kişi bütün oluyordu. Bunun doğru olduğunu öğrendim ve kendim bu adamı gördüğüm de bütün şüphecilik silip süpürülmüştü. Bu yapılabiliyordu ve benim Üstadım şöyle derdi; “Din dünyadaki tüm diğer şeylerden daha gerçek ve elle tutulabilir şekilde verilebilir ve alınabilir.” Bu nedenle ilk önce ruhsal olun; verecek bir şeyiniz olsun ve sonra dünyanın karşısına çıkıp onu verin. Din; konuşmalar, doktrinler, teoriler veya mezhepçilik değildir. Din; mezheplerde veya toplumlarda yaşayamaz. O; ruh ve Tanrı arasındaki ilişkidir; o nasıl bir topluma dönüştürülebilir ki? O zaman ticarete dönüşüp dejenere olur ve ticaret prensiplerinin olduğu yerde ruhsallık ölür. Din, tapınaklar dikmek, kiliseler inşa etmek veya toplu ibadetlere katılmayı içermez. O, kitaplarda, kelimelerde, konuşmalarda veya organizasyonlarda bulunmaz. Din idrak etmektir. Gerçekte hepimiz, gerçeği kendimiz bilmedikçe hiçbir şeyin bizi tatmin etmeyeceğini biliriz. Ne kadar tartışsak da, ne kadar dinlesek de tek bir şey bizi tatmin edecektir; bu bizim kendi idrakımızdır ve böyle bir tecrübe her birimiz için mümkündür, yeter ki deneyelim. Dini idrak etme girişimi için ilk ideal vazgeçiştir. Yapabildiğimiz kadar vazgeçmeliyiz. Karanlık ve ışık, dünyanı keyfini çıkarmak ve Tanrı’nın keyfini çıkarmak asla bir arada olamaz. “Tanrı’ya ve Servete hizmet edemezsiniz.” Bırakın insanlar eğer isterlerse bunu denesinler ve ben her ülkede milyonlarca insanın bunu denediğini gördüm; vardıkları sonuç bir hiçtir. Tanrı uğruna her şeyden vazgeçin. Bu zor ve uzun bir iştir ama buna şimdi burada başlayabilirsiniz. Adım adım da olsa buna doğru gitmeliyiz.

 

Üstadımdan öğrendiğim ikinci fikir ve belki de en hayati olanı; dünyadaki bütün dinlerin birbiriyle çelişkili ve muhalif olmadığı muhteşem gerçeğidir. Onlar tek bir ebedi dinin çeşitli fazlarıdır. O ebedi din, farklı varoluş planlarına, çeşitli akılların ve çeşitli ırkların fikirlerine göre uygulanır. Hiçbir zaman benim dinim veya sizin dininiz, benim ulusal dinim veya sizin ulusal dininiz diye bir şey var olmamıştır; bir çok din hiçbir zaman varolmamıştır, sadece tek bir din vardır. Tek bir sonsuz din tüm ebediyette var olmuştur ve var olacaktır; bu din kendini çeşitli ülkelerde çeşitli şekillerde ifade etmektedir. Bu nedenle bütün dinlere saygı göstermeli ve elimizden geldiği kadar onları kabul etmeliyiz. Dinler kendilerini sadece ırk, coğrafi konumlara göre değil, bireysel güçlere göre de ortaya koyarlar. Bir kişide din kendini yoğun aktivite, iş olarak kendini gösterebilir. Diğerinde yoğun kendini adama, bir başkasında ise mistisizm, felsefe ve bunun gibi farklı şekillerde kendini tezahür edebilir. Başkalarına, “Sizin metotlarınız doğru değil.” demek yanlıştır. Belki kendi doğası sevgi olan bir insan, başkalarına iyilik yapan bir kişinin dine varmak için doğru yolda olmadığını düşünebilir çünkü bu onun yolu değildir ve dolayısıyla hatalıdır. Eğer bir filozof, “Zavallı cahil insanlar, onlar Sevgi Tanrı’sı hakkında ve onu sevmek hakkında ne biliyorlar ki? Ne anlama geldiğini bile bilmiyorlar” şeklinde düşünürse hatalıdır çünkü onlar da onun olduğu gibi haklı olabilirler.

 

Bu temel sırrı; gerçeğin aynı anda tek ve çok olabileceğini, bizim aynı gerçeğe dair farklı açılardan farklı görüşlere sahip olabileceğimizi öğrenmek tam olarak yapılması  gereken şeydir. Ancak o zaman başkalarına karşı çıkmak yerine herkese karşı sonsuz sempati duyabiliriz. Bu dünyaya farklı doğalara sahip varlıklar doğduğu sürece, aynı dinsel gerçeğin farklı adaptasyonlar gerektirdiğini bilerek birbirimize karşı toleranslı olmak zorunda olduğumuzu anlayabiliriz. Doğanın sonsuz çeşitlilik içinde birlik olduğu ve tüm bu çeşitlilikler içinde Sonsuz Olan, Değişmeyen ve Mutlak Birliğin var olması gibi her insan için de bu böyledir; mikrokozmos, makrokozmosun sadece küçük bir tekrarıdır. Tüm bu çeşitliliklere rağmen hepsinin içinden bu ebedi uyum vardır ve biz bunu idrak etmeliyiz. Tüm diğer fikirlerin ötesinde özellikle bu fikrin günümüz için kesin gereklilik olduğunu düşünüyorum. Dinsel mezheplerin çok yoğun olduğu ve iyi veya kötü kaderinden dolayı, bir dini görüşü olan herkesin bunu yaymak istediği bir ülkeden geldiğim için çocukluğumdan beri dünya üzerindeki çeşitli mezheplerden haberdar oldum. Mormonlar bile Hindistan’a vaaz vermeye gelirler. Hepsi hoş karşılanır. Orası dini anlatmak için uygun topraktır. Orada din diğer ülkelerden çok daha fazla kök salar. Hintlilere gelip politika öğretirseniz bunu anlamazlar fakat ne kadar tuhaf ta olsa din konularda vaaz vermeye gelirseniz çok kısa zamanda yüzlerce veya binlerce takipçiniz ortaya çıkacaktır ve siz bu hayatınızda yaşayan bir Tanrı olmak için her şansa sahipsinizdir. Ben böyle olduğuna memnunum, bu bizim Hindistan’da istediğimiz şeydir.

 

Hindular arasında mezhepler çeşitli ve sayıca çoktur; bazılar ise birbirlerine umutsuzca muhalefet eder. Ancak yine de onlar size kendilerinin dinin farklı tezahürleri olduklarını söylerler. “Farklı nehirlerin, farklı dağlardan doğsalar da ve düz veya kıvrılarak aksalar da hepsinin gelip sularını okyanusa bırakmaları gibi farklı mezhepler de farklı bakış açılarına rağmen sonunda O’na varırlar.” Bu bir teori değildir; bu idrak edilmelidir fakat bazı insanların yaptığı gibi üstünlük duygusuyla değil: “Evet, onların içinde de çok iyi şeyler var. Biz, bunları etnik dinler diye adlandırıyoruz. Bu etnik dinlerde de iyi şeyler var.” Bazıları ise diğer bütün dinlerin tarih öncesi evrimin ufak parçaları olduğuna ancak kendilerinkinin en üstün olduğuna dair muhteşem bir liberal fikre sahiptirler. Bir insan kendi dininin en eski olduğu için en iyi olduğunu söylerken diğeri aynı iddiayı kendisininki en yeni olduğu için ileri sürer.

 

Farkına varmalıyız ki her birinin kurtarma gücü diğeri kadardır. Tapınak ve kilisede farklılıkları üzerine duyduklarınız sadece batıl inanç yığınlarıdır. Aynı Tanrı herkese cevap verir; ve ruhun ufacık bir parçasının bile güvenliği ve kurtuluşu için sorumlu olan ne siz, ne ben ne de herhangi bir kişidir; sorumlu olan Her Şeye Kadir Olan Tanrı’dır. Nasıl olup da insanların Tanrı’ya inandıklarını söyleyip aynı zamanda Tanrı’nın az sayıda insana tüm gerçeği bahşettiğini ve onların diğer tüm insanlığın koruyucuları olduklarını düşünebildiklerini anlayamıyorum. Buna nasıl din diyebiliriz ki? Din, idrak etmektir; sadece konuşmak, inanmaya çalışmak, karanlıkta el yordamıyla aramak, ataların sözlerini papağan gibi tekrarlamak ve bunun dinin kendisi olduğunu zannetmek, dinin gerçeklerinden politika ortaya çıkarmak kesinlikle din değildir. Her mezhepte ve hatta Muhammed’in takipçilerinin aralarından bile nerede olursa olsun bir kişi dini idrak etmeye uğraşıyorsa onun dudaklarından bu coşkulu kelimeler dökülmüştür: ”Sen herkesin Tanrı’sısın, Sen herkesin yüreğindesin, Sen herkesin rehberisin, Sen herkesin Öğretmenisin ve Sen Çocuklarının toprağını bizden çok daha fazla seversin.” Hiçbir insanın inancını altüst etmeye çalışmayın. Eğer yapabiliyorsanız ona daha iyi bir şeyler verin eğer mümkünse onu bulunduğu yerden yukarı doğru yükseltin ancak onun sahip olduklarını bozmayın. Doğru öğretmen kendini bir anda binlerce farklı insana dönüştürebilendir. Doğru öğretmen anında öğrencinin seviyesine inebilen ve kendi ruhunu öğrencinin ruhuna transfer edebilen, öğrencinin gözlerinden görebilen, onun kulaklarından işitebilen ve onun aklından anlayabilendir. Sadece böyle bir öğretmen gerçekten öğretebilir başka hiç kimse değil. Dünyadaki tüm bu olumsuz, zarar veren ve yıkıcı öğretmenler hiçbir iyilik yapamazlar.

 

Üstadımın huzurunda, bir insanın bedeni içinde bile mükemmel olabileceğini keşfettim. O dudaklar asla hiç kimseyi lanetlemedi ve hatta hiç kimseyi eleştirmedi. O gözler kötülüğü görme ihtimalinin çok ötesindeydi, o zihin kötü düşünme gücünü kaybetmişti. O sadece iyiyi görürdü. Bu muazzam saflık, bu muazzam vazgeçiş ruhsallığın bir sırrıdır. “Ne servetle, ne soyla ancak vazgeçişi ile ölümsüzlük elde edilebilir”, der Vedalar. “Sahip olduğunuz her şeyi satın, fakire verin ve beni izleyin”, demiştir Mesih. İşte tüm büyük azizler ve Peygamberler de bunu ifade etmiş ve kendi hayatlarına taşımışlardır. Vazgeçiş olmadan nasıl yüce bir ruhsallık gelebilir ki? Vazgeçiş her nerede olursa olsun tüm dinsel fikirlerin arka planıdır; bu vazgeçiş fikri zayıfladığında duyular din sahasına sessizce sızacak ve ruhsallık aynı oranda azalacaktır.

 

O adam vazgeçişin somutlaşması idi. Bizim ülkemizde Sannyasin olan bir kişinin tüm dünyevi servet ve konumları terk etmesi gerekir ve benim Üstadımın tam olarak uyguladığı da buydu. Birçok insanlar vardı ki eğer Üstadım kendilerinden sadece bir hediye kabul etse kendilerini kutsanmış hissedecek olan; eğer kabul etseydi onlar memnuniyetle binlerce rupee verirlerdi fakat bunlar onun ilgilenmediği yegane insanlardı. O, şehvetin ve paranın bütünüyle fethinin, yaşayan muhteşem bir örneğiydi. O bunlarla ilgili her düşüncenin ötesindeydi ve bu yüzyıl için böyle insanlar gereklidir. İnsanların bir ay bile, sürekli artan “ihtiyaçları” dedikleri şeyler olmaksızın yaşamayacaklarını düşündükleri bu zamanlarda böylesi bir vazgeçiş gereklidir. Böyle bir zamanda bir insanın kalkıp dünyanın şüphecilerine evrendeki tüm altın ve şana hiç aldırış etmeyen bir insanın nefes aldığını göstermesi gereklidir. Ve böyle insanlar vardır.

 

Onun hayatındaki diğer bir fikir başkaları için duyduğu yoğun sevgiydi. Üstadım’ın hayatının ilk kısmı ruhsallığı elde etmek için, kalan yıllar ise onu dağıtmak için harcanmıştı. Bizim ülkemizin insanlarının bir din hocasını veya Sannyasin’i ziyaret gelenekleri sizinkilerden farklıdır. İnsanlar ona tek bir soru sormak, ondan tek bir söz duymak için yüzlerce kilometre yolu yürüyerek gelirlerdi; ”Kurtuluşum için bana tek bir kelime söyle.” Onun bulunduğu yere yüksek sayılarda ve habersiz gelirlerdi ve onu ağacın altında bulup sorularını sorarlardı. Bir gurup insan gitmeden diğerleri gelmiş olurdu. Böylece eğer bir insana çok saygı duyuluyorsa bazen gün içinde ve hatta akşam boyunca dinlenmek için zamanı olmayabilirdi. Hiç durmadan konuşması gerekirdi. Saatlerce insanlar onun bulunduğu yere akacak ve bu kişi onlara öğretecektir.

