|
|
|
| H i n t S p i r i t ü a l K ü l t ü r v e Y o g a W E B S i t e s i | |
| Anasayfa Yoga Kültürü Vedalar ve Neo-Vedanta Avatar Şri Ramakrişna Swami Vivekananda Karma Yoga Jnana Yoga Bhakti Yoga Raja Yoga Pratik Vedanta Diğer Eserleri Kütüphane |
BÖLÜM 1
(Londra)
İnsanın duyulara bağlılığındaki kararlılık çok büyüktür. İnsan her ne kadar içinde yaşadığı ve hareket ettiği dışsal dünyanın son derece sağlam ve dayanıklı olduğunu düşünse de, bireylerin ve ırkların hayatlarında gönülsüzce de olsa; “Bu gerçek mi?” diye sordukları bir zaman mutlaka gelir. Duyularını sorgulamak için bir an bile bulamayan ve her anı birtakım duyusal zevklerle dolu olan insan bile ölüm geldiğinde; “Bu gerçek mi?” diye sormak zorunda kalır. Din bu soruyla başlar ve bu sorunun cevabıyla biter. En uzak geçmişte bile ve kayıtlı tarihin bile bize yardımcı olamadığı noktada, mitolojinin gizemli ışığında ve uygarlığın loş alacakaranlığında da aynı sorunun sorulmuş olduğunu görüyoruz; “Gerçek nedir?”
Upanişad’ların en şiirsel olanlarından Katha Upanişad şu soruyla başlar: “Bir insanın ölümüyle bir tartışma doğar. Bir taraf onun sonsuza kadar yok olduğunu söylerken diğer taraf onun hala yaşıyor olduğunda ısrar eder. Bunlardan hangisi doğrudur?” Bu soruya çok çeşitli cevaplar verilmiştir. Tüm metafizik, felsefe ve din dünyası bu soruya verilen çeşitli cevaplarla doludur. Aynı zamanda bunu bastırmak ve “Bunun ötesinde ne var? Gerçek nedir?” diye soran aklı susturmak için girişimlerde de bulunulmuştur. Fakat ölüm olduğu sürece tüm bu girişimler daima başarısız olacaktır. Biz ötede bir şey göremediğimizi söyleyebiliriz, tüm umutlarımızı ve hedeflerimizi şimdiki ana hapsedebiliriz ve duyu dünyasının dışında herhangi bir şey düşünmemek için gayret edebiliriz ve belki de dışarıdaki her şey bizim onun dar sınırları içinde kalmamıza yardım eder. Tüm dünya bizim şimdinin ötesine gitmemizi engellemek için bir araya gelebilir. Yine de ölüm olduğu sürece bu soru tekrar ve tekrar ortaya çıkacaktır; “Ölüm, bağlandığımız tüm bu şeylerin sonu mudur, oysa tüm bunlar tüm gerçekliklerden daha gerçek, tüm maddelerden daha sağlam ve dayanıklı görünüyordu.” Dünya sanki bir anda ortadan kaybolur gider. Her akıl, ne kadar katılaşmış da olsa, ötesinde sonsuz derinliklerin bulunduğu bir uçurumun kenarına geldiğinde, geri çekilip; “Bu gerçek mi?” diye sormak durumunda kalır. Yaşam boyunca büyük bir aklın tüm enerjileriyle ufak ufak biriktirilen umutlar bir saniye içinde yok olur. Tüm bunlar gerçek miydi? Bu soru cevaplanmalıdır. Zaman asla gücünü azaltmaz aksine gücüne güç katar. Bunun yanı sıra bir de mutlu olma arzusu vardır. Biz kendimizi mutlu etmek için her şeyin peşinden koşarız, dışsal duyu dünyasındaki hedeflerimiz için durmadan çabalarız. Başarılı bir hayatı olan genç bir adama sorduğunuzda o size bunun gerçek olduğunu söyleyecektir ve o gerçekten de böyle düşünür. Aynı insan yaşlandığında ve talihin artık onun peşini bıraktığını gördüğünde ise bunun kader olduğunu söyleyecektir. Ve en sonunda o, isteklerinin hiçbir zaman karşılanamayacağını idrak eder. Nereye giderse gitsin önüne aşamayacağı bir duvar vardır. Her duyusal faaliyet bir tepki ile sonuçlanır. Her şey gelip geçicidir. Zevk, ıstırap, lüks, refah, güç ve yoksulluk ve hatta yaşamın kendisi bile gelip geçicidir.
Bu durumda insanlığa iki yol kalıyor. Birisi nihilistlerin inandığı gibi; her şeyin bir hiç olduğuna, bizim hiçbir şey bilmediğimize, ne gelecek, ne geçmiş ne de şimdi hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimize inanmaktır. Fakat hatırlamalıyız ki; geçmişi ve geleceği inkar edip şimdiye sarılmayı istemek sadece aptallıktır. Anne ve babayı inkar edip çocuğu savunmak da aynı derecede mantıksızdır. Geçmiş ve geleceği inkar etmek için, kaçınılmaz olarak şimdi de inkar edilmelidir. Bu ilk yol nihilistin yoludur. Ben bir an için bile gerçekten nihilist olabilen bir insan görmedim. Konuşmak her zaman kolaydır.
Sonra ikinci yol gelir. Bu ise; bir açıklama aramak, gerçeği bulmaya çalışmak, sonsuz değişken ve gelip geçici olan bu dünyanın tam ortasında gerçek olanı keşfetmektir. Madde moleküllerinin toplamından oluşan bu bedende gerçek olan herhangi bir şey var mıdır? Bu insan aklının tarihi boyunca süregelen bir araştırmadır. En eski zamanlarda bile insan aklında bazı anlık parlamaların olduğunu ve o zaman insanın bu bedenin bir adım bile ötesine gittiğinde, her ne kadar ona çok benzese de dışsal beden olmayan, ondan çok daha tam, ondan çok daha mükemmel olan ve bu beden dağıldığında bile kalmaya devam eden bir şey bulduğunu görüyoruz. Rig-Veda’nın ilahilerinde ölü bir bedeni yakan Ateş Tanrı’sına ithafen; “Al onu Ey Ateş, kollarına nazikçe, ona mükemmel bir beden, parlak bir beden ver, onu tanrıların yaşadığı yere, acının olmadığı yere, ölümün olmadığı yere götür.” denildiğini görüyoruz. Aynı fikrin her dinde mevcut olduğunu göreceksiniz. Ve bununla beraber bir fikir daha ediniyoruz. İstisnasız tüm dinlerin, insanın önceden olduğu şeyin bozulmuş hali olduğunu, mitolojik sözlerle veya en açık felsefi dille veya şiirin güzel ifadeleriyle ortaya koyduğu da önemli bir gerçektir. İnsanın önceden olduğu şeyin dejenere olmuş hali olduğu, her kutsal metinde ve her mitolojide bulunan bir konudur. Bu Yahudi kutsal metinlerinde bulunan Adem’in düşüşü hikayesinin ana fikridir. Bu Hint kutsal metinlerinde de tekrar ve tekrar yinelenir; bu, hiçbir insanın ölmeyi istemediği sürece ölmediği, bedenini istediği sürece koruyabildiği ve aklının temiz ve güçlü olduğu ve onların Gerçek Çağı dedikleri bir dönemin hayalidir. Orada kötülük ve ıstırap yoktu ve şimdiki çağ ise o mükemmellik halinin dejenerasyonuyla oluşmuştur. Bununla beraber her yerde bir tufan hikayesinin bulunduğunu da görüyoruz. Bu tufan hikayesi, şimdiki çağın önceki bir çağın dejenere olmuş hali olduğu fikrinin her din tarafından kabul edildiğinin bir kanıtıdır. Bir tufan gelip insanlığın büyük kısmını silip süpürene kadar her şey daha ve daha dejenere olmuş ve bunun ardından tekrar yükselme süreci başlamıştır. Her şey önceki o temizlik haline ulaşmak için yavaş yavaş yukarı doğru ilerler. Eski Ahit’teki tufan hikayesini bilirsiniz. Aynı hikaye eski Mısırlılarda, Babillilerde, Çinlilerde ve Hintlilerde de vardır. Kadim ve yüce bir bilge olan Manu, Ganj nehrinin kıyılarında dua ederken küçük bir balık ona gelip kendisini korumasını istemiş. O da balığı önündeki su dolu bir tasın içine koymuş ve ona; “Ne istiyorsun?” diye sormuş. Küçük balık büyük bir balık tarafından izlendiğini söylemiş ve Manu’dan kendisini korumasını istemiş. Manu küçük balığı evine götürmüş ve sabah olduğunda ise balığın neredeyse tas kadar büyüdüğünü ve; “Ben bu tasta artık yaşayamam.” dediğini görmüş. Manu onu bir tanka koymuş ve ertesi gün balık yine tank kadar büyümüş ve artık orada yaşayamayacağını söylemiş. Manu onu bir nehre götürmüş ve ertesi sabah balığın nehri doldurduğunu görmüş. Manu onu okyanusa koyarken balık; “Manu, Ben bu evrenin Yaratıcısıyım. Ben dünyada tufan yapacağım ve seni uyarmak için bu şekli alarak buraya geldim. Bir gemi inşa et, içine her çeşit hayvandan bir çift koy ve aileni de gemiye al. Sonra benim boynuzlarım sudan çıkacak, gemiyi ona bağlayın ve tufan bittiğinde dışarı çıkın ve çoğalın.” demiş. Böylece dünyada tufan olmuş ve Manu kendi ailesini, her çeşit hayvandan bir çifti ve her çeşit bitkinin tohumunu kurtarmış. Tufan sona erdiğinde ise onlar gelip dünyada çoğalmışlar ve biz şimdi “insan” (ing. man) olarak adlandırılıyoruz çünkü biz Manu’nun soyundan geliyoruz.
İnsan dili, insanın kendi içinde var olan gerçeği ifade etme çabasıdır. Ben inanıyorum ki; bebeğin anlaşılamayan seslerden oluşan dili bile en yüksek felsefeyi ifade etmeye çabalar fakat sadece bebeğin bunu ifade etmek için gerekli organları veya araçları yoktur. En yüksek filozofların diliyle bebeğin anlaşılmaz konuşmaları arasındaki fark türde değil derecededir. Şimdiki zamanın en doğru, en sistematik, en matematiksel dediğiniz dili ile eskilerin belirsiz, mistik, mitolojik dilleri arasındaki fark sadece derecededir. Hepsinin arkasında büyük bir fikir vardır ve o fikir kendisini ifade etmeye çabalar ve çoğunlukla bu eski mitolojilerin arkasında gerçek külçeleri varken, üzülerek söyleyebilirim ki modern zamanların ince ve parlatılmış ifadelerinin arkasında çoğunlukla berbat çöpler vardır. Öyleyse mitoloji ile kaplı veya modern zamanlarla uyuşmuyor diye herhangi bir şeyi kenara atmamamız gerekir. Eğer insanlar dinlere, çoğu dinin insanlara peygamberler tarafından öğretilen mitolojilere inanmaları gerektiğini söylediği için gülüyorlarsa, onların bu modernlere çok daha fazla gülmeleri gerekir. Modern zamanlarda eğer bir insan Musa’dan, Budda’dan veya İsa’dan alıntı yapıyorsa ona gülerler fakat Huxley, Tyndall veya Darwin’in ismini verdiğinde o hemen kabul görür. “Huxley böyle söyledi.” denmesi çoğu kişi için yeterlidir. Batıl inançlardan ne kadar da özgürüz! Birincisi dini bir batıl inançtır ve diğeri ise bilimsel batıl inanç, o dini batıl inançla ruhsallığın hayat veren firikleri ortaya çıkar diğeriyle ise sadece hırs ve açgözlülük. O dini batıl inanç Tanrı’ya tapmaktır, diğeri ise kirli servete, şöhrete ve güce tapmaktır. İşte fark budur.
Tekrar mitolojiye dönecek olursak; tüm bu hikayelerin arkasında, insanın önceden olduğu şeyin bozulmuş hali olduğu fikrinin bulunduğunu görürüz. Şimdiki zamanlara geldiğimizde ise modern araştırmaların bu durumu reddettiğini görüyoruz. Evrimciler bu önermeye tamamen karşılar. Onlara göre insan yumuşakçanın evrimleşmiş halidir ve bu nedenle mitolojik ifadeler doğru olamaz.
Hindistan’da ise bu iki durumu uzlaştıran bir mitoloji bulunmaktadır. Hint mitolojisinin her ilerlemenin dalga formunda olduğuna dayanan bir teorisi vardır. Her dalgayı bir iniş izler, sonra çıkış, sonra iniş ve sonra tekrar çıkış şeklinde ilerler durur. Hareket daima döngülerle gerçekleşir. Modern araştırma zemininden bakıldığında bile insanın sadece evolüsyondan (evrim) ibaret olamayacağının kesinlikle doğru olduğu görülür. Her evolüsyon bir involüsyonu gerektirir. Modern bilim adamı da size, bir makinenin çıkışında ancak ona verdiğiniz kadar enerji alabileceğinizi söyleyecektir. Hiçbir şey yoktan var edilemez. Eğer bir insan yumuşakçanın evrimleşmiş haliyse, o zaman mükemmel insan; Budda-insan, Hristo-insan da yumuşakçanın içinde mevcuttur. Eğer öyle değilse bu dev şahsiyetler nereden geldi? Hiçbir şey yoktan gelemez. Bu nedenle biz kutsal metinleri modern ışıkla uzlaştırmak durumundayız. Mükemmel insan haline gelinceye kadar kendisini çeşitli aşamalarda yavaş yavaş ortaya koyan o enerji yoktan gelmiş olamaz. O bir yerlerde vardı ve eğer yumuşakça veya protoplazma sizin onu takip edebildiğiniz ilk noktaysa, o protoplazma veya yumuşakça da bir şekilde o enerjiyi içeriyor olmalıdır.
Ayrıca beden dediğimiz bu madde bileşiminin, ruh veya düşünce dediğimiz kuvvetin ortaya çıkışının nedeni mi olduğu yoksa düşüncenin mi bu beden ile kendisini ortaya koyduğu hakkında büyük bir tartışma süregeliyor. Dünya dinleri hiç şüphesiz düşünce denilen kuvvetin beden ile kendisini ortaya koyduğunu kabul eder, aksini değil. Bizim düşünce dediğimiz şeyin sadece beden dediğimiz bu makinenin parçaları arasındaki ayarlamanın sonucu olduğunu kabul eden bazı modern düşünce okulları da vardır. İkinci durumu; ruhun veya düşünce kütlesinin bu makinenin bir sonucu olduğunu, bedeni ve beyni oluşturan kimyasal ve fiziksel madde bileşimlerinin bir sonucu olduğunu seçmek şu soruyu cevapsız bırakıyor: Bedeni oluşturan nedir? Hangi kuvvet moleküllerin beden şeklini almasını sağlar? Hangi kuvvet madde kütlesini alarak benim bedenimi bir şekilde ve başka bir bedeni de başka şekilde oluşturur? Bu sonsuz ayrımları oluşturan nedir? Ruh denilen kuvvetin bedenin moleküllerinin bileşiminin sonucu olduğunu söylemek, arabayı atın önüne koymaktır. Bileşimler nasıl oluştu, onları oluşturan kuvvet nedir? Eğer başka bir kuvvetin bu bileşimlerin nedeni olduğunu, ruhun bu maddenin sonucu olduğunu ve belirli bir madde kütlesini birleştiren o ruhun da bileşimlerin sonucu olduğunu söylerseniz bu geçerli bir cevap olmayacaktır. Bu teori ancak diğer teorilerle çelişmeden bazı gerçekleri açıklayan bir teori olarak değerlendirebilir. Maddeyi alarak bedeni oluşturan kuvvetin, kendisini o bedende ortaya koyan kuvvet ile aynı olduğunu söylemek daha mantıklıdır. Bu nedenle beden tarafından ortaya çıkarılan düşünce kuvvetlerinin, moleküllerin düzenlenmesinin bir sonucu olduğu, bağımsız bir varlılıklarının olmadığını söylemenin bir anlamı yoktur çünkü kuvvet maddeden oluşamaz. Bizim madde dediğimiz şeyin aslında var olmadığını göstermek de bu açıdan oldukça imkansızdır. Madde sadece kuvvetin bir halidir. Katılık, sertlik veya maddenin herhangi başka bir halinin, hareketin bir sonucu olduğu kanıtlanabilir. Sıvılara uygulanan girdap hareketinin arttırılması onlara katıların kuvvetini verir. Havada girdap hareketi yapan bir hava kütlesi, hortumda olduğu gibi, öyle katı hale gelir ki etkisiyle katıları kırabilir ve onların içinden geçebilir. Örümcek ağının bir ipi sonsuz hızla hareket ettirilebilse, demir bir zincir kadar güçlü olabilir ve bir meşe ağacını bile kesebilir. Bu açıdan bakıldığında, madde dediğimiz şeyin aslında var olmadığını kanıtlamak daha kolay olur.
Peki kendisini beden aracılığıyla ortaya koyan kuvvet nedir? O kuvvet her ne olursa olsun biz biliriz ki; o parçacıkları alır ve sanki onlardan tüm şekilleri, insan bedenini oluşturur. Sizin veya benim için gelip bedeni oluşturan başka bir kimse yoktur. Ben kimsenin benim yerime yemek yediğini görmedim. Ben o yemeği sindirmek ve o yemekten kanı, kemiği ve her şeyi kendim üretmek zorundayım. Peki bu gizemli kuvvet nedir?
Gelecek ve geçmişle ilgili fikirler pek çoklarına korkutucu gelir. Ve çoğuna göre bunlar sadece spekülasyondan ibarettir. Biz ise şimdiyi ele alacağız. Şu an içimizde olan kuvvet nedir? Eski zamanlarda ve eski kutsal metinlerde bu gücün, gücün bu tezahürünün, beden şeklini alan ve beden dağıldıktan sonra bile kalmaya devam eden parlak bir madde olduğunun düşünüldüğünü biliyoruz. Sonra ise daha yüksek bir fikrin, bu parlak bedenin de o kuvveti temsil etmediği fikrinin oluştuğunu görürüz. Şekil, parçacıkların bileşiminin bir neticesidir ve onun arkasında onu hareket ettirecek bir şeyler olmalıdır. Eğer bu beden hareket etmek için beden olmayan bir şeye gereksinim duyuyorsa, aynı şekilde o parlak bedenin de kendisi dışında bir şeye ihtiyacı vardır. İşte bu şey ruhtur, Sanskritçe’deki adıyla Atman’dır. Parlak bedeni kullanarak dışarıdaki kaba bedeni hareket ettiren işte bu Atman’dır. Parlak beden sanki aklın kabı veya haznesi gibidir, Atman ise bunun ötesindedir. O akıl bile değildir, o aklı çalıştırır ve akıl aracılığıyla da bedeni çalıştırır. Sizin bir Atman’ınız var, benim bir başka ve her birimizin ayrı bir Atman’ı ve ayrı bir ince bedenimiz var ve biz bununla dışarıdaki kaba bedeni çalıştırıyoruz. Atman ve O’nun doğası ile ilgili pek çok soru sorulmuştur. Atman, insan ruhu ve ne beden ne de akıl olan o şey nedir? Bu soruyu büyük tartışmalar izlemiştir. Spekülasyonlar yapılmış, felsefi sorgulamaların çeşitli gölgeleri ortaya çıkmıştır. Ben şimdi size bu Atman’la ilgili varılan sonuçlardan bazılarını göstermeye çalışacağım.
Farklı felsefeler bu Atman’ın ne olursa olsun bir şekli olmadığı konusunda birleşirler ve her ne olursa olsun şekli veya formu olmayan bir şey de her zaman her yerde var olmalıdır. Zaman akıl ile başlar ve mekan da akıl içindedir. Nedensellik de zaman olmadan olamaz. Birbiri ardına gelme fikri olmadan herhangi bir nedensellik fikri de olamaz. Zaman, mekan ve nedensellik bu nedenle aklın içindedir ve Atman aklın ötesinde olduğu ve şekilsiz olduğu için O zamanın, mekanın ve nedenselliğin ötesinde olmalıdır. Ve eğer O; zamanın, mekanın ve nedenselliğin ötesinde ise O sonsuz olmalıdır. Bunun ardından felsefemizdeki en büyük spekülasyon gelir. Sonsuz iki tane olamaz. Eğer ruh sonsuz ise sadece tek bir Ruh vardır ve çeşitli ruhlara ilişkin tüm fikirler, sizin bir ruha ve benim de bir başkasına sahip olduğuma dair tüm fikirler gerçek dışıdır. Gerçek İnsan bu nedenle tektir ve sonsuzdur, O her zaman her yerde olan Ruh’tur. Ve görünen insan ise o Gerçek İnsan’ın sadece bir parçasıdır. Bu açıdan, görünen insanın ne kadar yüce olursa olsun onun ötedeki o Gerçek İnsan’ın sadece donuk bir yansıması olduğunu söyleyen mitolojiler doğruyu söyler. Gerçek İnsan, Ruh neden netice kanununun ötesinde olduğu için, zaman ve mekan ile sınırlı değildir ve bu nedenle O özgür olmalıdır. O asla sınırlı olmadı ve olamaz. Görünen insan yani yanılsama ise zaman, mekan ve nedensellikle sınırlıdır ve bu nedenle özgür olamaz. Veya bazı filozoflarımızın diliyle; o sınırlı gibi görünse de gerçekte sınırlı değildir. Bu ruhsal doğa, bu sonsuzluk, bu her zaman her yerde olma hali bizim ruhlarımızın içindeki gerçektir. Her ruh sonsuzdur bu nedenle doğum ve ölüm diye bir şey söz konusu olamaz. Bazı çocuklara çeşitli sorular sorulurken onlara: “Neden dünya düşmüyor?” diye sorulmuş. Soruyu soran kişi yerçekimi ile ilgili cevaplar gelmesini bekliyormuş. Çocukların çoğu cevap verememiş, bir kısmı ise yerçekiminden bahsetmiş. Parlak bir kız çocuğu ise soruya soruyla karşılık vermiş; ”Nereye düşecek ki?” Sorunun kendisi saçmadır. Dünya nereye düşebilir ki? Dünyanın düşmesi veya çıkması diye bir şey olamaz. Sonsuz mekanda aşağı veya yukarı yoktur, bu sadece görecelilikte vardır. Sonsuz için gitmek veya gelmek olabilir mi? O nereden gelebilir, nereye gidebilir?
Bu nedenle insanlar geçmişi ve geleceği düşünmeye son verdiklerinde ve beden fikrinden vazgeçtiklerinde daha yüksek bir ideale yükselirler çünkü beden gelir ve gider, o sınırlıdır. Beden, Gerçek İnsan değildir ve akıl da Gerçek İnsan değildir çünkü akıl parlar ve söner. Sonsuza kadar yaşayabilen sadece ötedeki Ruh’tur. Beden ve akıl durmadan değişir ve nehirlerin sularının daimi akış halinde olduğu halde kesintisiz bir akıntı olarak görünmesi gibi onlar da sadece bir dizi değişken fenomenin adlarıdır. Bu bedendeki her parçacık durmadan değişiyor, hiç kimse bir dakika önce sahip olduğu bedene sahip değil fakat biz yine de onun hep aynı beden olduğunu düşünürüz. Aynı şey akıl için de geçerlidir; o bir an mutludur, başka bir anda mutsuzdur, bir an güçlüdür, başka bir an zayıftır, o durmadan değişen bir girdap gibidir. Bu ise sonsuz olan Ruh olamaz. Değişim sadece sınırlı olanda olabilir. Sonsuz’un herhangi bir şekilde değiştiğini söylemek saçmadır çünkü o değişemez. Siz hareket edebilirsiniz ve ben de hareket edebilirim- sınırlı bedenler olarak, bu evrendeki her parçacık daimi bir akış halindedir fakat evrenin tümü bir birim, bir bütün olarak alındığında o hareket edemez, o değişemez. Hareket her zaman göreceli bir şeydir. Ben başka bir şeye göre hareket ederim. Evrendeki herhangi bir parçacık başka bir parçacığa göre hareket edebilir fakat tüm evreni bir bütün olarak düşünürseniz, o neye göre hareket edebilir ki? Onun ötesinde hiçbir şey yoktur. Öyleyse bu sonsuz Birim değişmez, hareket etmez ve mutlaktır ve bu da Gerçek İnsan’dır. Bu nedenle bizim gerçeğimiz Evrensel’e dayanır, sınırlı olana değil. Bizim küçük sınırlı varlıklar olduğumuzu ve daima değiştiğimizi düşünmek her ne kadar rahat olsa da bunlar sadece bizim yanılsamalarımızdan ibarettir. İnsanlara onların her zaman her yerde var olan Evrensel Varlık olduklarını söylediklerinizde korkuya kapılırlar. Oysa yaptığınız her işle, attığınız her adımla, konuştuğunuz her dudakla, hissettiğinizle her yürekle siz O’sunuz.
İnsanlara bu söylendiğinde korkarlar ve size tekrar ve tekrar kendi bireyselliklerini koruyup koruyamayacaklarını sorarlar. Bireysellik nedir? Bunun ne olduğunu görmek isterdim. Bir bebeğin bıyığı yoktur, büyüyüp erkek olduğunda ise bıyığı ve sakalı çıkar. Eğer bireysellik bedende olsaydı o zaman o bebeğin bireyselliği kaybolurdu. Eğer bireysellik bedende olsaydı ben bir gözümü veya ellerimden birini kaybettiğimde benim bireyselliğim kaybolurdu. O zaman bir ayyaşın da bireyselliğini kaybetmemek için içki içmeyi bırakmaması gerekirdi. Bir hırsız iyi bir insan haline gelmemeli çünkü o zaman o bireyselliğini kaybedebilir. O zaman hiç kimsenin bu korkuyla alışkanlıklarını veya korkularını değiştirmemesi gerekirdi. Sonsuz dışında bir bireysellik yoktur. O tek değişmeyen haldir. Onun dışındaki her şey daimi bir akış halindedir. Bireysellik hafızada da olamaz. Başıma gelen bir darbe yüzünden tüm geçmişimi unuttuğumu düşünün, o zaman bu benim tüm bireyselliğimi kaybettiğim anlamına gelirdi. Çocukluğumun iki veya üç yılını hatırlamıyorum ve eğer hafıza ve varlılık aynı şey olsaydı unuttuğum her şey yok olurdu. Bu hayatımın hatırlamadığım bölümünü yaşamadığım anlamına gelirdi. Bu çok dar bir bireysellik anlayışıdır.
Biz henüz bireyler değiliz. Biz bireyselliğe doğru mücadele ediyoruz ve bu ise Sonsuz’dur, insanın gerçek doğasıdır. Ancak, hayatı tüm evrende olan insan yaşar ve hayatlarımızı ne kadar çok sınırlı şeyler üzerine yoğunlaştırırsak ölüme o kadar hızlı gideriz. Biz sadece hayatlarımız evrende olduğu anlarda yaşarız ve diğer anlarda ise bu küçük hayatı yaşamak sadece ölümdür ve ölüm korkusunun gelmesinin sebebi de budur. İnsan ölüm korkusunu ancak evrende tek bir hayat olduğunu idrak ettiğinde yenebilir. O ancak; “Ben her şeyin içindeyim, herkesin içindeyim, ben tüm hayatların içindeyim, ben evrenim.” dediğinde korkusuzluk gelecektir. Daima değişen şeylerin ölümsüzlüğünden söz etmek saçmalıktır. Yaşlı bir Sanskrit filozofun dediği gibi: “Bireysel olan sadece Ruh’tur çünkü O sonsuzdur.” Sonsuzluk ise bölünemez ve parçalara ayrılamaz. O sonsuza kadar hep tektir ve bu da bireysel insandır, Gerçek İnsan’dır. Görünen insan ise sadece ötede olan bu bireyselliği ortaya koyma, ifade etme mücadelesidir ve evrim Ruh’ta olamaz. Devam etmekte olan tüm bu değişimler; kötünün iyi hale gelmesi veya hayvanın insan haline gelmesi veya ona her ne derseniz deyin, bunların hiçbiri Ruh’ta olamaz. Bunlar doğanın evrimleşmesidir ve Ruh’un tezahürüdür. Sizi benden saklayan bir ekran olduğunu ve o ekranın üzerinde içinden önümdeki bazı yüzleri görebildiğim bir delik olduğunu düşünün. Şimdi o deliğin yavaş yavaş genişlediğini düşünün, o genişledikçe önümdeki sahne daha çok ortaya çıkmaya başlar ve en sonunda tüm ekran kaybolur. Ben artık sizinle yüz yüzeyimdir. Bu süreçte siz değişmiyordunuz, evrimleşen delikti ve siz sadece adım adım kendinizi ortaya çıkarıyordunuz. Ruh için de bu böyledir. Ulaşılacak bir mükemmellik yoktur. Siz zaten özgürsünüz ve mükemmelsiniz. Din ve Tanrı ile ilgili tüm bu fikirler ve sonrasını öğrenmek için yapılan araştırmaların anlamı nedir? Neden insan bir Tanrı arar? Neden her ülkede, toplumun her kesimindeki tüm insanlar bir yerlerde; ya insanın ya Tanrı’nın içinde veya başka bir yerde mükemmel bir ideal ararlar? Oysa o ideal sizin içinizdedir. O sizin kalp atışınızdı ama siz bunu bilmiyordunuz, onun dışarıdaki bir şey olduğunu sanıyordunuz. O sizin kendi içinizdeki Tanrı’nın, size O’nu aramanızı, O’nu idrak etmenizi söyleyen sesidir. Burada ve orada, tapınaklarda ve kiliselerde, dünyalarda ve cennetlerdeki uzun araştırmalardan sonra en sonunda döngüyü tamamlayıp başladığınız yere, kendi Ruh’unuza geldiğinizde ve tüm dünyada aradığınızın, tapınaklarda ve kiliselerde uğruna ağladığınızın veya bulutların ardında saklı ve tüm gizemlerden daha gizemli olarak gördüğünüzün; sizin en yakınınızda olan ÖzBen’iniz olduğunu, yaşamınızın, bedeninizin ve ruhunuzun gerçeği olduğunu görürsünüz. Bu sizin kendi doğanızdır. Onu ortaya çıkarın, onu gösterin. Temiz hale gelmeniz gerekmez, siz zaten temizsiniz. Mükemmel hale gelmeniz gerekmez siz zaten mükemmelsiniz. Doğa sanki ötedeki gerçeği saklayan o ekran gibidir. Düşündüğünüz her iyi düşünce ve yaptığınız her iyi eylem o perdeyi yırtar ve böylece temizlik, Sonsuzluk ve arkadaki Tanrı Kendisini daha ve daha çok ortaya koymaya başlar.
Bu insanın tarihidir. Perde daha ve daha ince hale geldikçe arkadaki ışık da o kadar çok parlar çünkü parlamak onun doğasıdır. O bilinemez, onu bilmeye çalışmak boşunadır. O bilinebilir olsaydı o şu an olduğu şey olamazdı çünkü o sonsuz öznedir. Bilgi sınırlıdır, bilgi nesnelleştirir. O, sizin ÖzBen’iniz her şeyin sonsuz öznesidir, bu evrenin ebedi tanığıdır. Bilgi ise daha düşük bir adımdır, bir dejenerasyondur. Biz zaten o sonsuz öznenin kendisiyiz, onu nasıl bilebiliriz ki? Bu her insanın gerçek doğasıdır ve o kendisini çeşitli yollarla ifade etmeye çalışır, aksi takdirde nasıl bu kadar çok etik kanun olabilirdi? Tüm etik sistemlerin merkezinde, çeşitli şekillerde ifade bulan, başkalarına iyilik yapma fikri vardır. İnsanlığı yönlendiren motiv; insanlara ve tüm hayvanlara iyilik yapmak olmalıdır. Fakat tüm bunlar aslında o ebedi “Ben evrenim, bu evren tektir” gerçeğinin çeşitli ifadeleridir. Öyle değilse ben neden başkalarına iyilik yapayım? Beni zorlayan nedir? Bu şefkattir, anlayıştır; her yerdeki aynılığın hissedilmesidir. En katı yürekler bile bazen içlerinde şefkat ve anlayış hisseder. Bireyselliğinin bir yanılsama olduğu söylendiğinde korkuya kapılan ve görünen bireyselliğine sarılamaya çalışan insan bile size kendini inkar etmenin tüm ahlakın temeli olduğunu söyleyecektir. Peki kendini inkar ne demektir? Bu, görünen beni ve tüm bencilliği inkar etmek demektir. Bu “ben ve benim” fikri- Ahamkara ve Mamata- geçmiş batıl inançların neticesidir ve bu şimdiki ben yok oldukça ÖzBen ortaya çıkacaktır. Bu kendini inkardır, tüm ahlaki öğretilerin özü, merkezi ve temelidir. Ve insan bunu bilse de bilmese de tüm dünya buna doğru gidiyor. Fakat insanlığın büyük çoğunluğu bunu bilinçsizce yapıyor. Gelin bunu bilinçli olarak yapalım. Fedakarlığı, “ben ve benim”in ÖzBen olmadığı fakat onun sadece sınırlanmış bir hali olduğunu bilerek yapalım. Görünen insan arkadaki o sonsuz gerçeğin, o sonsuz ateşin sadece bir kıvılcımıdır, Sonsuz ise onun gerçek doğasıdır.