 

Böylece kalabalık guruplar halinde insanlar onu duymak için geliyorlardı ve o yirmi dört saatin yirmi saatinde konuşuyordu ve sadece bir gün için değil aylarca ve aylarca böyle devam etti, ta ki bu aşırı zorlamanın neticesinde sağlığı bozulana dek. İnsanlığa duyduğu yoğun sevgi onun yardımını isteyen binlerce kişi arasında en sıradan insanları bile geri çevirmesine izin vermiyordu. Gün geçtikçe kendisinde ölümcül bir boğaz hastalığı gelişmeye başlamasına rağmen çabalarından vazgeçmesine dair ikna edilemiyordu. İnsanların onu görmek istediğini duyar duymaz onların kabul edilmesi için ısrar ediyor ve onların bütün sorularını cevaplıyordu. Bu konuda uyarıldığında ise karşılık olarak, “Umurumda değil. Bir kişiye yardım edebilmek için böyle yirmi bin bedenden vazgeçmeye hazırım. Tek bir insana bile yardım etmek muhteşemdir.” derdi. Onun için dinlenmek diye bir şey yoktu. Bir gün birisi ona şöyle sordu, “Efendim, siz büyük bir Yogi’siniz. Neden aklınızı birazcık da olsa bedeninize odaklayıp hastalığınızı iyileştirmiyorsunuz?” İlk başlarda bu soruya cevap vermedi fakat soru tekrarlandığında yumuşak bir şekilde söyle karşılık verdi; ”Dostum, senin bir bilge olduğunu düşünüyordum ancak sen de dünyadaki diğer insanlar gibi konuşuyorsun. Bu akıl Tanrı’ya verilmiştir. Sence ben bu aklı geri alıp onu sadece ruhun kafesinden ibaret olan beden için mi kullanmalıyım?”

 

İşte böylece o insanlara vaaz vermeye devam ediyordu. Bedeninin gitmesine az kaldığı haberi yayıldığında insanlar her zamankinden daha fazla kalabalıklar halinde gelmeye başlamışlardı. Hindistan’da insanların bu büyük din öğretmenlerine nasıl geldiklerini onların etraflarına nasıl kalabalıklar halinde toplandıklarını ve henüz yaşarken onları nasıl tanrı haline getirdiklerini hayal bile edemezsiniz. Binlerce insan sadece elbiselerinin eteklerine dokunabilmek için beklerler. Başkalarının içindeki ruhsallığın bu şekildeki takdiri ile ruhsallık oluşur. Bir insan neyi ister ve takdir ederse onu alacaktır ve bu milletler için de geçerlidir. Eğer Hindistan’a gider ve politika üzerine bir konferans verirseniz ne kadar muhteşem olursa olsun sizi dinleyecek çok az insan bulursunuz fakat din öğretmeye gidiyor ve sadece konuşmuyor fakat onu yaşıyorsanız yüzlerce insanın size bakabilmek, ayağınıza dokunabilmek için etrafınızda toplanması işten bile değildir. Bu kutsal adamın yakında onlardan ayrılacağını duyan insanlar da her zamankinden daha da büyük sayılarda onun huzuruna gelmeye başlamışlardı; Üstadım ise sağlığını hiçe sayarak onlara öğretmeye deva ediyordu. Bunu önleyemiyorduk. Birçok insan çok uzun mesafelerden geliyorlardı ve o tüm sorularını cevaplamadan dinlenmeye çekilmiyordu. “Konuşabildiğim sürece onlara öğretmeliyim.” diyor ve bunu sonuna kadar gerçekleştiriyordu. Bir gün bize o gün bedenini terk edeceğini söyledi ve Vedalardan en kutsal kelimelerini tekrarlayarak Samadhi’ye girdi ve bedenini terk etti.

 

Onun düşünceleri ve mesajı bunları yayabilecek çok az insan tarafından biliniyordu. Bunların arasında, dünyadan vazgeçmiş birkaç genç çocuğu bırakmıştı ve onlar onun işini devam ettirmeye hazırdılar. Onları ezmek üzere girişimlerde bulunuldu. Fakat onlar önlerindeki bu büyük hayatın ilhamı ile ayakta sarsılmadan kaldılar. Bu kutsanmış hayat ile senelerce ilişkide olmalarının sonucu etkilenmediler. Bazıları varlıklı ailelerden gelen ve Sannyasin olarak yaşayan bu genç adamlar doğdukları şehrin sokaklarında dilendiler. İlk başlarda onlar büyük bir düşmanlıkla karşılaştılar ancak sabredip günden güne tüm Hindistan’a bu yüce adamın mesajını yaydılar, ta ki tüm ülke onun vaaz verdiği düşüncelerle dolana dek. Bengal’in ücra bir köyünden gelen, eğitimi olmayan bu adam, sadece kendi kararlılığının gücü ile gerçeği idrak edip başkalarına vermiş ve ardında onu canlı tutacak sadece birkaç genç çocuk bırakmıştı.

 

Bugün Şri Ramakrişna Paramahamsa ismi tüm Hindistan’da milyonlarca insan tarafından bilinmektedir. Bu adamın gücü bununla da kalmayıp Hindistan’ın ötelerine yayılmıştır ve benim dünyanın herhangi bir yerinde söylemiş olduğum, gerçeğe ait veya ruhsallıkla ilgili herhangi bir kelimeyi ben Üstadıma borçluyum; sadece hatalar bana aittir.

 

Şri Ramakrişna’nın modern dünyaya mesajı şöyledir : “Doktrinlere, dogmalara, mezheplere, kiliselere, tapınaklara aldırış etmeyin; onlar her bir insandaki varoluşun özü, ruhsallık ile karşılaştırıldığında pek önemli değillerdir ve insanda ruhsallık ne kadar gelişirse o, iyilik adına daha kuvvetli olacaktır. Önce bunu kazanın, elde edin ve hiç kimseyi eleştirmeyin çünkü tüm doktrinler ve dini ilkelerin içinde bazı iyi şeyler vardır. Dinin sözcükler, isimler ve mezhepler anlamına gelmediğini, dinin ruhsal idrak anlamına geldiğini kendi hayatlarınızla gösterin. Sadece hissedenler anlayabilir. Sadece ruhsallığı elde edenler bunu başkalarına iletebilir ve insanlığın büyük öğretmenleri olabilir. Sadece onlar ışık güçleridir.”

 

Bir ülkede böyle kişiler ne kadar çok yetişirse o ülke o kadar yükselir ve böyle insanların var olmadığı bir ülkeyi kötülükler beklemektedir ve hiçbir şey onu kurtaramaz. Bu sebeple Üstadım’ın insanlığa mesajı şöyle olmuştur: “Ruhsal olun ve gerçeği kendiniz keşfedin.” O, kardeşleriniz uğruna sizi vazgeçişe sevk ederdi. O sizin kardeşlerinize karşı duyduğunuz sevgi üzerine konuşmanızı engelleyebilir ve kelimelerinizi ispatlamak için sizi çalışmaya sevk ederdi. Vazgeçiş ve idrak için vakit gelmiştir ve işte o zaman siz dünyadaki tüm dinler arasındaki uyumu göreceksiniz. Herhangi bir tartışmaya gerek olmadığını bileceksiniz. Ancak o zaman siz insanlığa yardım etmeye hazır olabilirsiniz. Tüm dinlerin temelinde yatan birliği açığa çıkarıp duyurmak benim Üstadım’ın misyonuydu. Diğer öğretmenler kendi isimlerini taşıyan özel dinleri öğretmişlerdir fakat 19. yüzyılın bu yüce öğretmeni kendisi için hiçbir iddiada bulunmamıştır. O herhangi bir dini reddetmemiştir çünkü o gerçekte tüm dinlerin o ebedi dinin bölümleri olduğunu idrak etmiştir.

 

 

 

 

~ SRİ RAMAKRİŞNA’NIN HİKAYELERİ ~

 

 (Tercüme : Nimedita Sarasvati)

 

DÜNYA

 

İŞTE DÜNYA BUDUR!

 

Bir keresinde Hriday buraya bir inek getirmişti. Bir gün ineği otlaması için bahçede iple bağladığını gördüm ve ona; “Hriday, neden ineği her gün buraya bağlıyorsun?” diye sordum. O ise; “Amca” dedi, “Ben ineği köyümüze göndereceğim. O iyice güçlendiğinde ise onu sabana bağlayacağım.” Ben bu sözleri duyar duymaz düşünmeye başladım; “İlahi Maya’nın oyunları ne kadar da anlaşılmaz! Kamarpukur ve Sihore Kalküta’dan o kadar uzak ki! Bu zavallı inek tüm o yolu gitmek zorunda. Sonra o büyüyecek ve en sonunda ise sabana vurulacak. İşte dünya budur! İşte maya budur!” Ve sonra Samadhi’ye girdim. Ancak uzunca bir süre sonra dönebildim.

 

 

DÜNYA ORMANINDA

 

Bir keresinde bir adam ormandan geçerken üç hırsız onun üzerine atlamış ve her şeyini çalmış. Hırsızlardan biri; “Bu adamı canlı bırakmanın ne anlamı var?” demiş ve böyle diyerek kılıcıyla tam onu öldürecekken, ikinci hırsız onu durdurmuş ve; “Hayır, yapma! Onu öldürmenin ne anlamı var? Onun ellerini ve ayaklarını bağlayıp burada bırakalım.” demiş. Hırsızlar adamın ellerini ve ayaklarını bağlamış ve oradan uzaklaşmışlar. Bir süre sonra üçüncü hırsız geri dönmüş ve adama; “Çok üzgünüm. Canın yandı mı? Ben şimdi senin kurtaracağım.” demiş. Adamı özgür bıraktıktan sonra hırsız; “Benimle gel. Seni otobana götüreceğim.” demiş. Uzunca bir süre sonra yola ulaşmışlar ve orada adam hırsıza; “Bayım, siz bana çok iyi davrandınız. Sizi evime davet ediyorum.” demiş. Hırsız ise; “Hayır, olmaz!” diye cevap vermiş; “Ben senin evine gelemem. Polis beni orada bulacaktır.”

 

Bu dünya ormandır. Buradaki üç hırsız ise sattva, rajas ve tamas’tır. Onlar Gerçek Bilgi adamını soymuşlardı. Tamas onu yok etmek ister. Rajas onu dünyaya bağlar. Fakat sattva onu rajas ve tamas’ın bağlarından kurtarır. Sattva’nın koruması altında insan, öfkeden, tutkudan ve tamasın diğer kötü etkilerinden korunur. Ancak sattva da bir hırsızdır. O, insana Gerçek Bilgiyi veremezse de onu Yüce Tanrı’ya giden yola götürür. Ve onu o yolda bırakırken; “Öteye bak. İşte senin evin orada.” der. Ancak sattva bile Brahman bilgisinden çok uzaktır.

 

 

DÜNYA İNSANLARI NE HALE GETİRİR

 

Kamarpukur’da bir çocuk iken Ram Mallick’i çok seviyordum. Fakat sonra o buraya geldiğinde ona dokunamadım bile. Ram Mallick ve ben çocukluğumuzda çok iyi arkadaştık. Gece gündüz beraberdik; birlikte uyurduk. Ben on altı veya on yedi yaşına geldiğimde insanlar; “Eğer birisi kadın olsaydı birbirleriyle evlenirlerdi.” derlerdi. Her ikimiz de bu evde oynardık. Ben o günleri çok iyi hatırlıyorum. Onun akrabaları tahtırevanlarla gelirlerdi. Şimdi onun Chanak’da bir dükkanı var. Ben onu uzun zamandır görmemiştim. O geçen gün geldi ve burada iki gün geçirdi. Ram çocuklarının olmadığını söyledi, kendi yeğenini büyütmüş fakat çocuk ölmüş. O bana bunu iç geçirerek anlattı, gözleri yaşlarla doldu, o yeğeni için yas tutuyordu. Sonra bana, çocukları olmadığı için karısının tüm şefkatinin yeğene adadığını söyledi. Ve karısı şimdi çok büyük üzüntü içindeymiş. Ram ona; “Sen delisin. Yas tutmakla eline ne geçecek? Benares’e mi gitmek istiyorsun?” demiş. Gördüğünüz gibi o karısına deli diyebiliyor. Çocuğun üzüntüsü onu iyice bozmuş. Ben artık onun içinde değer bir şey kalmadığını gördüm.