Peki bu bilginin faydası, etkisi ve neticesi nedir? Bu günlerde biz her şeyi faydası ile ölçüyoruz. Oysa bir insanın, gerçeğin faydalılık veya para ölçüsüyle değerlendirilmesini istemeye ne hakkı var? Faydası olmadığını düşünün, o zaman gerçek daha az gerçek mi olacaktır? Faydalılık gerçeğin ölçüsü olamaz. Fakat yine de burada en yüksek fayda vardır. Herkesin mutluluğu aradığını görüyoruz fakat çoğu insan onu geçici ve gerçek olmayan şeylerde arıyor. Oysa mutluluk duyularda bulunamaz. Duyularda hiçbir zaman mutluluk bulunmamıştır. Duyularda veya duyuların zevkinde mutluluğu bulan bir insan bile olmamıştır. Mutluluk sadece Ruh’ta bulunabilir. Bu nedenle insanlık için en yüksek fayda, bu mutluluğu Ruh’un içinde bulmaktır. Bir sonraki nokta ise cehaletin tüm acıların kaynağı olduğu ve en temel cehaletin de; insanın Sonsuz’un sonlu olduğunu düşünerek ağlayıp sızlaması olduğudur. Cehalet; ölümsüz, tertemiz, mükemmel Ruh olan bizlerin, küçük akıllar, küçük bedenler olduğumuzu düşünmektir ve bu tüm bencilliğin kaynağıdır. Ben küçük bir beden olduğumu düşündüğümde, başka bedenlere zarar vermek pahasına onu saklamak, korumak, ona iyi bakmak isterim ve böylece siz ve ben ayrı şeyler haline geliriz. Bu ayrılık fikri oluşur oluşmaz, tüm kötülüklerin ve ıstırabın kapısı açılmış olur. Eğer bugün yaşayan insanlığın küçük bir kısmı bencillik fikrini bir kenara koyabilse, dar görüşlerden, kendisini küçük görmekten vazgeçebilse, bu dünya yarın cennet haline gelirdi fakat makinelerle ve sadece maddi bilgideki gelişimle bu asla gerçekleşemez. Bunlar sanki ateşin üstüne dökülen yağ gibi sadece ıstırabı arttırır. Ruh bilgisi olmadan tüm maddi bilgiler sadece ateşe yakıt eklemektir, bencil insanın eline başkalarına ait olan şeyleri alabilmesi için bir alet daha vermektir.
“Peki bu pratik midir?” ise ortaya çıkan başka bir sorudur. Bu modern toplumda pratiğe dökülebilir mi? Gerçek, eski veya modern herhangi bir topluma itibar etmez. Toplum Gerçeğe itibar etmeli veya ölmelidir. Toplumlar gerçek üzerine kurulmalıdır, Gerçek kendisini topluma göre ayarlamak zorunda değildir. Fedakarlık gibi asil bir gerçek bir toplumda pratiğe dökülemiyorsa, o toplumu terk edip ormana gitmek çok daha iyidir. İşte bu cesareti olan insandır. İki tür cesaret vardır. Birisi savaş toplarının önüne çıkma cesaretidir ve ikincisi ise ruhsal inanç cesaretidir. Hindistan’ı işgal etmiş olan bir imparatorun üstadı, imparatordan Hindistan’a giderek oradaki bilgelerden bazılarını görmesini istemiş. İmparator oraya gitmiş, uzun araştırmalardan sonra bir kayanın üstünde oturmakta olan yaşlı bir adam bulmuş ve ondan kendi ülkesine gelmesini istemiş. “Hayır” diye cevap vermiş bilge. “Ben burada ormanımla çok mutluyum.” İmparator ise ona: “Sana para, mevki ve refah veririm, ben bu dünyanın imparatoruyum.” demiş. Fakat yaşlı adam: ”Hayır ben tüm bunları önemsemiyorum.” diye cevap verince imparator: “Gelmezsen seni öldüreceğim.” demiş. Yaşlı adam sakince gülümsemiş ve “Bu senin söylediğin en aptalca şey imparator. Sen beni öldüremezsin. Beni güneş kurutamaz, ateş yakamaz, kılıç kesemez çünkü ben doğumsuzum, ben ölümsüzüm, ben daima yaşayan, her şeye kadir olan ve her zaman her yerde olan Ruh’um.” İşte bu ruhsal cesarettir, diğeri ise bir kaplanın veya aslanın cesareti gibidir. Kaslarınızın gücünden, Batılı geleneklerinizin üstünlüğünden bahsetmenin ne anlamı var eğer siz en yüce Gerçeğe uygun bir toplum oluşturamıyorsanız? Eğer kalkıp; ”Bu cesaret pratik değil.” diyorsanız kendi büyüklüğünüz ve yüceliğiniz ile ilgili tüm bu övgü dolu konuşmaların ne anlamı var? Para dışında herhangi bir şey pratik olamaz mı? Öyleyse neden kendi toplumunuzu övüyorsunuz? Ancak en yüce gerçeklerin pratik hale geldiği toplum en büyüktür. Bu benim görüşümdür ve eğer toplum bu en yüce gerçekler için uygun değilse onu uygun hale getirin, ne kadar çabuk o kadar iyi. İşte bu ruhla ayağa kalkın insanlar, Gerçeğe inanmaya cesaret edin, Gerçeği uygulamaya cesaret edin! Dünyanın ihtiyacı olan birkaç yüz cesur insandır. Gerçeği bilmeye, hayatında Gerçeği göstermeye cesareti olan, ne ölümün önünde sallanan ne de ölümü buyur eden o cesaret, insanın Ruh olduğunu ve evrende hiçbir şeyin onu öldüremeyeceğini bilmesini sağlar. İşte o zaman özgür olursunuz. O zaman gerçek Ruh’unuzu bilirsiniz. “Atman önce duyulmalı, sonra üzerine düşünülmeli ve sonra O’na meditasyon yapılmalıdır.”
Modern zamanlarda hep çalışmadan bahsetmek ve düşünceyi kötülemek konusunda büyük bir eğilim var. Yapmak çok iyidir fakat o da düşünmekten gelir. Enerjinin kaslar aracılığıyla kendisini ortaya koymasına çalışma denir. Fakat düşüncenin olmadığı yerde çalışma da olamaz. Beyni en yüce düşüncelerle, en yüksek ideallerle doldurun ve onları gece gündüz önünüzde tutun ve buradan ne büyük çalışma gücü doğacağını göreceksiniz. Kirlilikten bahsetmeyin aksine temiz olduğumuzu söyleyin. Biz kendimizi küçük olduğumuz, doğduğumuz ve öleceğimiz düşüncesiyle hipnotize ettik ve böylece kendimizi bu daimi korku haline soktuk.
Hamile bir aslanla ilgili bir hikaye vardır. Aslan avlanmak için bir koyun sürüsüne saldırır fakat boğuşma sırasında ölür. Bebek aslan ise annesiz doğar ve koyunlar ona bakar, büyütür. Bebek onlarla beraber büyür, onlar gibi ot yer, onlar gibi meler. Ve zaman içinde büyük bir aslan haline gelse de kendisinin koyun olduğunu düşünür. Bir gün başka bir aslan avlanmaya çıktığında bir koyun sürüsünün tam ortasında bir aslan olduğunu ve onun da koyunlarla beraber tehlikeyi görerek kaçtığını görünce şaşkına döner. Koyun-aslanın yanına gitmeye ve ona koyun değil aslan olduğunu söylemeye çalışır fakat zavallı hayvan ondan kaçar. Yine de bir gün koyun-aslanı uyurken yakalar. Ona yaklaşır ve; “Sen aslansın.” der. “Hayır. Ben koyunum.” diye cevap verir diğer aslan ve melemeye başlar. Aslan onu bir gölün kenarına götürür ve ona; “Bak buraya, bu benim yansımam, bu da seninki.” der. O zaman koyun-aslan karşılaştırmaya başlar. Önce aslana sonra kendi yansımasına bakar ve bir anda kendisinin de aslan olduğu fikri gelir ve kükremeye başlar. Siz aslanlarsınız, siz ruhlarsınız, temiz, sonsuz ve mükemmel. Evrenin kudreti sizinledir. “Neden ağlıyorsun dostum? Senin için ne doğum ne de ölüm var. Neden ağlıyorsun? Senin için ne hastalık ne de ıstırap var. Sen sonsuz gökyüzü gibisin, çeşitli renkteki bulutlar oraya gelir ve sonra yok olur. Fakat gökyüzü her zaman ebedi maviliktir.” Biz neden kötülük görürüz? Bir ağaç kütüğü vardı. Karanlıkta bir hırsız geldi ve; ”Bu bir polis olmalı.” dedi. Sevgilisini bekleyen genç bir adam geldi, onu gördü ve onun sevgilisi olduğunu düşündü. Hep hayalet öyküleri dinleyen çocuk geldi, onun bir hayalet olduğunu sandı ve korkudan titremeye başladı. Fakat o hep bir ağaç kütüğüydü. Biz kendimiz nasılsak dünyayı da öyle görürüz. Bir odada bir bebek ve bir çanta dolusu altın olduğunu düşünün. Hırsız gelip altınları çaldığında bebek onların çalındığını bilebilir mi? İçimizde ne varsa dışarıda da onu görürüz. Bebeğin içinde de hırsız yoktur dışında da. İşte bu bilginin ışığında, dünyanın kötülüğünden ve günahlarından bahsetmeyin. Hala kötülük görüyor olduğunuza ağlayın. Her yerde günah görüyor olduğunuza ağlayın ve eğer dünyaya yardım etmek istiyorsanız, onu lanetlemeyin. Onu daha da güçsüzleştirmeyin. Çünkü günah, ıstırap ve tüm bunlar sadece güçsüzlüğün neticeleri değil midir? Dünya bu öğretiler yüzünden gün be gün güçsüzleşiyor. İnsanlara çocukluklarından beri kötü ve günahkar oldukları öğretiliyor. Onlara hepsinin ölümsüzlüğün görkemli çocukları olduklarını öğretin, bunun en zayıf olarak ortaya çıktığı çocuklara bile. Pozitif, güçlü ve yardımsever düşünceler çocukluktan itibaren onların beyinlerine girsin. Siz de kendi akıllarınızı bu düşüncelere açın, güçsüzleştiren ve uyuşturan düşüncelere değil. Kendi aklınıza da durmadan; “Ben O’yum. Ben O’yum” deyin. Bu aklınızda gece gündüz bir şarkı gibi dolaşsın dursun ve ölüm anında da “Ben O’yum.” deyin. Bu Gerçektir, dünyanın sonsuz gücü sizindir. Akıllarınızı kaplayan batıl inançları çıkarıp atın. Cesur olun, Gerçeği bilin ve Gerçeği uygulayın. Hedef uzak görünebilir fakat uyanın, kalkın ve hedefe ulaşıncaya kadar hiç durmayın.
BÖLÜM 2
MAYA VE İLLÜZYON
(Londra)
Neredeyse hepiniz Maya kelimesini duymuşsunuzdur. Genellikle bu kelime, yanlış da olsa illüzyon, yanılsama veya buna benzer şeyleri belirtmek için kullanılıyor. Fakat Maya teorisi Vedanta’nın dayandığı sütunlardan birisini oluşturur, bu nedenle de bunun doğru anlaşılması gerekir. Burada büyük bir yanlış anlaşılma tehlikesi olduğun için, sizden biraz sabır istiyorum. Vedik edebiyatta bulabileceğimiz en eski Maya fikri yanılsama anlamındadır. Fakat orada gerçek teoriye ulaşılmamıştır. “Indra, kendi Maya’sı ile çeşitli şekiller aldı.” gibi pasajlar görürüz. Burada Maya kelimesi büyü gibi bir anlama gelir ve çeşitli diğer pasajlarda da her zaman aynı anlamda kullanıldığını görüyoruz. Fakat sonraları Maya kelimesi tamamen gözden kaybolmuştur. Fakat bu arada bu fikir gelişmeye devam ediyordu. Daha sonra: “Neden bu evrenin sırrını bilemiyoruz?” sorusu ortaya çıktığında verilen cevap ise çok anlamlıydı: “Çünkü biz boş konuşuyoruz, çünkü duyuların algıladıklarıyla yetiniyoruz, çünkü isteklerin peşinden koşuyoruz, bu nedenle Gerçeği sanki bir sis bulutu ile kapatıyoruz.” Burada Maya kelimesi kullanılmamışsa bile cehaletimizin sebebinin, bizimle Gerçek arasına giren bu sis bulutu olduğu fikrini ediniyoruz. Çok daha sonraları, en son Upanişad’lardan birinde Maya kelimesinin tekrar ortaya çıktığını fakat bu sefer kelimenin bir dönüşüm geçirdiğini ve pek çok yeni anlamın kelimeyle ilintilendiğini görüyoruz. En sonunda Maya fikri tamamen oturuncaya kadar pek çok teori ileri sürülmüş, bunlardan bazıları kabul edilmiştir. Şvetaşvatara Upanişad’da: “Doğayı Maya olarak ve bu Maya’nın Hükümdarını Tanrı olarak bilin.” denildiğini görürüz. Filozoflarımıza göre Maya kelimesi yüce Şankaraçarya’ya gelinceye kadar çok çeşitli biçimlerde değişime uğramıştır. Maya kelimesi Buddistler tarafından da bir miktar değiştirilmiş ve Buddistlerin elinde bu kelime İdealizm olarak adlandırılan şeye benzer hale gelmiştir ve bu da şimdi genellikle Maya kelimesine verilen anlamdır. Bir Hintli dünyanın Maya olduğunu söylediğinde insanlar dünyanın bir illüzyon olduğu fikrine kapılıyorlar. Bu yorumun Buddist filozoflardan gelen birtakım temelleri vardır çünkü dış dünyaya hiç de inanmayan bir kısım filozof vardı. Fakat Vedanta’nın Maya’sı, en son şekli ile ne İdealizmdir ne Realizmdir ne de bir teoridir. O basit bir ifadedir- o bizim ne olduğumuzdur ve etrafımızda gördüklerimizin bir ifadesidir.
Size daha önce bahsettiğim gibi, Veda’ların geldiği insanların akılları prensipleri izlemeye, prensipleri keşfetmeye dayalı idi. Onların detaylarla uğraşacak veya onları bekleyecek zamanları yoktu; onlar her şeyin yüreğinin derinliklerine gitmek istiyorlardı. Sanki ötedeki bir şeyler onları çağırıyordu ve bu nedenle onlar bekleyemiyorlardı. Upanişad’ların arasına dağılmış halde bulunan, şimdi modern bilimler dediğimiz konuların detaylarının genellikle çok hatalı olduğunu görüyoruz fakat aynı zamanda onların prensipleri son derece de doğrudur. Örneğin modern bilimin en son teorilerinden biri olan esir fikrinin prensip olarak bizim antik edebiyatımızda modern bilimin bugünkü esir teorisinden çok daha gelişmiş şekilde bulunduğunu görürüz. Onlar bu prensibin işleme tarzını göstermeye çalıştıklarında ise pek çok hata yapmışlardır. Bu evrendeki tüm yaşamın sadece farklılaşan bir tezahürden ibaret olduğuna dayanan her yeri kaplayan yaşam prensibi teorisi, Vedik zamanlarda idrak edilmişti ve bu Brahmanalarda da mevcuttur. Samhitaslarda Prana’yı övmek için yazılan ve tüm yaşamın bir tezahürden ibaret olduğuna dair uzun bir ilahi vardır.
Bunun yanı sıra, Vedik felsefede bu dünyadaki yaşamın kökenine ilişkin, bazı modern Avrupalı bilim adamlarının geliştirdiğine çok benzeyen teoriler olduğunu bilmek bazılarınızın ilgisini çekebilir. Siz hepiniz hiç şüphesiz biliyorsunuz ki; yaşamın başka gezegenlerden geldiğine ilişkin bir teori de vardır. Bazı Vedik filozofların yaşamın bu yolla aydan geldiğine dair bir takım yerleşmiş doktrinleri vardır.
Prensiplere gelecek olursak, geniş ve genelleştirilmiş teoriler ileri sürmek konusunda bu Vedik düşünürlerin çok cesur ve gözü pek olduklarını görüyoruz. Onların evrenin gizemine getirdikleri çözüm de yeterince tatmin edici idi. Modern bilimin detaylı çalışmaları ise bu soruyu çözüme bir adım daha yaklaştıramıyor çünkü prensipler daima başarısız olmuştur. Eğer esir teorisi eski zamanlarda bu dünyanın gizemine çözüm üretmekte başarısız olduysa, o esir teorisinin detaylarını incelemek bizi gerçeğe yakınlaştırmayacaktır. Eğer her yeri kaplayan yaşam teorisi bu evrene dair bir teori olarak başarısız olduysa, detaylara insek de bir işe yaramayacaktır çünkü detaylar evrenin prensibini değiştirmez. Demek istediğim; Hint düşünürlerin prensibi inceleme konusunda modernler kadar, hatta bazı durumlarda onlardan çok daha cesur olduklarıdır. Onlar modern bilimin henüz teori olarak bile ulaşamadığı konularda en büyük genellemeleri yapmışlardı ve bunlardan bazıları da teori olarak kalmaya devam etmektedir. Örneğin, onlar sadece esir teorisine ulaşmakla kalmadılar, aynı zamanda bunun ötesine geçerek aklı da çok seyreltilmiş bir esir maddesi olarak sınıflandırdılar. Ve sonra onun da ötesinde çok daha seyrek bir esir madde buldular. Fakat bu da çözüm olmadı, probleme çözüm getirmedi. Dış dünyanın herhangi bir miktardaki bilgisi bu problemi çözemez. “Fakat” diyor bilim adamları; “Biz sadece biraz anlamaya başladık. Birkaç bin yıl bekleyin, o zaman çözümü bulacağız.” diyorlar. “Hayır”, diyor Vedantist çünkü o aklın sınırlı olduğunu ve belirli sınırların ötesine- zaman, mekan ve nedenselliğin ötesine geçemeyeceğini şüpheye yer bırakmaksızın kanıtlamıştır. Nasıl hiçbir insan kendi beninin dışına çıkamıyorsa aynı şekilde hiçbir insan kendi üzerine zaman ve mekan kanunları tarafından konulan sınırların dışına çıkamaz. Zaman, mekan ve nedensellik kanunlarını çözmek için yapılan her girişim boşa gidecektir çünkü bu girişimin kendisi de bu üç şeyin var olduğu bölgede yapılmak zorundadır. O zaman dünyanın varlılığı ne anlama gelir? “Bu dünyanın varlılığı yoktur.” Bununla ne söylenmek isteniyor? Bunun anlamı dünyanın mutlak bir varlılığı olmadığıdır. O sadece benim aklımla, sizin aklınızla ve diğer herkesin aklıyla var olur. Biz bu dünyayı beş duyumuz ile algılarız fakat eğer bir duyumuz daha olsaydı onu başka bir şekilde algılayacaktık. Ve hatta bir başka duyumuz daha olsa idi o bize bambaşka bir şey gibi görünecekti. Bu nedenle onun gerçek bir varlılığı, değiştirilemez, sabit, sonsuz bir varlılığı yoktur. Onun içinde ve onun beraber çalışmaya mecbur iken ve onu var olduğunu görüyorken ona yokluluk da diyemeyiz. O, varlılığın ve yokluluğun bir karışımıdır.
Soyutlamalardan genele gelecek olursak, hayatımızın günlük detaylarında tüm hayatımızın bir çelişki olduğunu, varlılığın ve yokluluğun bir karışımı olduğunu görürüz. Bu çelişki bilgide de mevcuttur. İnsan eğer isterse her şeyi bilebilirmiş gibi görünür fakat daha birkaç adım atmadan karşısına geçilmesi mümkün olmayan kalın bir duvar çıkar. Onun tüm çabası bir çember içindedir ve o bu çemberin ötesine geçemez. Onun en yakınındaki problemler onu gece gündüz huzursuz eder ve onu bir çözüm bulması için çağırır fakat o bu problemleri çözemez çünkü o kendi entelektinin ötesine geçemez. Fakat yine de bu istek çok güçlü bir şekilde onun içine yerleşmiştir. Biz ise tek faydanın, sadece bu isteğe ket vurup onu kontrol altına alarak sağlanacağını biliyoruz. Her nefesimiz ile, kalbimizin her atışı ile kalbimiz bizden bencil olmamızı istiyor. Fakat aynı zamanda bizim ötemizde, bize tek iyi olan şeyin fedakarlık olduğunu söyleyen bir güç vardır. Her çocuk iyimser olarak doğar, onun altın hayalleri vardır. O gençliğinde de iyimser olmaya devam eder. Genç bir insan için ölümün, yenilginin veya alçaltıcı şeylerin olduğuna inanmak çok zordur. Yaşlılık geldiğinde ise onun hayatı artık bir harabeye dönmüştür. Hayaller uçup gitmiş ve o artık kötümser olmuştur. İşte biz bu şekilde bir uçtan diğerine, nereye gittiğimizi bilmeden gider dururuz. Bu bana Lalita Vistara’da, Budda’nın biyografisindeki, ünlü bir şarkıyı hatırlatıyor. Kitap, Budda’nın insanlığın kurtarıcısı olarak doğduğundan fakat sarayın lüksü içinde kendisini unuttuğundan bahsediyor. Bazı melekler gelip onu uyandırmak için şarkılar söylemişlerdi. Şarkı ise sürekli değişen hayat nehrinde durmadan ve dinlenmeden yüzdüğümüzden bahsediyordu. Aynı şekilde bizim hayatlarımız da dinlenme nedir bilmeden durmaksızın ilerliyor. Peki bu durumda ne yapmamız gerekir? Yeterli yiyeceği ve giysisi olan insan iyimserdir ve acıdan bahsedilmesini hiç istemez çünkü bu onu korkutur. Ona sakın dünyanın acılarından ve üzüntülerinden bahsetmeyin; ona sadece her şeyin iyi olduğundan bahsedin. “Evet, ben güvendeyim.” der, “Bana bakın! Yaşayacak güzel bir evim var. Soğuktan ve açlıktan korkmuyorum, bu yüzden benim önüme bu korkunç tabloları getirmeyin.” Fakat diğer tarafta ise açlıktan ve soğuktan ölen insanlar vardır. Eğer siz onlara her şeyin iyi olduğundan bahsederseniz onlar sizi duymayacaktır bile. Acı çekerken nasıl başkalarının iyi olmasını isteyebilirler ki? İşte biz bu şekilde iyimserlik ve kötümserlik arasında salınır dururuz.
Sonra o muazzam ölüm konusu vardır. Tüm dünya ölüme doğru gidiyor ve her şey ölüyor. Bütün ilerlememizin, kibirlerimizin, reformlarımızın, lükslerimizin, refahımızın, bilgimizin tek bir sonu vardır; ölüm. Bu kesin olan tek şeydir. Şehirler gelir ve gider, imparatorluklar yükselir ve düşer, gezegenler parçalara ayrılır ve başka gezegenlerin atmosferinde toza karışır. Bu başlangıçtan beri böyle süregelmektedir. Ölüm her şeyin sonudur. Ölüm, hayatın, güzelliğin, refahın, gücün ve erdemin de sonudur. Azizler ölür, günahkarlar ölür, krallar ve dilenciler ölür. Her şey ölüme gidiyor fakat buna rağmen hayata karşı bu muazzam bağlılık da var olmaya devam ediyor. Yine de nedenini bilmesek de bir şekilde hayata bağlanırız, bundan vazgeçemeyiz. Ve işte bu Maya’dır.
Bir anne çocuğuna büyük itinayla bakar, onun bütün ruhu, hayatı o çocuktur. Çocuk büyüyüp bir adam olduğunda eğer o alçak, kaba bir insan olursa her gün annesini tekmeler, döver fakat buna rağmen anne çocuğuna bağlıdır ve mantığı uyansa bile o bunu sevgi fikri ile örter. O bunun sevgi olmadığını bilir, bunun onun sinirlerini ele geçiren ve söküp atamadığı bir şey olduğunu anlar fakat ne kadar uğraşsa da içinde bulunduğu tutsaklıktan kurtulamaz. Ve işte bu Maya’dır.
Hepimiz Altın Postun peşindeyiz ve her birimiz onun bizim olacağını düşünüyoruz. Her mantıklı insan bu ihtimalin belki de yirmi milyonda bir olduğunu görür fakat yine de herkes onun için mücadele eder. Ve işte bu Maya’dır.
Ölüm bizim bu dünyamız üzerinde gece gündüz dolaşıyor fakat biz sonsuza kadar yaşayacağımızı sanıyoruz. Bir gün Kral Yudhistira’ya: “Bu dünyadaki en muhteşem şey nedir?” diye sorulmuştu. Kral ise: “Her gün etrafımızda insanlar ölüyor ama buna rağmen insanlar hiçbir zaman ölmeyeceklerini düşünüyorlar.” diye cevap vermişti. Ve işte bu Maya’dır.
Entelektimizdeki, bilgimizdeki ve aslında hayatımızın her alanındaki bu muazzam çelişkiler her zaman karşımıza çıkar. Bir reformcu kalkıp belirli bir ülkedeki tüm kötülüklerin çaresini bulacağını söyler ve daha çare bulunmadan başka bir yerde binlerce başka kötülük ortaya çıkar. Bu yıkılmakta olan eski bir eve benzer; bir tarafını onarırsınız ama başka bir tarafı yıkılır. Hindistan’da reformcularımız dulluğun kötülüklerinden bahsederler. Batı’da ise evlenmemek en büyük kötülüktür. Bir tarafta evli olmayanlara yardım ederken diğerinde dullara yardım etmelisiniz. Bu kronik romatizmaya benzer; onu başta yok etseniz vücuda yayılır, oradan da yok ederseniz ayaklara gider. Reformcular çıkıp eğitimin, refahın ve kültürün seçkin birkaç kişinin elinde olmaması gerektiğini söylerler ve herkesin bunlara ulaşabilmesi için ellerinden geleni yaparlar. Bu bazılarına daha fazla mutluluk getirebilir fakat belki de kültür geldiğinde fiziksel mutluluk azalıyordur. Mutluluk bilgisi, mutsuzluk bilgisini de beraberinde getirir. O zaman hangi yolu izleyeceğiz? Bizim tadını çıkardığımız maddi refah, başka bir yerde eşit miktarda acı yaratır. Bu bir kanundur. Gençler belki bunu açıkça göremezler fakat uzun yaşamış ve yeterince mücadele etmiş olanlar bunu çok iyi anlayacaklardır. Ve işte bu Maya’dır. Tüm bu şeyler gece gündüz devam ediyor ve bu problemin bir çözümünü bulmak imkansızdır. Peki neden böyle olmak zorunda? Buna cevap vermek de imkansızdır çünkü bu soru mantıklı bir şekilde formüle edilmez. Gerçekte ne nasıl ne de neden vardır, biz sadece bunun böyle olduğunu ve elimizden bir şey gelmediğini biliriz. Onu algılamak ve aklımızda onun net bir imajını oluşturmak bile bizim gücümüzün ötesindedir. O zaman onu nasıl çözebiliriz?
Maya bu evrenin bir ifadesidir. İnsanlar böyle şeylerden bahsedildiğinde genellikle korkuya kapılırlar. Fakat biz cesur olmalıyız. Gerçekleri saklamak çare bulma yolu değildir. Hepinizin bildiği gibi, köpek tarafından avlanmış olan bir yaban tavşanı başını saklar ve güvende olduğunu düşünür, işte biz de iyimserliğe daldığımızda aynı yaban tavşanı gibi davranırız fakat bu çare değildir. Buna bazı itirazlar gelebilir fakat bu itirazların genellikle hayattaki pek çok iyi şeye sahip olan insanlardan geldiğini fark edersiniz. Bu ülkede (İngiltere) kötümser olmak çok zordur. Her insan bana bu dünyanın ne harika olduğundan, ilerlemeden söz ediyor fakat kişi neyse onun dünyası da öyledir. O eski sorular yine ortaya çıkıyor: Hristiyanlık dünyanın tek gerçek dini olmalı çünkü Hristiyan milletler refah içinde! Fakat bu iddia kendi içinde çelişiyor çünkü Hristiyan milletlerin refahı, Hristiyan olmayan milletlerin talihsizliğine dayanıyor. Avlanılacak bir şeyler mutlaka olmak zorundadır. Bütün dünyanın Hristiyan olduğunu düşünün, o zaman Hristiyan milletler fakirleşecektir çünkü onların avlanacağı Hristiyan olmayan milletler olmayacaktır. İşte bu şekilde bu iddia kendi kendisini çürütüyor. Hayvanlar bitkilere, insanlar hayvanlara ve güçlü olan zayıf olana hükmeder. Bu her yerde süregelmektedir. Ve işte bu Maya’dır. Peki bunun için nasıl bir çözüm getiriyorsunuz? Her gün birçok çözüm duyuyoruz ve bunların hepsi uzun vadede her şeyin çok iyi olacağını söylüyor. Bunun mümkün olduğunu kabul etsek bile neden bu şeytanca iyilik yapma yolları olsun ki? Neden iyi şeylere iyilikle değil de birtakım şeytanca metotlarla ulaşmak gerekiyor? Bugünün insanlarının torunları belki ilerde mutlu olacaklar fakat şimdi neden tüm bu acılar olsun? Bunu çözümü yoktur. Ve işte bu Maya’dır.
Evrimin bir özelliğinin kötülüğü elimine etmesi olduğunu ve kötülük dünyadan durmadan elimine edildikçe en sonunda sadece iyiliğin kalacağını söyleyenler vardır. Bu kulağa hoş geliyor fakat bu fikir ancak bu dünyanın iyi şeylerinden nasibini almış, her gün mücadele etmek zorunda olmayan ve evrim denilen şeyin tekerlekleri altında ezilmeyenlerin kibirini okşar. Bu böyle şanslı insanlar için çok iyi ve rahatlatıcıdır. Avam halk acı çekebilir fakat onlar bunu önemsemez, onların ölmesi de umurlarında değildir. Bu iddia baştan sona temelsizdir. Bu iddia, öncelikle bu dünyada tezahür eden iyiliğin ve kötülüğün iki mutlak gerçeklik olduğunu kabul eder. İkinci olarak ve daha kötüsü; iyilik miktarının artan ve kötülük miktarının da azalan bir büyüklük olduğunu kabul eder. Öyleyse eğer kötülük evrim dedikleri bu şeyle elimine oluyorsa, tüm kötülüğün yok olduğu ve kalan her şeyin iyilikten ibaret olduğu bir zaman gelecektir. Bunu söylemek çok kolay fakat kötülüğün azalan bir büyüklük olduğu kanıtlanabilir mi? Örneğin ormanda yaşayan ve aklını nasıl işleyeceğinden haberi olmayan, okumayı bilmeyen ve yazma denilen şeyi hiç duymamış bir insanı ele alın. O ağır şekilde yaralansa bile kısa zamanda tekrar iyileşirken biz ufak bir sıyrık yüzünden ölebiliriz. Makineler her şeyi ucuzlaştırıyor, ilerleme ve evrime yol açıyor fakat bir insan zengin olsun diye milyonlarca insan eziliyor, bir insan zengin olurken aynı anda binlerce insan daha ve daha fakirleşiyor ve insanlığın büyük bölümü köle haline geliyor. Bu böylece devem ediyor. Hayvan-insan duyularda yaşar. Eğer yeterli yiyecek bulamazsa veya bedenine bir şey olursa acı çeker. Onun hem acısı hem de mutluluğu duyularda başlar ve biter. Bu insan ilerledikçe, onun mutluluk ufku genişledikçe mutsuzluk ufku da aynı oranda genişleyecektir. Ormandaki insan kıskanç olmanın, mahkemeye çıkmanın, vergi vermenin, toplum tarafından suçlanmanın ve her insan yüreğine işleyen o insani şeytaniliğinin yarattığı en muazzam zorbalık sistemi tarafından yönetilmenin ne demek olduğunu bilmez. O, insanın boş bilgisi ve tüm gururuyla nasıl da herhangi bir hayvandan bin kat daha şeytani hale gelebileceğini bilmez. İşte bu yüzden duyuların dışına çıktığımız zaman daha yüksek zevklere ulaştığımız gibi aynı zamanda daha yüksek acılara da ulaşırız. Sinirler daha ince ve daha çok acı çekmeye yatkın hale gelir. Her toplumda cahil, sıradan insana hakaret edildiğinde onun pek fazla bir şey hissetmediğini görürüz fakat bir centilmen en ufak bir hakarete bile tahammül edemez, onun sinirleri çok incelmiştir. Istırap onun mutluluğa olan hassasiyetiyle beraber artmıştır. Bu ise evrim teorisini pek desteklemez. Biz mutlu olma gücümüzü arttırdıkça acı çekme gücümüzü de arttırırız ve ben çoğu zaman mutlu olma gücümüz aritmetik artış gösterirken acı çekme gücümüzün geometrik artış gösterdiğini düşünme eğilimindeyim. Ve biz şimdi ilerlerken biliyoruz ki; ne kadar çok ilerlerlersek önümüzde mutluluğa olduğu kadar acıya giden yollar da o kadar çok açılıyor. Ve işte bu Maya’dır.
Burada Maya’nın sadece dünyayı açıklayan bir teori olmadığını, onun sadece olan durumun bir ifadesi olduğunu ve bunun da; varlığımızın temelinde çelişki olduğunu, her yerde bu muazzam çelişkinin içinde hareket etmek durumunda olduğumuzu, iyiliğin olduğu yerde mutlaka kötülüğün de olması gerektiğini, kötülüğün olduğu yerde mutlaka iyiliğin de olması gerektiğini, yaşamın olduğu yerde ölümün onu gölgesi gibi izlediğini ve gülen herkesin günün birinde ağlayacağını gösterdiğini görüyoruz. Bu durumlardan hiçbirine çare bulunamaz. Biz sadece iyiliğin olduğu ve kötülüğün hiç olmadığı, asla ağlamadığımız daima güldüğümüz bir yerin olduğunu ancak hayal edebiliriz. Bu ise eşyanın tabiatına aykırıdır çünkü koşullar daima aynı kalacaktır. Nerede içimizde gülümseme üreten bir güç oluşsa orada gözyaşı üreten bir güç gizlidir. Nerede mutluluk üreten bir güç olsa orada bir yerlerde bize acı veren bir güç gizlenir.
Bu nedenle Vedanta felsefesi ne iyimser ne de kötümserdir. O bu iki bakışı da dile getirir ve her şeyi olduğu gibi ele alır. Bu dünyanın iyilik ve kötülüğün, mutluluk ve acının bir karışımı olduğunu ve birini arttırmak için diğerinin mutlaka azaltılması gerektiğini söyler. Asla tamamen iyi veya tamamen kötü bir dünya olmayacaktır çünkü bu fikir kendi içinde çelişmektedir. Bu analizin sonucunda ortaya çıkan büyük sır; iyi ve kötünün birbirinden apayrı, farklı varlılıklar olmadığıdır. Bizim bu dünyamızda salt iyi diye adlandırılabilecek hiçbir şey olmadığı gibi bu evrende salt kötü diye adlandırılabilecek hiçbir şey de yoktur. Şimdi iyi gibi görünen olay yarın kötü görünebilir. Bir durumda acı veren bir şey başka bir durumda mutluluk verebilir. Bir çocuğu yakan ateş, açlıktan ölmek üzere olan bir insan için güzel bir yemek pişirebilir. Acı duyularını taşıyan sinirler aynı zamanda mutluluk duyularını da taşır. Kötülüğü durdurmanın tek yolu bu nedenle iyiliği de durdurmaktır ve bunun başka bir yolu yoktur. Ölümü durdurmak için yaşamı da durdurmak zorundayız. Ölümsüz yaşam ve acısız mutluluk kendi içinde çelişen ifadelerdir ve bunlardan hiçbiri tek başına bulunamaz çünkü her biri aynı şeyin farklı tezahürleridir. Dün iyi olduğunu düşündüğüm şeyin bugün iyi olduğunu düşünmüyorum. Geçmişe baktığım zaman hayatımın farklı dönemlerinde farklı ideallerim olduğunu görüyorum. Bir dönem idealim güçlü bir çift atı sürmek idi, başka bir dönemde belirli bir tür şekerleme yapabilmeyi istemiştim, daha sonra bir karım ve çocuklarım ve bolca param olduğu zaman tamamen tatmin olacağımı düşünmüştüm. Şimdi tüm bu ideallerin çocukça saçmalıklar olduğunu görüp gülüyorum.
Vedanta, hepimizin günün birinde geçmişe bakıp bizi kendi bireyselliğimizden vazgeçmekten alıkoyan ideallerimize güleceğimizi söyler. Her birimiz bu bedeni sonsuz bir zamana kadar korumak isteriz çünkü o zaman mutlu olacağımızı düşünürüz fakat bu düşünceye bakıp güleceğimiz zaman gelecektir. Bu gerçek olsaydı, ne bu umutsuz çelişkilerin- ne varlılığın ne yokluluğun, ne acının ne de mutluluğun içinde olurduk. O zaman Vedanta’nın ve tüm diğer felsefelerin ve dinlerin faydası nedir? Ve her şeyden önce iyi işler yapmanın faydası nedir? Bu akla gelen bir sorudur. Eğer kötülük yapmadan iyilik yapamadığımız doğruysa ve ne zaman mutluluk yaratmaya çalışsak acı da oluşuyorsa, insanlar size: “İyilik yapmanın faydası nedir?” diye soracaklardır. Bu sorunun cevabı ilk olarak, bizim acıyı azaltmak için çalışmamız gerektiği olmalıdır çünkü bu kendimizi mutlu etmenin tek yoludur. Her birimiz er ya da geç kendi hayatımızda bunu idrak ederiz. Parlak olanlar bunu daha erken idrak eder ve daha donuk olanlar ise biraz daha geç fakat onlar buna yüreklerinde parlak olanlara göre çok daha fazla değer verirler. İkinci konu ise üstümüze düşeni yapmamız gerektiğidir çünkü bu, bu çelişkiler hayatından çıkmanın tek yoludur. Hem iyilik hem de kötülük kuvvetleri bu evreni bizim için, biz rüyalarımızdan uyanıp bu çamurdan yapılmış binalardan kurtuluncaya kadar hayatta tutacaktır. Bu dersi öğrenmemiz gerekecektir ve bunu öğrenmek uzun, çok uzun zaman alacaktır.
Almanya’da Sonsuz’un sonlu hale gelmesine dayanan bir felsefe sistemi oluşturma girişimlerinde bulunulmuştu. Bu tarz girişimler İngiltere’de de olmuştu. Bu filozofların analizi; Sonsuz’un evrende kendisini ifade etmeye çalıştığı ve onun bunu başaracağı bir zamanın mutlaka geleceği idi. Burada Sonsuz, tezahür, ifade etme ve bunun gibi kelimeleri kullandık fakat filozoflar doğal olarak sonlunun Sonsuzu tamamen ifade edebilmesinin mantıksal bir temelini arıyorlardı. Mutlak ve Sonsuz ise ancak sınırlamalarla bu evren haline gelebilir. Duyulardan, akıldan veya entelektten gelen her şey sınırlıdır ve sınırlı olanın sınırsız olması saçmadır ve asla mümkün değildir. Vedanta diğer taraftan Mutlak ve Sonsuz’un kendisini sonluda ifade etmeye çalıştığının doğru olduğunu fakat onun, bunun imkansızlığını idrak edeceği bir zaman geleceğini ve o zaman onun geri çekilmek zorunda kalacağını ve bu geri çekilmenin ise vazgeçiş anlamına geldiğini ve bunun ise dinin gerçek başlangıcı olduğunu söyler. Bugünlerde vazgeçişten bahsetmek bile çok zor. Amerika’da benim beş bin yıl boyunca yakıp yıkılan bir ülkeden gelip de vazgeçişten bahseden birisi olduğum söylenmişti. İngiliz filozof da belki böyle söyleyecektir. Fakat yine de vazgeçişin dine giden tek yol olduğu gerçektir. Vazgeçin ve bırakın. İsa ne demişti? “Kendi hayatını benim için kaybeden, onu bulacaktır.” O tekrar ve tekrar vazgeçişin mükemmelliğe ulaşmanın tek yolu olduğunu söylemişti. Aklın bu uzun ve kasvetli uykudan uyanacağı, çocuğun oyun oynamayı bırakıp annesine dönmek isteyeceği bir zaman gelecektir. “İstek asla isteklerin doyurulmasıyla tatmin edilemez, bu sadece istekleri arttırır, ateşin üstüne yağ dökülmesi gibi.”
Bu, tüm duyusal zevkler, zihinsel zevkler ve insan aklının alabileceği tüm diğer zevkler için geçerlidir. Onlar birer hiçtir, onların hepsi Maya’nın, ötesine geçemediğimiz bu ağın içindedir. Onun içinde sonsuz zaman boyunca koşabiliriz fakat bir son bulamayız ve ne zaman küçük bir zevk için çabalasak, bir acı kütlesi üzerimize düşer. Bu ne kadar da korkunçtur! Ve ben bunu düşündüğümde, bu Maya teorisinin ve her şeyin Maya olduğu ifadesinin en iyi ve tek açıklama olduğunu görüyorum. Bu dünyada ne kadar da çok acı var ve çeşitli ülkeleri gezdiğinizde her ülkenin kendi kötülüklerini farklı şekillerde onarmaya çalıştığını görürsünüz. Aynı kötülük çeşitli ırklar tarafından ele alınmış ve bunu kontrol altına almak için çok çeşitli girişimlerde bulunulmuştur fakat hiçbir millet bunda başarılı olamamıştır. Eğer o bir noktada en aza indirgense başka bir noktada bir kötülük kütlesi toplanır ve bu, bu şekilde devam eder. Hintliler kendi ırklarında yüksek bir iffet standardına ulaşmak için çocuk evliliklerini kabul etmişler fakat bu uzun dönemde ırkın bozulmasına yol açmıştır. Fakat aynı zamanda çocuk evliliklerinin ırkı daha iffetli hale getirdiğini de inkar edemeyiz. Eğer milletinizin daha iffetli olmasını istiyorsanız, kadınlarınızı ve erkeklerinizi çocuk evlilikleriyle güçsüzleştirirsiniz. Peki diğer taraftan siz İngiltere’de daha iyi durumda mısınız? Hayır, çünkü iffet bir milletin hayatıdır. Tarihte milletlerin ilk ölüm işaretinin iffetsizlik olduğunu görmüyor musunuz? İffetsizlik başladığında o ırkın sonu da yakındır. Peki o zaman bu ıstırapların çözümünü nerede bulacağız? Eğer anne babalar çocuklarına eş seçerlerse kötülük en aza indirgenmiş olur. Hindistan’daki kızlar ise duygusaldan çok pratik bakışa sahiptir. Fakat yine de onların hayatlarında küçük bir şiirsellik kalmıştır. Bunun yanında insanların kendi eşlerini seçmeleri de pek mutluluk getiriyormuş gibi görünmüyor. Hintli kadın genellikle çok mutludur, karı ve koca arasında pek tartışmaya rastlanmaz. Diğer taraftan en büyük özgürlüğün bulunduğu Amerika’da, mutsuz evlerin ve evliliklerin sayısı çok fazladır. Mutsuzluk orada, burada ve her yerdedir. Peki bu neyi gösteriyor? Bu, her şeyden önce tüm bu ideallerle mutluluğun elde edilemediğini gösteriyor. Hepimiz mutluluk için mücadele ederiz fakat bir tarafta en ufak bir mutluluğa ulaştığımızda diğer taraftan mutsuzluk gelmeye başlar.
O zaman iyilik yapmak için çalışmayacak mıyız? Aksine her zamankinden daha şevkle çalışacağız ve bu bilginin bizim için yapacağı şey fanatizmimizi kırmak olacak. İngiliz artık bir fanatik olmayacak ve Hintliyi kınamayacaktır. O farklı milletlerin geleneklerine saygı duymayı öğrenecektir. Daha az fanatizm ve daha çok gerçek iş olacaktır. Fanatikler çalışamazlar, onlar enerjilerinin dörtte üçünü boşa harcarlar. Çalışan ise sakin, dengeli ve pratik olan insandır. İşte çalışma gücü de bu fikirden doğar. Durumun ne olduğunu bildiğimizde biz daha sabırlı oluruz. O zaman ıstırap veya kötülük görüntüleri dengemizi bozamayacak ve gölgelerin peşinden koşmamızı sağlayamayacaktır. Dünyanın kendi yolunda gitmekte olduğunu anladığımızda daha sabırlı oluruz. Örneğin, eğer bütün insanlar iyi hale gelselerdi aynı zamanda hayvanların da insana dönüşmesi ve aynı süreçlerden geçmesi gerekirdi ve aynı şey bitkiler için geçerlidir. Fakat kesin olan tek şey; kudretli nehrin okyanusa doğru koştuğu ve akıntıyı oluşturan tüm damlaların zaman içinde o sınırsız okyanusun içinde eriyeceğidir. İşte bu hayatta da; tüm acıları, üzüntüleri, neşeleri, gülümsemeleri ve gözyaşlarıyla birlikte kesin olan bir şey vardır ve bu da her şeyin kendi hedefine doğru aktığı ve sizin, benim, bitkilerin, hayvanların ve yaşamın var olan her parçacığının o hedefe, Sonsuz Mükemmellik Okyanus’una, Özgürlüğe, Tanrı’ya ne zaman ulaşacağının sadece bir zaman meselesi olduğudur.
Vedantik görüşün ne iyimser ne de kötümser olduğunu bir kez daha tekrarlamama izin verin. O, bu dünyanın tamamen kötü veya tamamen iyi olduğunu söylemez. O, bizim kötülüğümüzün bizim iyiliğimizden daha az değerli olmadığını ve bizim iyiliğimizin de kötülüğümüzden daha değerli olmadığını söyler. Bunlar birbirine bağlıdır. Bu dünyanın halidir ve bunu bildiğinizde siz her zaman sabırla çalışırsınız. Peki ne için? Neden çalışmalıyız? Durum böyle ise ne yapacağız? Neden agnostik olmayalım ki? Modern agnostikler bu problemin çözümü olmadığını, bizim kullandığımız dilde ifade edecek olursak; Maya’dan çıkış olmadığını bilirler ve bu nedenle hayatın tadını çıkarmamızı ve tatmin olmaya çalışmamızı söylerler. İşte burada yine bir hata, muazzam bir hata, son derece mantıksız bir hata var ve o da şudur: Siz hayat derken neyi kastediyorsunuz? Sadece duyuların hayatını mı kastediyorsunuz? Bu şekilde bizim kaba hayvanlardan bir farkımız kalmaz. Eminim ki burada tüm hayatı duyulardan oluşan bir kişi bile yoktur. Eğer öyleyse şimdiki hayat ondan çok daha fazla şey ifade eder. Bizim duygularımız, düşüncelerimiz, hedeflerimiz hayatımızın sadece bir parçası ise, o büyük ideal için, mükemmellik için mücadele etmek, bizim hayat dediğimiz şeyin en önemli bileşeni değil midir? Agnostiklere göre biz yaşamın tadını çıkarmalıyız. Fakat yaşam her şeyden önce bu tek idealin peşinden gitmektir ve hayatın özü de o mükemmelliğe doğru ilerlemektir. İşte bu nedenle biz agnostik olamayız veya dünyayı göründüğü gibi alamayız. Agnostik görüş bu hayatı alır, ideal bileşenini çıkarır ve elinde kalan ile yaşamayı kabul eder. Ve agnostikler bu ideale ulaşmanın imkansız olduğunu, bu yüzden de aramaktan vazgeçmek gerektiğini söylerler. İşte bu Maya’dır- bu doğadır, bu evrendir.
Tüm dinler öyle veya böyle doğanın ötesine geçmeye çabalar- en kabasından en gelişmiş olanına kadar hepsinin; mitoloji veya semboloji ile, tanrıların hikayeleri ile, melekler ve şeytanlar ile, azizlerle veya gaipten haber verenler ile, büyük insanlar veya peygamberler ile ve felsefi soyutlamalar ile tek bir hedefi vardır; hepsi bu sınırlamaların dışına çıkmaya çalışır. Diğer bir deyişle hepsi özgürlüğe doğru mücadele eder. İnsan bilinçli veya bilinçsiz olarak, sınırlı olduğunu hisseder, o kendi olmak istediği şey değildir. Bu, etrafa bakmaya başladığı andan itibaren ona öğretilmiştir. O, o anda sınırlı olduğunu öğrenmiş ve kendi içinde ötelere, bedenin onu izleyemeyeceği bir yerlere uçmak isteyen bir şeyler olduğunu idrak etse de henüz bu sınırlamalarla zincirlenmiş haldedir. Dinsel fikirlerin en düşüğünde, dünyadan ayrılan atalara ve diğer ruhlara- her ne kadar genellikle şiddet dolu ve acımasız olarak düşünülseler de-tapınılmakta olan dinsel görüşlerde bile o genel olguyu, özgürlüğü görüyoruz. Bu tanrılara tapmak isteyen insan, her şeyin ötesinde o tanrıların içinde kendi içinde olandan daha büyük bir özgürlük görür. Eğer bir kapı kapalıysa o tanrıların onun içinden geçebileceğini düşünür, duvarlar da onlar için bir engel değildir. Bu özgürlük fikri Şahsi Tanrı idealine, merkezinde O’nun doğanın sınırlamaları ötesinde, Maya’nın ötesinde bir Varlık olduğu fikrini barındıran ideale gelinceye kadar genişler. Gözlerimin önüne sanki bu konunun Hindistan’ın o kadim bilgeleri tarafından ormanlık bölgelerde tartışıldığı geliyor ve bunlardan birinde en yaşlı ve en kutsal olanın çözüme ulaşmakta başarısız olduğu anda, genç bir adamın ayağa kalkıp: “Duyun ey ölümsüzlüğün çocukları, duyun en yüksek yerlerde yaşayanlar, ben o yolu buldum. Karanlığın ötesinde olan O’nu tanıdığımızda ölümün ötesine geçebiliriz.”
Bu Maya her yerdedir. O korkunçtur. Fakat yine de onun içinde çalışmamız gerekir. Dünya tamamen iyi olduğu zaman çalışacağını ve ancak o zaman mutluluğun tadını çıkarabileceğini söyleyen insan ancak Ganj’ın kenarında oturup “Nehri, bütün suyu okyanusa akıp bittiği zaman geçeceğim.” diyen adam kadar başarılı olabilir. Yol Maya ile beraber değildir aksine onun tam karşısındadır. Bu öğrenilmesi gereken başka bir gerçektir. Biz doğaya yardım edenler olarak değil doğanın rakipleri olarak doğduk. Biz onun efendisiyiz fakat biz kendi kendimizi bağlıyoruz. Bu ev neden buradadır? Doğa onu burada inşa etmedi. Doğa, git ve ormanın içinde yaşa der. İnsan ise, ben bir ev inşa edeceğim ve doğa ile savaşacağım der ve öyle de yapar. İnsanlık tarihinin tümü, doğa kanunları denilen şeylerle durmaksızın süregelen bir kavgadan ibarettir ve sonunda kazanan insan olur. İçsel dünyaya gelecek olursak, orada da aynı kavga sürmektedir; hayvan-insan ile ruhsal insan arasındaki, ışık ile karanlık arasındaki kavga daima devam eder ve burada da zafer kazanan insandır. O yolunu doğadan kopararak özgürlüğe ulaşır.
Bu durumda Vedantik filozofların Maya’nın ötesinde, Maya tarafından sınırlanmamış bir şeyler bulmuş olduklarını ve eğer oraya geçebilirsek bizim de Maya tarafından sınırlanmayacağımızı görüyoruz. Bu görüş o veya bu şekilde tüm dinlerin ortak mülkiyetidir. Fakat Vedanta’da bu dinin sadece başlangıcıdır, sonu değil. Şahsi Tanrı fikri, bu evrenin Hükümdarı ve Yaratıcısı, Maya’nın veya doğanın Hükümdarı fikirleri Vedantik fikirlerin sonu değil, sadece başlangıcıdır. Bu fikir, Vedantist’in dışarıda durduğunu sandığı kendisinin aslında onu kendi içindeki gerçek olduğunu idrak edinceye kadar büyür. O özgürdür fakat sınırlamalar yüzünden kendisinin bağlı olduğunu düşünür.
BÖLÜM 3
MAYA VE TANRI KAVRAMININ EVRİMİ
(Londra, 20 Ekim 1896)
Maya fikrinin, Advaita Vedanta’nın temek doktrinlerinden biri olduğunu, onun öz olarak Samhita’larda bile bulunduğunu ve Upanişad’larda geliştirilen tüm fikirlerin gerçekte Samhita’larda şu veya bu şekilde zaten var olduğunu biliyoruz. Çoğunuz Maya fikrine aşinasınız ve bu Maya’nın bazen yanlış şekilde illüzyon olarak adlandırıldığını biliyorsunuz; bu durumda evren Maya’dır denildiğinde bu evrenin illüzyon olduğu anlamına geliyor. Bu kelimenin bu şekildeki tercümesi ne doğrudur ne de yerindedir. Maya bir teori değildir; o sadece evrende var olan durumun bir ifadesidir ve biz Maya’yı anlamak için Samhita’lara dönmeli ve o özü kavramalıyız.
Devalar fikrinin nasıl oluştuğunu biliyoruz. Aynı zamanda bu Devaların başlangıçta sadece güçlü varlıklar olduklarını, bunun dışında bir şey olmadıklarını da biliyoruz. Çoğunuz eski kutsal metinleri; Yunalıların, İbranilerin, Perslilerin veya diğerlerinin kutsal metinlerini okuduğunuzda, kadim tanrıların bazen bize çok çirkin gelen şeyler yaptığını görerek korkuya kapılırsınız. Fakat biz bu kitapları okuduğumuzda, ondokuzuncu yüzyılın insanları olduğumuzu ve bu tanrıların binlerce yıl önce var olan varlıklar olduğunu tamamen unuturuz. Biz ayrıca bu tanrılara tapan insanların, onların karakterinde uygunsuz herhangi bir şey görmediklerini, onlarda korkulacak bir şey bulmadıklarını da unutuyoruz çünkü bu tanrılar o insanlarla çok benzerdir. Şunu da belirtmeliyim ki; bu bizim kendi hayatlarımızda öğrenmemiz gereken çok büyük bir derstir. Başkalarını değerlendirirken biz onları hep kendi ideallerimize göre değerlendiririz.
Oysa olması gereken bu değildir. Herkes kendi idealine göre değerlendirilmelidir, başka birisinin idealine göre değil. Biz kendi insan dostlarımızla ilişkilerimizde durmadan bu hataya düşeriz ve benim fikrime göre kavga ve tartışmaların büyük çoğunluğu bu nedenden; bizim başkalarının tanrılarını kendimizinkiyle, başkalarının ideallerini kendi ideallerimizle ve başkalarının motivlerini kendi motivlerimizle değerlendirmemizden ortaya çıkar. Ben belirli şartlar altında belirli bir şey yapabilirim ve aynı şeyi yapan başka bir insan gördüğümde onu harekete geçirenin de aynı motiv olduğunu düşünür ve onun için de neticenin aynı olacağını hayal ederim fakat pek çok başka neden de aynı neticeyi yaratabilir. O insan bu eylemi benimkinden bambaşka bir motivle yapmış olabilir. O halde bu eski dinleri değerlendirirken bakma eğiliminde olduğumuz bu tarzda bakmaktansa, kendimizi o erken dönemlerin yaşam ve düşüncesinin yerine koymalıyız.
Eski Ahit’teki acımasız ve merhametsiz Yehova fikri pek çoklarını korkutmuştur fakat neden? Eski Musevi’lerin Yehova’sının, bugünün geleneksel Tanrı fikrini temsil ettiğini söylemeye onların ne hakkı var? Bizden sonra da bizim din ve Tanrı hakkındaki fikirlerimize, bizim eskilerin fikirlerine güldüğümüz gibi gülecek insanlar gelecektir. Yine de tüm bu çeşitli görüşlerin içinden o altın birlik ipi geçer ve bu ipi keşfetmek Vedanta’nın hedefidir. “Ben tüm bu çeşitli fikirlerin içinden geçen ipim ve bu fikirlerin her biri bir inci tanesi gibidir.” diyor, Tanrı Krişna; ve bu birleştiren ipi oluşturmak- o fikirler bugünün anlayışına göre değerlendirildiğinde ne kadar uygunsuz ve çirkin görünse de Vedanta’nın görevidir. Bu fikirler geçmiş zamanların ortamıyla son derece ahenkli ve uyumlu idi ve onlar asla bizim bugünkü fikirlerimizden daha korkunç değildi. Onlar ancak biz onları kendi ortamlarından ayırıp şimdiki şartlarımıza taşımaya çalıştığımızda bize korkunç gelir. Eski ortamlar ise yok olup gitmiştir. Nasıl eski Museviler zeki, modern, kurnaz Musevi’ye dönüşmüşse, eski Ariler de entelektüel Hintliye dönüşmüş ve benzer şekilde Yehova ve Devalar gelişmiştir.
En büyük hata; tapan insanların evrimini fark ederken, Tapılan’ın evrimini görmemektir. Diğer bir deyişle, siz ve ben fikirler anlamında nasıl geliştiysek, bu tanrılar da gelişmişlerdir. Bu, Tanrı’nın gelişmesi size garip görünebilir. O gelişemez. O değişmezdir. Gerçek İnsan’ın asla gelişmemesi gibi. Fakat insanın Tanrı fikirleri durmadan değişir ve genişler. İlerde bu insan tezahürlerinin her birinin arkasındaki Gerçek İnsan’ın nasıl hareket etmez, değişmez, temiz ve daima mükemmel olduğunu göreceğiz ve aynı şekilde bizim Tanrı hakkındaki fikrimiz de sadece bir tezahürden, bizim kendi yarattığımız bir tezahürden ibarettir. Bunun arkasında ise asla değişmeyen, sonsuz temiz, her zaman sabit olan gerçek Tanrı vardır. Fakat tezahür daima değişir ve arkadaki gerçeği daha ve daha fazla gösterir. O, arkadaki gerçeği daha çok gösterdiğinde buna ilerleme denir, arkadaki gerçeği sakladığında ise buna gerileme denir. İşte bu şekilde biz nasıl gelişiyorsak tanrılar da böylece gelişir. Sıradan bakışa göre; biz nasıl evrimleştikçe kendimizi daha çok ortaya çıkarıyorsak tanrılar da aynı şekilde kendilerini daha çok ortaya çıkarırlar.
Şimdi Maya teorisini anlamaya bir adım daha yaklaştık. Dünyanın bütün bölgelerinde bunu tartışmak için öne sürülen tek soru şudur: “Neden evrende ahenksizlik var? Neden bu evrende kötülük var?” Biz bu soruyu ilkel dini fikirlerin başlangıcında görmüyoruz çünkü bu dünya ilkel insana uyumsuz olarak görünmüyordu. Koşullar onun için ahenksiz değildi, onda uçuşan fikirler yoktu, sadece iyilik ve kötülüğün düşmanlığı vardı. Onun yüreğinde sadece herhangi bir şey için evet başka bir şey için hayır diyen bir şeyler vardı. İlkel insan itkilerin insanıydı. O, karşısına çıkan şeyi yapıyor ve aklına gelen her düşünceyi kasları aracılığıyla gerçekleştirmeye çalışıyordu ve asla değerlendirmek için durmuyor ve nadiren kendi itkilerini incelemeye çalışıyordu. Bu tanrılar için de böyleydi, onlar da itkisel yaratıklardı. Indra gelir ve şeytanların kuvvetlerini paramparça eder. Yehova bir kişiden memnun olurken bir diğerinden memnuniyetsizdir, bunun hangi sebeple böyle olduğunu kimse bilmez veya sormaz. Sorgulama alışkanlığı henüz ortaya çıkmamıştı ve o her ne yaparsa doğru olarak kabul edilirdi. İyilik veya kötülük fikri yoktu. Devalar bizim bakışımıza göre pek çok kötü şey yapmışlardı, Indra ve diğer tanrılar da tekrar ve tekrar çok kötü eylemler yaptılar fakat Indra’ya tapanlara göre kötülük fikri yoktu bu nedenle onlar bunu sorgulamadılar.
Etik fikirlerin ilerlemesiyle kavga başladı. İnsanın içinde farklı dillerde ve farklı milletlerde farklı isimlerle adlandırılan belirli bir duyu ortaya çıktı. Bunu isterseniz Tanrı’nın sesi veya geçmiş eğitimin sonucu veya nasıl istiyorsanız öyle adlandırın fakat bunun etkisi insanın doğal itkileri üzerindeki kontrol edici gücü olmuştur. Bizim akıllarımızda bir itki bize; “yap” diyor. Bunun arkasından başka bir ses bize; “yapma” diyor. Aklımızdaki birtakım fikirler duyular kanalıyla dışarı çıkmak için daima mücadele ederken bunun arkasında her ne kadar ince ve zayıf olursa olsun, ona dışarı çıkma diyen sonsuz küçük bir ses vardır. Bu fenomeni ifade eden iki güzel Sanskritçe kelime; Pravritti; “dışa dönen” ve Nivritti; “içe dönen”dir. Genellikle bizim hareketlerimizi yöneten dışa dönendir. Din ise içe dönme ile başlar. Din işte bu “yapma” ile başlar. Ve bu “yapma” gelmiş, insanların taptığı kavgacı tanrılara rağmen onların fikirlerinin gelişmesini sağlamıştır.
Sonar insanlığın yüreğinde küçük bir sevgi uyanmıştır. Gerçekten de bu çok küçük bir sevgidir ve şimdi bile bu daha büyük değildir. İlk başta bu bir kabile ile, belki de sadece o kabilenin üyelerini kucaklamakla sınırlıydı; bu tanrılar kendi kabilelerini sevdiler, her bir tanrı kabilesel bir tanrıydı ve o kabilenin koruyucusuydu. Ve kimi zaman bir kabilenin üyeleri tanrılarının soyundan geldiklerini düşünüyorlardı, aynı farklı milletlerdeki klanların o klanı kuran insanın soyundan geldiklerini düşünmesi gibi. Eski zamanlarda ve hatta şimdi bile, sadece tanrıların soyundan geldiğini değil, Güneş’in ve Ay’ın soyundan geldiğini iddia eden insanlar vardır. Eski Sanskrit kitaplarda, solar ve lunar hanedanların büyük kahraman imparatorlarından bahsedildiğini görürsünüz. Onlar Güneş ve Ay’a ilk tapanlardır ve onlar adım adım kendilerinin Güneş ve Ay tanrısının soyundan geldiğini düşünmeye başladılar ve bu böyle devam etti. İşte bu kabilesel fikirler gelişmeye başladığında küçük bir sevgi geldi, belli belirsiz bir karşılıklı görev fikri, küçük bir sosyal organizasyon doğdu. Sonra doğal olarak şu fikir oluştu: “Nasıl birlikte yaşayabiliriz? Bir insan başka bir insan ile, kendi itkilerini hiç kontrol etmeden, kendini sınırlamadan, aklının kendisine yapmasını söylediği şeyleri yapmaktan kendini alıkoymadan nasıl yaşayabilir?” Bu mümkün değildir. İşte buradan kendini tutma fikri doğar. Tüm sosyal yapı bu kendini tutma fikir üzerine kurulmuştur ve biz hepimiz biliyoruz ki; kendini tutma dersini öğrenmemiş olan kadın veya erkek en acı dolu hayatı yaşar.
İşte din hakkındaki bu fikirler geldi ve böylece insanoğlunun entelekti üzerinde daha yüksek, daha etik bir şeylerin ışığı doğdu. Eski tanrılar; tek zevki yanan etin ve kuvvetli içkilerin kokusundan ibaret olan eski zamanların bu gürültülü, kavgacı, içen ve et yiyen tanrıları artık uygunsuz bulunmaya başlanmıştı. Bazen Indra o kadar çok içer ki; anlaşılmaz şekilde konuşur ve sendeleyerek neredeyse yere düşer. Bu tanrılar artık daha fazla hoş görülemezdi. Motivleri sorgulama fikri doğduğunda tanrılar da bundan nasibini almıştı. Bu şekildeki eylemler için artık bir neden soruluyordu. İşte bu nedenle insanlar bu tanrılardan vazgeçtiler veya onlarla ilgili daha yüksek fikirler geliştirdiler. Sanki bir araştırma yaptılar ve tanrıların tüm eylem ve niteliklerinden armonize edemeyeceklerini attılar, sadece kendilerinin anlayabileceklerini bıraktılar ve onları birleştirerek tek bir isimle adlandırdılar; Deva-deva, tanrıların Tanrı’sı. Tapılacak tanrı artık sadece bir güç sembolünden ibaret değildi, bundan fazla bir şeyler gerekiyordu. O etik bir tanrıydı; o insanlığı seviyordu ve insanlığa iyilik yapıyordu. Fakat tanrı fikri kalmaya devam etti. Onlar tanrının etik anlamını genişlettiler ve ayrıca onun gücünü de arttırdılar. O, evrendeki en etik ve en yüce varlık haline geldi.