 

 

DÜNYANIN iNSANLARI

 

SİNİRLENDİKLERİNDE

 

“Görüyorsun”, diyor Jadu’nun annesi bana; “Biz kendi yerimizdeki gösteride para toplamıyoruz. Diğer sadhular her zaman para istiyor fakat sen istemiyorsun.” Dünyevi insanlar para harcamaları gerektiğinde sinirlenirler.

 

Bir yerde teatral bir gösteri sergileniyormuş. Bir adam onu görmeyi çok istiyormuş. Oraya gittiğinde seyircilerden para toplandığını görmüş ve sessizce oradan ayrılmış. Başka bir yerde başka bir gösteri sergileniyormuş. Adam oraya gitmiş, araştırmış ve para toplanmadığını görmüş. Orada büyük bir kalabalık varmış. Kalabalığın içine dalmış ve salonun merkezine ulaşmış. Kendine çok güzel bir koltuk bulmuş ve gösteriyi zevkle izlemiş.

 

 

TÜM DİŞLER DÜŞTÜĞÜNDE

 

Size bir hikaye anlatayım. Bir adam Durga Puja’yı kendi evinde büyük bir tantana ile kutlarmış. Güneşin doğuşundan batışına kadar keçiler kurban edilirmiş. Fakat birkaç yıl sonra kurban verilmemeye başlanmış. Sonra oradaki adamlardan biri; ”Efendim, nasıl oluyor da sizin evinizdeki kurban verme töreni bu kadar sönük geçiyor?” diye sormuş. Adam ise; “Görmüyor musun? Artık benim dişlerim kalmadı.” diye cevap vermiş.

 

 

GERÇEKTEN DE BÖYLE İNSANLAR VAR!

 

Onların ‘Bilim’ inde Tanrı’nın insan şeklini alabileceğinden bahsedilmiyor, o halde

onlar buna nasıl inanabilirler? Gerçekten de böyle insanlar var!

 

Şu hikayeyi dinleyin. Bir adam arkadaşına; “Korkunç bir patlama ile bir evin yıkıldığını gördüm.” diyor. Bunu söylediği arkadaşı ise İngiliz eğitimi almış ve ona; “Bir dakika, gazeteye bakayım.” diyor. Gazeteyi okuyor fakat bir patlama ile yıkılan evle ilgili haberi bulamıyor. Sonra arkadaşına dönüp; “Ben sana inanmıyorum. Bu haber gazetede yok, öyleyse söylediklerinin hepsi yanlıştır.” diyor.

 

 

ÖKÜZÜN PEŞİNDEN AYRILMAYAN ÇAKAL

 

Bir zamanlar bir çakal, bir öküz görmüş ve onun peşini bırakmamış. Öküz dolaşıp duruyor ve çakal onu takip ediyormuş. Çakal şöyle düşünüyormuş; “Orada öküzün testisleri sallanıp duruyor. Elbet bir zaman onlar yere düşecek ve ben onları yiyeceğim.” Öküz yere yatıp uyuduğunda çakal da yatıyormuş ve öküz hareket ettiğinde çakal onu izliyormuş. Bu şekilde pek çok gün geçmiş fakat öküzün testisleri bedenine bağlı kalmaya devam etmiş. Ve sonra çakal hayal kırıklığı içinde oradan uzaklaşmış.

 

Bu dalkavukların da başına gelir. Zengin adamın kendileri için kesenin ağzını açacağını sanırlar. Fakat ondan herhangi bir şey almak çok zordur.

 

 

DİNDAR GİBİ GÖRÜNEN YAĞMACILAR

 

Bir mücevher dükkanı olan bir kuyumcu varmış. O boynundaki boncuklarla, elindeki tespihle ve alnındaki kutsal işaretlerle gerçek bir dindar, bir Vaişnava gibi görünüyormuş. Doğal olarak insanlar ona güveniyor ve iş için onun dükkanına geliyorlarmış. Onlar böylesine dindar bir insanın kendilerini asla kandırmayacaklarını düşünüyorlarmış. Ne zaman dükkana bir grup müşteri girse onun yanında çalışanlardan birinin; “Kesava! Kesava!” dediğini, bir süre sonra diğerinin; ”Gopal! Gopal!” dediğini, bir üçüncünün; ”Hari! Hari!” diye mırıldandığını duyarlarmış. Son olarak birileri; ”Hara! Hara!” dermiş. Şimdi biliyorsunuz ki bunlar Tanrı’nın çeşitli adlarıdır. Tanrı’nın adlarının bu kadar çok söylendiğini duyan müşteriler doğal olarak kuyumcunun çok üstün bir insan olduğunu düşünürlermiş. Fakat siz kuyumcunun gerçek niyetini tahmin edebiliyor musunuz? “Kesava! Kesava!” diyen adam aslında; “Bunlar kim? Kim bu müşteriler?” diye sormak ister. “Gopal! Gopal!” diyen adam müşterilerin bir inek sürüsünden ibaret olduğunu söylemek ister. “Hari! Hari!” diyen adam ise; “Onlar bir inek sürüsünden başka bir şey olmadıklarına göre neden onları soymuyoruz?” demek ister. “Hara! Hara!” diyen ise “Onları her anlamda soyalım çünkü onlar sadece ineklerdir.” diyerek bunu onaylar.

 

 

İNSANLAR VARDIR, İNSANLAR VARDIR

 

İnsanlar dört sınıfa ayrılabilir; dünyanın zincirleri ile bağlı olanlar, özgürlük arayanlar, özgürleşenler ve daima özgür olanlar. Daima özgür olanlar arasında Narada gibi bilgeleri sayabiliriz. Onlar dünyada başkalarının iyilikleri için, insanlara ruhsal gerçekleri öğretmek için yaşarlar. Tutsak halde olanlar ise dünyeviliğin içine batmışlardır ve Tanrı’yı unuturlar.

 

Özgürlük arayanlar kendilerini dünya bağlarından özgürleştirmek isterler. Bazıları başarılı olur, bazıları ise olmaz.

 

Sadhu’lar ve Mahatma’lar gibi özgürleşmiş ruhlar, dünyada “kadın ve para” için dolaşmazlar. Onların bilinçleri dünyevilikten uzaktır. Bunun yanında onlar daima Tanrı’nın Lotus Ayağına meditasyon yaparlar.

 

Bir göle balık avlamak için ağ atıldığını düşünün. Bazı balıklar o kadar akıllıdır ki asla ağa takılmazlar. Onlar daima özgür olanlar gibidir. Fakat balıkların çoğu ağa takılır. Bazıları kendilerini ağdan kurtarmaya çalışırlar ve bunlar özgürlük arayanlar gibidir. Fakat çabalayan balıkların hepsi başarılı olamaz. Çok azı ağdan dışarı fırlar ve suya atlar. Sonra balıkçı bağırır; “Bakın! Büyük bir balık gidiyor!” Fakat ağa yakalanan balıklardan çoğu kaçamaz ve ne de kurtulmak için bir çaba gösterirler. Aksine ağızlarında ağ ile çamurun içinde dururlar ve orada sessizce yatarken; ”Artık korkmamız gerekmiyor. Burada güvendeyiz.” diye düşünürler. Fakat zavallılar balıkçının gelip onları ağdan çekip çıkaracağını bilmezler. Bunlar dünyaya bağlı olan insanlar gibidir.

 

 

DÜNYEVİLİK BELASI

 

TÜM DERTLERİN KAYNAĞI

 

Bir yerlerde balıkçılar balık avlıyorlarmış. Bir çaylak aşağı süzülmüş ve bir balık kapmış. Balığı görür görmez bine yakın karga gaklayıp gürültü yaparak çaylağı takip etmeye başlamış. Çaylak güneye uçmuş ve kargalar onu orada takip etmiş. Çaylak kuzeye uçmuş ve kargalar yine onun peşinden gitmiş. Çaylak doğuya ve batıya gitmiş fakat sonuç hep aynı olmuş. Çaylak tam şaşkınlık içinde uçmaya başlamışken balık ağzından düşmüş. Kargalar hemen çaylağı bırakmışlar ve balığın peşinden uçmaya başlamışlar. Böylece endişelerinden kurtulan çaylak, bir ağaç dalına konmuş ve düşünmüş; “O zavallı balık benim tüm dertlerimin kaynağıydı. Şimdi ben ondan kurtuldum ve bu nedenle huzur içindeyim.”

 

İnsan da balığa sahip olduğu sürece- ki bunlar dünyevi isteklerdir, hep bazı şeyler yapmak zorundadır ve bu yüzden endişe, kaygı ve huzursuzluktan acı çekecektir. Bu isteklerinden vazgeçer geçmez ise onun tüm faaliyetleri çekilecek ve o ruhsal huzurun tadına varacaktır.

 

 

HER ŞEY BİR PARÇA PEŞTAMAL İÇİN

 

Guru’sunun eğitimi altındaki bir Sadhu kendisi için insanlardan uzak, yapraklarla örtülü küçük bir kulübe inşa etmiş ve bu kulübe içinde ruhsal çalışmalarını yapmaya başlamış. Her sabah yıkandıktan sonra ıslak elbisesini ve kaupinasını (peştemal) kurutmak için kulübenin yakınındaki bir ağaca asıyormuş. Bir gün günlük yemeğini dilenmek için gittiği komşu köyden dönerken farelerin kaupinası üzerinde delikler yaptığını fark etmiş. Sonra ertesi gün köye gidip yenisi için dilenmek zorunda kalmış. Birkaç gün sonra, sadhu peştemalını kurutmak için kulübenin çatısına asmış ve her zamanki gibi köye gitmiş. Döndüğünde farelerin onu parçalara ayırdığını görmüş. Çok sinirlenmiş ve kendi kendine; “Şimdi ben nereye gidip yeni bir giysi için dileneceğim? Kimden bir giysi isteyeceğim?” diye düşünmüş. Ertesi gün köylüleri gördüğünde onlara farelerin yaptıklarından bahsetmiş. Bunu duyan köylüler; “Her gün kim sana kıyafet verecek? Bir şeyler yap, bir kedi besle de fareleri uzak tutsun.” demişler. Sadhu köyden bir kedi bulmuş ve kulübesine götürmüş. O günden itibaren fareler onu rahatsız etmez olmuşlar ve onun keyfine ise diyecek yokmuş. Sadhu küçük faydalı hayvana büyük özenle bakmaya ve köyden onun için süt dilenmeye başlamış. Birkaç gün sonra bir köylü ona; “Sadhuji, senin her gün süte ihtiyacın oluyor, dilenerek sadece birkaç günlük ihtiyacını karşılayabilirsin. Kim sana bütün bir yıl boyunca süt verecek? Bir şey yap, bir inek besle. Böylece onun sütünü içerek hem kendi ihtiyaçlarını karşılarsın hem de birazını kedine verirsin.” demiş. Birkaç gün içinde sadhu bir inek edinmiş ve artık süt için dilenmesine gerek kalmamış. Çok geçmeden sadhu ineği için saman dilenmesi gerektiğini fark etmiş. Bunun için komşu köyleri ziyaret etmesi gerekiyormuş fakat köylüler; “Senin kulübene yakın pek çok ekili olmayan toprak var, o toprakları ek ve böylece ineğin için saman dilenmene gerek kalmaz.” demişler. Onların tavsiyesini dinleyen sadhu toprağı işlemeye başlamış. Yavaş yavaş işçi çalıştırmaya başlamış ve sonra ekinleri depolamak için ambarlar inşa etmesi gerekmiş. Böylece zaman içerisinde bir çeşit toprak sahibi haline gelmiş. Ve en sonunda büyük evi ile ilgilenmesi için bir kadın ile evlenmiş. Şimdi günlerini meşgul bir aile reisi gibi geçiriyormuş.

 

Bir zaman sonra Guru’su onu görmeye gelmiş. Kendisini mal ve mülk içerisinde bulan Guru şaşırmış ve oradaki uşağa; “Burada bir kulübede bir münzevi yaşıyordu, bana onun nereye gittiğini söyler misin?” diye sormuş. Uşak ne cevap vereceğini bilememiş. Bunun üzerine Guru eve girmiş ve öğrencisi ile karşılaşmış. Guru ona; “Oğlum, bütün bunlar nedir?” diye sormuş. Öğrenci büyük bir utançla Gurusu’nun ayaklarına kapanmış ve; “Efendim, tüm bunlar bir parça peştamal içindi.” demiş.

 

 

DÜNYEVİ ŞEYLER SONSUZA KADAR SİZİN DEĞİLDİR

 

Zengin bir adamın kahyasına efendisinin mallarına bakma görevi verilmiş. Ona kimin malı olduğu sorulduğunda; “Bayım, bunların hepsi benimdir, bu evler ve bu bahçeler benimdir.” diyormuş. Bu tarzda konuşuyor ve kibirle dolaşıyormuş. Bir gün efendisinin bahçesindeki gölde kesinlikle yasak olduğu halde balık avlamaktaymış. Tam o sırada efendi gelmiş ve sahtekar kahyasının ne yaptığını görmüş. Uşağının güvenilmezliğini gördükten sonra önce onu kendi mülkünden kovmuş ve sonra da tüm önceki kazançlarına el koymuş. Zavallı adam tek sahip olduğu şey olan ufak tefek eşyalarını koyduğu kutuyu bile alamamış.