Fakat tüm bu yapı da yeterli değildi. Açıklamalar ne kadar büyük oranlarda olsa da çözülmeye çalışılan güçlük hep aynı kaldı. Eğer tanrının nitelikleri aritmetik oranda artıyorsa güçlük ve şüphe geometrik şekilde artıyordu. Yehova’nın güçlüğü, evrenin Tanrı’sının güçlüğü yanında çok küçüktü ve bu soru şimdiki güne kadar kalmaya devam etmiştir. Evrenin yüce ve sevgi dolu Tanrı’sının hakimiyeti altında neden bunca şeytani şeyin kalmasına izin veriliyordu? Neden mutluluktan çok acılar ve iyiliklerden çok kötülükler vardı? Biz tüm bunlara gözlerimizi kapatabiliriz fakat bu dünyanın korkunç olduğu gerçeği aynı kalmaya devam eder.
Bu dünya en iyi ihtimalle Tantalus’un cehennemidir. Biz burada duyu zevklerinin arzularıyla kavruluyor fakat onları bir türlü tatmin edemiyoruz. Ne zaman bizi ileri sürüklemeye çalışan bir dalga yükselse, bir adım atar atmaz arkasından hemen bir darbe geliyor. Hepimiz Tantalus gibi burada yaşamaya mahkumuz. Aklımıza duyu ideallerinin ötesinde bazı idealler gelir fakat biz ne zaman onları ifade etmeye çalışsak, yapamadığımızı görürüz. Diğer taraftan hepimiz bizi saran bu kaynayan kütlenin altında eziliyoruz. Eğer ben tüm ideallerden vazgeçip sadece bu dünya içinde mücadele etmeyi seçersem, benim varlılığımın hayvandan bir farkı kalmaz ve ben böylece kendimi düşürmüş ve dejenere etmiş olurum. Her iki yolda da mutluluk yoktur. Mutsuzluk bu dünyanın içinde nasıl doğdularsa o şekilde yaşamaktan memnun olan tüm insanların kaderidir. Gerçek için ve diğer yüksek şeyler için mücadele etmeye ve burada hayvani varlılığın dışında bir şey armaya cesaret edenlerin kaderi ise onlardan bin kere daha acı doludur. Vedanta ise buradan dışarı çıkış yolunu gösterir. Benim size belki de zaman zaman sizi korkutacak gerçeklerden bahsetmem gerekiyor fakat eğer benim söylediklerimi daima hatırlarsanız, onları düşünürseniz ve özümserseniz onlar sizin olacak, sizi yükseltecek, gerçeği anlamanızı ve gerçeğin içinde yaşamanızı sağlayacaktır.
Bu dünyanın Tantalus’un cehennemi olduğu, bizim bu evren hakkında herhangi bir şey bilediğimiz bir gerçektir fakat aynı zamanda biz bir şey bilmediğimizi de söyleyemeyiz. Eğer ben bu zinciri bilmediğimi düşünüyorsam onun var olduğunu söyleyemem. Bu tamamen benim beynimin bir yanılsaması olabilir. Ben durmadan hayal ediyor olabilirim. Sizinle konuştuğumu ve sizin de beni dinlediğinizi hayal ediyorum. Kimse bunun bir hayal olmadığını kanıtlayamaz. Benim beynim de bir hayal olabilir ve zaten hiç kimse kendi beynini görmemiştir. Biz bunu kabul ederiz. Bu her şey için böyledir. Ben kendi bedenim olduğunu kabul ederim. Aynı zamanda ben bunu bilmediğimi söyleyemem. Bilgi ile cehalet arasındaki bu çizginin gizemli alacakaranlığını, gerçeğin ve yanlışın birbirine karışmasını ve onların nerede buluştuklarını kimse bilmez. Biz bir hayalin ortasında yarı uykulu halde yürüyor ve tüm hayatlarımızı pus içinde geçiriyoruz, bu her birimizin kaderidir. Bu, tüm duyu bilgisinin kaderidir. Bu tüm felsefelerin, tüm bilimin, tüm insani bilginin kaderidir. Bu evrendir.
Sizin madde veya ruh veya akıl veya herhangi başka bir şekilde adlandırabileceğiniz her şeydeki gerçek aynıdır; biz onların olduğunu veya olmadığını söyleyemeyiz. Onların tek olduğunu söyleyemeyiz ve onların çok olduğunu da söyleyemeyiz. Işığın ve karanlığın bu sonsuz ve ayırt edilemez oyunu daima oradadır. Gerçek fakat aynı zamanda gerçek değil, uyanık ve aynı zamanda uyuyan. Ve işte bu Maya’dır. Biz bu Maya içinde doğduk, biz onun içinde yaşar, onun içinde düşünür, onun içinde hayal kurarız. Biz onun içinde filozoflarız, ruhsal insanlarız ve hatta biz bu Maya’nın içinde şeytanlarız ve biz bu Maya’nın içinde tanrılarız. Fikirlerinizi elinizden geldiğince yükseğe ve daha yükseğe çekin, isterseniz onlara sonsuz deyin veya onlara dilediğiniz ismi verin fakat tüm bu fikirler bile bu Maya’nın içindedir. Bunun aksi mümkün değildir. Tüm insani bilgi bu Maya’nın insana görünen haliyle genelleştirilmesinin sonucudur. Bu Nama-Rupa’nın, isim ve şeklin işidir. Şekli olan her şey, aklınızda bir fikir oluşturan her şey bu Maya içindedir çünkü zaman, mekan ve nedensellik kanununa tabi olan her şey bu Maya’nın içindedir.
Şimdi biraz daha geriye gidip o ilk Tanrı fikirlerine dönelim ve onlara ne olduğunu görelim. Hemen görüyoruz ki; bizi sonsuz seven, sonsuz fedakar, sonsuz yüce olan ve bu evreni yöneten bir Varlık fikri tatmin edici değildir. “Adaletli, merhametli Tanrı nerede?” diye sormuştu filozof. O Tanrı Kendi çocuklarının milyonlarcasının insan ve hayvan formlarında yok olup gittiklerini görmüyor mu, kim bu dünyada bir an bile başkalarını öldürmeden yaşayabilir? Siz binlerce hayatı yok etmeden bir nefes alabilir misiniz? Siz yaşıyorsunuz çünkü milyonlar ölüyor. Hayatınızın her anı, aldığınız her nefes binler için ölüm demektir, yaşadığınız her an milyonlara ölüm getirir. Yediğiniz her lokma milyonlar için ölümdür. Peki onların neden ölmesi gereksin? Buna cevap olarak onların çok düşük varlıklar olduğunu söyleyen eski bir düşünce akımı vardır. Öyle olsalar bile- ki bu da sorgulanabilir çünkü bir karıncanın insandan daha yüce olduğunu veya insanın karıncadan daha yüce olduğunu kim bilebilir, kim bunlardan herhangi birini kanıtlayabilir? Onların çok düşük varlıklar olduğunu kabul etsek bile neden ölmeleri gereksin? Eğer onlar düşük ise yaşamak için çok daha fazla nedenleri vardır. Neden olmasın? Çünkü onlar daha çok duyularda yaşarlar, onlar zevki ve acıyı sizin veya benim hissedebileceğimden binlerce kez daha güçlü hissederler. Hangimiz bir köpeğin iştahıyla yemek yeriz? Hiçbirimiz çünkü bizim enerjilerimiz duyularda değil, entelektte, ruhtadır. Fakat hayvanların tüm ruhu duyulardadır, onlar insanların hayal bile etmedikleri şeylerden son derece büyük zevk alırlar ve acı ise zevk ile orantılıdır. Eğer hayvanların hissettiği acı insanlarınkinden çok daha keskin ise bunu, hayvanların acı duyusunun da insanlarda daha fazla olmasa da en az onlar kadar keskin olduğu izleyecektir. O halde gerçek şu ki; insanın ölürken duyduğu acı ve ıstırap hayvanlarda bunun binlerce katı şeklindedir ve biz yine de onları çektikleri acıyı düşünmeden öldürürüz. İşte bu Maya’dır. Ve eğer biz bir insana benzeyen bir Şahsi Tanrı olduğunu ve O’nun her şeyi yarattığını kabul ediyorsak, kötülükten iyilik doğduğunu kanıtlamaya çalışan bunca açıklamalar ve teorilerin yetersiz olduğunu görürüz. Bırakın yirmi bin iyi şey gelsin fakat bunların neden kötülükten gelmesi gereksin? Bu prensibe göre ben başkalarının boğazını kesebilirim çünkü ben kendi beş duyumun tam doyumunu istiyorum. Bu bir neden olamaz. Neden iyiliğin kötülükten gelmesi gereksin? Bu sorunun cevaplanması gerekir fakat cevaplanamaz. Hindistan’ın felsefesi de bunu kabul etmek durumunda kalmıştır.
Vedanta en cesur dini sistemdi ve olmaya da devam ediyor. O hiçbir yerde durmadı çünkü onun bir avantajı vardı. Onda gerçeği söylemeye çalışan her insanı bastırmaya çalışan bir rahipler topluluğu yoktu. Orada her zaman mutlak dini özgürlük vardı. Hindistan’daki batıl inanç esareti sosyaldir, burada Batı’da ise toplum çok özgürdür. Hindistan’da sosyal konular çok katıdır fakat dini fikirler özgürdür. İngiltere’de bir insan istediği şekilde giyinebilir veya ne isterse yiyebilir, kimse buna karşı çıkmaz fakat eğer o insan bir kilise toplantısını kaçırırsa işler değişir. O öncelikle toplumun din hakkında söylediklerine uymak zorundadır ve o ancak sonra gerçek hakkında düşünebilir. Hindistan’da ise eğer bir insan kendi kastına ait olmayan bir insan ile birlikte yemek yerse toplum tüm korkunç güçleriyle onun üstüne gelir ve onu ezer. Eğer o atalarının çağlar öncesinde giyindiğinden biraz farklı giyinmek isterse de aynı şey olur. Hindistan’da ilk treni görmek için binlerce mil gittiği için toplum tarafından dışlanan bir adam olduğunu duymuştum. Fakat din konusuna gelince; orada ateistlerin, materyalistlerin, Buddistlerin, bazıları çok şaşırtıcı olan her çeşit fikrin ve spekülasyonun yan yana yaşamakta olduğunu görürüz. Bu durum, tüm mezheplerdeki vaizlerin ve hatta materyalistlerin bile rahatça her yere gitmesine, fikirlerini söyleyebilmesine ve yandaş toplayabilmesine imkan verir.
Budda oldukça olgun bir yaşta öldü. Amerika’lı büyük bir bilim adamı olan bir arkadaşımın onun hayatını okumaya çok meraklı olduğunu hatırlıyorum. O Budda’nın ölüm şeklinde hoşlanmıyordu çünkü o çarmıha gerilmemişti. Ne yanlış bir fikir! Bir insanın yüce olabilmesi için öldürülmesi gerekiyor! Böyle fikirler Hindistan’da asla hakim olmadı. Bu yüce Budda tüm Hindistan’ı dolaştı, onların tanrılarının ve hatta evrenin Tanrı’sını reddetti ve yine de oldukça ileri bir yaşa kadar yaşadı. O seksen yıl yaşadı ve ülkenin yarısının dininin değişmesini sağladı.
Sonra Çarvakalar vardı, korkunç şeylerden, en aşağı, aleni materyalizmden bahseden Çarvakalar bile tapınak tapınak, şehir şehir dolaşıp dinin saçmalık olduğunu, dinin rahiplerin uydurması olduğunu, Veda’ların aptalların yazdığı sözler olduğunu ve ne Tanrı ne de Sonsuz Ruh diye bir şey olmadığını söylediler. Eğer bir ruh olsaydı, neden o eşin ve çocukların sevgisiyle geri geliyordu? Onların fikrine göre eğer ruh diye bir şey olsaydı o ölümden sonra da sevmeye devam etmeli, ve öldükten sonra da iyi şeyler yemeyi ve güzel giysiler giymeyi istemeliydi. Fakat yine de kimse bu Çarvakaları incitmedi.
Bu nedenle Hindistan’da her zaman bu muazzam dini özgürlük fikri olmuştur ve hep hatırlamalısınız ki özgürlük gelişmenin ilk koşuludur. Özgürleştirmediğiniz şey asla gelişmeyecektir. Başkalarının gelişmesine yardımcı olabileceğiniz fikri, onları yönlendirip yol gösterebileceğiniz fikri ve bunun yanı sıra öğretmenin özgürlüğünü hep kendinize saklamanız tamamen saçmalıktır ve bu, dünyadaki milyonlarca ve milyonlarca insanın gelişmesini geciktiren en tehlikeli yalandır. Bırakın insanlar özgürlük ışığını taşısınlar. Bu gelişmenin tek koşuludur.
Biz Hindistan’da ruhsal konulardaki özgürlüğe izin verdik ve bunun neticesinde bizdeki dinsel düşüncede şimdi bile muazzam bir ruhsal güç vardır. Siz aynı özgürlüğü sosyal konularda tanıdınız ve böylece mükemmel bir sosyal organizasyona sahip oldunuz. Biz sosyal konuların genişlemesini özgürleştirmedik ve bu nedenle bizimki dar bir toplum olarak kaldı. Siz dini konularda asla özgürlük tanımadınız ve sizin inançlarınızı kuvvetlendiren hep kılıç oldu ve bunun neticesi ise Avrupalı’nın aklındaki dinin dejenere bir gelişimi olmuştur. Biz Hindistan’da toplumun üzerindeki boyundurukları kaldırmalıyız ve Avrupa’da ise ruhsal gelişimin zincirleri kaldırılmalıdır. O zaman insan mükemmel şekilde gelişecek ve ilerleyecektir. Eğer biz ruhsal, ahlaki ve sosyal tüm bu ilerlemelerin içinde tek bir birlik olduğunu keşfedersek, dinin kelimenin tam anlamıyla toplumun ve günlük hayatımızın içine girmesi gerektiğini görürüz. Vedanta’nın ışığında, tüm bilimlerin ve aynı zamanda dünyada var olan her şeyin aslında dinin tezahürleri olduğunu anlayacaksınız.
Görüyoruz ki; bilimler özgürlükle inşa edilmiştir ve onların içinde iki tür fikir vardır, birincisi materyalist ve reddeden, diğeri ise pozitif ve yapıcı olandır. Her toplumda bu iki görüş mevcuttur. Bir toplumun içinde kötülük olduğunu düşünün, orada hemen bir grubun kalkıp bunu kinci bir şekilde reddettiğini ve kimi zaman da bunun faşizme kadar gittiğini görürsünüz. Her toplumda fanatikler vardır ve kadınlar kendi tepkisel doğaları gereği bu protestolara sıkça katılırlar. Ayağa kalkıp bir şeyleri reddeden her fanatik aslında kendisinden sonra gelecek tepkileri doğurmaktadır. Yıkmak çok kolaydır, bir manyak istediği her şeyi yıkabilir fakat onun için herhangi bir şeyi yapmak çok zordur. Bu fanatikler kendi ışıklarına bağlı olarak belki de bir miktar iyilik yapabilirler fakat yaptıkları bu iyilikten çok daha fazla kötülük yaparlar. Çünkü sosyal kurumlar bir günde yaratılmamıştır ve onları değiştirmek nedeni ortadan kaldırmak demektir. Bir kötülük olduğunu düşünün, onu reddetmek onu ortadan kaldırmaz, o şeyin köküne kadar inmek gerekir. Önce kötülüğün kaynağını bulun, sonra onu ortadan kaldırın ve sonra netice de ortadan kalkacaktır. Sadece reddetmek asla herhangi bir netice getirmez.
Bunu yanı sıra, yüreklerinde anlayış olan ve nedenin derinliklerine gitmemiz gerektiği fikrini idrak edenler de vardır ve bunlar büyük azizlerdir. Hatırlamanız gereken bir gerçek de; dünyanın tüm büyük öğretmenlerinin; dünyaya yıkmak için değil gerçekleştirmek için geldiklerini söyledikleridir. Çoğu zaman bu anlaşılmamıştır ve onların sabrı mevcut popüler fikirlerle uzlaşma olarak görülmüştür. Şimdi bile bu peygamberlerin ve öğretmenlerin çok korkak olduklarını ve doğru olduğunu düşündükleri şeyleri söylemedikleri ve yapmadıklarından bahsedildiğini duyarsınız fakat bu doğru değildir. Fanatikler, bu dünyada yaşayanlara kendi çocukları gibi bakan bu yüce bilgelerin yüreklerindeki sevginin sonsuz gücünü anlamazlar. Oysa o azizler herkese karşı sonsuz sabır ve anlayış gösteren gerçek tanrılardır. Onlar insan toplumunun yavaşça fakat emin bir şekilde ilerlemesi ve gelişmesi gerektiğini biliyorlardı, reddederek veya insanları korkutarak değil fakat nazikçe onları adım adım ileriye taşıyarak. Upanişad’ların yazarları da işte böyleydi. Onlar, eski Tanrı fikirlerinin zamanın ileri etik fikirleri ile uyumlu olmadığını çok iyi biliyorlardı, onlar ateistlerin söylediklerinde gerçek payı olduğunu hatta büyük gerçek külçeleri olduğunu biliyorlardı fakat aynı zamanda onlar sıfırdan yeni bir toplum inşa etmek isteyenlerin başarısız olacaklarını da biliyorlardı.
Biz hiçbir zaman sıfırdan yaratmayız, biz sadece var olan yerleri değiştiririz, yeni bir şey yaratamayız sadece bazı şeylerin yerini değiştirebiliriz. Tohum ağaç olur, yavaşça ve nazikçe, biz de kendi enerjilerimizi gerçeğe yönlendirmeli ve yeni gerçekler yaratmaya değil, var olan gerçeği yerine getirmeye çalışmalıyız. Bu nedenle kadim bilgeler, eski Tanrı fikirlerini modern zamanlarla uyuşmuyor diye reddetmektense onların içindeki gerçeği aramaya başladılar. Sonuç ise Vedanta felsefesiydi ve onlar tüm bu eski tanrılardan, monoteist Tanrı’dan, evrenin Hükümdar’ından daha ve daha yüksek olan ve Şahsi Olmayan Mutlak diye adlandırılan bir şey buldular; onlar evrendeki tekliği buldular.
Sonsuz huzur ancak ve ancak bu çokluk dünyasında her şeyin içindeki o Tek’i gören, bu ölüm dünyasında o Tek Sonsuz Hayat’ı bulan ve bu cansızlık ve cehalet dünyasında o Tek Işık ve Bilinç’i bulana aittir. Başka kimseye değil, başka kimseye değil.
BÖLÜM 4
MAYA VE ÖZGÜRLÜK
(Londra, 22 Ekim 1896)
“Sürüklenen görkemli bulutlar gibi geliyoruz.” demişti şair. Ancak hepimiz sürüklenen görkemli bulutlar gibi gelmiyoruz, bazılarımız sürüklenen siyah sis bulutları gibi geliyor, buna hiç şüphe yok. Fakat her birimiz bu dünyaya savaşmak için geliyoruz, bir savaş alanındaymışız gibi. Buraya kendi yolumuz için elimizden geldiğince iyi savaşmaya ve bu sonsuz yaşam okyanusunda kendimize yol açmaya geliyoruz ve ileri gittikçe gerimizde uzun çağlar ve ötemizde uçsuz bucaksız enginlikler bırakıyoruz. Ve bu böyle devam ediyor, ta ki ölüm gelip bizi savaş alanından çıkarıncaya kadar- muzaffer miyiz yenik miyiz bilmiyoruz. Ve işte bu Maya’dır.
Çocuğun yüreğinde umut hakimdir. Çocuğun gözlerinde bütün dünya altından bir manzaradır, o kendi iradesinin en üstün olduğunu düşünür. O ileri doğru gittikçe her adımında doğa onun karşısına kalın bir duvar çıkarır ve onun ilerlemesini engeller. O ise bu duvarı aşmak için kendisini tekrar ve tekrar o duvara çarpar durur. O ne kadar ileri gitse, ideali de o kadar ilerler, ta ki ölüm gelinceye kadar ve orada rahatlama vardır, belki. Ve işte bu Maya’dır.
Bilim adamı çıkar, o bilgiye susamıştır. Ona göre hiçbir fedakarlık yeterince büyük, hiçbir mücadele umutsuz değildir. O doğanın sırlarını teker teker keşfederek ve doğanın yüreğinin derinliklerindeki sırları arayarak ilerler fakat ne için? Tüm bunlar ne için? Neden ona itibar edelim? O neden ünlü olsun? Doğa herhangi bir insanın yapabileceğinden çok daha fazla şeyi sonsuzcasına yapmıyor mu- ve buna rağmen doğa ise donuk ve hissizdir. Peki donuk olanı, hissiz olanı taklit etmek neden başarı olsun ki? Doğa herhangi bir uzaklığa herhangi bir büyüklükte bir yıldırımı fırlatabilir. Eğer insan bunun küçük bir parçasını bile yapsa biz onu över ve göklere çıkarırız. Peki neden? Neden onu sadece doğayı, ölümü, donukluğu, hissizliği taklit ettiği için övüyoruz? Yerçekimi kuvveti var olan en büyük kütleyi parçalara ayırabilir fakat yine de o hissizdir. O zaman hissiz olanı taklit etmenin nesi başarıdır? Fakat yine de hepimiz bunun için mücadele ediyoruz. Ve işte bu Maya’dır.
Duyular insan ruhunu durmadan sürükler. İnsan, hazzı ve mutluluğu hiç bulunamayacak yerlerde arar durur. Sayısız çağlar boyunca bize bunun boş bir çaba olduğu, burada mutluluğun olmadığı öğretildi. Fakat biz bunu bir türlü öğrenemiyoruz, kendimiz deneyimlemediğimiz sürece bunu öğrenmek bizim için imkansızdır. Deniyoruz ve hemen ardından bir darbe geliyor. Peki o zaman öğreniyor muyuz? Hayır o zaman bile öğrenmiyoruz. Kendisini ateşe atan pervaneler gibi kendimizi orada tatmin bulacağımızı sanarak tekrar ve tekrar duyusal hazlara atıyoruz. Sonra tazelenmiş enerjiyle tekrar ve tekrar dönüyoruz ve sakat ve örselenmiş halde ölene kadar buna devam ediyoruz. Ve işte bu Maya’dır.
Aynı şey entelektimiz için de geçerlidir. Evrenin sırlarını çözme isteğimiz yüzünden sorgulamayı bir türlü durduramayız, bilmemiz gerektiğini hisseder ve hiçbir bilginin kazanılamayacağına bir türlü inanamayız. Birkaç adım atarız ve sonra karşımızda aşılması mümkün olmayan, başlangıçsız ve sonsuz zaman duvarı yükselir. Birkaç adım ve sonra karşımızda aşılması mümkün olamayan sınırsız mekan duvarı çıkar ve bunların tümü değiştirilemez şekilde neden netice duvarlarıyla çevrelenmiştir. Biz onların ötesine geçemeyiz. Mücadele ettikçe daha çok mücadele etmemiz gerekir. Ve işte bu Maya’dır.
Her nefeste, kalbin her atışında, her bir hareketimizde özgür olduğumuzu düşünürüz ve aynı anda aslında öyle olmadığımız ortaya çıkar. Tutsak köleler, doğanın tutsak köleleri; bedende, akılda, bütün düşüncelerimizde, tüm duygularımızda. Ve işte bu Maya’dır.
Kendi çocuğunun dahi olduğunu düşünmeyen bir anne yoktur, her anne kendi çocuğunu şimdiye kadar doğan en olağanüstü çocuk olduğunu düşünür. Onun tüm ruhu çocuktadır. Çocuk büyüdüğünde belki de kaba bir insan, bir ayyaş olur ve annesine kötü davranır ve o annesine ne kadar kötü davranırsa annesinin ona olan sevgisi de o kadar artar. Dünya ise bu durumu annenin fedakar sevgisi olarak yüceltir. Anne bu yükü üzerinden atmayı binlerce kez tercih etse de yapamaz ve bu durumda mükemmel sevgi diye adlandırdığı çiçeklerle süsler Ve işte bu Maya’dır.
Hepimiz dünyada bu haldeyiz. Bir efsanede Narada’nın Krişna’ya: "Tanrım, bana Maya’yı göster." dediğinden bahsedilir. Birkaç gün geçtikten sonra Krişna, Narada’dan kendisiyle çöle bir yolculuk yapmasını ister ve kilometrelerce yürüdükten sonra Narada’ya: “Narada, ben susadım, bana biraz su getirebilir misin?” der. Narada: “Hemen sana su getirmeye gidiyorum.” diye cevap verir ve yola çıkar. Biraz ötede bir köy vardır, köye girip su için bir kapıyı çaldığında, kapıyı dünya güzeli genç bir kadın açar. Narada onu görür görmez Üstadının su beklediğini ve her şeyi unutur ve kızla konuşmaya başlar. O gün boyunca evde kızla konuşmaya devam eder. Bu konuşmalar sonunda aşka dönüşür ve Narada babasından kızı ister, evlenirler ve çocukları olur. 12 yıl geçtikten sonra kayınbabası ölür ve Narada onun tüm mallarına sahip olur. O kendi düşüncesine göre karısı, çocukları, tarlaları ve inekleriyle çok mutlu bir hayat sürmektedir. Tam o sırada bir sel gelir. Bir gece nehir taşar ve tüm köyü sel altında bırakır. Evler yıkılmış, insanlar ve hayvanlar sürüklenip boğulmuştur ve her şey akıntıya kapılıp gitmektedir. Narada kaçmak zorunda kalmıştır. Bir eliyle karısını, diğer eliyle iki çocuğunu tutar, omzuna ise diğer çocuğunu alıp beraberce bu büyük selden kurtulmaya çalışırlar. Birkaç adım sonra suyun akımı çok güçlenir ve çocuk omuzlarından düşer ve kaybolup gider. Narada ümitsizce ağlamaya başlar. Çocuğu kurtarmak isterken ellerini bıraktığı için diğer çocukları da sele kapılır. Ve sonra tüm gücüyle sarıldığı karısı da sulara kapılır. Tam nehrin kenarına oturup ağlamaya başladığında: “Çocuğum, su nerede? Bir sürahi su getirmek için gittin, ben seni bekliyorum, neredeyse yarım saattir yoksun.” diyen bir ses duyar. Narada: ”Yarım saat mi?” diye cevap verir. Onun aklından tam 12 yıl geçmişti fakat tüm bunlar aslında yarım saatte olmuştu! Ve işte bu Maya’dır.
O veya bu şekilde hepimiz onun içindeyiz. Bu anlaşılması en zor ve en karmaşık şeylerden biridir. Bu her ülkede anlatılır, her yerde öğretilir fakat sadece çok az insan buna inanır çünkü kendi deneyimlerimizi edininceye kadar buna inanamayız. Peki bu neyi gösteriyor? Bu çok korkunç bir şeyi: Her şeyin boş olduğunu gösteriyor. Zaman-her şeyin intikamını alan, gelir ve arkasında hiçbir şey bırakmaz. O azizi ve günahkarı, kralı ve köylüyü, güzeli ve çirkini yutar ve geride hiçbir şey kalmaz. Her şey o tek hedefe koşuyor: yok oluşa. Bizim bilgimiz, sanatlarımız, bilimlerimiz, her şey ona doğru koşuyor. Hiç kimse bununla baş edemez, hiç kimse onu bir dakika için bile durduramaz. Onu unutmaya çalışabiliriz, salgın hastalık olan bir şehirde içip dans ederek ve başka boş şeylerle uğraşarak duyarsızlık yaratamaya çalışan ve sonunda uyuşup kalan insanların yaptığı gibi. İşte biz de böyle her çeşit duyu hazlarıyla duyarsızlık yaratmaya çalışıp unutmaya çalışıyoruz. Ve işte bu Maya’dır.
Burada iki yol önerilmiştir. Birinci metot herkesin bildiği, genel bir metottur: “Bu çok doğru olabilir fakat onu hiç düşünme ve bir deyişte söylendiği gibi; ‘Yağmur yağarken küpünü doldur.’ Bunların hepsi doğrudur, bu bir gerçektir fakat onları dikkate alma. Alabileceğin kadar zevk almaya bak, resmin karanlık tarafına bakma, daima umutlu, pozitif tarafına bak.” Bunda bir miktar doğruluk payı vardır fakat aynı zamanda bir tehlike de söz konusudur. Doğru olan bunun iyi bir itici güç olduğudur. Umut ve pozitif bir ideal bizim hayatlarımızdaki çok iyi itici güçlerdir fakat burada kaçınılmaz bir tehlike de vardır. Tehlike bizim umutsuzluk içinde mücadeleden vazgeçmemizdir. Bu ise: “Dünyayı olduğu gibi kabul edin, elinizden geldiğince sakin ve rahatça oturun ve tüm bu ıstıraplarla memnun ve barışık olunun. Darbeler geldiğinde onların darbe değil çiçek olduklarını söyleyin ve sanki bir köle gibi çalışırken özgür olduğunuzu söyleyin. Gece ve gündüz başkalarına ve kendi ruhlarınıza yalan söyleyin çünkü bu mutlu yaşamanın tek yoludur.” İşte bu pratik bilgelik denilen şeydir ve bu dünyada hiçbir zaman ondokuzuncu yüzyılda olduğu kadar yaygın olmamıştır çünkü hiçbir zaman darbeler şimdiki kadar vurucu olmamıştı, hiçbir zaman rekabet bu kadar keskin olmamıştı, hiçbir zaman insanlar dostlarına karşı bu kadar acımasız olmamıştı bu nedenle de bu tesellinin sunulması şarttır. Bu şimdiki zamanda da en güçlü şekilde ortaya koyuluyor fakat başarısız oluyor ve daima başarısız olmaya mahkumdur. Bir leş parçasını gül ile kapatmak imkansızdır. Çok zaman geçmeden güller solacak ve leş öncekinden çok daha kötü kokmaya başlayacaktır. Aynı şey bizim hayatlarımız için de geçerlidir. Eski ve iltihaplı yaralarımızı altın elbiselerle kapatmaya çalışabiliriz fakat altın elbisenin kaybolacağı ve yaranın tüm çirkinliği ile ortaya çıkacağı bir gün mutlaka gelecektir.
O zaman hiç mi umut yok? Hepimizin Maya’nın köleleri olduğumuz, Maya’nın içinde doğduğumuz ve Maya’nın içinde yaşadığımız doğrudur. Peki bu durumda hiç çıkış yok mu, hiç umut yok mu? Hepimizin acı çekiyor olduğu, bu dünyanın gerçekten bir hapishane olduğu ve hatta entelektlerimizin ve akıllarımızın bile hapishane olduğu çağlardır biliniyor. Her nasıl konuşursa konuşsun bunu herhangi bir zamanda kendi içinde hissetmemiş olan bir insan, bir insan ruhu olmamıştır. Ve yaşlı insanlar bunu en fazla hissederler çünkü onların içinde bütün hayatın birikmiş deneyimi vardır, çünkü onlar doğanın yalanları tarafından kolayca kandırılmazlar. Peki hiç çıkış yok mu? Tüm bunlarla beraber, önümüzdeki bu korkunç gerçeğe rağmen, tüm acı ve ıstırabın ortasında, ölüm ve yaşamın eş anlamlı olduğu bu dünyada, burada bile tüm çağlarda, tüm ülkelerde ve her yürekte: “Bu Benim Mayam ilahidir, çok çeşitli niteliklerden oluşmuştur ve onu geçmek çok zordur. Fakat Bana doğru gelenler yaşam nehrini geçerler.” diyen bir ses vardır. “Bana gelin tüm ağır yük altında olanlar ve Ben sizi dinlendireceğim.” Bu ses bizi ileriye doğru götüren sestir. İnsan bu sesi duydu ve çağlar boyunca da duymaktadır. Bu ses insanlara her şeyin kaybolmuş gibi göründüğü, umudun yok olduğu, insanın kendi gücüne olan inancının yıkıldığı, insanın her şeyin ellerinin arasından kayıp gittiğini hissettiği ve hayatının umutsuz bir harabeye dönüştüğünü düşündüğü anda gelir. İşte o zaman insan o sesi duyar. Buna da din denir.
Bir tarafta her şeyin saçma olduğunu, her şeyin Maya olduğunu söyleyen cüretkar iddia varken diğer tarafta ise Maya’nın ötesinde bir çıkış olduğunu söyleyen umut dolu iddia vardır. Bir yandan pratik düşünen insanlar bize: “Kafanızı din veya metafizik gibi saçmalıklarla meşgul etmeyin. Evet bu gerçekten de kötü bir dünya fakat siz onu en iyi şekilde yaşamaya çalışın.” derler. Bu ise aslında; ikiyüzlü bir hayat, yalanlarla ve sahtekarlıkla dolu bir hayat yaşayın, tüm yaraları elinizden geldiğince kapatmaya çalışın demektir. Birbiri ardına yama yapmaya devam edin, ta ki her şey kayboluncaya ve siz de bir yama yığını haline gelinceye kadar. İşte bu pratik hayat denilen şeydir. Bu yamalardan tatmin olan insanlar asla dine gelemeyeceklerdir. Din şu anki durumdan ve hayatlarımızdan muazzam bir tatminsizlik duymayla, hayatın yamalanmasına karşı yoğun bir nefret duymayla, sahtekarlığa ve yalanlara karşı sınırsız bir tiksinti duymayla başlar. Yüce Budda’nın Bo ağacı altında tüm bu pratik fikirleri gördüğünde söylediği gibi, ancak tüm bunların saçma olduğunu söylemeye cesaret eden kişi dindar olabilir. Ona gerçeği aramaktan vazgeçmesi, dünyaya dönmesi, eski sahte hayatına dönüp, her şeyi yanlış isimlendirmeye, kendine ve herkese yalan söylemeye devam etmesi söylendiğinde o yüce dev: “Ölüm, bu kuru ve anlamsız cehalet hayatını yaşamaktan daha iyidir, yenik bir hayat yaşamaktansa savaş alanında ölmek daha iyidir.” demişti. İşte dinin temeli budur. Bir insan bu tavrı aldığında o artık gerçeği bulma yolunda, Tanrı’ya ulaşma yolundadır demektir. İşte bu kararlılık dindar olmaya giden en büyük itici güç olmalıdır. Ben kendim için bir yol inşa edeceğim. Ya gerçeği bileceğim ya da bu yolda hayatımdan vazgeçeceğim. Bu hayat zaten bir hiç, o zaten her gün yok olup gidiyor. Bugünün güzel, umutlu, genç insanı yarının emeklisidir. Umutlar, neşeler ve zevkler yarının ayazıyla donacak çiçekler gibidir. Bu işin bir tarafıdır, diğer tarafta ise zaferin büyük cazibesi, hayatın tüm güçlüklerine karşı, hayatın kendisine karşı kazanılan zafer ve evrenin fethedilmesi vardır. İnsan ancak o tarafta ayakta kalabilir. Bu nedenle zafer için, gerçek için, din için mücadele etmeye cesaret edenler doğru yoldadır ve bu ise Veda’ların söylediğidir: “Umutsuzluk içine düşmeyin, yol çok zordur, bir jiletin kenarında yürümek gibidir; fakat yine de umutsuz olmayın, kalkın, uyanın ve ideali, hedefi bulun.”
İşte dinin tüm bu çeşitli tezahürlerinin, insanoğluna her ne şekil veya formda gelmiş olursa olsun tek bir temeli vardır. Bu özgürlük çağrısıdır, bu dünyanın dışına çıkış yoludur. Onlar asla dünya ile dini uzlaştırmak için gelmemişlerdir, aksine Gordion düğümünü kesmek için, dini kendi idealiyle kurmak için gelmişlerdir, dünya ile uzlaşmak için değil. Bu her dinin söylediğidir ve Vedanta’nın görevi ise tüm bu yaklaşımları armonize etmek ve dünyanın en yükseğinden en düşüğüne tüm dinleri arasında ortak bir zeminin ortaya çıkmasını sağlamaktır. Bizim en batıl inanç dediğimiz şey ile en yüksek felsefenin aslında ortak bir hedefi vardır, her ikisi de aynı zorluğun dışında çıkma yolunu göstermeye çalışır ve bu yol çoğu zaman doğanın kanunlarıyla sınırlı olmayan, tek bir kelime ile ifade etmek gerekirse özgür olan bir insanın yardımıyla göstermeye çalışılır. Tüm zorluklara ve farklı görüşlere rağmen, temel fikir daima aynıdır. Farklı sistemlerin neredeyse umutsuz çelişkilerine rağmen hepsinin içinden geçmekte olan birleştirici bir altın ip olduğunu görürüz ve bu altın ip takip edildiğinde, kendi bakışımıza bağlı olarak yavaş yavaş ip görünmeye başlar ve onun görünmeye başlamasının ilk adımı, bu sistemlerin hepsinin özgürlüğe doğru ilerlediği ortak zeminidir.
Tüm neşelerimizin ve üzüntülerimizin, zorluklarımızın ve mücadelelerimizin tam ortasında tek bir gerçek vardır ve bu da hepimizin kesinlikle özgürlüğe doğru gidiyor olduğumuzdur. Soru şudur: “Bu evren nedir? Nereden geliyor? Nereye gidiyor?” Ve cevap ise şöyleydi: “O özgürlükten yükselir, özgürlükte kalır ve özgürlük içinde erir gider.” Bu özgürlük fikrini göz ardı edemezsiniz. Sizin eylemleriniz ve hatta hayatlarınız onsuz kaybolacaktır. Her an doğa bize özgür olmadığımızı, köle olduğumuzu kanıtlıyor. Fakat aynı anda başka bir fikir, özgür olduğumuz fikri de yükseliyor. Her adımımızda sanki Maya bizi yere seriyor, bize sınırlı olduğumuzu gösteriyor fakat aynı anda bu darbeyle beraber, sınırlı olduğumuz hissiyle beraber özgür olduğumuz hissi de doğuyor. İçimizden bir ses bize özgür olduğumuzu söylüyor. Fakat eğer o özgürlüğü idrak etmeye kalkarsak, onun ortaya çıkmasını sağlamaya çalışırsak üstesinden gelinemez zorluklarla karşılaşıyoruz. Yine de bu ses içimizde tekrarlamaya devam ediyor: “Ben özgürüm, ben özgürüm.” Ve eğer dünyanın çeşitli dinlerini incelerseniz, hep bu fikrin ortaya konduğunu görürsünüz. Sadece din değil- bu kelimeyi dar anlamıyla almamalısınız-toplumun tüm yaşamı o tek özgürlük prensibinin tezahürüdür. Her hareket o tek özgürlüğün tezahürüdür. Bu ses herkes tarafından duyulmuştur ve insan farkında olsun veya olmasın o ses: ”Bana gelin tüm ağır yük altında olanlar ve Ben sizi dinlendireceğim.” demeye devam eder. Bu aynı dilde veya aynı konuşma tarzında olmayabilir fakat ne şekilde olursa olsun o ses bizi, zaten bizimle olan özgürlüğe çağırır. Evet, biz o ses için doğduk ve her hareketimiz o ses için. Hepimiz özgürlüğe doğru koşuyoruz ve o sesi takip ediyoruz bunu bilsek de bilmesek de; köyün çocuklarının flüt çalanın etkisine kapılıp peşinden gitmeleri gibi hepimiz bilmeden o sesin müziğini takip ediyoruz. Biz o sesi takip ettiğimiz zaman ahlaklıyız. Sadece insan ruhu değil fakat tüm yaratılanlar, en düşüğünden en yükseğine kadar o sesi duymuşlardır ve ona doğru koşarlar ve o yolda ya birbirleriyle birleşme ya da birbirlerini yolun dışına atma çabasındadırlar. İşte rekabet, neşe, mücadeleler, hayat, zevk ve ölüm bundan doğar ve tüm evren o sese ulaşmak için verilen çılgın mücadelenin neticesinden ibarettir. Bu doğanın tezahürüdür.
Peki sonra ne olur? İşte o zaman sahne kaymaya başlar. O sesi bildiğinizde ve ne olduğunu anladığınızda tüm sahne değişir. Önceden Maya’nın korkunç savaş alanı olan dünya şimdi iyi ve güzel bir şeye dönüşmüştür. Artık doğayı lanetlemeyiz, bu dünyanın korkunç olduğunu ve her şeyin boş olduğunu söylemeyiz, artık ağlayıp sızlanmamız gerekmez. O sesi anladığımızda bu mücadelenin neden burada olması gerektiğini görürüz, bu kavga, bu rekabet, bu zorluk, bu zulüm, bu küçük zevkler ve neşeler; bunların hepsinin olması gerektiği gibi olduğunu çünkü onlarsız bilerek veya bilmeden gitmek durumunda olduğumuz o sese gitmenin olamayacağını idrak ederiz. Tüm insan yaşamı, bütün doğa bu nedenle özgürlüğe ulaşmak için mücadele ediyor. Güneş o hedefe doğru gidiyor, aynı şekilde dünya da onun etrafında dönerek ve ay da dünyanın etrafında dönerek aynı hedefe gidiyor. Gezegen o hedefe doğru hareket ediyor ve hava o yöne doğru esiyor. Her şey ona doğru mücadele ediyor. Aziz de elinde olmadan o sese doğru gidiyor, aynı şekilde günahkar da, yardımsever insan da engellenemez şekilde doğrudan o hedefe gidiyor, cimri de, en sıradan aylak insan da, en iyi işleri yapan insan da içinde o sesi duyuyor ve karşı konulmaz şekilde o sese doğru gidiyor. Bazıları bu yolda diğerlerinden daha çok tökezliyor ve biz ona kötü diyoruz, daha az tökezleyene ise iyi diyoruz. İyi ve kötü asla farklı şeyler değildir, onlar birdir ve aynıdır; fark türde değil derecededir.
Şimdi eğer bu özgürlük gücünün tezahürü gerçekten tüm evreni yönetiyorsa, bunu dine uyguladığımızda bu fikrin tüm dinlerde tek büyük hedef olduğunu görürüz. Dinin en düşük formunu, dünyadan ayrılmış atalara veya belirli güçlere sahip, zalim tanrılara tapmanın olduğu dinleri ele alın. Bu dinlerde tanrılarda veya dünyadan ayrılmış atalarda görülen en belirgin özellik nedir? Bu onların doğadan üstün olmaları, doğanın kısıtlamalarıyla sınırlı olmamalarıdır. Tapınan insanın ise doğa hakkında hiç şüphesiz çok sınırlı fikirleri vardır. O bir duvarın içinden geçemez ne de göklerde uçabilir fakat onun taptığı tanrılar tüm bunları yapabilir. Peki bunun felsefi anlamı nedir? Bu, özgürlük fikrinin o dinlerde de var olduğu ve o insanların taptığı tanrıların, onların bildiği doğadan daha üstün olduğu ve daha yüksek varlıklar olduğudur. Bu daha yüksek varlıklara tapanlar için de böyledir. Doğa fikri genişledikçe, doğadan üstün olan ruh fikri de genişler, ta ki Maya (doğa)’nın var olduğu ve bu Maya’nın Hükümdarı olan bir Varlığın bulunduğu fikrine dayanan tektanrıcılığa gelinceye kadar.
İşte burada, bu tektanrıcı fikirlerin ilk göründüğü noktalarda Vedanta başlar. Fakat Vedanta felsefesi daha fazla açıklama ister. Vedanta bu açıklamanın-Maya’nın tüm tezahürlerinin ötesinde, Maya’dan üstün ve Maya’dan bağımsız bir Varlık olduğu, o Varlığın bizi kendisine çektiği ve hepimizin O’na doğru gittiğimiz- açıklamasının çok iyi olduğunu fakat mantıkla pek çelişmese de bu açıklamanın yeterince açık algılanamadığını, bulanık ve sisli göründüğünü söyler. Sizin ilahinizde: “Tanrım Sana daha yakın.” denildiği gibi, aynı ilahi eğer sadece bir kelime değiştirilip “Tanrım bana daha yakın.” diye söylenirse bir Vedantin için çok daha iyi olabilir. Hedefin çok uzakta olduğu, doğanın ötesinde olduğu ve hepimizi kendisine doğru çektiği fikri, değeri azaltılmadan ve dejenere edilmeden yakına ve daha yakına getirilmelidir. Cennetin Tanrı’sı doğadaki Tanrı’ya, doğadaki Tanrı doğanın kendisi olan Tanrı’ya, doğanın kendisi olan Tanrı bu beden tapınağındaki Tanrı’ya ve en sonunda bu beden tapınağındaki Tanrı tapınağın kendisine, ruh ve insana dönüşmelidir. “Bilgelerin her yerde aradığı şey kendi yüreklerimizde, duyduğunuz ses doğruydu.” diyor Vedanta fakat o sese bizim verdiğimiz yön yanlıştı. Algıladığınız özgürlük ideali doğruydu fakat siz onu kendi dışınıza yönlendirdiniz ve sizin hatanız da buydu. Onu daha ve daha yakına getirin, ta ki onun her zaman sizin içinizde olduğunu, onun sizin ÖzBen’iniz olduğunu idrak edinceye kadar. O özgürlük sizin kendi doğanızdı ve bu Maya asla sizi sınırlandırmadı. Doğanın asla sizin üzerinizde bir gücü olmadı. Korkmuş bir çocuk gibi rüyanızda onun sizi boğduğunu görüyordunuz ve bu korkudan kurtuluş hedeftir, onu sadece entelektüel açıdan görmek değil, onu bu dünyayı algıladığımızdan çok daha kesin bir şekilde algılamak ve onu gerçekleştirmektir. O zaman biz özgür olduğumuzu bileceğiz. Ve ancak o zaman tüm zorluklar yok olacak, yüreğin tüm karmaşıklıkları giderilecek, tüm virajlar düzeltilecek, doğa ve çokluk yanılsamaları kaybolacak ve Maya şimdi olduğu gibi korkunç ve umutsuz bir rüya olmaktan çıkıp güzelleşecek ve bu dünya da bir hapishane olmaktan çıkıp bizim oyun alanımız haline gelecektir. Ve tehlikeler, zorluklar ve tüm acılar bile tanrısallaşacak ve bize kendi gerçek doğalarını, her şeyin arkasında olanı ve her şeyin özü olanı göstereceklerdir. O var ve O tek ÖzBen’dir.
BÖLÜM 5
MUTLAK VE TEZAHÜR
(Londra, 1896)
Advaita felsefesinde kavranması en zor olan soru, her zaman tekrar ve tekrar sorulacak olan ve daima kalacak olan tek soru: “Sonsuz, Mutlak nasıl sonlu hale gelmiştir?” sorusudur. Şimdi ben bu soruyu ele alacağım ve onu bir şekil kullanarak göstereceğim.
Burada Mutlak (a) ve evren ise (b) dir. Mutlak evren haline gelmiştir. Bununla sadece maddi dünya kastedilmiyor fakat mental dünya, ruhsal dünya – cennetler ve yeryüzü ve aslında var olan her şey kastediliyor. Akıl bir değişimin adıdır, beden ise başka bir değişimin adıdır ve bu böyle devam eder ve tüm bu değişimler bizim evrenimizi oluşturur. Bu Mutlak (a), zaman mekan ve nedensellikten (c) geçerek evren (b) haline gelmiştir. Bu Advaita’nın ana fikridir. Zaman, mekan ve nedensellik, arasından Mutlağın göründüğü cam gibidir ve O aşağı taraftan evren olarak görünür. Şimdi buradan, bu Mutlak’da ne zaman ne mekan ne de nedensellik olmadığını hemen anlayabiliyoruz. Orada zaman fikri olamaz, orada akıl olmadığını gördüğümüze göre orada düşünce de olamaz. Orada dışsal bir değişim olmadığını görüyorken orada mekan fikri de olamaz. Sizin hareket ve nedensellik dediğiniz şey yalnız Bir’in olduğu yerde var olamaz. Biz bunu; bizim nedensellik dediğimiz şeyin, Mutlak’ın fenomenal olana dejenerasyonundan sonra başladığını, asla bundan önce olmadığını, bizim irademizin, isteğimizin ve tüm bu şeylerin bundan sonra geldiğini anlamalı ve akıllarımıza yerleştirmeliyiz. Sanıyorum Schopenhauer’in felsefesi Vedanta yorumunda hata yapıyor çünkü o iradeyi her şey yapmaya çalışıyor. Schopenhauer iradeyi Mutlak’ın yerine koyuyor. Fakat Mutlak, irade olarak sunulamaz çünkü irade değişken ve fenomenal bir şeydir ve zaman, mekan ve nedensellik üzerindeki çizginin üstünde değişim yoktur, hareket yoktur, değişim ve hareket sadece düşünce denilen dışsal ve içsel hareketin başladığı çizginin altında vardır. Diğer tarafta irade olamaz ve irade bu nedenle bu evrenin nedeni olamaz. Daha yakına gelecek olursak, kendi bedenlerimizde iradenin her hareketin nedeni olmadığını görüyoruz. Ben bu sandalyeyi hareket ettiriyorum; benim iradem bu hareketin nedenidir ve bu irade diğer uçta kas hareketi olarak tezahür eder. Fakat sandalyeyi hareket ettiren aynı güç kalbi, ciğerleri ve diğerlerini de hareket ettirir fakat irade ile değil. Gücün aynı olduğunu kabul ediyoruz, o güç ise sadece bilinç düzlemine çıktığında irade haline gelir ve ona bu düzleme çıkmadan irade adını vermek bir yanlış adlandırmadır. Bu ise Schopenhauer’in felsefesinde oldukça büyük bir karışıklığa yol açar.
Bir taş düşüyor ve biz soruyoruz, neden? Bu soru, hiçbir şeyin nedensiz meydana gelmediği varsayımına dayanıyor. Sizden bunu aklınızda iyice netleştirmenizi istiyorum, çünkü biz ne zaman bir şeyin neden meydana geldiğini soruyorsak, biz meydana gelen her şeyin bir nedeni olması gerektiğini kabul ederiz ve bu da ondan önce gelen başka bir şeyin onun nedeni olması gerektiği anlamına gelir. Bu birbiri ardına gelme, bizim nedensellik olarak adlandırdığımız şeydir. Bu, evrendeki her şeyin sırasıyla neden ve neticeden oluştuğu anlamına gelir. Her şey kendisinden sonra gelen belirli şeylerin nedenidir ve aynı zamanda ondan önce gelen başka bir şeyin neticesidir. Buna nedensellik kanunu adı verilir ve o tüm düşüncemizin gerek koşuludur. Biz inanıyoruz ki; evrendeki her parçacık her ne olursa olsun bütün diğer parçacıklarla bağlantılıdır. Bu fikrin nasıl oluştuğuna dair pek çok tartışma olagelmiştir. Avrupa’da bunun insanlığın yapısal bir özelliği olduğuna inanan bazı filozoflar olmuştu, başkaları bunun deneyimden kaynaklandığına inanıyorlardı fakat soru asla cevaplanamadı. İleride Vedanta’nın bu konuda ne dediğini göreceğiz. Fakat ilk olarak “neden” sorusunun sorulmasının, etrafımızdaki her şeyin belirli şeylerden önce geldiğine ve belirli başka şeyler tarafından izleneceğine dayandığını anlamalıyız. Bu soruda bulunan başka bir inanç da evrendeki hiçbir şeyin bağımsız olmadığı, her şeyin kendisi dışındaki bir şey tarafından etkilendiğidir. Karşılıklı bağımlılık tüm evrenin kanunudur. Mutlak’a neyin neden olduğu sorusunu sorarken ise ne büyük bir hata yapıyoruz! Bu soruyu sormak için Mutlak’ın da başka bir şeye bağlı olduğunu, O’nun bir şeylere bağımlı olduğunu varsaymamız gerekir ve bu varsayımı yaparken biz Mutlak’ı evrenin seviyesine çekiyoruz. Mutlak’ın içinde ne zaman ne mekan ne de nedensellik olmadığı için O hep tektir. Sadece kendi kendine var olanın herhangi bir nedeni olamaz. Özgür olanın herhangi bir nedeni olamaz, aksi takdirde o özgür olmazdı, bağlı olurdu. Göreceliliği olan özgür olamaz. Öyleyse görüyoruz ki bu sorunun kendisi, Sonsuz’un neden sonlu haline gelmesi imkansızdır çünkü soru kendi içinde çelişir. İnceliklerden genel düzlemdeki mantığımıza gelirken, Mutlak’ın nasıl göreceli hale geldiğini bilmeye çalışırken, bunu diğer taraftan da görebiliyoruz. Cevabı bildiğimizi varsayalım, o zaman Mutlak, Mutlak olarak kalır mıydı? O zaman O da göreceli hale gelmiş olurdu. Bize göre bilgi ile ne kastediliyor? Bildiğimiz, sadece bizim aklımızla sınırlanmış bir şeydir ve o bizim aklımızın ötesinde olduğunda bilgi değildir. Eğer Mutlak, akıl tarafından sınırlandırılırsa, O artık Mutlak değildir, O sonlu hale gelmiştir. Akıl tarafından sınırlandırılmış olan her şey sonlu hale gelir. Bu nedenle “Mutlak’ı bilmek”, terimlerin çelişkisinden ibarettir. Bu soru neden hiçbir zaman cevaplanmadı çünkü eğer cevaplansaydı bir Mutlak olamazdı. Bilinen Tanrı artık Tanrı değildir; O bilinseydi bizlerden birisi gibi sonlu hale gelirdi. O bilinemez, O daima Bilinemez Olan’dır.
Fakat Advaita, Tanrı’nın bilinebilirden daha fazla olduğunu söylüyor. Bu öğrenilmesi gereken büyük bir gerçektir. Agnostiklerin ortaya koyduğu gibi Tanrı’nın bilinemez olduğu fikrine kapılmamalısınız. Örneğin, burada bir sandalye var, o bizim tarafımızdan biliniyor. Fakat esirin ötesinde ne olduğu veya orada insanların var olup olmadığı muhtemelen bilinemezdir. Fakat Tanrı bu açıdan ne bilinebilirdir ne de bilinemezdir. O bilinenden daha yüksek bir şeydir; bu Tanrı’nın bilinmeyen ve bilinmez olması ile kastedilendir. Bu ifade, bazı soruların bilinmeyen ve bilinemez olduğunun söylenebileceği açısından kullanılmamıştır. Tanrı bilinenden çok daha fazlasıdır. Bu sandalye biliniyor fakat Tanrı ondan çok daha fazlasıdır çünkü O’nun içinde ve O’nunla biz bu sandalyeyi biliriz. O Tanık’tır, tüm bilginin sonsuz Tanığıdır. Biz her ne biliyorsak O’nun içinde ve O’nunla biliriz. O bizim kendi ÖzBen’imizin Öz’üdür. Bu nedenle her şeyi Brahman’ın içinde ve Brahman ile bilmelisiniz. Sandalyeyi bilmek için onu Tanrı’nın içinde ve Tanrı ile bilmeliyiz. Tanrı bize sandalyeden sonsuz daha yakındır fakat O sonsuz daha yüksektedir. O ne bilinendir ne de bilinmeyen fakat her ikisinden de sonsuz daha yüksektir. O sizin ÖzBen’inizdir. “Kim bu evrende bir saniye yaşayabilir, kim bu evrende bir saniye nefes alabilir eğer o Kutsanmış Olan onu doldurmasa?” Çünkü O’nun içinde ve O’nunla biz nefes alırız, O’nun içinde ve O’nunla biz var oluruz. Fakat O bir yerlerde durup benim kanımın dolaşmasını sağladığı için değil. Kastedilen O’nun tüm bu şeylerin Öz’ü olduğu, benim ruhumun Ruh’u olduğudur. Herhangi bir şekilde O’nu bildiğinizi söyleyemezsiniz, bu O’nu alçaltmak olur. Kendi dışınıza çıkamazsınız öyleyse O’nu bilemezsiniz. Bilgi nesnelleştirmektir. Örneğin hafızada siz pek çok şeyi nesnelleştiriyor ve onları kendi dışınıza çıkarıyorsunuz. Tüm hafıza, benim gördüğüm ve bildiğim her şey benim aklımdadır. Resimler ve tüm bu şeylerin izlenimleri benim aklımdadır ve onları düşünmeye, onları bilmeye çalıştığım zaman ilk bilgi hareketi onları dışarı çıkarmaktır. Bu ise Tanrı ile yapılamaz çünkü O bizim ruhlarımızın Öz’üdür, biz O’nu kendi dışımıza çıkaramayız. İşte Vedanta’nın en derin bölümlerinden biri: “O senin Ruh’unun Öz’üdür, O Gerçek’tir, O ÖzBen’dir, sen O’sun, Ey Şvetaketu.” Bu, “Sen Tanrı’sın.” ile kastedilen şeydir. O’nu herhangi başka bir dil ile tanımlayamazsınız. Dilin tüm girişimleri, O’nu baba, kardeş, en yakın dostumuz olarak adlandırmak O’nu nesnelleştirme girişimleridir fakat bu mümkün değildir. O her şeyin Sonsuz Özne’sidir. Ben bu sandalyenin öznesiyim, ben sandalyeyi görüyorum, öyleyse Tanrı da benim ruhumun Sonsuz Özne’sidir. O’nu, ruhlarınızın Öz’ünü, her şeyin Gerçeğini nasıl nesnelleştirebilirsiniz? Bu nedenle size bir kez daha tekrarlamak isterim; Tanrı ne bilinebilirdir ne de bilinemezdir fakat O her ikisinden de sonsuz daha yüksektir. O bizimle birdir ve bizimle kendi benimiz gibi bir olan, ne bilinebilirdir ne de bilinemezdir. Siz kendi beninizi bilemezsiniz, onu dışarı çıkarıp bakılacak bir nesne yapamazsınız çünkü siz O’sunuz ve siz kendinizi O’ndan ayıramazsınız. O aynı zamanda bilinemez de değildir çünkü ne sizin kendinizden daha bilinebilirdir ki? O gerçekten bizim bilgimizin merkezidir. Tanrı ne bilenemezdir ne de bilinebilirdir fakat O her ikisinden de sonsuz yüksektir çünkü O bizim ÖzBen’imizdir.
İlk olarak, “Mutlak’a neden olan nedir?” sorusunun terimlerin çelişkisinden ibaret olduğunu görmüştük ve ikinci olarak Advaita’daki Tanrı fikrinin bu Teklik olduğunu görüyoruz. Bu nedenle biz O’nu nesnelleştiremeyiz çünkü biz her zaman onun içinde yaşıyoruz ve hareket ediyoruz, bunu bilsek de bilmesek de. Biz her ne yapıyorsak yapalım, yaptığımız her şey daima O’nunladır. Şimdi soru şudur: Zaman, mekan ve nedensellik nedir? Advaita, non-düalite anlamına gelir; iki değil tek şey vardır. Burada; Mutlak’ın Kendisini zaman, mekan ve nedensellik perdesi arasından çokluk olarak ortaya çıkardığı önermesinin bulunduğunu görüyoruz. Bu nedenle burada iki şey, Mutlak ve Maya (zaman, mekan ve nedenselliğin toplamı) varmış gibi görünüyor. İki şey olduğu görünüşte çok ikna edicidir. Advaitist buna, bu iki şey olarak adlandırılamaz diye cevap verir. İki şey olması için nedeni olmayan iki mutlak bağımsız varlılığın olması gerekir. Öncelikle zaman, mekan ve nedensellik bağımsız varlılıklardır denilemez. Zaman tamamen bağımlı bir varlılıktır, o aklımızın her değişiminde değişir. Bazen rüyada insan pek çok yıl yaşadığını hayal eder, başka zamanlarda aylar bir saniye gibi geçip gider. O halde zaman tamamen bizim akıl halimize bağımlıdır. İkinci olarak, bazen zaman fikri tamamen yok olur. Bu mekan için de böyledir. Hangi mekanın olduğunu bilemeyiz. Fakat o oradadır, tanımlanamaz ve herhangi başka bir şeyden ayrı olarak var olamaz. Bu nedensellik için de böyledir.
Zaman, mekan ve nedenselliğe özgü bir nitelik de; onların diğer şeylerden ayrı var olamamalarıdır. Mekanı renk olmadan, sınırlar olmadan veya etraftaki şeylerle herhangi bir bağlantı olmadan sadece soyut mekan olarak düşünmeye çalışın. Yapamazsınız; onu iki sınır arasındaki veya üç nesne arasındaki mekan olarak düşünmek zorundasınız. Herhangi bir varlılığı olması için o bir nesneyle bağlı olmalıdır. Bu zaman için de böyledir; herhangi bir soyut zaman fikrine sahip olamazsınız ancak biri önce biri sonra gelen iki olayı alıp bunları birbirini izleme fikriyle birleştirebilirsiniz. Zaman iki olaya dayanır, aynı mekanın dışarıdaki nesnelerle ilişkili olması gerektiği gibi. Ve nedensellik fikri zaman ve mekandan ayrılamaz. Bağımsız bir varlılıklarının olmaması zaman, mekan ve nedenselliğin bir özelliğidir. Hatta onlar sandalyenin veya duvarın sahip olduğu varlılığa bile sahip değildirler. Onlar her şeyin etrafındaki yakalanamayan gölgeler gibidir. Onların gerçek bir varlılığı yoktur fakat onlar ile tüm şeylerin bu evren olarak tezahür ettiğini görürken onlar yok da değildir. Öyleyse ilk olarak; zaman, mekan ve nedenselliğin bileşiminin ne varlılığı ne de yokluluğu olmadığını görüyoruz. İkinci olarak; onun bazen ortadan kaybolduğunu biliyoruz. Biz örnek vermek gerekirse; okyanusta bir dalga vardır. Dalga kesinlikle okyanus ile aynıdır ve biz yine de onun bir dalga olduğunu, okyanustan farklı olduğunu biliriz. Farkı yaratan nedir? Farkı yaratan isim ve şekildir, akıldaki fikir ve şekildir. Şimdi, biz bir dalga şeklini okyanustan ayrı düşünebilir miyiz? Kesinlikle hayır. O daima okyanus fikri ile ilişkilidir. Eğer dalga dinerse, şekil bir anda kaybolur fakat şekil bir yanılsama değildi. Dalga var olduğu sürece şekil de vardı ve siz şekli görmek zorundaydınız. İşte bu Maya’dır.
Bu evren de sanki özel bir şekildir; Mutlak o okyanus iken siz, ben, güneşler, yıldızlar ve diğer her şey o okyanusun çeşitli dalgalarıdır. Peki dalgaları farklı kılan nedir? Onları farklı kılan sadece şekildir ve o şekil de zaman, mekan ve nedenselliktir, bunların hepsi tamamen dalgaya bağımlıdır. Dalga gider gitmez onlar da kaybolur. Birey bu Maya’yı bırakır bırakmaz Maya onun için kaybolur ve o birey özgür hale gelir. Bütün mücadele, yolumuzun üzerindeki engeller olan zaman, mekan ve nedenselliğe olan bağlılıktan kurtulmaktır. Evrim teorisi nedir? O iki faktör nedir? Kendisini ifade etmeye çalışan muazzam bir potansiyel güç ve onu aşağıda tutan şartlar, onun kendini ifade etmesine izin vermeyen çevre. İşte bu çevrelerle savaşmak için o güç tekrar ve tekrar yeni bedenler alır. Bir amip daima mücadele içindedir, o bir beden alır ve bazı engelleri yener sonra başka bir beden alır ve bu böyle devam eder, ta ki insan haline gelinceye kadar. Şimdi eğer siz bu fikri kendi mantıksal sonucuna taşırsanız, amibin içinde olan ve sonra insana evrimleşen gücün, doğanın onun önüne koyabileceği tüm engellemeleri yenebileceği ve böylece onun tüm çevrelerinden kaçabileceği bir zaman geleceği sonucuna varırsınız. Metafizikte ifade edilen bu fikir sonra şu şekli alacaktır; her harekette iki bileşen vardır, biri nesne ve diğeri de objedir ve yaşamın hedefi öznenin nesnenin efendisi olmasını sağlamaktır. Örneğin; ben mutsuz hissediyorum çünkü bir insan beni azarlıyor. Benim mücadelem kendimi çevreyi yenecek kadar güçlü hale getirmektir, öyle ki o zaman o beni azarlasa da ben bunu hissetmem. Bu hepimizin yapmaya çalıştığı şeydir. Ahlak ile ne kastediliyor? Ahlak, özneyi Mutlak’a göre ayarlayarak güçlendirmek ve böylece sonlu doğanın bizim üzerimizdeki kontrolünü sona erdirmesidir. Bizim tüm çevreyi yeneceğimiz bir zamanın gelmesi gerektiği, bizim felsefemizin mantıksal bir sonucudur çünkü doğa sonludur.