 

İşte sahte gururun cezası budur.

 

 

KAMA – KANÇANA

(ŞEHVET VE ALTIN)

 

EVLİLİK KÖLELİKTİR

 

Erkeği bağlayan ve ondan özgürlüğünü çalan; “kadın ve altın” dır. Altına ihtiyacı yaratan kadındır. Çünkü kadın için biri diğerinin kölesi olur ve böylece özgürlüğünü kaybeder. Ve o artık kendisi gibi davranamaz.

 

Jaipur’daki Govindaji tapınağındaki rahipler önce bekarlarmış ve o zaman onlar ateşsi doğaya sahiplermiş. Bir keresinde Jaipur Kralı onları çağırmış fakat onlar onu dinlememişler. Elçiye; “Bizi görmek için Kral buraya gelsin.” demişler. Kral yardımcılarına danıştıktan sonra onlar için evlilikler ayarlamış. Çünkü sonra artık kralın onları çağırmasına bile gerek kalmamış. Onlar kendileri gelip; “Majesteleri, biz size kendi nimetlerimizi getirdik. İşte tapınağın kutsal çiçekleri. Onları kabul etmeye lütfediniz.” diyorlarmış. Saraya gelmişler çünkü şunun için veya bunun için durmadan para istiyorlarmış- evin inşa edilmesi için, bebeklerin pirinç töreni veya çocukların eğitime başlama törenleri için.

 

 

EĞER ŞEHVETİ YENEBİLİYORSANIZ, KADINLARA ANNE GİBİ BAKIN

 

Neden aile reisi hayatı sürdürmediği sorulduğunda Üstat şöyle cevap vermiş; “Kartikeya (Şiva’nın Oğlu) bir gün tırnağı ile bir kediyi tırnaklamış. Eve gittiğinde Kutsal Anne’si Parvati’nin yanağında bir tırnak izi olduğunu görmüş ve ona sormuş; “Anne, yanağındaki bu çirkin tırnak izi nasıl oldu?” Evrenin Anne’si cevap vermiş; “Bu senin kendi elinin yaptığındır, bu senin tırnağının izidir.” demiş. Kartikeya merakla; ”Nasıl olur Anne? Ben seni tırnakladığımı hiç hatırlamıyorum.” Anne cevap vermiş; “Sevgili oğlum, bu sabah bir kediyi tırnakladığını unuttun mu?” Kartikeya ise; “Evet, bir kediyi tırnakladım ama senin yanağındaki yara nasıl oldu?” Kutsal Anne cevap vermiş; ”Sevgili çocuğum, bu dünyada Ben’den başka hiçbir şey yoktur. Tüm yaradılış Ben’im, bu nedenle kimi incitirsen incit beni incitiyorsun.” Kartikeya bunu duyunca çok şaşırmış ve sonra asla evlenmemeye karar vermiş. Çünkü o kimle evlenebilirmiş ki? Artık her kadın onun için anne gibiymiş. Böylece kadının anneliğini idrak ederek evlilikten vazgeçmiş.” Ben de Kartikeya gibiyim. Her kadını benim Kutsal Anne’m gibi görüyorum.

 

 

İŞTE PARANIN GETİRDİĞİ GURUR BÖYLEDİR

 

Bir kurbağanın bir rupesi olmuş ve onu kendi deliğinde saklamaya başlamış. Bir gün bir fil deliğinin üstünden geçerken kurbağa öfke ile oradan çıkmış ve sanki fili tekmeleyecekmiş gibi ayağını kaldırmış ve şöyle demiş; “Hangi cesaret ile benim başımın üstünde yürüyorsun?”

 

İşte paranın getirdiği gurur böyledir!

 

 

MAYA

 

MAYANIN İÇİNE DÜŞEN BRAHMAN AĞLIYOR!

 

Vişnu, Hiranyakşa şeytanını öldürmek için Kendisini dişi domuz olarak enkarne ettirdi. Şeytanı öldürdükten sonra dişi domuz yavruları ile son derece mutlu bir şekilde yaşamaya devam etti. Kendi gerçek doğasını unutarak onlara neşe içinde süt veriyordu. Göklerdeki tanrılar Vişnu’yu dişi domuz bedenini terk etmek ve göksel bölgelere dönmek konusunda ikna edemediler. O Kendi hayvan şeklinin mutluluğu içine gömülmüştü. Tanrılar kendi aralarında toplandıktan sonra Şiva’yı ona göndermeye karar verdiler. Şiva dişi domuza; “Neden kendini unuttun?” diye sordu. Vişnu domuz bedeniyle; “Neden, ben burada çok mutluyum.” diye cevap verdi. Bunun üzerine Şiva üçlü başlı mızrağı ile domuzun bedenini yok etti ve Vişnu tekrar cennete döndü.

 

Herkes Kutsal Anne’nin, Mahamaya’nın, İlk Enerji’nin otoritesi altındadır.Tanrı’nın enkarneleri bile dünyadaki görevlerini gerçekleştirmek için Maya’nın yardımını kabul ederler. Bu nedenle onlar İlk Enerji’ye taparlar.

 

 

İŞTE MAYA BUDUR!

 

Bir keresinde Narada, evrenin Tanrı’sına; “Tanrım, bana imkansızı olduran Kendi Maya’nı göster.” diye yalvardı. Tanrı bunu kabul etti. Sonra bir gün Tanrı Narada ile geziye çıktı. Biraz gittikten sonra Kendisini çok susuz ve yorgun hissetti. Oturdu ve Narada’ya; “Narada, ben çok susadım, lütfen bana bir yerlerden su bul.” dedi. Narada hemen koşup su aramaya başladı.

 

Yakınlarda hiç su bulamadığı için oradan uzaklaştı ve uzakta bir nehir gördü. Nehre yaklaştığında çok güzel bir kadının nehrin kenarında oturmakta olduğunu gördü ve onun güzelliği karşısında büyülendi. Narada onun yanına gider gitmez kadın güzel sözler söylemeye başladı ve çok geçmeden ikisi de birbirlerine aşık oldular. Narada sonra onunla evlendi ve aile kurdu. Zaman içerisinde pek çok çocuğu oldu. Karısı ve çocukları ile mutluluk içinde yaşıyorken ülkeye bir veba salgını geldi. Ölüm herkesi ele geçirmeye başladı. Sonra Narada karısına orayı terk etme ve başka bir yerlere gitmeyi önerdi. Karısı bunu kabul etti ve yanlarına çocuklarını da alarak evlerini terk ettiler. Fakat nehri geçmek için köprüye geldiklerinde korkunç bir sel geldi ve tüm çocukları birbiri ardına alıp götürdü. En sonunda karısı da sular içinde boğuldu. Kaybettikleri için büyük üzüntü içine düşen Narada nehrin kıyısına oturdu ve ağlamaya başladı. Tam o anda Tanrı ona göründü ve; “Ey Narada, su nerede? Ve neden ağlıyorsun?” diye sordu. Tanrı’yı görmek Narada’yı ayılttı ve o an her şeyi anladı. Ve sonra şöyle bağırdı; “Tanrım, Senin önünde saygıyla eğiliyorum ve Senin muhteşem Maya’n önünde saygıyla eğiliyorum.”

 

 

MAYA BİLİNDİĞİ ANDA KAYBOLUR

 

Bir keresinde bir rahip öğrencilerinden birinin köyüne gidiyormuş. Yanında ise bir uşağı yokmuş. Yolda bir ayakkabı tamircisi görmüş ve ona; “Selam iyi adam, bana uşağım olarak eşlik eder misin? Benimle gelirsen iyi besleneceksin ve sana iyi bakılacaktır.” demiş. Ayakkabı tamircisi, “Efendim, ben en düşük kasttanım. Nasıl sizin uşağınız olurum?” diye cevap vermiş. Rahip; ”Boşver. Kimseye ne olduğunu söyleme. Kimseyle konuşma ve kimseyle tanışma.” demiş. Ayakkabı tamircisi kabul etmiş. Alacakaranlıkta, rahip öğrencisinin evinde dualar söylerken başka bir brahmana gelmiş ve rahibin uşağına; “Git ve ayakkabılarımı getir.” demiş. Efendisinin buyruklarına sadık olan adam hiç cevap vermemiş. Brahmana emrini ikinci kez tekrarlamış fakat uşak yine de sessiz kalmış. Brahmana tekrar ve tekrar söylemiş fakat ayakkabı tamircisi hiç hareket etmemiş. En sonunda sinirlenen brahmana öfkeyle; “Sirrah, sen nasıl bir brahmananın emirlerine karşı gelirsin? Yoksa sen ayakkabı tamircisi misin?” demiş. Bunu duyan ayakkabı tamircisi korkuyla titremeye başlamış ve rahibe korkuyla bakarak; “Ey ulu efendim, beni yakaladınız. Ben artık burada kalamam. Bırakın gideyim.” demiş ve oradan koşarak uzaklaşmış.

 

İşte Maya da fark edildiğinde böylece uçup gider.

 

 

TUZAKLAR

 

SİDDHA FIRTINAYI DURDURUYOR

 

Bir zamanlar yüce bir Sihdda büyük bir fırtına geliyorken deniz kıyısında oturuyormuş. Siddha bu durumdan rahatsız olduğu için; “fırtına dursun!” diye bağırmış ve onun sözleri gerçekleşmiş. Hemen sonra, fırtına aniden durduğu için tüm yelkenlerini açmış ve son hızla gitmekte olan bir gemi batmış ve gemide olanların hepsi boğulmuş.

 

Bu kadar çok insanın ölümüne neden olmanın günahları Siddha’nındır ve bu nedenle o tüm okült güçlerini kaybetmiştir.

 

 

OKÜLT GÜÇLER TANRI’YI GÖRMEYE YARDIM ETMEKTEN ÇOK

ENGEL OLURLAR

 

Bir zamanlar bir Sadhu yüce okült güçler kazanmış. Ve onlarla gururlanıyormuş. Fakat o iyi bir insanmış ve basit bir yaşam sürüyormuş. Bir gün Tanrı kutsal bir insan olarak saklanıp ona gelmiş ve; “Saygıdeğer efendim, sizin yüce okült güçleriniz olduğunu duydum.” Sadhu Tanrı’yı içtenlikle kabul etmiş ve ona yer vermiş. Tam o sırada bir fil geçiyormuş. Kutsal insan şeklindeki Tanrı Sadhu’ya; “Efendim, isterseniz bu fili öldürebilir misiniz?” diye sormuş. Sadhu; ”Evet, bu mümkün.” diye cevap vermiş. Böyle dedikten sonra eline bir parça toz almış, üzerine bazı mantralar söylemiş ve filin üzerine atmış. Hayvan bir süre acı ile kıvrandıktan sonra ölmüş. Tanrı; ”Senin ne büyük bir gücün var! Fili öldürdün!” demiş. Sadhu gülmüş. Sonra Tanrı tekrar sormuş; “Şimdi o fili canlandırabilir misin?”, “Evet, bu da mümkün” diye cevap vermiş Sadhu ve filin üzerine yine bir parça toz atmış. Fil biraz kıpırdanmış ve tekrar hayata dönmüş. Sonra Tanrı; “Senin gücün muhteşem. Fakat sana bir şey sorabilir miyim? Sen fili öldürdün ve sonra ona hayat verdin. Fakat bunun sana ne faydası oldu? Kendini daha yücelmiş hissediyor musun? Bu senin Tanrı’yı idrak etmeni sağladı mı?” demiş ve ortadan kaybolmuş.

 

 

YÜZMEYİ BİLMEYEN BİLGE

 

Bir keresinde birçok insan Ganj nehrini geçmek için bir gemiye binmiş. Bunlardan biri olan bir bilge orada olanlara kendi alimliğini gösteriyormuş, çok çeşitli kitapları okuduğundan- Vedaları, Vedanta’yı ve altı felsefe sistemini okumuş olduğundan bahsediyormuş. Yolculardan birine; “Vedanta’yı biliyor musun?” diye sormuş. Yolcu; “Hayır, efendim.” diye cevap vermiş. “Samkhya’yı ve Patanjala’yı?”, “Hayır sayın efendim.”,“Hiç felsefe okumadın mı?”,”Hayır, efendim.” Bilge bu şekilde kibirle konuşuyor ve yolcular sessizlik içinde oturuyorken büyük bir fırtına kopmuş ve gemi batmaya başlamış. Yolcu bilgeye; “Efendim, yüzme biliyor musunuz?” diye sormuş.”,”Hayır” diye cevap vermiş bilge. Yolcu ona; “Ben Samkhya veya Patanjala’yı bilmiyorum ama yüzebiliyorum.” demiş.