İşte öğrenecek başka bir şey daha. Doğanın sonlu olduğunu nasıl biliyorsunuz? Bunu ancak metafizik aracılığıyla bilebilirsiniz. Doğa sınırlamalar altındaki o Sonsuz’dur. Bu nedenle de doğa sonludur. O halde, bizim tüm çevreleri yeneceğimiz bir zaman mutlaka gelmelidir. Peki biz onları nasıl yenebiliriz? Bizim tüm nesnel çevreleri yenmemiz mümkün değildir. Bunu yapamayız. Küçük bir balık suda kendi düşmanlarından uçarak kaçmak ister. Peki o bunu nasıl yapar? Kanatlar geliştirip bir kuş haline gelerek. Balık suyu veya havayı değiştirmez; değişim onun kendisindedir. Değişim her zaman öznededir. Tüm evrim içersinde doğanın zapt edilmesinin öznedeki değişimle geldiğini görürsünüz. Bunu dine ve ahlaka uygulayın; kötülüğün zapt edilmesinin ancak öznedeki değişimle geldiğini göreceksiniz. Bu, Advaita felsefesinin bütün gücünü insanın öznel tarafından aldığını gösterir. Kötülükten ve ıstıraptan bahsetmek saçmadır çünkü onlar dışarıda değildir. Eğer ben tüm öfkelere karşı bağışıksam ben asla öfke hissetmem. Eğer ben tüm nefretlere karşı dayanıklıysam ben asla nefret hissetmem.
Bu, bu nedenle o zaptı öznel ile, özneli mükemmelleştirmeyle elde etme sürecidir. Ben cesurca söyleyebilirim ki; hem fiziksel hem de ahlaki çizgide modern araştırmalarla hemfikir olan ve hatta onlardan biraz daha ileri giden tek din Advaita’dır ve onun modern bilim adamlarına böylesine çok hitap etmesinin nedeni de budur. Onlar eski düalistik teorilerin kendilerine yetmediğini, ihtiyaçlarını karşılamadığını gördüler. Bir insanın sadece inancı olması yetmez, onun entelektüel inancı da olmalıdır. Şimdi, ondokuzuncu yüzyılın bu son kısmında, insanın kendi kalıtımsal dininin dışındaki herhangi başka bir kaynaktan gelen dinin yanlış olması gerektiği fikri, hala güçsüzlüğün kaldığını gösteriyor. Bu tarz fikirlerden artık vazgeçilmelidir. Durumun sadece bu ülkede böyle olduğunu söylemiyorum, bu her ülkede böyle ve hiçbir yerde bu benim ülkemdekinden fazla değil. Advaita’nın insanlara ulaşmasına hiçbir zaman izin verilmedi. İlk başta bazı keşişler onu benimsediler ve ormanlara taşıdılar ve böylece o “Orman Felsefesi” olarak adlandırılır oldu. Tanrı’nın merhametiyle, Budda geldi ve onu kitlelere öğretti ve tüm ülke Buddist oldu. Bundan uzun zaman sonra ateistler ve agnostikler ülkeyi tekrar yıktıklarında, Advaita’nın Hindistan’ı materyalizmden kurtarmanın tek yolu olduğu ortaya çıktı.
Böylece Advaita, Hindistan’ı iki kere materyalizmden kurtarmıştır. Budda gelmeden önce materyalizm korkutucu boyutta yayılmıştı ve bu materyalizmin en korkunç türlerindendi, bugünkünden çok daha kötüydü. Ben de belirli bir açıdan materyalistim çünkü ben sadece Bir olduğuna inanıyorum. Bu materyalistlerin de inanmanızı istediği şeydir, o buna madde adını verir ve ben ise ona Tanrı diyorum. Materyalistler bu maddeden tüm umutların, tüm dinlerin ve her şeyin gelmiş olduğunu kabul ederler. Ben ise tüm bunların Brahman’dan geldiğini söylüyorum. Fakat Budda’dan önce hakim olan materyalizm çok kaba bir materyalizmdi ve “Ye, iç ve mutlu ol. Tanrı, ruh veya cennet yoktur, din kötü rahiplerin uydurmasıdır.” diyordu. “Yaşadığınız sürece mutlu yaşamaya çalışmalısınız, yemek için borç almanız gerekse bile yiyip içmelisiniz ve asla geri ödemeyi düşünmemelisiniz.” diyordu. Bu eski tarz materyalizmdir ve bu tarz felsefe o kadar çok yayılmıştı ki bugün bile “popüler felsefe” olarak biliniyor. Budda Vedanta’yı açığa çıkardı, onu insanlara verdi ve Hindistan’ı kurtardı. Onun ölümünden bin yıl sonra benzer şeyler tekrar hakim oldu. Kalabalıklar, kitleler ve çeşitli ırklar Buddizm’e geçti; doğal olarak Budda’nın öğretileri zaman içersinde dejenere oldu çünkü insanların çoğu çok cahildi. Buddizm herhangi bir Tanrı’yı veya evrenin Hükümdar’ını öğretmiyordu, böylece adım adım kitleler kendi tanrılarını, şeytanlarını, kendi yersiz inançlarını tekrar ortaya çıkardılar ve Hindistan’da Buddizm’le ilgili muazzam bir karışıklık yaşandı. Materyalizm yüksek sınıflarda imtiyaz ve düşük sınıflarda batıl inanç şeklini alarak tekrar ön plana çıktı. Sonra Şankaraçarya yükseldi ve bir kez daha Vedanta felsefesini canlandırdı. O Vedanta’yı mantıksal bir felsefe haline getirdi. Upanişad’larda argümanlar genellikle çok muğlaktır. Budda ile felsefenin ahlaki tarafı ve Şankaraçarya ile entelektüel tarafı vurgulandı. O üzerinde çalıştı, mantıksallaştırdı ve insanların önüne muhteşem tutarlı bir sistem olarak Advaita’yı koydu.
Materyalizm bugün Avrupa’da hakimdir. Siz modern şüphecilerin kurtuluşu için dua edebilirsiniz fakat onlar asla teslim olmazlar, onlar hep mantık isterler. Avrupa’nın kurtuluşu mantıksal bir dine dayanır ve Advaita – non-düalite, Teklik, Şahsi Olmayan Tanrı fikri – entelektüel insanlara hitap edecek tek dindir. O, ne zaman din gözden kayboluyor ve dinsizlik hakim oluyor gibi olsa gelir. Onun Avrupa ve Amerika’da yer edinmesinin nedeni budur.
Bu felsefe ile bağlantılı olarak bir şey daha söylemek istiyorum. Eski Upanişad’larda yüce şiirin olduğunu görüyoruz; onların yazarları şairlerdi. Plato ilhamın insanlara şiirle geldiğini söyler ve bu kadim Rişi’ler, Gerçeği görenler bu gerçekleri şiirle göstermeleri için insanlığın üstüne yükseltilmişler gibi görünüyor. Onlar asla vaaz vermediler, felsefeyle meşgul olmadılar veya yazmadılar. Müzik onların yüreklerinden çıktı. Budda’da dini pratikleştiren ve onu herkesin kapısına kadar getiren büyük, evrensel bir yürek ve sonsuz sabır vardı. Şankaraçarya’da her şeyin üzerine mantığın kavurucu ışığını tutan muazzam bir entelektüel güç olduğunu gördük. Bugün biz, entelektüalitenin parlak güneşi ile Budda’nın yüreğinin bileşimini, muhteşem sonsuz sevgi ve merhamet yüreğini istiyoruz. Bu birlik bize en yüksek felsefeyi verecektir. Bilim ve din buluşacak ve el sıkışacaktır. Şiir ve felsefe dost olacaktır. Bu geleceğin dini olacaktır ve eğer biz bunu yapabilirsek emin olabiliriz ki; bu tüm zamanlar ve tüm insanlık için olacaktır. Bu modern bilimin kabul edeceği tek yoldur. Bilim öğreten kişi her şeyin tek bir kuvvetin tezahürü olduğunu öne sürerken, bu size Upanişad’larda duyduğunuz Tanrı’yı hatırlatmıyor mu: ”Evrene giren tek ateşin kendisini çeşitli şekillerde ifade etmesi gibi o Tek Ruh da Kendisini her ruhta ifade eder.” Bilimin nereye doğru gittiğini görmüyor musunuz? Hint ulusu aklı inceleyerek, metafizikle ve mantıkla ilerledi. Avrupalı uluslar dış doğadan başladılar ve şimdi onlar da aynı sonuca geliyorlar. Aklı araştırarak en sonunda o Tekliğe, o Evrensel Olan’a, her şeyin İçsel Ruh’una, her şeyin Öz’üne ve Gerçeğine, Daima Özgür, Daima Sevinçli, Daima Var Olan’a geldiğimizi görüyoruz. Maddi bilim ile de aynı Tekliğe ulaşıyoruz. Bugünkü bilim bize her şeyin, var olan her şeyin toplamı olan tek bir enerjinin tezahürü olduğunu ve insanlığın eğiliminin özgürlüğe doğru olduğunu, tutsaklığa doğru olmadığını söylüyor. Neden insan ahlaklı olmalıdır? Çünkü özgürlüğe giden yol ahlaktan geçer ve ahlaksızlık tutsaklığa götürür.
Advaita sisteminin başka bir özelliği de onun en başından beri itibaren yıkıcı olmayışıdır. “Hiç kimsenin inancını yıkmayın, hatta cehaletle kendilerini en düşük tapınma şekillerine bağlayanlara bile.” deme cesareti diğer bir övünçtür. Onun söylediği budur; yıkmayın fakat herkese yükseğe ve daha yükseğe çıkmaları için yardım edin, tüm insanlığı kapsayın. Bu felsefe her şeyin toplamı olan bir Tanrı’dan bahsediyor. Eğer siz herkese hitap edecek evrensel bir din arıyorsanız, o din sadece bölümlerden oluşmamalı fakat tüm bölümlerin toplamı olmalı ve dinsel gelişmenin tüm derecelerini içermelidir.
Bu fikir herhangi başka bir dinsel sistemde açık olarak bulunmaz. Dinsel sistemlerin tümü bütünü elde etmek için eşit derecede mücadele eden bölümlerdir. Bölümün varlılığı sadece bunun içindir. Advaita, Hindistan’daki çeşitli mezheplerin hiçbirine karşı bir düşmanlık beslemez. Bugün düalistler vardır ve onların sayısı Hindistan’da oldukça fazladır çünkü düalizm doğal olarak daha az eğitimli akıllara hitap eder. O evrenin çok uygun, doğal ve genel bir açıklamasıdır. Fakat bu düalistlerle Advaita’nın bir tartışması yoktur. Biri Tanrı’nın evrenin dışında, cennette bir yerlerde olduğunu düşünürken, diğeri O’nun kendi Ruh’u olduğunu ve O’nu bundan daha uzak bir şey olarak adlandırmanın O’na hakaret olduğunu düşünür. Ona göre herhangi bir ayrılık fikri korkunçtur. O en yakından daha yakındır. Herhangi bir dilde, Teklik kelimesi dışında bu yakınlığı ifade edebilecek bir kelime yoktur. Herhangi başka bir fikirle Advaitist tatmin olamaz, aynı düalistin Advaita’nın görüşüyle dehşete kapılması ve bunun Tanrı’ya hakaret olduğunu düşünmesi gibi. Aynı zamanda Advaitist, tüm bu diğer fikirlerin de var olması gerektiğini bilir ve bu nedenle sağ taraftaki yolda olan düalistlerle tartışmaya girmez. Kendi açısından düalist çokluk görmek durumundadır. Bu onun bulunduğu noktanın yapısal gerekliliğidir. Bırakın o öyle görsün. Advaitist teorileri ne olursa olsun onun kendisiyle aynı hedefe gitmekte olduğunu bilir. O bu noktada, kendi bakış açısı tarafından tüm farklı görüşlerin yanlış olduğuna inandırılan düalistten tamamen farklılaşır. Dünyanın her yerindeki düalistler doğal olarak; tamamen antropomorfik olan, bu dünyadaki büyük bir otorite gibi bazılarından memnun olan diğerlerinden memnuniyetsiz olan bir Şahsi Tanrı’ya inanırlar. O Tanrı keyfi olarak bazı insanlardan veya ırklardan memnundur ve onların üstüne nimetler yağdırır. Doğal olarak düalist buradan, Tanrı’nın gözdeleri olduğu sonucuna varır ve onlardan biri olmayı umut eder. Neredeyse her dinde şu fikrin olduğunu görürsünüz: “Biz Tanrı’nın gözdeleriyiz ve ancak bizim gibi inanarak sen de O’nun lütfunu kazanabilirsin.” Bazı düalistler sadece Tanrı’nın lütfuna haiz olacakları önceden belirlenmiş bazı kişilerin kurtulacağında ısrar edecek kadar dar görüşlüdürler, onlara göre bunun dışında kalanlar çok çalışsalar da kabul edilemezler. Ben sizden bana bu seçilmişliği barındırmayan herhangi bir düalist din göstermenize istiyorum. Ve bun nedenle düalistik dinler doğaları gereği savaşmaya ve tartışmaya mahkumdurlar ve bu onların hep yapmakta olduğu şeydir. Düalistler popüler beğeniyi, eğitimsiz olanların kibirine hitap ederek kazanırlar. Onlar seçkin ayrıcalıklara sahip olduklarını hissetmekten hoşlanırlar. Düalist elinde bir sopa ile sizi cezalandırmaya hazır bir Tanrı oluncaya kadar sizin ahlaklı olamayacağınızı düşünür. Düşünmeyen kitleler genellikle düalisttir ve o zavallı insanlara her ülkede binlerce yıl boyunca zulüm edilmiştir ve onların kurtuluş fikri bu nedenle cezalandırılma korkusundan özgürlüktür. Amerika’daki bir papaz bana; “Ne, sizin dininizde bir Şeytan yok mu? Bu nasıl olabilir?” diye sormuştu. Fakat görüyoruz ki; dünyada doğmuş olan en iyi ve en büyük insanlar bu yüksek şahsi olmayan fikir ile çalışmıştır. “Ben ve benim Babam Bir’dir” diyen İnsan’ın gücü milyonlara inmiş ve binlerce yıl boyunca iyilik için çalışmıştır. Ve biz biliyoruz ki o İnsan bir non-düalist olduğu için başkalarına karşı merhamet doluydu. Şahsi Tanrı’dan daha yüksek bir fikri kavrayamayacak kitleler için o; ”Gökteki Baba’nıza dua edin.” demişti. Daha yüksek bir fikri kavrayabileceklere; “Ben asmayım, siz ise dallarsınız.” demişti. Fakat kendini daha tam olarak gösterdiği öğrencilerine en yüksek gerçeği ilan etmişti; “Ben ve benim Babam Bir’dir.”
Hiçbir zaman düalist tanrıları önemsemeyen ve bir ateist veya materyalist olarak adlandırılan yüce Budda kendi bedenini zavallı bir keçi için vermeye hazırdı. O İnsan herhangi bir ülkenin sahip olabileceği en yüksek ahlaki fikirleri harekete geçirdi. Her nerede bir ahlak kuralı varsa bu o İnsan’dan gelen ışık ışınıdır. Biz dünyanın büyük yüreklerini dar sınırlara sokamayız ve onları orada tutamayız, özellikle de insanlık tarihinin bizim yüzlerce yıl önce hayal bile edemediğimiz entelektüel gelişim derecesinin bulunduğu, bilimsel bilgi dalgasının elli yıl öncesine kadar kimsenin hayal edemediği seviyeye yükseldiği bu döneminde. İnsanları dar sınırlara sokmaya çalışarak siz onları hayvanlara ve düşünmeyen kitlelere indirgiyorsunuz. Onların ahlaki yaşamlarını öldürüyorsunuz. Oysa şimdi istenen, en büyük yürek ile en yüksek entelektüalitenin, sonsuz sevgi ile sonsuz bilginin bileşimidir. Vedantist Tanrı’ya şu üçünden başka – O’nun Sonsuz Tanrısal Varlılık, Sonsuz Tanrısal Bilinç, Sonsuz Tanrısal Sevinç olduğundan başka hiçbir nitelik vermez ve o bu üçünü Bir olarak görür. Bilinç ve sevgi olmadan varlılık olamaz veya sevgi olmadan bilinç ve bilinç olmadan sevgi olamaz. Bizim istediğimiz Tanrısal Varlılığın, Tanrısal Bilincin ve Tanrısal Sonsuz Sevincin uyumudur. Çünkü bu bizim hedefimizdir. Biz uyum istiyoruz, sadece tek taraflı ilerleme değil. Ve Şankara’nın entelekti ile Budda’nın yüreğine sahip olmak mümkündür. Ümit ediyorum ki; hepimiz o kutsanmış bileşime ulaşmak için mücadele edeceğiz.
BÖLÜM 6
TANRI HER ŞEYDE
(Londra, 27 Ekim 1896)
Hayatımızın ne kadar büyük bir kısmının kötülüklerle dolu olmak durumunda olduğunu gördük, biz ne kadar dirensek de bu kötülük kütlesi bizim için pratik olarak neredeyse sonsuzdur. Biz buna çare bulmak için zamanın başlangıcından beri mücadele ediyoruz fakat yine de her şey neredeyse aynı kalmaya devam ediyor. Ne kadar çok çare bulsak, kendimizi o kadar daha ince bir kötülük ile kuşatılmış halde buluyoruz. Bunun yanı sıra dinlerin bu zorluklardan kaçışın tek yolu olarak bir Tanrı öne sürdüklerini görmüştük. Tüm dinler bize; dünyayı olduğu gibi kabul ettiğimiz zaman-pratik insanların bu çağda bize önereceği gibi- bize kalanın sadece kötülükten ibaret olacağını söyler. Onlar ayrıca bu dünyanın ötesinde bir şey olduğunu da iddia ederler. Beş duyu içinde yaşanan yaşam, maddi dünyadaki yaşam her şey demek değildir, o sadece küçük bir bölümdür ve tamamen yüzeyseldir. Arkada ve ötede ise kötülüğün asla olmadığı Sonsuz vardır. Bazı insanlar O’na Tanrı, bazıları Allah, bazıları Yehova ve bazıları Jove derler. Vedantin ise O’na Brahman der.
Dinlerin verdiği tavsiyelerden edindiğimiz ilk izlenim; varlılığımızı sona erdirmenin daha iyi olacağıdır. Yaşamın kötülüklerini nasıl tedavi etmek gerektiği sorusuna verilen cevap göründüğü kadarıyla yaşamdan vazgeçmek gerektiğidir. Bu eski bir hikayeyi hatırlatıyor. Bir sivrisinek bir adamın başına konmuş, sivrisineği öldürmek isteyen bir arkadaşı ise öyle hızlı bir darbe indirmiş ki hem sivrisineği hem de adamı öldürmüş. Kötülüğe bulunan bu çare de benzer bir hareketi öneriyor. Hayat kötülükle doludur, dünya kötülükle doludur; bu, dünyayı tanıyacak kadar yaşlı olan hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçektir.
Peki tüm dinlerin önerdiği çare nedir? Bu çare, dünyanın aslında bir hiç olduğudur. Bu dünyanın ötesinde son derece gerçek olan başka bir şey vardır. İşte zorluk burada başlıyor. Bu çare her şeyi mahvediyormuş gibi görünüyor. Bu nasıl çare olabilir ki? O zaman hiç çıkış yok mu? Vedanta, tüm dinlerin söylediğinin tamamen doğru olduğunu fakat düzgün anlaşılmalarının gerektiğini söyler. Genellikle bu yanlış anlaşılır çünkü dinlerin anlamı çok açık ve net değildir. Bizim gerçekten istediğimiz şey; beynin ve yüreğin bileşimidir. Yürek gerçekten de çok yücedir; yürek hayattaki en büyük ilham kaynağıdır. Hiç yüreğim olmayıp büyük bir beynim olmasındansa, küçük bir yüreğim olup hiç beynim olmamasını tercih ederim. Yüreği olan için yaşam mümkündür, ilerleme mümkündür fakat yüreği olmayan ve sadece beyinden ibaret olan ise kuruyarak ölmeye mahkumdur.
Fakat aynı zamanda sadece yüreğiyle hareket edenlerin şimdi pek çok dertle uğraşmak zorunda kaldığını ve ilerde de birtakım tuzaklara düşebileceklerini biliyoruz. Bizim esas isteğimiz yüreğin ve beynin bileşimidir. Bununla insanın beyni için yüreğinden veya yüreği için beyninden vazgeçmesi gerektiğini kastetmiyorum fakat bırakın herkes sonsuz büyüklükte yüreğe, sonsuz sayıda duyguya ve aynı zamanda sonsuz genişlikte mantığa sahip olsun. Bizim bu dünyada istediklerimizin bir sınırı var mı? Dünya sonsuz değil mi? Orada sonsuz miktarda duygu için yer olduğu gibi sonsuz miktarda kültüre ve mantığa da yer vardır. Bırakın onlar sınırsızca bir araya gelsinler ve sanki iki paralel çizgiymiş gibi beraberce koşsunlar.
Dinlerin çoğu bu gerçeği anlar fakat onların düştüğü hata hep aynıdır; onlar hep yürek, duygular tarafından sürüklenir. Dünyada kötülük var, dünyadan vazgeçin; işte büyük öğreti budur ve onlar için hiç şüphesiz tek öğretidir. Onlara göre, gerçeği anlamak için hatadan vazgeçmemiz gibi başka bir ikinci görüş olamaz. İyiliğe ulaşmak için kötülükten vazgeçmemiz gibi başka bir ikinci görüş olamaz. Yaşama ulaşmak için ölümden vazgeçmemiz gibi başka bir ikinci görüş olamaz.
Eğer bu teori duyuların yaşamından vazgeçmemizi söylüyorsa ve bu bizim bildiğimiz tek yaşam ise geride ne kalıyor? Ve ayrıca yaşam ile neyi kastediyoruz? Bundan da vazgeçersek geriye ne kalır?
Bunu ilerde, Vedanta’nın daha felsefi bölümlerine geldiğimizde daha iyi anlayacağız. Fakat şu an için ben Vedanta’da bu sorunun mantıksal bir çözümünü bulduğumuzu ifade etmek istiyorum. Şimdilik sadece Vedanta’nın neyi öğretmeye çalıştığından bahsedeceğim, bu ise dünyanın tanrısallaştırılmasıdır. Vedanta gerçekte dünyayı suçlamaz. Vazgeçiş ideali hiçbir yerde Vedanta öğretisindeki kadar yüksek bir seviyede değildir. Fakat aynı zamanda kuru, yok edici tavsiyelerden de bahsedilmez; bunun gerçek anlamı dünyanın tanrısallaştırılması-dünyanın bizim düşündüğümüz, bildiğimiz ve bize görünen şeklinden- vazgeçilmesi ve onun gerçekte ne olduğunun idrak edilmesidir. Tanrısallaştırın onu, o sadece Tanrı’dır. Upanişad’ların en eskilerinden birinin başında: ”Bu evrende olan her şey Tanrı ile kaplıdır.” diye yazdığını görüyoruz.
Her şeyi Tanrı’nın Kendisi ile kaplamalıyız, bir çeşit sahte iyimserlikle değil, gözlerimizi kötülüğe kör ederek değil fakat gerçekten her şeyde Tanrı’yı görerek. Bu nedenle dünyadan vazgeçmeliyiz, peki dünyadan vazgeçildiğinde geriye ne kalır? Sadece Tanrı. Bununla ne kastediliyor? Eşiniz olabilir, bu ondan vazgeçmeniz onu terk etmeniz anlamına gelmez fakat onun içinde Tanrı’yı görmeniz gerekir. Çocuklarınızdan vazgeçin; bu ne demektir? Her ülkede bulunan bazı kaba insanların yaptığı gibi onları kapı dışarı koymak mıdır? Elbette hayır. Bu şeytana tapmaktır, bu din değildir. Fakat olması gereken çocuklarınızda Tanrı’yı görmektir. Aynı şekilde her şeyde Tanrı’yı görmektir. Yaşamda ve ölümde, mutlulukta ve acıda Tanrı eşit derecede vardır. Tüm dünya Tanrı ile doludur. Gözlerinizi açın ve O’nu görün. Vedanta’nın öğrettiği işte budur. Varsaydığınız dünyadan vazgeçin çünkü varsayımınız sadece kısmi deneyimlere, son derece zayıf muhakemeye ve sizin kendi güçsüzlüğünüze dayanıyor. Ondan vazgeçin, uzun süredir üzerine kafa yorduğumuz, uzun süredir bağlanıp kaldığımız bu dünya kendi yarattığımız sahte bir dünyadır. Ondan vazgeçin, gözlerinizi açın ve onun hiçbir zaman var olmadığını görün, bu bir hayaldir, bu Mayadır. Var olan şey Tanrı’nın Kendisidir. Çocukta olan da O’dur eşte olan da, iyide olan da O'dur kötüde olan da, O günahtadır ve günahkardadır, O yaşamdadır ve ölümdedir.
Gerçekten de ne muazzam bir iddia! İşte bu Vedanta’nın göstermek, ortaya koymak ve öğretmek istediği temadır. Fakat bu sadece açılış temasıdır.
Bu şekilde hayatın tehlikelerinden ve onun kötülüklerinden kurtuluruz. Hiçbir şey istemeyin. Bize acı veren nedir? Tüm acılarımızın nedeni istektir. Bir şey istersiniz ve o istek gerçekleşmediğinde sonuç üzüntüdür. İstek yoksa acı da yoktur. Fakat burada da bir yanlış anlaşılma tehlikesi var. Bu nedenle isteklerden vazgeçip tüm acılardan özgür olmakla ne demek istediğimi açıklamam gerekiyor. Duvarların istekleri yoktur ve onlar asla acı çekmezler. Doğru fakat onlar hiçbir zaman gelişemezler de. Bu sandalyenin istekleri yoktur ve o asla acı çekmez fakat o her zaman bir sandalyedir. Mutlulukta da bir görkem vardır acıda da. Hatta kötülükte bile bir fayda olduğunu söyleyebilirim. Acıda büyük dersler olduğunu hepimiz zaten biliyoruz. Hayatlarımızda asla yapmış olmayı istemeyeceğimiz yüzlerce şey vardır fakat aynı zamanda bunlar bizim için çok öğretici de olmuştur. Ben kendi adıma bazı iyi ve bazı kötü şeyleri yaptığım için memnunum; bazı şeyleri doğru yaptığım ve pek çok şeyde hata yaptığım için de memnunum çünkü bunların her biri benim için büyük bir ders olmuştur. Benim şimdiki halim, benim tüm yaptıklarımın, tüm düşündüklerimin neticesidir. Her hareket ve her düşünce kendi etkisini üretmiş ve bu etkiler benim gelişimimi oluşturmuştur.
Hepimiz isteklerin yanlış olduğunu anlıyoruz fakat isteklerden vazgeçmek ne anlama geliyor? O zaman hayat nasıl devam edecek? Bu yine o aynı yok edici tavsiye gibi olurdu, isteği ve aynı zamanda insanı da öldürürdü. Bunun çözümü ise şudur: Bu, sizin malınız olmaması, gerekli şeylere sahip olmamanız hatta lüks sayılan bazı şeylere bile sahip olmamanız anlamına gelmez. İstediğiniz her şeye sahip olun ve hatta daha fazlasına fakat gerçeği bilin ve onu idrak edin. Refah hiç kimseye ait değildir. Asla sahiplik, mülkiyet duygusuna kapılmayın. Her şey Tanrı’ya aittir çünkü açılış mısraları bize her şeye Tanrı’yı koymamız gerektiğini söyledi. Tanrı sizin tadını çıkardığınız refahtadır. O aklınızda oluşan istektedir. O isteklerinizi tatmin etmek için aldığınız şeylerdedir. O sizin güzel giysinizdedir, O sizin güzel süslerinizdedir. İşte düşünce çizgisi budur. Bu ışık altında görmeye başladığınızda her şey başkalaşacaktır. Eğer Tanrı’yı her hareketinize, her konuşmanıza, her formunuza, her şeye koyarsanız tüm sahne değişecek ve dünya acı ve ıstırap içinde görünmek yerine cennet haline gelecektir.
“Cennetin krallığı sizinledir.” diyordu İsa, aynı şekilde Vedanta ve her büyük üstat da bunu söyler. “Gözleri olan görür, kulakları olan duyar.” Vedanta bunca zaman aradığımız gerçeğin burada ve daima bizimle olduğunu kanıtlıyor. Cehaletimiz içinde biz onu kaybettiğimizi düşündük ve onu bulmak için ağlayıp sızlayarak dünyayı dolaşmaya başladık, o bizim kendi yüreklerimizde dururken biz gerçeği bulmak için mücadele ettik durduk. Biz onu ancak orada bulabiliriz.
Eğer dünyadan vazgeçmeyi eski, kaba anlamında alırsak; çalışmamamız, aylaklık yapmamız, boş oturmamız, hiçbir şey yapmadan ve düşünmeden kaderci olup, her koşula ve doğanın her kanununa bağlı olarak oradan oraya sürüklenmemiz gerekirdi. Bu anlayışın neticesi böyle olurdu. Fakat kastedilen bu değildir. Biz çalışmak zorundayız. Sıradan insan, sahte isteklerle oradan oraya savrulurken çalışma hakkında ne bilebilir ki? Kendi duygularıyla ve duyularıyla sürüklenen insan çalışma hakkında ne bilir? Ancak kendi duygularından veya herhangi bir bencillikten etkilenmeyen insan çalışır. Ancak bakışının ardında gizli bir motiv olmayan insan çalışır. Ancak çalışmaktan bir kazancı olmayan insan çalışır.
Güzel bir tablonun tadını kim çıkarır; tabloyu satan mı yoksa o tabloya bakan mı? Satan kişi kendi hesaplarıyla, kazancının ne olacağını hesaplamakla, o tablodan kendisine kalacak karı düşünmekle meşguldür. Onun tüm beyni bununla doludur. O sadece mezatta ne kadar arttırma olacağına bakar. Tablonun tadını çıkaran ise oraya ne alma ne de satma niyetiyle giden insandır. O tabloya bakar ve onun tadını çıkarır. İşte tüm bu evren de bir tablodur ve bu istekler yok olduğunda insanlar dünyanın tadına varacaklardır ve o zaman tüm bu alım satım işleri, tüm bu aptalca sahiplik düşünceleri sona erecektir. Tefeci yok olacak, alıcı yok olacak, satıcı yok olacak ve bu dünya bir tablo, güzel bir tablo olarak ortaya çıkacaktır. Ben bundan daha güzel bir Tanrı anlayışı görmedim: “O Büyük Şair’dir, Kadim Şair; tüm evren O’nun şiiridir, dizelerle, uyaklarla ve ritimlerle gelen ve sonsuz sevinç içinde yazılmış olan.” İsteklerden vazgeçtiğimizde, ancak o zaman Tanrı’nın bu evrenini okuyabilir ve onun tadına varabiliriz. O zaman her şey tanrısallaşacaktır. O zaman kuytular ve köşeler, arka sokaklar ve şüpheli yerler, karanlık ve kötü olarak düşündüğümüz her yer tanrısallaşacaktır. Hepsi kendi gerçek doğasını gösterecek ve o zaman biz tüm bu ağlamanın ve sızlanmanın çocuk oyunundan başka bir şey olmadığını anlayarak kendimize güleceğiz.
Öyleyse çalışın, diyor Vedanta ve bize öncelikle nasıl çalışacağımızı gösteriyor; vazgeçerek, görünen illüzyon dünyasından vazgeçerek çalışmamızı söylüyor. Bununla ne kastediliyor? Tanrı’yı her yerde görerek çalışın. Yüz yıl yaşamayı isteyin, tüm dünyevi isteklere sahip olun; yeter ki onları tanrısallaştırın, onları cennete dönüştürün. Bu dünyada yardımseverlikle, sevinçle ve faaliyetle dolu uzun bir hayat yaşamayı isteyin. Bu şekilde çalışarak çıkışı bulabilirsiniz. Bundan başka yol yoktur. Eğer bir insan gerçeği bilmeden bu dünyanın aptalca lükslerine kendisini kaptırırsa o yolunu kaybetmiştir ve asla hedefe ulaşamaz. Ve eğer bir insan dünyayı lanetler, bir ormana gidip nefsini köreltip kendisini yavaş yavaş açlıktan öldürürse o bu şekilde yüreğini işe yaramaz bir çöpe dönüştürür, tüm hislerini öldürür ve haşin, sert ve kuru bir insana dönüşür ve o insan da yolunu kaybetmiştir. Bunlar iki aşırı uçtur ve iki hatadır. Her ikisi de yolu kaybetmiştir ve her ikisi de hedefi kaçırmıştır.