 

Bir insan çok fazla kutsal metni bilerek ne kazanacaktır? Bilinmesi gereken tek şey, dünya nehrinin nasıl geçileceğidir. Sadece Tanrı gerçektir ve diğer her şey illüzyondur.

 

 

BENCİLLİK - KİBİR

 

“HAMBA” DAN “TUHU” YA

 

İnek “Hamba” diye bağırır ve bu “Ben” demektir. Çünkü o çok acı çeker. O sabana bağlanmıştır ve yağmurda ve güneşte çalışmak zorundadır. Sonra kasap tarafından öldürülebilir. Onun derisinden ayakkabılar yapılır, davullar yapılır ve böylece o acımasızca dövülmeye devam eder. Yine de acı çekmekten kurtulamaz. En sonunda onun bağırsaklarından pamuk atanların çubuklarındaki teller yapılır. Artık o “Hamba, Hamba”, “Ben, Ben“ diye bağırmaz fakat “Tuhu, Tuhu”, “Sen, Sen” diye bağırır. Ancak o zaman onun dertleri sona erer.

 

Ey Tanrım, ben hizmetkarım, Sen Efendisin. Ben çocuğum, Sen Anne’sin.

Bencillik tüm acıların nedenidir.

 

 

BENCİLLİK MAHVEDER

 

Guru’sunun sonsuz gücüne çok derin inancı olan bir öğrenci gölün üstünde onun adını söyleyerek yürüyormuş. Bunu gören Guru, “Benim ismimde böyle büyük bir güç mü var? O zaman ben ne kadar yüce ve güçlü olmalıyım!” diye düşünmüş. Ertesi gün, Guru da gölün üzerinde “Ben, Ben, Ben” diyerek yürümeyi denemiş fakat suya adım atar atmaz batmış ve boğulmuş çünkü zavallı adam yüzmeyi bile bilmiyormuş.

 

İnanç mucizeler yaratırken, bencillik ve kibir insanın yok oluşunu getirir.

 

 

ŞİVA’NIN BOĞASI DİŞLERİNİ GÖSTERDİĞİNDE

 

Tek yapan Tanrı’dır ve biz O’nun aletleriyiz. Bu nedenle bir Jnani’nin bencil olması imkansızdır. Şiva’ya yazılan ilahilerden birinin yazarı, kendi başarısı ile çok gururlanıyormuş fakat onun gururu Şiva’nın boğası dişlerini gösterdiğinde parçalara dağılmış. Her dişin ilahinin bir kelimesi olduğunu görmüş.

 

Bunun anlamını idrak ediyor musunuz? Bu kelimeler başlangıçsız geçmişten beri vardı. Yazar sadece onları keşfetti.

 

 

İNANÇ

 

ÇOCUĞUN İNANCI

 

Jatila adındaki bir çocuk okula ormandan geçerek gidiyormuş ve oradan geçmek çocuğu korkutuyormuş. Bir gün annesine korkusundan bahsetmiş. Annesi ona; “Neden korkuyorsun? Madhusudana’yı çağır.” demiş. “Anne, Madhusudana kim?” diye sormuş çocuk. Anne; “O senin Büyük Ağabeyindir” diye cevap vermiş. Bundan sonra bir gün çocuk yine ormandan korku ile geçerken; “Ey Madhusudana Ağabey!” diye bağırmış fakat cevap gelmemiş. Sonra yüksek sesle ağlamaya başlamış; “Neredesin Madhusudana Ağabey? Bana gel. Korkuyorum.” Bunun üzerine Tanrı daha fazla bekleyememiş ve çocuğun önünde belirmiş; “İşte buradayım. Neden korkuyorsun?” diyerek çocuğu ormandan çıkarmış ve ona okula giden yolu göstermiş. Tanrı çocuğu bırakırken; “Beni ne zaman çağırsan geleceğim. Sakın korkma.” demiş.

 

İnsanın işte böyle çocuk gibi bir inancı, özlemi olmalı.

 

 

İNANÇ MUCİZELER YARATIR

 

Bir adamın oğlu ölümün eşiğindeymiş ve kimse onu kurtaramıyormuş. Bir sadhu ölmekte olan çocuğun babasına; “Sadece tek bir umut var. Eğer Svati takımyıldızı döneminde, bir insan kafatasının içinde birkaç damla yağmur suyu ile kobra yılanı zehrinin karışımını getirirsen oğlunun hayatı kurtulabilir.” Baba takvime bakmış ve Svati’nin ertesi gün yükseleceğini görmüş. Sonra dua edip yalvarmaya başlamış; ”Ey Tanrım, Sen tüm bu koşulları mümkün kılıp oğlumun hayatını bağışlar mısın?” Ertesi akşam son derece içtenlikle ve yüreğinde isteyerek, özenle araştırarak terkedilmiş bir bölgede insan kafatası aramaya başlamış. En sonunda bir ağacın altında bulmuş ve onu eline alıp dua ederek yağmurun yağmasını beklemeye başlamış. Birdenbire yağmur başlamış ve birkaç damla yağmur kafatasının içine düşmüş. Adam kendi kendine; “Şimdi uygun takımyıldızı döneminde kafatasının içinde yağmur suyum var.” diye düşünmeye başlamış. Sonra içtenlikle; “Yüce Tanrım, kalan kısmın da olmasını sağla.” diye dua etmeye başlamış. Kısa bir süre içinde biraz ileride bir kobranın bir karakurbağasını yakalamaya çalıştığını görmüş. Hemen sonra kurbağa kafatasının içine atlamış ve onu takip eden kobranın zehri kafatasının içine akmış. Endişe içindeki adam birdenbire sonsuz bir şükran ile dolmuş ve; ”Tanrım, Senin inayetinle mümkün olmayan şeyler bile mümkün olur. Şimdi ben oğlumun kurtulacağını biliyorum.” diye ağlamaya başlamış.

 

Ben bu nedenle diyorum ki; eğer gerçek inancınız ve samimi isteğiniz varsa Tanrı’nın inayetiyle her şeye sahip olacaksınız.

 

 

İNANÇ MUCİZELERİN ANASIDIR

 

Bir sütanne nehrin diğer kıyısında oturan brahmana rahibine süt götürüyormuş. Tekne seferlerinin düzensizliği nedeniyle, sütü her gün aynı saatte götüremiyormuş. Bir keresinde geç kalması yüzünden azarlanırken zavallı kadın; “Ne yapabilirim? Ben evden erken çıkıyorum fakat uzunca bir süre nehrin kıyısında kayıkçının ve insanların gelmesini bekliyorum.” demiş. Rahip ona; “Kadın! İnsanlar hayat nehrini Tanrı’nın ismini söyleyerek geçiyorlar ve sen bu küçük nehri mi geçemiyorsun?” demiş. Basit yürekli kadın, nehri geçmenin bu kolay yolunu öğrendiğine çok sevinmiş. Ertesi günden itibaren süt sabah çok erken saatte gelmeye başlamış. Bir gün rahip kadına; “Bugünlerde nasıl oluyor da geç kalmıyorsun?” diye sormuş. Kadın; “Nehri bana söylediğiniz gibi Tanrı’nın adını söyleyerek geçiyorum ve kayıkçıyı beklememe gerek kalmıyor.” diye cevap vermiş.

Rahip buna inanamamış ve; ”Bana nehri nasıl geçtiğini gösterir misin?” diye sormuş. Kadın onun nehrin kıyısına götürmüş ve suyun üzerinde yürümeye başlamış. Arkasına baktığında rahibin sıkıntı ve üzüntü içinde oturduğunu görmüş ve ona; “Efendim, bir yandan ağzınızla Tanrı’nın adını söylerken diğer yandan elinizle elbisenizi sudan korumaya çalışıyorsunuz. Siz O’na tam anlamıyla inanmıyorsunuz.” demiş.

 

Tam vazgeçiş ve Tanrı’ya mutlak inanç tüm mucizevi eylemlerin kaynağıdır.

 

 

ŞÜPHELENEN RUH DAĞILIP GİDER

 

Bir zamanlar bir adam denizi geçmek üzereymiş. Vibhişana, Rama’nın adını bir yaprağa yazmış, onu adamın giysisinin bir köşesine iliştirmiş ve ona; “Sakın korkma. İnan ve suyun üstünde yürü. Fakat inancını kaybettiğin anda boğulacaksın.” Adam yavaşça suyun üzerinde yürümeye başlamış. Sonra birdenbire elbisesine neyin iliştirilmiş olduğunu merak etmiş. Onu açmış ve sadece üzerinde Rama yazan bir yaprak olduğunu görmüş. “Bu da ne?” diye düşünmüş. “Sadece Rama’nın adı!” Ve aklına şüphe girer girmez suyun altına batmaya başlamış.

 

 

SADAKAT

 

ÜÇ ARKADAŞ VE KAPLAN

 

Bir zamanlar üç arkadaş bir ormandan geçiyormuş ve bir kaplan aniden önlerinde belirivermiş. “Kardeşlerim” diye bağırmış adamlardan biri; “Mahvolduk!”, İkinci adam; “Neden böyle söylüyorsun?” demiş. “Neden mahvolalım ki? Gel, Tanrı’ya dua edelim.” Üçüncü adam; “Hayır, neden bununla Tanrı’yı rahatsız edelim ki? Gelin şu ağaca tırmanalım.”

 

“Mahvolduk” diyen adam bizim Koruyucumuz olan bir Tanrı olduğunu bilmiyordu. Onlara Tanrı’ya dua etmelerini söyleyen adam ise bir jnani idi. O, Tanrı’nın dünyanın Yaratanı, Koruyanı ve Yok Edeni olduğunu biliyordu. Tanrı’yı duaları ile rahatsız etmeyi istemeyen ve ağaca tırmanmayı öneren üçüncü adam ise coşkun Tanrı sevgisine sahipti. Böyle bir sevginin doğası insanın kendisini Sevdiğinden daha güçlü düşünmesini sağlar. O daima Sevdiğinin rahatı için tetikte bekler. Onun tek isteği Sevdiğinin tırnağının ucuna bile zarar gelmemesidir.

 

 

İYİ GÜNDE KÖTÜ GÜNDE, TANRI İSE İLELEBET

 

Bir köyde bir dokumacı yaşarmış. O çok dindar birisiymiş. Herkes ona güvenir ve onu severmiş. O pazarda kendi mallarını satarmış. Bir müşteri bir kumaşın fiyatını sorduğunda dokumacı; “Rama’nın iradesiyle ipliğin fiyatı bir rupe ve işçilik dört annas, Rama’nın iradesiyle kar iki annas. Kumaşın fiyatı Rama’nın iradesiyle bir rupe altı annas.” diye cevap veriyormuş. İnsanlar ona öyle güveniyorlarmış ki söylediği parayı hemen verip kumaşı alıp gidiyorlarmış. Dokumacı Tanrı’ya gerçekten sadıkmış. Akşam yemeğini bitirdikten sonra uzun saatler boyunca meditasyon yapıyor ve Tanrı’nın adını söylüyormuş. Bir gece uyuyamamış. Tam meditasyon salonunda otururken bir hırsız çetesi oraya gelmiş. Çaldıkları malları taşıyacak bir adam arıyorlarmış ve dokumacıya; “Bizimle gel.” demişler. Böyle dedikten sonra onu ellerini bağlamışlar. Bir evi soyduktan sonra çaldıkları malları dokumacının başının üzerine koymuş ve ona taşımasını emretmişler. Sonra aniden polis gelmiş ve hırsızlar kaçmış. Fakat dokumacı mallarla beraber yakalanmış ve gece boyunca karakolda kalmış. Ertesi gün yargılanmak üzere mahkemeye çıkarılmış. Köylüler neler olduğunu öğrenmiş ve mahkemeye gelmişler. Hakime “Efendimiz, bu adam asla hırsızlık yapmaz.” demişler. Bunun üzerine hakim dokumacıdan ifade vermesini istemiş.

 

Dokumacı şöyle demiş; “Efendimiz, gece Rama’nın iradesi ile yemeğimi bitirdim. Sonra Rama’nın iradesi ile ibadet salonunda oturuyordum. Rama’nın iradesi ile gece çok geç bir saatti. Rama’nın iradesi ile bir hırsız çetesi oraya geldiğinde ben Rama’nın iradesiyle Tanrı’yı düşünüyor ve onun ismini tekrarlıyordum. Onlar Rama’nın iradesiyle beni yanlarında götürdüler ve Rama’nın iradesiyle bir evi soydular ve Rama’nın iradesiyle başımın üzerine bir yük koydular. Hemen sonra Rama’nın iradesiyle polis geldi ve ben Rama’nın iradesiyle tutuklandım. Sonra Rama’nın iradesiyle polis beni gece boyunca hapiste tuttu ve bu sabah Rama’nın iradesiyle sizin önünüze çıkarıldım Efendim.” Hakim dokumacının dindar bir adam olduğunu anlamış serbest bırakılmasını emretmiş. Eve dönerken dokumacı arkadaşlarına; “Rama’nın iradesi ile serbest bırakıldım.” diyormuş.

 

Bu dünyada yaşasanız da ondan vazgeçseniz de, her şey Rama’nın iradesine bağlıdır. Tüm sorumluluğu Tanrı’ya bırakarak bu dünyadaki işinizi yapın.

 

 

O SAF TANRI SEVGİSİ

 

Sri Çaitanya Deva, Hindistan’ın güneyin bölgelerinde yaptığı hac sırasında, bir bilge Gita’yı okurken ağlayan bir adama rastlamış. Bu adam Gita’nın tek bir kelimesini bile bilmiyormuş. Neden gözyaşı döktüğü sorulduğunda; “Gita’nın tek bir kelimesini bile bilmediğim doğru. Fakat o okundukça, iç gözlerimle Sevgili Tanrım Sri Krişna’nın, Kurukşetra savaş alanında Arjuna’nın önünde durduğunu ve Gita’da somutlaşan tüm o yüce düşünceleri verdiğini görüyorum. Benim gözlerimi sevinç ve sevgi gözyaşları ile dolduran budur.” diye cevap vermiş.

 

Harfleri bile bilmeyen bu adam, en yüce Bilgi’ye sahipti çünkü onda saf Tanrı sevgisi vardı ve o Tanrı’yı idrak edebiliyordu.  

  

ÖZLEM

 

O İLAHİ ÖZLEM

 

Tanrı, yürekte özlem olmadıkça görülemez ve bu özlem insan bu hayatın deneyimlerini tamamlamadıkça imkansızdır. Etrafı “kadın ve altın” ile çevrili olan ve deneyimlerinin sonuna ulaşmamış olan insan Tanrı’yı özlemlemez.

 

Ben Kamarpukur’da yaşarken, Hriday’in dört, beş yaşlarındaki oğlu tüm gününü benimle geçiriyordu. Oyuncaklarla oynuyor ve neredeyse her şeyi unutuyordu. Fakat akşam olduğunda; ”Anneme gitmek istiyorum.” demeye başlıyordu. Ben onu çeşitli şekillerde oyalamaya çalışıyor ve; “Bak, sana bir güvercin vereceğim.” desem bile o böyle şeylerle teselli olmuyor ve ağlayıp sızlanıyordu; “Anneme gitmek istiyorum.” O artık oynamaktan zevk almıyordu. Ben onun bu durumunu görünce ağlıyordum.

 

İnsan da Tanrı için böyle, o çocuk gibi ağlamalı. Tanrı’ya aç olmanın anlamı budur. İnsan artık oynamaktan veya yemekten zevk almaz. İnsan, bu dünyaya dair deneyimleri bittiğinde Tanrı için ağlamaya başlar.

 

 

EĞER İÇTENSENİZ

 

İnsan doğru yolu bilmeyebilir fakat eğer o bir bhakti ise ve Tanrı’yı bilmeyi istiyorsa, o zaman o sadece bhakti gücü ile O’na ulaşır.

 

Bir keresinde bir adam, Puri’deki Jagannath tapınağına hacca gitmek üzere yola çıkmış. Yolu bilmiyormuş, güney yerine batıya doğru gitmiş. Elbette doğru yoldan ayrılmış fakat her zaman hevesle insanlara yolu soruyormuş ve insanlar da ona; “Yol bu değil, şunu takip et.” diyerek doğru yönü gösteriyorlarmış. En sonunda adam Puri’ye ulaşmayı ve Tanrı’ya ibadet etmeyi başarmış.

 

Görüyorsunuz, cahil olsanız bile eğer siz içtenseniz birileri size yolu gösterecektir.

 

 

KENDİNE YARDIM VE KENDİNİ TESLİM ETME

 

KENDİNE YARDIM VE KENDİNİ TESLİM ETME

 

Bir zamanlar bir baba bir tarladan iki küçük oğlu ile geçiyormuş. Birisini kollarında taşırken diğeri onun elinden tutup yanında yürüyormuş. Sonra uçan bir çaylak görmüşler. Çocuklardan ikincisi babasının elini bırakmış ve ellerini neşe ile çırpmaya başlamış ve; “Bak baba, bir çaylak!” demiş. Fakat hemen yuvarlanıp düşmüş ve canı acımış. Babası tarafından taşınan çocuk da ellerini neşe ile çırpmış fakat düşmemiş çünkü babası onu tutuyormuş. İlk çocuk ruhsal konularda kendine yardım etmeyi temsil eder ve ikincisi ise kendini teslim etmeyi.

 

 

TANRI NARAYANA VE ONUN KENDİNİ SAVUNAN ÖĞRENCİSİ

 

Bir zamanlar Lakşmi ve Narayana, Vaiktuna’da oturuyorlarken Narayana aniden ayağa kalkmış. Lakşmi; “Tanrım, nereye gidiyorsun?” diye sormuş. Narayana cevap vermiş; “Bir öğrencim büyük tehlikede. Onu kurtarmalıyım.” Ve bunları söyleyerek gitmiş. Fakat sonra hemen geri dönmüş. Lakşmi ona; “Tanrım, neden böyle çabuk döndün?” diye sorunca Narayana gülmüş ve şöyle cevap vermiş; “Öğrenci Benim sevgimle dolu olarak yolda gidiyormuş. Bazı çamaşırcılar o sırada otların üzerinde çamaşırlarını kurutuyorlarmış ve öğrenci onların çamaşırlarının üzerinden yürüyüp geçmiş. Bu yüzden çamaşırcılar onu izlemişler, onu sopaları ile döveceklermiş. İşte ben bu yüzden onu korumaya gitmiştim.” Lakşmi; ”Peki o zaman neden geri geldin?” diye sorunca Narayana gülmüş ve; “Öğrencinin onlara atmak için eline bir taş aldığını gördüm. Ve bu yüzden geri geldim.” demiş.

 

 

KENDİNİ TESLİM ETMEK YAKINMA NEDİR BİLMEZ

 

Rama ve Lakşmana yıkanmak için Pampa Gölüne gitmişler ve yaylarını yere saplamışlar. Sudan çıktıklarında, Lakşmana yayını almış ve ucunun kan lekesi olduğunu görmüş. Rama ona; “Bak, kardeşim! Belki de bir varlığa zarar verdik.” demiş. Lakşmana yeri kazmış ve büyük bir kurbağa bulmuş. Kurbağa ölüyormuş. Rama ona üzgün bir sesle; “Neden vraklamadın? Biz seni kurtarmaya çalışırdık. Yılanın dişleri arasındayken ne de güçlü vıraklıyorsun.” diye sormuş. Kurbağa ise şöyle demiş; “Ey Tanrım, bana bir yılan saldırdığında ben, ‘Ey Rama, kurtar beni!’ diye vıraklıyorum. Bu sefer ise beni öldürenin Rama’nın Kendisi olduğunu gördüm ve bu nedenle sessiz kaldım.”

 

 

ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK

 

GERÇEK ALÇAKGÖNÜLLÜLÜĞE ULAŞMAK KOLAY DEĞİLDİR

 

Bir adam, bir sadhuya son derece büyük bir alçakgönüllülük gösterisi ile gitmiş ve şöyle demiş; ”Efendim, ben çok düşük bir insanım. Söyleyin bana Ey Üstadım, nasıl kurtulacağımı” Sadhu o adamın yüreğini okuduğundan ona; “O zaman git ve bana senden daha aşağı olan bir şey getir.” demiş. Adam gitmiş ve her yere bakmış fakat kendisinden daha aşağı olan bir şey bulamamış. En sonunda kendi dışkısını görmüş ve; “İşte kesinlikle benden daha kötü olan bir şey.” demiş. Onu almış ve tam sadhuya götürecekken dışkının içinden bir ses geldiğini duymuş; “Dokunma bana, ey günahkar. Ben tanrılara sunulacak kadar tatlı ve harika bir pastaydım ve tüm görenleri büyülüyordum. Fakat benim kötü kaderim beni sana getirdi ve bu kötü karşılaşma sonucunda öyle bir hale geldim ki; şimdi insanlar benden yüzlerini çevirip, mendillerle burunlarını kapayıp kaçıyorlar. Seninle karşılaştım ve işte benim kaderim böyle oldu. Eğer şimdi sen bana dokunursan, ben nasıl daha derin bir aşağılık duruma düşmem ki?”

 

Adam böylece gerçek alçakgönüllülüğün ne olduğunu öğrenmiş ve en alçakgönüllünün alçakgönüllüsü haline gelmiş. Ve sonuç olarak en yüksek mükemmelliğe ulaşmış.

  

 

TYAGA VE VAIRAGYA

(VAZGEÇİŞ VE TUTKUSUZLUK)

 

HOMA KUŞU

 

Vedalar Homa kuşundan bahseder. O gökyüzünde, çok yükseklerde yaşar. Anne kuş yumurtasını orada bırakır. O kadar yüksekte yaşar ki yumurtanın düşmesi günler sürer. Düşerken de yavru yumurtadan çıkar ve bu günler boyunca sürer. Bu arada yavrunun gözleri açılır. Dünyaya yaklaştıkça dünyanın farkına varmaya başlar. Yere çarptığında öleceğini idrak eder. Sonra bir çığlık atar ve annesine doğru uçmaya başlar. Dünya ölüm demektir ve bu küçük kuşu korkutur. Sonra küçük kuş annesini aramaya başlar. Annesi ise yükseklerde yaşar ve küçük kuş tam olarak o yöne doğru uçar. Başka hiçbir yere bakmaz.

 

Tanrı bilinci ile doğan insanlar, dünya ile temas etmenin tehlikesini idrak ederler. Onlar çocukluklarından beri dünyadan çekinirler. Onların tek düşüncesi anneye ulaşmaktır, Tanrı’yı idrak etmektir.

 

 

İLLÜZYON KIRILINCAYA KADAR

 

Bir Guru öğrencisine; “Dünya illüzyondur. Benimle gel.” demiş. “Fakat efendim” demiş öğrenci; “evdeki babam, annem, karım beni çok seviyorlar. Ben nasıl onlardan vazgeçebilirim?” Guru ise ona şöyle demiş; “Hiç şüphe yok ki şimdi sende bu “ben ve benim” duygusu vardır ve seni sevdiklerini söylüyorsun fakat bunların hepsi senin aklının illüzyonlarıdır. Ben sana bir oyun yapacağım ve onların seni gerçekten sevip sevmediklerini göreceksin.” Bunu söyledikten sonra öğrencisine bir hap vermiş ve ona; ”Bunu evde yut. Bir ceset gibi görüneceksin fakat bilincini kaybetmeyeceksin. Her şeyi göreceksin ve her şeyi duyacaksın. Sonra ben senin evine geleceğim ve adım adım sen normal haline kavuşacaksın” demiş.

 

Öğrenci öğretmeninin talimatlarını yerine getirmiş ve yatakta ölü biri gibi yatmış. Ev ağlayanlarla doluymuş. Annesi, karısı ve diğerleri yerde acı içinde ağlıyorlarmış. Hemen sonra brahmana eve girmiş ve onlara; “Sizin neyiniz var?” diye sorunca, “Bu çocuk ölü” diye cevap vermişler. Brahmana; “Bu nasıl olur? O ölğ olamaz. Bende onu tamamen iyileştirecek bir ilaç var.” demiş. Akrabaların neşesi sınırsızmış, sanki cennetin kendisi evlerine gelmiş gibiymiş. “Fakat”, demiş brahmana; “Size başka bir şey daha söylemeliyim. Önce başka birisi bu ilacı almalı ve çocuk bunun kalanını içmelidir. Fakat ilacı içen diğer insan ölecektir. Ben burada pek çok sevgili akraba olduğunu görüyorum, onlardan biri mutlaka ilacı almayı kabul edecektir. Annesinin ve karısının acı içinde ağladığını görüyorum. Eminim ki onlar hiç tereddüt etmeden ilacı alacaktır.” demiş.

 

Birdenbire ağlamalar kesilmiş ve herkes sessizlik içinde oturmaya başlamış. Anne; “Bu büyük bir aile. Ben ölürsem aileye kim bakacak?” demiş. Sonra düşünceli bir ruh haline girmiş. Bir dakika önce ağlamakta olan eş ise kendi kötü şansına söyleniyormuş ve; “O her ölümlünün geçtiği yoldan geçti. Benim iki, üç küçük çocuğum var. Ben ölürsem onlara kim bakacak?” demiş.

 

Öğrenci her şeyi görmüş ve her şeyi duymuş. Hemen ayağa kalkmış ve öğretmenine; “Haydi gidelim, efendim. Ben sizi takip edeceğim.” demiş.