Öyleyse çalışın, diyor Vedanta, Tanrı’yı her şeye koyarak ve O’nun her şeyde olduğunu bilerek. Durmadan çalışın, hayatı tanrısal bir şey olarak görerek, Tanrı’nın Kendisi olarak görerek ve bütün yapmamız gerekenin bu olduğunu, bütün istememiz gerekenin bu olduğunu bilerek. Tanrı her şeydedir, O’nu bulmak için başka nereye gideceğiz ki? O zaten her işte, her düşüncede, her duygudadır. Bunu bilerek çalışmalıyız- bu tek yoldur, başka yol yoktur. Ancak bu şekilde, yaptığımız işin neticeleri bizi bağlamayacaktır. Sahte isteklerin nasıl bütün acıların ve kötülüğün nedeni olduğunu görmüştük fakat onlar bile tanrısallaştıklarında ve arındıklarında artık kötülük getirmezler, acı getirmezler. Bu sırrı öğrenmemiş olanlar bunu keşfedinceye kadar şeytani bir dünyada yaşamak zorunda kalacaklardır. Pek çok insan içlerinde, etraflarında, her yerde ne kadar sonsuz bir sevinç madeni olduğunu bilmez, onlar henüz bunu keşfetmemiştir. Peki şeytani bir dünya nedir? Cehalettir, diyor Vedanta.
Biz en yüce nehrin kıyısında otururken susuzluktan ölüyoruz. Yiyecek yığınlarının yanında dururken açlıktan ölüyoruz. Sevinç dolu evren burada fakat biz onu bulamıyoruz. Biz her zaman onun içindeyiz fakat yine de onu hep ıskalıyoruz. Din ise bunu bizim için bulmayı önerir. Bu sevinç dolu evrene duyulan arzu bütün yüreklerdedir. Bu bütün milletlerin arayışı olmuştur, bu dinin tek hedefidir ve bu ideal farklı dinlerde çeşitli dillerle ifade edilmiştir. Görünürdeki tüm bu farklılıkları yaratan sadece dillerin farklı oluşudur. Biri bir düşünceyi bir şekilde ifade ederken diğeri biraz daha farklı şekilde ifade eder fakat her ikisinin anlamı da farklı dillerle ifade edilseler de aynıdır.
Bununla bağlantılı olarak pek çok soru ortaya çıkabilir. Konuşmak her zaman kolaydır. Ben çocukluğumdan beri Tanrı’yı her yerde ve her şeyde gördüğüm zaman dünyanın tadına gerçekten varabileceğimi duydum fakat dünyaya karıştıktan ve ondan birkaç darbe aldıktan sonra bu fikir ortadan kaybolur. Yolda yürüyüp Tanrı’nın her insanın içinde olduğunu düşünürken, güçlü bir adam gelip beni iter ve ben yer serilirim. Sonra hemen ayağa kalkarım; kan beynime sıçramıştır, ben de ona vurmak için hamle yaparım. Bir an içinde çılgına dönmüşümdür. Her şey kaybolmuştur, Tanrı’yı görmek yerine artık şeytanı görürüm. Bize doğduğumuzdan beri Tanrı’nın her yerde olduğu söylendi. Her din bunu öğretiyor- Tanrı’yı her yerde ve her şeyde görün. Eski Ahitte İsa’nın ne dediğini hatırlamıyor musunuz? Hepimize bunlar öğretildi fakat iş pratiğe geldiğinde zorluk başlıyor. Ezop’un fabllarından birinde bir geyik göldeki yansımasına bakarak çocuklarına: “Ben nasıl da güçlüyüm, benim şu muhteşem kafama bakın, bacaklarıma bakın ne kadar kaslılar, ben nasıl da hızlı koşabilirim.” diyormuş. Tam o sırada uzaktan köpeklerin havlamalarını duymuş ve hemen kaçmaya başlamış, kilometrelerce koştuktan sonra nefes nefese soluyarak geri gelmiş. Çocuklardan biri: “Biraz önce bize ne kadar güçlü olduğunu söylüyordun öyleyse köpek havlamaya başladığında neden kaçtın?” diye sormuş. “Evet oğlum, fakat köpekler havlamaya başladığında tüm güvenim kayboluyor.” diye cevap vermiş. İşte bizim durumumuz da böyledir. Biz insanlıkla ilgili yüce düşünceler besliyoruz, kendimizi güçlü ve cesur görüyoruz, büyük kararlar alıyoruz fakat test edilme ve yoldan çıkarma “köpek” leri havlamaya başladığında fabldaki geyik gibi oluyoruz. Eğer durum böyle ise tüm bunları öğretmenin faydası nedir? Bunun faydası çok büyüktür. Bu fayda şudur; sabır sonunda her şeyi yenecektir. Hiçbir şey bir günde yapılamaz.
“ÖzBen önce duyulmalı, sonra üzerine düşünülmeli ve sonra O’na meditasyon yapılmalıdır.” Herkes gökyüzünü görebilir, dünyanın yüzeyinde sürünen solucan bile mavi gökleri görebilir fakat onun için o gökyüzü ne kadar da uzaktır! Bu bizim idealimiz için de böyledir. Şüphe yok ki o çok uzaktadır fakat aynı zamanda biz ona ulaşmak zorunda olduğumuzu da biliriz. Hatta biz en yüksek ideale sahip olmalıyız. Ne yazık ki bu hayatta insanların büyük çoğunluğu bu karanlık dünyanın içinde bir ideali olmadan en yordamıyla ilerliyor. Eğer ideali olan bir insan bin hata yaparsa eminim ki ideali olmayan insan elli bin hata yapar. Bu nedenle bir ideale sahip olmak her zaman daha iyidir. Ve bu ideali olabildiğince çok duymalıyız, ta ki yüreklerimize, beyinlerimize, damarlarımıza girinceye, kanımızın her damlasında dolaşıncaya ve bedenimizin her hücresine nüfuz edinceye kadar. Ona meditasyon yapmalıyız. “Yürek dolunca ağız konuşur” ve yürek dolunca eller çalışır.
İçimizdeki itici kuvvet düşüncedir. Aklı en yüksek düşüncelerle doldurun, onları gün be gün duyun, onları ay be ay düşünün. Asla başarısızlıkları önemsemeyin çünkü bunlar çok doğaldır, bunlar hayatın güzellikleridir. Onlarsız hayat nasıl olurdu? O zaman hayatın şiirselliği nerede olurdu? Asla mücadeleleri, hataları önemsemeyin. Bir ineğin yalan söylediğini hiç duymadım fakat o bir inektir, asla bir insan değildir. Bu nedenle asla başarısızlıkları, küçük yoldan sapmaları önemsemeyin, ideale bin kere tekrar sarılın ve bin kere başarısız olsanız da tekrar deneyin. İnsanın ideali her şeyde Tanrı’yı görmektir. Fakat O’nu her şeyde göremiyorsanız, önce O’nu tek bir şeyde, en çok sevdiğiniz şeyde görün ve sonra O’nu başka bir şeyde görün. Ve böylece ilerleyebilirsiniz. Ruh’un önünde sonsuz bir yol vardır. Rahat olun ve sonuçta istediğinize ulaşacaksınız.
“O, Bir, akıldan daha hızlı titreşen, akılın yapabileceğinden büyük hıza ulaşan, tanrıların bile ulaşamadığı ve düşüncenin kavrayamadığıdır. O hareket ederse her şey hareket eder. O’nun içinde her şey vardır. O hareket edendir ve O hareket ettirilemeyendir. O yakındır ve O uzaktır. O her şeyin içindedir. O her şeyin dışındadır, O her şeye nüfuz etmiştir. Her varlığın içinde o aynı Atman’ı gören ve o Atman’ın içinde her şeyi gören insan, hiçbir zaman o Atman’dan uzaklaşmaz. Tüm yaşam ve tüm evren bu Atman içinde görüldüğünde, ancak o zaman insan o sırra ulaşmış demektir. Artık onun için yanılsama yoktur. Evrendeki bu Tekliği gören için artık acı olabilir mi?”
Yaşamın Tekliği, her şeyin Tekliği Vedanta’nın diğer bir büyük temasıdır. Bunun bize, nasıl tüm acılarımızın cehaletten geldiğini gösterdiğini göreceğiz, cehalet ise çokluk fikridir, cehalet insanla insan arasındaki, milletle başka bir millet arasındaki ayrımdır, dünya ile ayın, ay ile güneşin ayrı olduğu fikridir. Atomla atom arasındaki bu ayrılık fikrinden bütün acılar doğar. Fakat Vedanta bu ayrılığın var olmadığını söylüyor, bunun gerçek olmadığını söylüyor. Bu ayrılık tamamen görüntüdedir, yüzeyseldir. Her şeyin yüreğinde daima Birlik vardır. Yüzeyin altına indiğinizde, insanla insan arasında, bir ırkla diğeri arasında, yüksekle düşük, zenginle fakir, tanrılarla insanlar ve insanlarla hayvanlar arasında o Birliğin olduğunu görürsünüz. Eğer yeterince derine inerseniz her şey size o Bir’in çeşitlemeleri olarak görünecektir ve bu Teklik görüşüne ulaşan için artık yanılsama yoktur. Onu ne yanıltabilir? O her şeyin gerçeğini bilir, o her şeyin sırrını bilir. Onun için acı olabilir mi? O ne ister? O her şeyin gerçeğinin izini Tanrı’ya, her şeyin Merkezine, Birliğine kadar sürmüştür ve bu ise Tanrısal Sonsuz Varlılık, Tanrısal Sonsuz Bilinç ve Tanrısal Sonsuz Sevinç’tir. Orada ne hastalık, ne üzüntü, ne acı ne de hoşnutsuzluk vardır. Her şey Mükemmel Birlik ve Mükemmel Sevinçtir. O zaman kimin için yas tutulabilir ki? Gerçek’te ölüm yoktur, acı yoktur, Gerçek’te yas tutulacak ve üzülünecek kimse yoktur. O her şeye nüfuz etmiştir, O Temiz Olan, Şekilsiz Olan, Bedensiz Olan, Lekesiz Olandır. O Bilen’dir, O Büyük Şair’dir, O Var Olan’dır ve O herkese hak ettiğini verendir. Bu cahil dünyaya, cehaletten oluşmuş bu dünyaya tapanlar karanlık içindedir, onu Varlılık olarak kabul edenler ve tüm hayatlarını bu dünyada yaşayıp asla daha iyi ve yüce bir şey bulamayanlar ise çok daha büyük karanlık içindedir. Fakat doğanın sırrını bilenler, doğanın yardımıyla doğanın ötesinde Olan’ı görenler, ölümü aşar ve o doğanın ötesinde Olan’ın yardımıyla Tanrısal Sonsuz Sevincin tadına varırlar. “Ey Güneş, Gerçeği altın çemberiyle kuşatan, kaldır o perdeyi ki sendeki Gerçeği görebileyim. Sende olan Gerçeği biliyorum, senin ışınlarının ve senin ihtişamının gerçek anlamını biliyorum ve senin içinde Parlayanı biliyorum, sende Gerçeği görüyorum ve sende olan şey aynı zamanda bende ve ben O’yum.”
BÖLÜM 7
İDRAK
(Londra, 29 Ekim 1896)
Size Unpanişad’ların birinden bir bölüm okuyacağım. Adı Katha Upanişad. Bazılarınız belki de Sir Edwin Arnold’un Ölümün Sırrı adlı çevirisini okumuşsunuzdur. Geçen bölümlerde, dünyanın kökeni ve evrenin yaratılışı ile başlayan araştırmanın, tatmin edici bir cevap bulamayarak sonradan içe döndüğünü görmüştük. Bu kitap, bu önermeden yola çıkarak insanın içsel doğasını sorgular. İlk olarak, bu dış dünyayı kimin yarattığı ve onun nasıl var olduğu sorulmuştur. Şimdi ise soru şöyledir; “İnsanın içinde onu yaşatan ve onun hareket etmesini sağlayan nedir ve insan öldüğünde ona ne olur?” İlk filozoflar maddeyi incelediler ve nihai sonuca bu şekilde ulaşmaya çalıştılar. En sonunda buldukları en iyi sonuç, evrenin şahsi bir yöneticisinden başka bir şey değildi. Son derece yüce nitelikleri olsa da o tüm amaç ve niyetleriyle bir insandı. Fakat bu gerçeğin tümü olamazdı; bu olsa olsa gerçeğin sadece bir kısmı olabilirdi. Biz bu evreni insanlar olarak görüyoruz ve bizim Tanrı’mız da bizim evrene getirdiğimiz insani açıklamadan ibarettir.
Bir ineğin felsefe ile uğraştığını düşünün, eğer onun bir dini olsaydı onun evreni bir inek evreni olurdu ve o soruna ineksel bir çözüm getirirdi ve onun bizim Tanrı’mızı görmesi mümkün olmazdı. Kedilerin filozof olduğunu düşünün, onlar bir kedi evreni görürlerdi ve evren sorununa kedi çözümü getirirler ve onun idaresinin de kedice olduğunu düşünürlerdi. O halde biz buradan, bizim evrene getirdiğimiz açıklamanın çözümün bütünü olmadığını görüyoruz. Ne de bizim görüşümüz tüm evreni kapsıyor. İnsanın alma eğiliminde olduğu bu muazzam bencil konumu kabul etmek çok büyük bir hatadır. Evrensel soruna getirilen böylesi bir çözümde, bizim gördüğümüz evren bizim kendi özel evrenimizdir, Gerçeğe sadece kendi açımızdan bir bakıştır. O Gerçeği biz duyular aracılığıyla göremeyiz, O’nu kavrayamayız. Biz sadece beş duyusu olan varlıkların bakış açısından evreni biliriz. Başka bir duyu daha edindiğimizi düşünün, o zaman tüm evren bizim için değişecektir. Manyetik duyuya sahip olduğumuzu düşünün, o zaman hiç bilmediğimiz, şu an duyamadığımız veya hissedemediğimiz milyonlarca kuvvetin var olduğunu fark edeceğimiz kuvvetle muhtemeldir. Duyularımız sınırlıdır, onlar gerçekten de son derece sınırlıdır ve bu sınırlamaların var olduğu yer bizim evrenimiz olarak adlandırdığımız yerdir. Bizim Tanrı’mız ise o evrene bizim getirdiğimiz çözümdür fakat bu sorunun bütününe ait bir çözüm olamaz. Fakat insan bu noktada durmaz. O düşünen bir varlıktır ve tüm evrenleri kapsayacak bir çözüm bulmak ister. O aynı zamanda hem insanların, hem tanrıların, hem de tüm de olası varlıkların dünyası olan bir dünya görmek ve tüm fenomenleri açıklayacak bir çözüm bulmak ister.
Görüyoruz ki; biz önce tüm evrenleri içeren evreni bulmalıyız, tüm bu çeşitli varlılık düzlemlerinde mevcut olan ortak bir madde bulmalıyız; biz onu duyularla kavrayabilsek de kavrayamasak da. Eğer biz en düşüğün olduğu gibi en yüksek dünyaların da ortak mülkiyeti olan bir şeyler bulabilirsek, o zaman bizim sorunumuz çözülmüş olur. Her ne kadar tüm varlılığın tek bir temeli olması gerektiğini ancak mantığın kaba kuvvetiyle anlayabilirsek ve ancak o zaman bizim sorunumuz bir çeşit çözüme ulaşabilecekse de, bu çözüm kesinlikle salt bizim gördüğümüz ve duyduğumuz dünya aracılığıyla elde edilemez çünkü bu sadece bütüne kısmi bir bakıştan ibarettir.
O halde tek umudumuz daha derine inmektedir. Erken dönem düşünürleri, merkezden ne kadar uzak olurlarsa çeşitlilik ve farklılıkların da o kadar belirgin olduğunu ve merkeze yakınlaştıkça birliğe o kadar daha yakın olduklarını keşfetmişlerdi. Bir dairenin merkezine ne kadar yakınsak, tüm yarıçapların buluştuğu ortak zemine de o kadar yakın oluruz ve merkezden uzaklaştıkça bizim radyalimiz de diğerlerinden o kadar ayrı olur. Dış dünya merkezden çok uzaktır ve bu nedenle orada tüm varlılık fenomenlerinin buluşacağı ortak bir zemin yoktur. Dış dünya, olsa olsa tüm fenomenin sadece bir parçasıdır. Başka parçalar da vardır, mental, ahlaki ve entelektüel gibi çeşitli varlılık düzlemleri ve bunlardan sadece bir tanesini alıp ondan bütüne ait bir çözüm üretmek imkansızdır. Bu nedenle biz öncelikle tüm varlılık düzlemlerinin başladığı bir merkez bulmak istiyoruz ve ancak sonra buradan yola çıkarak bir çözüm bulmaya çalışabiliriz. Peki o merkez nerededir? O merkez bizim içimizdedir. Kadim bilgeler, daha ve daha derine inmişlerdir, ta ki insan ruhunun en içerdeki özünün tüm evrenin merkezi olduğunu bulana kadar. Tüm düzlemler o tek noktaya doğru çekilirler. Bu ortak zemindir ve biz ancak orada durarak genel bir çözüm bulabiliriz. O halde bu dünyayı kimin yaptığı sorusu çok da felsefi değildir ve ne de bunun çözümünün herhangi bir önemi vardır.
Katha Upanişad son derece mecazi bir dilde konuşur. Bir zamanlar sahip olduğu her şeyi vermesini gerektirecek bir kurban adamış olan çok zengin bir adam varmış. Fakat bu adam samimi değilmiş. Kurban veriyor olmanın getirdiği şan ve şöhreti istiyor fakat sadece kendi kullanmayacağı şeyleri; yaşlı, kısır, kör ve sakat inekleri veriyormuş. Onun Naçiketas adlı bir oğlu varmış. Bu çocuk babasının yaptığı şeyin doğru olmadığını, onun yeminini bozduğunu görüyor fakat ona ne diyeceğini bilemiyormuş. Hindistan’da anne ve baba çocuklarına göre yaşayan tanrılar gibidir. Ve böylece çocuk babasına büyük saygıyla yaklaşmış mütevazı bir şekilde ona; “Baba, beni kime vereceksin? Çünkü senin sözün her şeyin verilmesini gerektiriyor.” diye sormuş. Baba bu soru karşısında çok sinirlenmiş ve “Ne demek istiyorsun oğlum? Bir baba kendi oğlunu mu verecek?” diye cevap vermiş. Çocuk soruyu ikinci, üçüncü defa sormuş ve sonra kızgın baba; “Ben seni Ölüme (Yama) veriyorum.” diye cevap vermiş. Ve hikaye çocuğun Yama’ya, ölüm tanrısına gittiğini söyleyerek devam ediyor. Yama ölen ilk insandır. O cennete gitti ve tüm Pitris’in yöneticisi oldu ve ölen tüm iyi insanlar oraya gider ve onunla beraber uzunca süre yaşarlar. O çok temiz ve kutsaldır, o isminin (Yama) de gösterdiği gibi son derece iffetli ve iyi bir insandır.
İşte çocuk da bu şekilde Yama’nın dünyasında gitmiş. Fakat tanrılar bile kimi zaman evde olmazlar ve bu nedenle çocuk üç gün boyunca orada beklemek zorunda kalmış. Üçüncü günden sonra Yama dönmüş ve “Ey bilgili insan” demiş. “Sen burada yemek yemeden üç gündür bekliyorsun fakat sen son derece saygıdeğer bir misafirsin. Sana selam olsun, Ey Brahmin ve hoş geldin. Evde olmadığım için çok üzgünüm. Fakat bunu telafi edeceğim. Benden her gün için üç şey iste.” Ve çocuk ise; “Benim ilk isteğim babamın bana olan öfkesinin geçmesi ve sen benim gitmeme izin verdiğinde onun bana karşı iyi davranması ve beni tanıması.” Yama bunu kabul etmiş. Sonraki isteği ise insanların cennete gitmesini sağlayan kurbanın ne olduğunu öğrenmekmiş. Buradan Veda’ların Samhita kısmındaki en eski fikrin, parlak bedenlerde tanrılarla beraber yaşanan cennet hakkında olduğunu görüyoruz. Adım adım diğer fikirler gelmiştir fakat onlar pek tatmin edici değildi, daha yüksek bir şeye gereksinim vardı. Eğer cennet böyle olsaydı cennette yaşamak bu dünyada yaşamaktan pek de farklı olmazdı. En iyi ihtimalle bu, hayatı duyusal zevklerle dolu olan sağlıklı ve zengin bir insanın hayatı gibi olurdu. O zaman orası bu maddi dünyadan sadece belki biraz daha rafine bir dünya olurdu. O halde, dışsal maddi dünyanın sorunu asla çözemeyeceğini görüyoruz. Hiçbir cennet sorunu çözemez. Eğer bu dünya sorunu çözemiyorsa, bu dünyanın herhangi bir türevi de sorunu çözemez çünkü biz daima hatırlamalıyız ki; madde, doğa fenomeninin sadece ölçülemeyecek kadar küçük bir parçasıdır. Fenomenin büyük kısmı madde olmayan yapıdadır. Örneğin, hayatımızın her anında düşünceler ve duygular, dışarıdaki maddesel fenomenlere nazaran ne kadar büyük bir rol oynar. O muazzam hareketliliğiyle bu içsel dünya ne kadar da geniştir. Duyu-fenomenleri buna göre çok küçüktür. Cennet çözümü de işte bu hataya düşüyor; fenomenin bütününün dokunmak, tat almak, görmek ve bunu gibi şeylerden ibaret olduğunu söylüyor. İşte bu nedenle bu cennet fikri herkese tam bir tatmin verememiştir. Naçiketas yine de ikinci isteği olarak, insanların bu cennete gitmek için vermesi gereken kurbanı sorar. Veda’larda bu kurbanların tanrıları memnun ettiği ve insanları cennete götürdüğü gibi bir fikir vardır.
Tüm dinleri incelediğinizde, eski olan ne varsa kutsal hale geldiğini görürsünüz. Örneğin, bizim Hindistan’daki atalarımız huş ağacı kabuklarına yazarlardı fakat zaman içerisinde kağıt yapmayı öğrendiler. Fakat huş ağacı kabuğu orada hala çok kutsal olarak görülüyor. Eski zamanlarda yemek yapmak için kullanılan aletler geliştiğinde eski olanlar kutsal hale geldi ve bu tarz fikirler hiçbir yerde Hindistan’da olduğu kadar yaygın değildir. Ateş yakmak için iki dalı birbirine sürtme gibi dokuz veya on bin yıllık eski metotlar hala takip ediliyor. Kurban için de elbette başka bir metot söz konusu olmayacaktır. Bu Asya Arilerinin diğer kolu içinde böyledir. Onların modern torunları, hala şimşekten ateş elde etmekten ve önceden ateşi bu şekilde elde ediyor olduklarını göstermekten hoşlanıyorlar. Başka gelenekleri öğrendiklerinde bile kutsal hale gelmiş olan eskileri korumaya devam ediyorlar. Bu İbraniler içinde böyledir. Onlar da eskiden parşömen üzerine yazıyorlardı. Şimdi kağıt üzerine yazıyorlar fakat parşömen onlara göre hala çok kutsaldır. Bu tüm milletler için geçerlidir. Şimdi kutsal olarak kabul ettiğiniz tüm dinsel törenler sadece eski birer gelenekten ibarettir ve Vedik kurban anlayışı da bu yapıdadır. Zaman içerisinde daha iyi yaşam formları buldukça fikirleri gelişmiş fakat bu eski formlar kalmaya devam etmiştir. Zaman zaman bunlar uygulanmış ve böylece kutsal bir anlam kazanmışlardır.
Sonra birtakım insanlar bu kurban anlayışını sürdürmeyi kendi işleri olarak görmüşlerdir. Bunlar kurbanlar üzerine spekülasyon yapan rahiplerdi ve bu kurbanlar onlar için her şey haline gelmişti. Tanrılar bu kurbanların tadını çıkarırken bu dünyadaki her şeyin kurbanların gücü ile elde edilebileceği kabul edilmişti. Eğer belirli kurbanlar verilirse, belirli ilahiler söylenirse, belirli özel formda sunaklar yapılırsa tanrıların her şeyi vereceğine inanılıyordu. Bu nedenle Naçiketas nasıl bir kurbanın insanın cennete gitmesini sağlayacağını sormuştu. İkinci istek de, bu kurbanın bundan böyle onun adıyla anılması sözünü veren Yama tarafından yerine getirildi.
Sonra üçüncü istek gelir ve burada Upanişad tam anlamıyla başlar. Çocuk; “Şöyle bir zorluk var: bir insan öldüğünde bazıları onun öldüğünü bazıları ise ölmediğini söylüyor. Ben senin yol göstermenle bunu anlamak istiyorum.” diye sordu. Fakat Yama korkuya kapılmıştı. O diğer iki isteği yerine getirmekten çok memnundu. Şimdi ise; “Eski zamanlardaki tanrılar da bu konuyu çözmeye çalışmışlardı. Bu ince kanunu anlamak kolay değildir. Başka bir istekte bulun, Ey Naçiketas, beni bu konuda zorlama, beni rahat bırak.” diyordu.
Çocuk kararlıydı ve; “Söylediğin, tanrıların bile bu konuda şüpheleri olduğu ve bunun anlaşılması kolay olmayan bir konu olduğu doğru, Ey Ölüm. Fakat ben senin gibi başka birini bulamam ve buna eşdeğer başka bir istek yoktur.” dedi.
Ölüm; “Benden yüzlerce yıl yaşayacak çocuklar ve torunlar iste, sığırla, filler, altın ve atlar iste. Bu dünya üzerinde imparatorluk iste ve istediğin kadar çok yaşa. Veya zenginliğe ve uzun yaşama dair başka bir istek seç. Veya bu dünya üzerinde bir kral olmayı iste Ey Naçiketas. Ben senin tüm arzulardan zevk almanı sağlarım. Bu dünyada elde edilmesi zor olan tüm arzuları iste, tüm bu huriler, arabalar ve müzik, insan tarafından elde edilemeyecek her şey senindir. Bırak onlar sana hizmet etsin fakat bana ölümden sonra ne geldiğini sorma.”
Naçiketas; “Bunlar sadece bir günlüktür, Ey Ölüm. Onlar tüm duyu organlarının enerjisini tüketir. En uzun hayat bile çok kısadır. Bu atlar ve arabalar, danslar ve şarkılar senin olsun. İnsan zenginlikle tatmin olamaz. Sen’i görüyorken biz nasıl zenginliği sürdürebiliriz? Biz ancak Sen istediğin sürece yaşayabiliriz.”
Yama bu cevaptan memnun olmuştu ve; “Mükemmellik bir şeydir ve zevk ise baka bir şey; bu iki şeyin farklı sonuçları vardır ve insanı farklı yönlere götürürler. Mükemmelliği seçen temiz hale gelir. Zevki seçen ise doğru yolu kaybeder. Hem mükemmellik hem de zevk kendilerini insana sunar, her ikisini de gözden geçirmiş olan bilge insan birini diğerinden ayırır. O, mükemmelliği zevkten üstün tutar fakat aptal insan bedenin zevklerini seçer. Ey Naçiketas, sadece görünürde istenebilir olan şeyler üzerine düşündükten sonra sen bilgece onları terk ettin.“ dedi. Ölüm sonra Naçiketas’a öğretmeye devam etti.
Şimdi, çok gelişmiş bir vazgeçiş fikrine ve insanın zevke dair isteklerini yenmediği sürece onun içinde gerçeğin parlamayacağını söyleyen Vedik ahlak anlayışına geliyoruz. Duyularımız bu boş istekleri haykırmaya devam ettiği ve bizi her an dışarıya doğru sürüklediği sürece, bizi dışarıdaki her şeyin kölesi haline getirdiği ve bir küçük renk, bir küçük tat, bir küçük dokunuşun esiri yaptığı sürece, gerçek nasıl yüreklerimizde kendini ortaya koyabilir?
Yama devam etti; “Ötede olan, asla aklı zenginlikle bulanmış düşüncesiz çocuğun önünde yükselmez. İnsanlar; ‘Bu dünya var ve bundan başka bir şey yok.’ diye düşündükleri için tekrar ve tekrar benim gücümün altına girerler. Bu gerçeği anlamak çok zordur. Çoğu bunu sürekli duysa bile anlamaz çünkü konuşan muhteşem olmalıysa dinleyen de öyle olmalıdır. Öğreten muhteşem olmalıdır aynı şekilde öğrenen de. Ne de akıl boş argümanlarla karıştırılmalıdır çünkü bu artık bir argüman meselesi değil, bir gerçek meselesidir.” Biz her dinin inanç üzerine kurulu olduğunu öğrendik. Bize körlemesine inanmak gerektiği öğretildi. Bu kör inanca hiç şüphe yok ki itiraz edilebilir fakat analiz ettiğimizde bunun arkasında çok büyük bir doğruluk payının olduğunu görürüz. Onun gerçek anlamı, şimdi bizim okumakta olduğumuz şeydedir. Akıl boş argümanlarla karıştırılmamalıdır çünkü argümanlar bizim Tanrı’yı bilmemize yardım etmeyecektir. Bu bir gerçek meselesidir, argüman meselesi değil. Tüm argümanlar ve muhakeme, birtakım algılara dayanır. Bunlar olmadan herhangi bir argüman olamaz. Muhakeme, zaten önceden algılamış olduğumuz belirli gerçekler arasında karşılaştırma yapma metodudur. Eğer bu algılanmış gerçekler zaten orada olmasaydı muhakeme de olamazdı. Eğer bu dışsal fenomenler için doğru ise neden içsel fenomenler için de doğru olmasın? Kimyager belirli kimyasalları alır ve bunun neticesinde belirli sonuçlar üretilir. Bu sonuç gerçektir, onu görürsünüz, onu hissedersiniz ve onu tüm kimyasal argümanlarınızı üzerine inşa ettiğiniz temel haline getirirsiniz. Bu fizikçiler için de böyledir, tüm diğer bilimler için de. Tüm bilgi belirli gerçeklerin algılanmasına dayanmalıdır ve biz ancak bunun üzerine kendi muhakememizi kurabiliriz. Fakat tuhaf bir şekilde insanlığın büyük çoğunluğu özellikle şimdiki zamanlarda dinde böyle bir algılamanın mümkün olmadığını, dinin sadece boş argümanlarla kavranabileceğini düşünüyorlar. Bu nedenle bize aklı boş argümanlarla karıştırmak gerektiği söyleniyor. Din bir gerçek meselesidir, konuşma meselesi değil. Biz kendi ruhlarımızı analiz etmeli ve orada ne olduğunu bulmalıyız. Onu anlamalı ve anladığımızı da idrak etmeliyiz. Din budur. O halde bir Tanrı olup olmadığı sorusu asla argümanlarla kanıtlanamaz çünkü argümanlar bir tarafta olduğu kadar diğer tarafta da vardır. Fakat eğer bir Tanrı varsa, O bizim kendi yüreklerimizdedir. Siz O’nu hiç gördünüz mü? Bu dünyanın var olup olmadığı sorusu henüz cevaplanmamıştır ve idealistlerle realistler arasındaki tartışmanın bir sonu yoktur. Fakat biz bu dünyanın var olduğunu biliriz. O halde yaşamın tüm sorularının cevabı için gerçeklere doğru gitmeliyiz. Dışsal bilimde olduğu gibi dinde de algılanması gereken birtakım gerçekler vardır ve din bunlar üzerine inşa edilecektir. Elbette aşırı uçlar, bir dinin her dogmasına inanmanız gerektiğini söyleyecektir. Her şeye inanmanızı isteyen insan kendisini alçaltır ve eğer ona inanırsanız o sizi de alçaltacaktır. Sadece dünyanın bilgelerinin bize kendi akıllarını analiz ettiklerini ve bu gerçekleri bulduklarını söyleme hakkı vardır ve biz de ancak onların yaptığının aynısını yaptığımızda buna inanırız, asla bundan önce değil. Fakat şunu daima hatırlamalısınız ki; dine saldıranların yüzde 99.99’u hiçbir zaman kendi akıllarını analiz etmemişlerdir ve asla gerçeklere ulaşmak için mücadele etmemişlerdir. O halde onların argümanlarının din karşısında bir ağırlığı yoktur ve bu sözler bizi; “Siz güneşe inanan aptallarsınız.” diye bağıran kör insandan fazla etkilemeyecektir.