 

 

KRAL VE BİLGE

 

Her gün bir bilgenin okuduğu Bhagavata’yı dinleyen bir kral varmış. Her gün, kutsal kitabı açıkladıktan sonra bilge krala; “Ey Kral, ne söylediğimi anladın mı?” diye sorarmış. Ve her gün kral ona; “Bunu önce kendin anlasan daha iyi olur” diyormuş. Bilge eve gidiyor ve; “Kral her gün neden benimle böyle konuşuyor? Ben ona metinleri açıkça anlatıyorum ve o bana, ‘Bunu önce kendin anlasan daha iyi olur.’ diyor. Acaba ne demek istiyor?” diye düşünüyormuş. Bilge düzenli olarak ruhsal çalışmalar yapıyormuş. Birkaç gün sonra sadece Tanrı’nın gerçek olduğunu ve onun dışındaki her şeyin- ev, aile, zenginlik, arkadaşlar, şan ve şöhretin illüzyon olduğunu idrak etmiş. Dünyanın gerçek olmadığına ikna olunca ondan vazgeçmiş. Evi terk ederken bir adamadan şu mesajı krala götürmesini istemiş; “Ey kral, ben şimdi anlıyorum.”

 

  

BRAHMAN

 

TUZDAN BEBEK OKYANUSU KAVRAMAYA GİTMİŞ

 

Bir zamanlar bir tuzdan bebek okyanusun derinliğini ölçmeye gitmiş. Başkalarına suyun ne kadar derin olduğunu söylemek istemiş. Fakat bunu asla yapamamış çünkü suya girer girmez eriyip gitmiş. O halde kim okyanusun derinliğini söyleyebilir?

 

Brahman’ın ne olduğu tarif edilemez. İnsan Samadhi’de Brahman bilgisini kazanır, Brahman’ı idrak eder. O hal içindeyken mantık durur ve insan sessiz hale gelir. O haldeyken insan Brahman’ın doğasını tarif etme gücüne sahip değildir.

 

 

SÖZ GÜMÜŞ İSE SÜKUT ALTINDIR

 

Bir adamın iki oğlu varmış. Baba onları Brahman bilgisini öğrenmeleri için guruya götürmüş. Birkaç yıl sonra çocuklar gurularının evinden dönmüş ve babalarının önünde eğilerek onu selamlamışlar.  Onların Brahman bilgilerini ölçmek isteyen baba ilk sorusunu büyük olan çocuğa sormuş; “Oğlum, tüm kutsal metinleri inceledin. Şimdi söyle bana; ”Brahman’ın gerçek doğası nedir?” Çocuk Brahman’ı Vedalar’daki çeşitli metinlerden alıntılar yaparak anlatmaya başlamış. Baba hiçbir şey söylememiş. Sonra aynı soruyu küçük çocuğa sormuş. Fakat çocuk sessiz kalmış ve gözlerini aşağı indirmiş. Dudaklarından tek bir kelime bile çıkmamış. Baba memnun olmuş ve ona şöyle; “Oğlum, sen Brahman’ı biraz olsun anlamışsın. O kelimeler ile ifade edilemez.”.

 

 

O SAF RUH

 

İnsan Tanrı’yı gördüğünde tüm şüpheler kaybolur. Tanrı hakkında bir şeyler duymak bir şeydir ve O’nu görmek ise bambaşka bir şey. Bir insan sadece duyarak yüzde yüz bir inanca sahip olamaz. Fakat eğer Tanrı’yı yüz yüze görürse o tamamen ikna olur.

 

Şekilsel tapınma Tanrı’yı gördükten sonra kaybolur gider. İşte bu nedenle benim tapınaktaki ibadetim sona erdi. Ben Kali Tapınağındaki Tanrı’ya tapınıyordum. Ve birdenbire her şeyin Saf Olan Ruh olduğunu idrak ettim.  İbadet nesneleri olan sunak, kapı çerçevesi- her şey O Saf Olan Ruh’tu. Sonra deli bir adam gibi etrafa çiçekler savurmaya ve gördüğüm her şeye tapmaya başladım.

 

 

TANRI’NIN NİTELİKLERİ

 

BUKALEMUN

 

Bir zamanlar bir adam bir ormana girmiş ve orada ağacın üstünde küçük bir hayvan görmüş. Geri dönmüş ve başka bir adama, bir ağacın üstünde çok güzel kırmızı renge sahip bir hayvan gördüğünden bahsetmiş. İkinci adam şöyle cevap vermiş; “Ben de ormana gittiğimde o hayvanı gördüm. Fakat neden onun kırmızı olduğunu söylüyorsun? O yeşildir.” Başka bir adam her ikisiyle de çelişmiş ve onun sarı olduğunu söylemiş. Sonra başkaları gelmiş ve onun gri, mor, mavi ve bunun gibi başka renklerde olduğunu söylemişler. En sonunda kendi aralarında tartışmaya başlamışlar. Tartışmayı sona erdirmek için hep birlikte o ağaca gitmişler ve ağacın altında oturmakta olan bir adam görmüşler. Ona sorduklarında adam şöyle cevap vermiş; “Evet, ben bu ağacın altında yaşıyorum ve o hayvanı çok iyi biliyorum. Tüm tanımlamalarınız doğru. O bazen kırmızı, bazen sarı, bazen mavi, bazen mor, gri ve bunun gibi renklerde görünür. O bir bukalemundur. Ve bazen onu hiç rengi yoktur. Şimdi onun rengi vardır ve şimdi onun rengi yoktur.”

 

Aynı şekilde, durmadan Tanrı’yı düşünen insan O’nun gerçek doğasını bilebilir, ancak o Tanrı’nın Kendisini arayanlarına .eşitli şekillerde ve niteliklerde gösterdiğini bilir. Tanrı’nın nitelikleri vardır ve aynı zamanda O’nun nitelikleri yoktur. Sadece ağacın altında yaşayan adam bukalemunun çeşitli renklerde göründüğünü ve ayrıca onun renginin olmadığını bilir. Boş tartışmalarla acı çekenler diğerleridir.

 

 

BOYA TÜPÜ OLAN ADAM

 

Doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor; eğer Tanrı şekilsiz ise O’nun nasıl şekli olabilir? Daha da fazlası; eğer O’nun şekli varsa neden pek çok şekli vardır?

 

Bunlar, insan Tanrı’yı idrak edinceye kadar netleşmez. O farklı şekiller alır ve Kendisini arayanlarına farklı yollarla gösterir.

 

Bir adam bir tüpte bir boya karışımı tutuyormuş. Birçok insan ona gelip kumaşlarını boyatıyormuş. O müşterilerine soruyormuş; “Kumaşınızı hangi renge boyatmak istiyorsunuz?” Eğer müşteri kırmızı istiyorsa adam kumaşı tüpe batırıyor ve; “İşte kumaşınız kırmızıya boyandı.” diyerek kumaşı geri veriyormuş. Eğer başka bir müşteri kumaşının sarıya boyanmasını istiyorsa, adam kumaşı aynı tüpe batırıyor ve; “İşte kumaşınız sarıya boyandı” diyormuş. Eğer müşteri kumaşının maviye boyanmasını istiyorsa, adam onu aynı tüpe batırıyor ve sonra; “İşte kumaşınız maviye boyandı.” diyerek veriyormuş. Böylece müşterilerinin kumaşlarını aynı tüpe batırarak çeşitli renklere boyayabiliyormuş. Müşterilerinden bir tanesi bu durumu şaşkınlık içinde izliyormuş. Adam ona; “Evet, kumaşınızın ne renk olmasını istiyorsunuz?” diye sormuş. Müşteri ise; ”Dostum, kumaşımı tüpündeki boyanın rengine boya.” diye cevap vermiş.

 

 

ONLAR AZ, ÇOK AZDIR

 

Zengin bir adam uşağına; “Bu elması pazara götür ve değişik insanlardan fiyat al. Onu önce patlıcan satıcısına götür.” demiş. Uşak elması patlıcan satıcısına götürmüş. Adam elması iyice incelemiş ve; ”Dostum, ben bunun için dokuz kilo patlıcan verebilirim.” demiş. Uşak ise; “Biraz daha fazla olsun, on kilo diyelim” demiş. Adam itiraz etmiş; “Hayır, ben zaten pazar fiyatının üstüne çıktım. Eğer bu fiyat senin için uygunsa onu bana verebilirsin.” demiş. Uşak gülmüş. Efendisine gitmiş ve; “Efendim, o bana sadece dokuz kilo patlıcan veriyor. Pazar fiyatının üzerine çıktığını söylüyor.” demiş. Efendi gülümsemiş ve; “Şimdi elması kumaş tüccarına götür. Diğer adam sadece patlıcan ticareti yapıyordu. O elmas hakkında ne bilir ki? Kumaş tüccarının biraz daha çok parası vardır. Bakalım o ne kadar verecek.” demiş. Uşak elması kumaş tüccarına götürmüş ve; “Bunu alır mısın? Bu elmas için ne kadar verirsin?” diye sormuş. Tüccar; ”Evet, iyi bir şeye benziyor. Ben bundan güzel bir süs yapabilirim. Ben bunun için sana yüz rupe vereceğim.” demiş. “Dostum”, demiş uşak; “biraz daha arttır ve ben bunu sana satayım. Bana en azından bin rupe ver.” Tüccar ise; “Dostum, daha fazla ısrar etme. Ben pazar fiyatının üzerine çıktım. Bir rupe daha veremem.” demiş. Uşak gülerek efendisinin yanına gitmiş ve ona; “Dokuz yüz rupeden bir rupe bile fazla vermiyor. O da Pazar fiyatının üzerine çıktığını söylüyor.” demiş. Efendisi ise gülerek; “Şimdi onu mücevherciye götür. Bakalım o ne diyecek.” demiş. Uşak elması mücevherciye götürmüş. Mücevherci elmasa bakar bakmaz; “Sana bunun için yüz bin rupe veririm.” demiş.

 

Herkes belirli bir mal için kendi sermayesine göre fiyat verir. Herkes Bölünmez Olan SatÇitAnanda’yı kavrayabilir mi? Sadece on iki Rişi Ramaçandra’yı tanıyabilir. Herkes Tanrı’nın Enkarnesini idrak edemez. Bazıları onun sıradan bir insan olduğunu düşünür, bazıları onu kutsal bir insan olarak kabul eder ve sadece çok azı onu Tanrı’nın Enkarnesi olarak idrak eder.

 

 

TANRI GÜLDÜĞÜNDE

 

Tanrı iki durumda güler. O, doktor hastanın annesine; “Korkma, kesinlikle çocuğunu iyileştireceğim.” dediğinde güler. Tanrı gülerek Kendine ; “Ben çocuğun hayatını alacağımı söylüyorum ve bu adam da onu kurtaracağını söylüyor.” der. Doktor, Tanrı’nın Üstat olduğunu unutarak kendisinin üstat olduğunu düşünür. Tanrı, iki kardeş topraklarını bir iple bölüp; “Bu taraf benim, diğer taraf senin.” dediklerinde güler. O güler ve Kendine; “Evren Bana aittir fakat onlar şu veya bu bölüme sahip olduklarını söylerler.” der.

 

 

TANRISAL HALDEKİ İNSAN

 

VİŞNU HER YERDE

 

Hep Samadhi halinde olan ve kimseyle konuşmayan kutsal bir adam varmış. Herkes ona deli gözüyle bakıyormuş. Bir gün köyde yemek için dilendikten sonra bir köpeğin yanına oturmuş ve yemek yemeye başlamış. Bu tuhaf görüntü etraftaki kalabalığı kendine çekmiş çünkü kutsal adam bir lokma kendi ağzına bir lokma köpeğin ağzına koyuyormuş ve böylece adamla köpek bir çift arkadaş gibi beraberce yemek yemeye devam etmişler. Bazı izleyiciler kutsal adamın deli olduğunu düşünerek ona gülmüşler. Bunun üzerine adam şöyle demiş;

 

                   “Neden gülüyorsunuz?

                    Vişnu Vişnu ile oturuyor,

                    Vişnu Vişnu’yu besliyor,

                    Neden gülüyorsun Ey Vişnu,

                    Her ne var ise o Vişnu’dur.”

 

 

İLLÜZYONLAR BENZERDİR

 

Çok ruhsal bir oduncu varmış. Bir gün çok mutlu bir rüya görürken biri tarafından aniden uyandırılmış. Adam bunun üzerine sinirlenmiş ve ona şöyle demiş; “Neden beni uyandırdın? Ben rüyamda bir kraldım ve yedi oğlum vardı. Hepsi de çeşitli bilim alanlarında eğitim alıyorlardı. Ben ise tahtta oturup ülkemi yönetiyordum. Neden böylesine mutlu ve hoş bir hali bozdun?” Adam şöyle cevap vermiş; “Fakat bu sadece bir rüya idi. Ne önemi var?” Oduncu sinirlenmiş; “Git işine seni aptal! Sen benim krallığımın odunculuğum kadar gerçek olduğunu anlamıyorsun. Eğer benim oduncu olduğum gerçek ise kral olduğum da eşit derecede gerçektir.”

 

Vedanta’ya göre uyanık hayat rüyadan daha gerçek değildir.

 

 

SRİ SANKARA VE KASAP

 

Sankaraçarya hiç şüphe yok ki bir Brahmajnani idi! Fakat başlangıçta onda da farklılık duygusu vardı. Dünyadaki her şeyin Brahman olduğuna dair mutlak inancı yoktu. Bir gün banyo sonrası Ganj’dan çıkarken kucağında etlerle gelen bir kasap gördü. Kasap elinde olmadan geçerken onun bedenine dokundu. Sankara sinirlendi ve bağırarak kasaba ; “Sen ne hakla bana dokunuyorsun?” dedi. Kasap ise şöyle cevap verdi.; ”Efendim, ne ben size dokundum ne de siz bana. Saf olan Gerçek Ben ne beden olabilir ne de beş element ne de yirmi dört kozmik prensip.” Sonra Sankara kendisine geldi.

 

 

GURU

 

OT YİYEN ASLAN

 

Bir zamanlar bir dişi aslan bir keçi sürüsüne saldırmış ve tam avlanıyorken orada doğum yapmış ve ardından da ölmüş. Yavru aslan keçilerin arasında büyümüş. Keçiler ot yediği için o da onlarla beraber ot yiyormuş. Onlar meledikçe yavru aslan da meliyormuş. Sonra büyümüş ve kocaman bir aslan olmuş. Bir gün başka bir aslan aynı sürüye saldırmış. Sürünün içinde ot yiyen aslanı görünce çok şaşırmış. Onun peşinden koşup yakalamış ve o anda ot yiyen aslan melemeye başlamış. Vahşi aslan onu suyun kenarına götürmüş ve ona; “Suda görünen yüzüne bak. Aynı benim yüzüm gibi. İşte burada biraz et var. Ye onu.” demiş ve onun ağzına bir parça et sıkıştırmış. Fakat ot yiyen aslan eti yutamamış ve tekrar melemeye başlamış. Fakat sonra her nasılsa kanın tadını almış ve eti yemeye başlamış. Sonra vahşi aslan ona; “Şimdi görüyorsun, seninle benim aramda bir fark yok. Benimle beraber ormana gel.” demiş.

 

İşte bu şekilde bir gurunun inayeti biri üzerine indiğinde korkuya yer kalmaz. O size kim olduğunuzu ve gerçek doğanızın ne olduğunu söyleyecektir.

 

 

EMİRLER

 

İLERİ GİT!

 

Bir zamanlar bir oduncu ağaç kesmek için ormana gitmiş ve orada bir brahmaçari ile karşılaşmış. Kutsal adam ona; “Dostum, hep ileri git!” demiş. Oduncu eve dönerken kendi kendine sormuş; “Brahmaçari neden bana ileri gitmemi söyledi?” Birkaç zaman geçtikten sonra bir gün oduncu brahmaçarinin sözlerini hatırlamış. Kendi kendine; “Ben bugün ormanın daha çok derinine gideceğim.” demiş ve ormanın derinliklerine gittikçe sayısız sandal ağacı ile karşılaşmış. Bunun üzerine çok mutlu olmuş ve eve bir at arabası sandal ağacı ile dönmüş. Onları pazarda satmış ve çok zengin olmuş.

 

Birkaç gün sonra o kutsal adamın ileri gitmesini söyleyen sözlerini tekrar hatırlamış. Ormanın daha da derinlerine gitmiş ve nehrin kıyısında bir gümüş madeni keşfetmiş. Bu onun hayallerinin bile ötesindeymiş. Madenden gümüş çıkarmış ve pazarda satmış. O kadar çok para kazanmış ki ne kadar parası olduğunu bile bilmiyormuş.

 

Birkaç gün daha geçmiş. Bir gün kendi kendine şöyle düşünmüş; “Brahmaçari bana gümüş madeninde durmamı söylemedi, hep ileri gitmemi söyledi.” Bunun üzerine nehrin diğer tarafına geçmiş ve bir altın madeni bulmuş. Sonra; “İşte o bu nedenle bana ileri gitmemi söyledi.” diye bağırmış.

 

Birkaç gün sonra ormanın daha da derinine gitmiş ve orada yığınlarca elmas ve değerli mücevherler bulmuş. Bunları da almış ve zenginlik tanrısının kendisi kadar zengin olmuş.

 

Her ne yaparsanız yapın, eğer ileri giderseniz mutlaka hep daha ve daha iyi şeyler bulacaksınız. Japa sonucunda kendinizden geçebilirsiniz fakat bundan ruhsal hayata dair her şeyi tamamladığınız sonucunu çıkarmayın. Çalışmanın kendisi asla hayatın hedefi değildir. Daima ileri gidin ve ancak o zaman fedakarca çalışmayı yapabileceksiniz.

 

 

YAPRAKLARI SAYMA, MANGOLARI YE

 

İki arkadaş bir meyve bahçesine gitmiş. Onlardan birisi daha çok dünyevi bilgiye sahip olduğu için, tüm meyve bahçesinin değerini tahmin edebilmek adına oradaki mango ağaçlarını, yaprakları ve her bir  ağacın verdiği mangoları saymaya başlamış.

 

Bunun yanında arkadaşı bahçenin sahibine gitmiş, onunla dost olmuş ve bir ağacın yanına giderek bahçe sahibinin isteği üzerine meyveleri koparıp yemeye başlamış. Sizce ikisinden hangisi daha bilgedir? Siz mangoları yiyin! Bu sizin açlığınızı doyuracaktır. Ağaçları ve yaprakları saymanın ve hesap yapmanın ne faydası var?

 

Salt entelektten oluşan boş insan kendisini yaradılışın “neden” lerini ve “niçin”lerini ortaya çıkarmaya çalışmakla meşgul ederken, alçakgönüllü bilge insan Yaratan ile dost olur ve O’nun armağanı olan sonsuz sevincin tadını çıkarır.

 

 

BİLGİNİN DE CEHALETİN DE ÖTESİNE GİT!

 

Bilginin de cehaletin de ötesine gidin, ancak o zaman Tanrı’yı idrak edebilirsiniz.

 

Çok şey bilmek cehalettir. Eğitimliliğin verdiği gurur da cehalettir. Tüm varlıklarda Tanrı’nın olduğu dair sarsıntısız inanç ise Jnana’dır, bilgidir. O’nu yakından tanımak Vijana’dır, daha zengin bir bilgidir. Eğer ayağınıza bir diken batarsa, onu çıkarmak için ikinci bir dikene ihtiyacınız vardır. Dikeni çıkardığınızda her iki diken de atılır. Cehalet dikenini çıkarmak için bilgi dikenini kullanmalısınız, sonra hem cehaleti hem de bilgiyi bir kenara bırakmalısınız. Tanrı hem bilginin hem de cehaletin ötesindedir.

 

Bir zamanlar Lakşmana Rama’ya; “Kardeşim, Vaşişta gibi bilge birinin bile kendi oğlunun ölümüne böyle acı içinde ağlaması ne kadar şaşırtıcı.” demiş. Rama ise ona; “Kardeşim, kimde bilgi varsa, onda cehalet de vardır. Bir şeyin bilgisine sahip olan pek çok şeyin bilgisine de sahiptir. Işığın farkında olan karanlığın da farkındadır.

 

Brahman bilginin de cehaletin de, erdemin de ahlaksızlığın da, temizliğin de temiz olmamanın da ötesindedir.

 

 

RUHSAL DEĞERLERİ DÜNYEVİ ÖLÇÜLERLE DEĞERLENDİRME!

 

Bir zamanlar yolun kenarında derin Samadhi halinde yatan bir bilge varmış. Oradan geçmekte olan bir hırsız onu görmüş ve; “Bu adam bir hırsız olmalı. Gece bazı evlere girmiştir ve bunun yorgunluğu ile şimdi burada uyuyor. Polis şimdi gelip onu yakalar. O nedenle ben bir an önce kaçmalıyım.” diye düşünmüş ve hemen oradan kaçmış. Biraz sonra oraya bir sarhoş gelmiş ve bilgeyi gördüğünde; “Dostum, o kadar çok içmişsin ki burada sızmışsın. Ben senden daha ayığım ve asla sızmayacağım.” diye düşünmüş. En sonunda oraya bir bilge gelmiş ve yüce bir azizin Samadhi halinde yatmakta olduğunu anlamış, onun yanına oturmuş ve onun kutsal ayaklarına kapanmış.

 

İşte bizim dünyevi eğilimlerimiz de bu şekilde gerçek kutsallığı ve tanrısallığı idrak etmemize engel olur.

 

 

TAVSİYELER

 

NE İÇİN DUA ETMELİ?

 

Tanrı’ya dua ederken, sadece O’nun Lotus Ayakları için sevgi isteyin.

 

Rama Ahalya’yı lanetten kurtarırken ona şöyle söyledi; “Ben’den bir dilek dile.” Ahalya ise şöyle cevap verdi; “Ey Rama, eğer bana bir dilek armağan ediyorsan, lütfen bir domuz bedeninde bile olsam daima Senin Lotus Ayağına meditasyon yapma isteğimi yerine getir.”

 

Ben Kutsal Anne’ye sadece sevgi için dua ettim. O’nun Lotus Ayağına çiçekler sundum ve ellerimi kavuşturarak; “Ey Anne, işte Sen’in cehaletin ve işte Sen’in Bilgin; her ikisini de al ve bana Sana karşı saf sevgi ver. İşte Sen’in kutsallığın ve işte Sen’in şerrin; her ikisini de al ve bana Sana karşı saf sevgi ver. İşte Sen’in erdemin ve işte Sen’in günahın; her ikisini de al ve bana Sana karşı saf sevgi ver. İşe Sen’in iyiliğin ve işte senin kötülüğün; her ikisini de al ve bana Sana karşı saf sevgi ver.”

 

 

BÜYÜK GERÇEKLER

 

“ORADA” DEĞİL “BURADA”

 

Bir zamanlar bir kuş bir geminin direğinde oturuyormuş. Gemi Ganj’ın ağzından okyanusun “kara sularına” doğru seyretmekteyken kuş durumu pek anlamamış. En sonunda okyanusun iyice farkına vardığında direği bırakmış ve karayı aramak için kuzeye doğru uçmaya başlamış. Fakat suyun sonunu bulamamış ve geri dönmüş. Bir süre dinlendikten sonra güneye doğru uçmuş. Orada da suyun sonunu bulamamış. Sonra nefes almak için direğe dönmüş ve bir süre daha dinlendikten sonra tekrar doğuya ve batıya uçmuş. Hiçbir yönde suyun sonunu bulamadığı için en sonunda tekrar geminin direğine oturmuş.

 

İnsanın aradığı şey onun çok yakınındadır. Fakat o yine de oradan oraya gider durur. İnsan, Tanrı’nın “orada” olduğunu hissettiği sürece cahildir. O ancak Tanrı’nın burada olduğunu hissettiği anda bilgiye ulaşır.

 

 

FANATİZM CEHALETİN DİĞER ADIDIR

 

Bir kuyuda bir kurbağa yaşıyormuş. O orada uzun zamandan beri yaşıyormuş. Orada doğmuş ve orada büyümüş. Ve o küçük kendi halinde bir kurbağaymış. Bir gün denizde yaşamış olan bir kurbağa o kuyuya düşmüş.

 

Kuyu kurbağası yeni gelene sormuş; “Sen nereden geliyorsun?” Denizden gelen kurbağa cevap vermiş; “Ben denizden geliyorum.” Kuyu kurbağası sormuş; “Deniz mi? Onun büyüklüğü ne kadar?” Deniz kurbağası cevap vermiş; ”O çok büyüktür.” Kuyu kurbağası ayaklarını uzatmış ve sormaya devam etmiş; “Senin denizin gerçekten çok mu büyük?” Deniz kurbağası cevap vermiş; “O çok çok büyüktür.“ Sonra kuyu kurbağası kuyunun bir ucundan diğer ucuna sıçramış ve sormuş; “O benim kuyum kadar büyük müdür?” “Dostum” demiş deniz kurbağası, “Sen denizi nasıl kendi kuyun ile karşılaştırıyorsun?” Kuyu kurbağası emin bir şekilde devam etmiş; “Hayır, benim kuyumdan daha büyük bir şey olamaz. Hiçbir şey bundan daha büyük olamaz! Sen bir yalancısın ve ben seni buradan kovacağım.”

 

Her dar kafalı insanın durumu da işte böyledir. O kendi küçük kuyusunda oturup dünyanın kendi kuyusundan büyük olmadığını düşünür.

 

 

Copyright © 2004 - NV&V Hint Spiritüal Kültür ve Yoga Web Sitesi.

Tüm hakları saklıdır. Bu sitedeki eserlerin hiçbir parçası izinsiz olarak basılamaz, kopyalanamaz ve kullanılamaz.