Bu idrak fikri öğrenilmesi ve korunması gereken çok önemli bir fikirdir. Dinler arasındaki bu karmaşa, kavga ve farklılık ancak biz dinin kitaplarda ve tapınaklarda olmadığını anladığımızda sona erecektir. Bu doğru bir algıdır. Ancak gerçekten Tanrı’yı ve ruhu algılamış olan insanın dini vardır. En yüksek dini konuşmacı ile en cahil materyalist arasında gerçek bir fark yoktur. Biz hepimiz ateistiz, bunu itiraf edelim. Entelektüel kabul bizi dinselleştirmez. Bir Hristiyanı veya Muhammed’e inanan birini veya dünyadaki herhangi başka bir dinin takipçisini alın. Tepe Vaaz’ının gerçeğini gerçekten idrak etmiş herhangi bir insan mükemmel olabilir ve hemen bir tanrı haline gelebilir. Dünyada milyonlarca Hristiyan olduğu söyleniyor. Bunun anlamı insanlığın o Vaaz’ı idrak etmeye çalışabileceğidir. Yirmi milyon içerisinde bir kişi bile gerçek bir Hristiyan değildir.
Hindistan’da da milyonlarca Vedantin olduğu söyleniyor. Fakat eğer bin kişiden sadece biri gerçekten dini idrak etmiş olsaydı, bu dünya çok değişmiş olurdu. Biz hepimiz ateistiz ve biz yine de bunu kabul eden insanlarla kavga etmeye çalışıyoruz. Biz hepimiz karanlık içindeyiz; din bizim için sadece entelektüel bir kabulden ibaret, salt konuşma, başka bir şey değil. Biz genellikle iyi konuşabilen bir insanı dindar olarak nitelendiriyoruz. Fakat bu din değildir. “Kelimeleri bir araya getirmenin muhteşem metotları, retorik güçler ve kitaplardaki metinleri açıklamanın çeşitli yolları – bunlar sadece eğitimlilerin zevki içindir, din için değil.” Din ancak ruhlarımızda gerçek idrak başladığında gelir. Bu dinin doğuşu olacaktır ve biz ancak o zaman ahlaklı oluruz. Şimdi ise biz hayvanlardan daha ahlaklı değiliz. Biz şu an sadece toplumun kırbacı altında eziliyoruz. Eğer toplum bugün; “Eğer çalarsan seni cezalandırmayacağım.” dese, hepimiz birbirimizin mallarına göz dikeriz. Bizi ahlaklı yapan polistir. Bizi ahlaklı yapan toplumsal görüştür ve biz gerçekten hayvanlardan sadece biraz daha iyi durumdayız. Kendi yüreklerimizin derinliklerinde bunun böyle olduğunu çok iyi anlıyoruz. Öyleyse ikiyüzlülüğü bırakalım. Dindar olmadığımızı itiraf edelim ve başkalarına tepeden bakma hakkımız olmadığını böylece görelim. Hepimiz kardeşiz ve biz ancak dini idrak ettiğimizde gerçekten ahlaklı olacağız.
Eğer siz bir ülkeyi görmüşseniz ve bir insan size onu görmediğinizi kabul ettirmeye çalışıyorsa bile siz yüreğinizin derinliklerinde o ülkeyi gördüğünüzü bilirsiniz. O halde siz dini ve Tanrı’yı bu dış dünyayı gördüğünüzden çok daha kuvvetli bir şekilde gördüğünüzde, hiçbir şey sizin inancınızı sarsamayacaktır. İşte o zaman sizin gerçekten inancınız vardır. Bu sizin Gospel’inizdeki sözler ile söylenmek istenen şeydir; “Bir hardal tohumu tanesi kadar bile inanca sahip.” O zaman siz Gerçeği bilirsiniz çünkü siz Gerçeğin kendisi haline gelmişsinizdir.
Bu Vedanta’nın düsturudur – dini idrak edin, konuşmanın önemi yoktur. Fakat bunu yapmak çok zordur. O, Kendisini atomun içine saklamıştır, o Kadim Olan her insan yüreğinin en içsel girintilerinde olandır. Bilgeler O’nu içgözlemin gücü ile idrak etmişlerdir ve onlar hem neşenin hem de kederin ötesine, bizim erdem ve ahlaksızlık dediğimiz şeylerin ötesine, iyi ve kötü eylemlerin ötesine, var olma ve var olmamanın ötesine geçmişlerdir; O’nu gören Gerçeği de görmüştür. Fakat o zaman cennete ne olur? Bu, mutluluğun içinden mutsuzluğun çıkarılması fikridir. Diğer bir deyişle bizim istediğimiz; bu hayatın neşelerinden kederleri çıkarmaktır. Hiç şüphesiz bu çok iyi bir fikirdir fakat bu aynı zamanda bir hatadır çünkü mutlak iyilik diye bir şey olmadığı gibi mutlak kötülük diye bir şey de yoktur.
Bir gün sadece bir milyon poundluk mülkünün kaldığını öğrenip; “Ben yarın ne yapacağım?” diyerek intihar eden Roma’daki zengin adamı hepiniz duymuşsunuzdur. Ona göre bir milyon pound yoksulluk demekti. Neşe nedir ve acı nedir? Bunlar yok olan niceliklerdir, daima yok olan. Ben çocukken taksi şoförü olsam, hep araba kullanarak çok mutlu olacağımı düşünmüştüm. Şimdi öyle düşünmüyorum. Siz hangi neşeye güveniyorsunuz? Bu hepimizin anlaması gereken bir noktadır ve bu bizi en son terk edecek batıl inançlardan biridir. Herkesin mutluluk fikri farklıdır. Her gün bir parça haşhaş yutmadan mutlu olamayan bir adam görmüştüm. Bu benim için çok kötü bir cennet olurdu. Arap şiirinde güzel bahçeleri olan, içinden nehirler akan cennetlerden tekrar ve tekrar bahsedildiğini görüyoruz. Ben hayatımın büyük bir kısmında çok fazla suyu olan bir ülkede yaşadım; her yıl birçok köy su altında kalıyor ve binlerce hayat sele kurban gidiyordu. O halde benim cennetim, arasından nehirlerin aktığı bahçeler olamaz, ben çok az bir yağmurun yağdığı bir ülkeyi tercih ederim. Bizim mutluluklarımız her zaman değişir. Eğer genç bir adam cenneti hayal ediyorsa, o içinde güzel bir karısı olacak olan cenneti hayal eder. Aynı adam yaşlandığında ise artık bir eş istemez. Eğer bizim ihtiyaçlarımız kendi cennetimizi yaratıyorsa, o cennet bizim ihtiyaçlarımız değiştikçe değişecektir. Eğer bizim, varlılığın nedeninin duyu zevkleri olduğunu düşünen bazılarınınki gibi bir cennetimiz olsaydı, biz o zaman ilerleyemezdik. Bu ruha söylenebilecek en korkunç lanet olurdu. Küçük bir ağıt ve dans ve sonra bir köpek gibi ölüp gitmek! Bu, sizin bu dünyanın küçük neşeleri için ağladığınızda yaptığınız şeyin ta kendisidir çünkü siz gerçek neşenin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Felsefenin söylediği; neşelerden vazgeçmek değil fakat neşenin gerçekte ne olduğunu bilmek gerektiğidir. Norveçli cenneti; herkesin Odin’in önünde oturduğu muazzam bir savaş alanıdır, onlar orada yaban domuzu avına çıkar ve sonra savaşa gidip birbirlerini keserler. Fakat saatler süren bu savaşın sonunda bir şekilde tüm yaralar iyileşir ve sonra hepsi yaban domuzunun pişirildiği salona gidip eğlenirler. Ve sonra vahşi domuz tekrar şekil alır ve ertesi gün avlanmak için tekrar hazır hale gelir. Bu, bizim cennetimizle aşağı yukarı aynıdır, sadece bizim fikirlerimiz belki buna göre biraz daha rafine olabilir. Biz de vahşi yaban domuzlarını avlamak ve tüm zevklerin devam edeceği bir yere gitmek istiyoruz, aynı Norveçlinin vahşi yaban domuzunun avlandığını ve her gün yendiğini ve ertesi gün tekrar iyileştiğini hayal etmesi gibi.
Felsefe, asla değişmeyen mutlak bir neşenin var olduğunu söylüyor. Bu neşe bizim bu hayatta sahip olduğumuz neşe ve mutluluklar olamaz. Fakat Vedanta, bu yaşamda neşeli olan her şeyin de aslında o gerçek neşenin bir parçası olduğunu çünkü var olan tek neşenin o olduğunu gösteriyor. Her an biz gerçekten o mutlak sevincin tadına varıyoruz, o ne kadar örtülü de olsa, yanlış anlaşılmış ve karikatürize edilmiş de olsa. Herhangi bir kutsanmışlığın, sevincin veya neşenin olduğu yerde, hatta çalan hırsızın neşesinde bile, o mutlak sevincin tezahürü vardır, sadece o tüm yabancı koşullarda olduğu gibi biraz belirsiz ve muğlaktır ve bu nedenle o yanlış anlaşılır. Onu anlamak için önce negatif taraftan geçmeliyiz ve ancak sonra pozitif taraf başlayacaktır. Cehaleti ve yanlış olan her şeyi terk etmeliyiz ve o zaman gerçek bize kendisini göstermeye başlayacaktır. Gerçeği kavradığımızda ise başlangıçta terk ettiğimiz şeyler, yeni bir şekil ve form alıp bize yeni bir ışıkla görünecek ve tanrısallaşacaktır. Onlar yüceleşecektir ve biz ancak o zaman onları gerçek ışıklarında anlayabileceğiz. Fakat onları anlamak için öncelikle onları terk etmeli ve sonra onları tanrısallaşmış olarak geri almalıyız. Tüm acılarımızı ve ıstıraplarımızı ve tüm küçük neşelerimizi terk etmeliyiz.
“Tüm Veda’ların ortaya koyduğunu, tüm kefaretlerle ilan edilmekte olanı, tüm insanların aradığının ne olduğunu size bir kelime ile söyleyeceğim – bu ‘Om’ dur.” Bu “Om” kelimesinin Veda’larda çok fazla övüldüğünü ve çok kutsal olarak kabul edildiğini görürsünüz.
Yama şimdi bu soruyu; “Beden öldüğünde insana ne olur?” sorusunu; “Bilge Olan asla ölmez, O asla doğmamıştır, O hiçbir şeyden ortaya çıkmaz ve hiçbir şey O’ndan ortaya çıkmaz. Doğmamış, Ebedi, Sonsuz, Kadim Olan, asla bedenin dağılmasıyla dağılmaz. Eğer katil öldürebileceğini düşünüyorsa veya kurban öldürüldüğünü düşünüyorsa, her ikisi de Gerçeği bilmiyordur çünkü ÖzBen ne ölür ne de öldürülür.” Bu son derece muazzam bir duruştur. İlk satırdaki “bilge” sıfatına dikkatinizi çekmek isterim. İlerlediğimizde Vedanta’nın idealinin; kimi zaman daha sönük veya daha parlak ifade edilse de tüm bilgeliğin ve temizliğin zaten Ruh’un içinde var olduğunu - tüm farklılıkların bu çeşitli ifadelerden ibaret olduğunu göreceğiz. İnsanla insan arasındaki ve yaradılışın tümündeki farklılıklar türde değil sadece derecededir. Herkesin arka planı, herkesin gerçeği; o aynı Sonsuz, Daima Kutsanmış, Daima Temiz ve Daima Mükemmel Olan’dır. O Atman’dır, Ruh’tur, azizde de günahkarda da, mutlu olanda da acı çekende de, güzelde de çirkinde de, insanlarda da hayvanlarda da O hep aynıdır. O tek Parlayandır. Farklılıklara neden olan ise ifade gücüdür. Bazı şeylerde O daha çok ifade edilir, diğerlerinde daha az fakat bu ifade farklılıklarının Atman üzerinde bir etkisi yoktur. Eğer bir insanın giydiği kıyafetlerden biri bedenini diğer kıyafetten daha çok gösteriyorsa, bu onun bedeninde bir fark yaratmaz, fark kıyafetlerdedir. Hep hatırlamalıyız ki; Vedanta felsefesinde iyi veya kötü diye bir şey yoktur, bunlar iki farklı şey değildir, aynı şey iyidir veya kötüdür ve fark sadece derecededir. Bugün mutluluk verici olarak nitelendirdiğim şeyi yarın başka şartlar altında acı olarak adlandırabilirim. Bizi ısıtan ateş bizi yakıp yok edebilir de, bu ateşin suçu değildir. İşte Ruh da temiz ve mükemmel olduğu için, kötülük yapan insan aslında kendisine yalan söylüyordur, o kendi gerçek doğasını bilmez. Katilde bile o temiz Ruh vardır, O ölmez. Bu o katilin hatasıdır; o, O’nu ortaya çıkaramamıştır, O’nu kapatmıştır. Ne de öldürüldüğünü düşünen adamdaki Ruh öldürülür, O sonsuzdur. O asla öldürülemez, asla yok edilemez. “En küçükten sonsuz kere daha küçük, en genişten sonsuz kere daha geniş, o her şeyin Tanrı’sı her insan yüreğinin derinliklerinde mevcuttur. Günahsız, tüm acılardan yoksun olan, O’nu Tanrı’nın merhametiyle görür, Bedensiz fakat bedende yaşayanın, Mekansız fakat tüm mekanı dolduranın, Sonsuz, Her zaman her yerde Olan’ın Ruh olduğunu bilen bilgeler asla acı çekmezler.”
“Atman konuşma gücüyle idrak edilmez ne de geniş bir entelektle, ne de Veda’ların incelenmesiyle.” Bu çok cesurca bir ifadedir. Size daha önce söylediğim gibi, bilgeler çok cesur düşünürlerdir ve onlar asla herhangi bir yerde durmadılar. Hindistan’da Veda’ların, Hristiyanların İncil’e bakışından çok daha yüksek bir ışıkta algılandığını biliyorsunuz. Sizin vahiy fikriniz insanın Tanrı’dan ilham aldığına dayanır fakat Hindistan’daki fikir ise şudur; tüm bu şeyler vardır çünkü onlar Veda’larda mevcuttur. Veda’larla tüm yaradılış ortaya çıkmıştır. Bilgi denilen her şey Veda’larda vardır. Oradaki her kelime kutsaldır ve sonsuzdur, ruh gibi sonsuzdur, başı ve sonu yoktur. Yaradan’ın tüm aklı sanki bu kitapta mevcuttur. Bu Hindistan’da Veda’ların görüldüğü ışıktır. Bir şey neden ahlaklıdır? Çünkü Veda’lar öyle söyler. Bir şey neden ahlaksızdır? Çünkü Veda’lar öyle söyler. İşte bu nedenle bu bilgelerin gerçeğin Veda’ları inceleyerek bulunamayacağını söylemesi son derece cesurcadır. “Tanrı kimden memnunsa ona Kendisini gösterir.” Fakat o zaman bunu yandaşlık gibi bir şey olduğu itirazı önce sürülebilir. Fakat Yama açıklamaya devam ediyor; “Kötülük yapanlar, akılları barış içinde olmayanlar asla Işığı göremezler. Ancak yüreklerinde içten, eylemlerinde temiz, duyuları kontrol altında olanlara o ÖzBen Kendisini gösterir.”
İşte size güzel bir örnek. ÖzBen’i yolcu olarak, bu bedeni at arabası, entelekti sürücü, aklı dizginler ve duyuları da atlar olarak düşünün. Atları kontrol altında, dizginleri kuvvetli ve sürücüsünün (entelekt) elinde sıkıca tutulmakta olan insan hedefe ulaşır. Fakat atları (duyular) kontrol altında olmayan, dizginleri (akıl) iyi idare edilmeyen insan yok oluşa gider. Her varlığın içinde olan bu Atman Kendisini gözler veya duyularla ortaya çıkarmaz fakat ancak aklı temiz ve rafine hale gelmiş olanlar O’nu idrak edebilirler. Tüm seslerin, tüm görüntülerin ötesinde, tüm şeklin ötesinde mutlak, tüm tatların ve dokunuşların ötesinde sonsuz, başı ve sonu olmayan ve hatta doğanın bile ötesindeki Değişmez Olan’ı idrak eden kendisini böylece ölümden özgüleştirir. Fakat bu çok zordur. Sanki bir jiletin kenarında yürümek gibidir, yol uzun ve çok tehlikelidir fakat mücadele etmeye devam edin, umutsuzluğa kapılmayın. Uyanın, kalkın ve hedefe ulaşıncaya kadar asla durmayın.
Tüm Upanişad’larda bulunan tek temel fikir bu idrak ile ilgilidir. Buna dair pek çok soru ortaya çıkacaktır özellikle de modern insandan. Fayda sorusu veya bunun gibi çok çeşitli sorular gelecektir fakat bu soruların hepsinde kendi geçmiş ilişkilendirmelerimizin bizi yönlendirdiğini görürüz. Fikirlerin ilişkilendirilmesi bizim akıllarımızın üzerinde muazzam bir güce sahiptir. Çocukluktan itibaren bir Şahsi Tanrı’yı ve aklın şahsiliğini duyagelmiş insanlar için bu fikirler elbette sert ve anlaşılması zor görünecektir fakat eğer onlar bu fikirleri dinleseler ve onların üzerine düşünseler, bu fikirler onların hayatlarının bir parçası haline gelecek ve artık onları korkutmayacaktır. Genellikle yükselen en büyük soru felsefenin faydası sorusudur. Buna verilecek tek bir cevap vardır; eğer faydalılık zemininde insanlar için zevk aramak iyi ise zevki dinsel boyutta olanlar neden orada bu zevki aramasın? Çünkü duyu zevkleri çoğu insanı memnun eder, onlar hep bu zevkleri ararlar fakat bu zevklerin memnun etmediği, daha yüksek zevkler arayan başkaları da olabilir. Köpeğin memnuniyeti sadece yemek ve içmektedir. Köpek, her şeyden vazgeçip bazı yıldızların konumunu incelemek için bir dağın tepesinde yaşamaya başlayan bilim adamının zevkini anlayamaz. Köpekler ona gülebilir ve onun deli olduğunu düşünebilirler. Belki de bu zavallı bilim adamının evlenmek için bile yeterli parası olmamış olabilir ve bu nedenle belki de o son derece basit yaşam sürer. Köpekler ona gülse bile bilim adamı şöyle der; “Sevgili köpek, senin zevkin sadece duyulardadır ve sen bunun ötesinde bir şey bilmezsin fakat benim için bu en zevkli hayattır ve senin nasıl kendi zevkini kendi tarzında arama hakkın varsa benim de kendi tarzımda bunu aramaya hakkım var.” Hata şudur; biz tüm dünyayı kendi düşünce düzlemimize bağlamak ve kendi aklımızı tüm evrenin ölçüsü haline getirmek istiyoruz. Sizin için belki o eski duyusal zevkler en büyük zevklerdir fakat bu, benim zevklerimin de aynı olmasını gerektirmez ve eğer siz bunda ısrar ederseniz kaçınılmaz olarak ben sizden farklılaşırım. İşte dünyevi faydacı insan ile dindar insan arasındaki fark budur. Birinci; “Bakın ben ne mutluyum. Param var ve aklımı dinle meşgul etmiyorum. Din bana o kadar uzak ki ve ben onsuz çok mutluyum.” der. Buraya kadar tüm faydacılar için her şey yolunda. Fakat bu dünya korkunçtur. Eğer bir insan kendi arkadaşlarını herhangi bir şekilde incitmeden mutluluğa ulaşabiliyorsa, Tanrı onun yardımcısı olsun fakat bu insan bana gelip; “Sen de bu şeyleri yapmalısın, eğer yapmazsan aptalsın.” derse ben ona; “Sen yanılıyorsun çünkü sana zevk veren tüm bu şeylerin benim için en ufak bir çekiciliği yok. Eğer bir avuç altının peşinde koşmam gerekseydi benim hayatım yaşamaya değer olmazdı! Bu durumda ölmeyi tercih ederim.” derdim. Dindar bir adamın vereceği cevap işte budur. Gerçek şu ki; din sadece bu düşük şeyleri sona erdirmiş olan insanlar için mümkündür. Biz kendi deneyimlerimizi edinmeli, kendi koşuşturmalarımızı yaşamalıyız. Ancak bu koşuşturma sona erdiğinde diğer dünya açılacaktır.
Duyusal zevkler kimi zaman başka bir evreye, tehlikeli ve yoldan çıkarıcı bir evreye dönüşür. Hepiniz en eski zamanlarda ve her dinde, yaşamın tüm acılarının sona ereceği ve sadece neşe ve zevklerin kalacağı ve bu dünyanın cennete dönüşeceği bir zaman geleceği fikrinden bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Ben buna inanmıyorum. Bu dünya her zaman bu dünya olarak kalacaktır. Bu dünyadaki ıstırap, bedendeki kronik romatizmaya benzer; onu bir yerden çıkarıp atarsanız o başka bir yere gider, oradan da uzaklaştırırsanız başka bir yerinizde onu hissedersiniz. Ne yaparsanız yapın o hala oradadır. Eski zamanlarda insanlar ormanlarda yaşıyorlar ve birbirlerini yiyorlardı; modern zamanlarda ise insanlar birbirlerinin etini yemiyorlar fakat birbirlerini dolandırıyorlar. Tüm ülkeler ve şehirler dolandırıcılıkla harap ediliyor. Bu durum pek de ilerlemeye işaret etmiyor. Sizin dünyada ilerleme olarak adlandırdığınız şey isteklerin artmasından başka bir şey değildir. Bana göre kesin olan bir şey varsa o da; tüm acıları isteklerin getirdiğidir, dilenci durmadan bir şeyler dilenirken sahip olma isteği dışında herhangi bir şey göremez ve daima fazlasını ve daha fazlasını ister. Eğer isteklerinizi tatmin etme gücü aritmetik olarak artıyorsa, isteme gücü geometrik olarak artar. Bu dünyadaki mutluluğun ve acının toplamı her zaman aynıdır. Eğer okyanusta bir dalga oluşursa, bu okyanusun başka bir yerinde bir girdaba neden olur. Eğer bir insana mutluluk geliyorsa, bir başkasına veya belki de bir hayvana mutsuzluk gelecektir. İnsanlar sayıca artıyor ve bazı hayvanlar azalıyor; biz onları öldürüyor ve onların topraklarını alıyoruz, onların tüm yaşama imkanlarını ellerinden alıyoruz. O zaman mutluluğun artıyor olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Güçlü ırklar zayıf olanları yiyip bitiriyor fakat siz güçlü ırkın çok mutlu olacağını mı sanıyorsunuz? Hayır, onlar da kendi kendilerini öldürmeye başlayacaklardır. Ben, pratik açıdan bu dünyanın cennet haline gelebileceğini düşünmüyorum. Gerçekler bunun karşısında. Ayrıca teorik açıdan da bunu mümkün olmadığını görüyorum.
Mükemmellik her zaman sonsuzdur. Biz zaten sonsuzuz ve biz bu sonsuzluğu tezahür ettirmeye çalışıyoruz. Siz ve ben ve tüm varlıklar bunu tezahür ettirmeye çalışıyor. Buraya kadar her şey doğru. Fakat bu gerçekten yola çıkarak bazı Alman filozoflar; bu tezahürün, biz mükemmel tezahüre ulaşıncaya ve mükemmel varlıklar haline gelinceye kadar daha ve daha yükseleceğine dair tuhaf bir teori başlatmışlardır. Mükemmel tezahür ile kastedilen şey nedir? Mükemmel, sonsuz anlamına gelir ve tezahürün anlamı ise sınırlamadır ve bu ise bizim sınırsız sınırlılar haline geleceğimiz anlamına gelir ki bu ifade kendi içinde çelişmektedir. Böyle bir teori belki çocukları memnun edebilir fakat bu teori onların aklını yalanlarla zehirler ve din için de çok kötüdür. Fakat biz biliyoruz ki bu dünya düşüktür, insan Tanrı’nın düşmüş halidir, Adem’in düşüşünde olduğu gibi. Bugün insanın düşük olduğunu söylemeyen bir din yoktur. Biz hayvanların seviyesine düştük ve şimdi yukarı gitmeye, bu tutsaklıktan kurtulmaya çalışıyoruz. Fakat biz hiçbir zaman Sonsuz’u burada tam anlamıyla tezahür ettiremeyeceğiz. Çok çabalayacağız fakat burada, duyularla bağlı halde iken mükemmel olmanın mümkün olmadığını anlayacağımız bir zaman gelecektir. Ve o zaman biz asıl Sonsuzluk halimize doğru gitmeye başlayacağız.
İşte bu vazgeçiştir. Bu zorluktan içinde bulunduğumuz süreci tersine çevirerek çıkmalıyız ve ancak o zaman ahlaklılık ve hayırseverlik başlayacaktır. Tüm etik kanunların ortak düsturu nedir? “Ben değil, sen.” ve bu “ben”, kendisini dış dünyada tezahür ettirmeye çalışan arkadaki Sonsuz’un sonucudur. Bu küçük “ben” sonuçtur ve onun geri dönmesi ve Sonsuz’a, kendi doğasına katılması gerekecektir. Ne zaman; “Ben değil kardeşim sen.” derseniz siz geri dönmeye çalışıyorsunuzdur ve ne zaman; ”Sen değil, ben.” derseniz Sonsuz’u duyuların dünyasında tezahür ettirmeye çalışma hatasına düşüyorsunuzdur. Bu dünyaya mücadeleler ve kötülükler getirir fakat bir zaman sonra vazgeçiş gelmelidir, sonsuz vazgeçiş. Bu küçük ”ben” artık ölmüştür, yok olmuştur. Neden bu küçük hayatı bu kadar çok önemseyesiniz? Yaşamaya ve bu hayatın tadını çıkarmaya dair tüm bu boş istekler burada veya başka bir yerde mutlaka ölüm getirecektir.
Eğer biz hayvanlardan gelişerek gelmişsek, hayvanlar da düşmüş insanlar olabilir. Bunun böyle olmadığını nerden biliyorsunuz? Evolüsyonun (evrim) kanıtının; adım adım yükselmekte olan bir skalada, en düşüğünden en yükseğine kadar bir dizi beden bulmak olduğunu biliyorsunuz. Fakat nasıl bunun daima düşükten yükseğe doğru olduğunu ve yüksekten düşüğe doğru olmadığını söyleyebiliyorsunuz? Bu argüman iki yönlüdür ve herhangi biri doğru ise diğeri de doğrudur, bu dizi kendisini yukarı ve aşağı giderek tekrarlar. İnvolüsyon olmadan nasıl evolüsyon olabilir? Bizim daha yüksek yaşam için mücadelemiz, bizim yüksek bir halden düşmüş olduğumuzu gösterir. Ben; İsa, Budda ve Vedanta tarafından tek bir ses olarak ortaya konan şu fikre; hepimizin zaman içerisinde mükemmel hale ancak bu mükemmelsizlikten vazgeçerek ulaşacağımız fikrine inanıyorum. Bu dünya bir hiçtir. O en iyi ihtimalle Gerçeğin gölgesi, O’nun çirkin bir karikatürüdür. Biz o Gerçeğe gitmeliyiz. Vazgeçiş bizi O’na götürecektir. Vazgeçiş bizim gerçek hayatımızın temelidir, bizim gerçek hayatımız kendimizi düşünmediğimizde başlar. Bu küçük ayrı ben ölmelidir. O zaman biz Gerçeğin içinde olduğumuzu ve o Gerçeğin Tanrı olduğunu ve O’nun bizim gerçek doğamız olduğunu ve O’nun her zaman bizim içimizde ve bizimle olduğunu idrak edeceğiz. Gelin hepimiz O’nun içinde yaşayalım ve O’nunla olalım. Bu tek neşe dolu varlılık halidir. Ruh düzlemindeki hayat tek hayattır. Gelin hepimiz bu idraka ulaşmaya çalışalım.
BÖLÜM 8
ÇEŞİTLİLİK İÇİNDE BİRLİK
(Londra, 3 Kasım 1896)
“ÖzBen duyuları dışarı gönderir ve bu nedenle insan dışarı doğru bakar, kendi içine değil. Bilge olan ise ölümsüzlük isteyerek, duyuların yönünü değiştirir ve kendi içindeki ÖzBen’i algılar.” Daha önce söylediğim gibi Veda’larda gördüğümüz ilk araştırma dışarıdaki nesneler hakkındadır ve sonra ise gerçeğin dış dünyada bulunamayacağı, gerçeğin dışarı doğru bakarak değil, kelimenin tam anlamıyla gözleri içeri doğru çevirerek bulunabileceği fikri doğar. Ve Ruh için kullanılan kelime de çok anlamlıdır: O içerde olandır, O bizim varlığımızın en içsel gerçeğidir, O yürek merkezidir, O her şeyin kaynağıdır, O aklın, bedenin, duyu organlarının ve diğer her şeyin kökeni olan Merkez Güneştir. “Çocuk entelektine sahip insanlar, cahiller dışsal arzuların peşinden koşarlar ve sonunda ölümün tuzağına düşerler fakat bilgeler ölümsüzlüğü idrak ederek bu sonlu hayatta asla Sonsuzu aramazlar.” Sonlu şeylerle dolu bu dış dünyada Sonsuzluğu görmenin ve bulmanın imkansız olduğu fikri burada da açıkça ifade edilmiştir. Sonsuz sadece Sonsuz olanda aranmalıdır ve bizimle ilgili Sonsuz olan tek şey bizim kendi Ruh’umuzdur. Ne beden, ne akıl, ne düşüncelerimiz, ne de etrafımızda gördüğümüz dünya sonsuz değildir. Sadece Gören, her şeyin kendisine ait olduğu, içsel insanın içinde uyanık olan O Ruh Sonsuzdur ve tüm bu evrenin Sonsuz Nedenini aramak için oraya gitmemiz gerekir. Onu ancak Sonsuz Ruh içinde bulabiliriz. “Burada olan aynı zamanda oradır ve orada olan da aynı zamanda buradır. Çokluk gören ölümden ölüme gider.” İlk olarak cennete gitme isteğinin söz konusu olduğunu daha görmüştük. Eski Ariler etraflarındaki dünyadan tatmin olmamaya başladıklarında doğal olarak ölümden sonra hep mutluluğun olduğu ve hiç acının olmadığı bir yere gideceklerini düşündüler, bu yerlere ise Svargas (cennetler) adını verdiler. Orada sonsuza kadar daima neşe olacaktı, beden ve akıl da mükemmel hale gelecek ve onlar orada atalarıyla beraber yaşayacaklardı. Fakat felsefe geldiğinde insanlar bunun imkansız ve saçma olduğunu idrak ettiler. Sonsuz bir yer fikri kendi içinde çelişen bir terimdir çünkü bir yer mutlaka zaman içinde başlamalı ve devam etmelidir. Bu nedenle bu fikirden vazgeçmek zorunda kaldılar. Onlar bu cennette yaşayan tanrıların da bir zamanlar dünyada yaşayan insanlar olduklarını ve iyi eylemleri ile tanrı haline geldiklerini anladılar ve onların tanrılık olarak adlandırdıkları şey ise aslında sadece birtakım farklı haller, farklı mevkilerden ibarettir. Veda’larda bahsedilen tanrıların hiçbiri sabit bireyler değildir.
Örneğin Indra ve Varuna bazı insanların isimleri değil, bazı mevkilerin isimleridir. Önceden yaşamış olan Indra şimdi yaşayan Indra ile aynı kişi değildir, o bu dünyadan ayrılmış ve bu dünyadaki başka birisi onun yerini doldurmuştur. Bu diğer tanrılar için de böyledir. Bunlar, kendilerini tanrıların seviyesine yükseltmiş insan ruhları tarafından birbiri ardına doldurulan mevkilerdir. Eski Rig-Veda’da “ölümsüzlük” kelimesinin bu tanrılar için kullanıldığını fakat sonra zaman ve mekanın ötesinde olan ölümsüzlüğün, her ne kadar ince olursa olsun herhangi bir fiziksel şekil için kullanılamayacağını idrak ettiklerinde onların bu kelimeyi kullanmaktan vazgeçtiklerini görüyoruz. Şekil ne kadar ince olursa olsun onun mutlaka zaman ve mekan içinde bir başlangıcı olmalıdır çünkü şekli oluşturan tüm gerekli faktörler ancak mekanda bulunur. Mekanı olmayan bir şekil düşünün, bu mümkün değildir. Mekan, şekli oluşturan maddelerden biridir ve o durmadan değişir. Zaman ve mekan Maya içindedir. Eğer bu tanrılar varsa burada geçerli olan kanunlar onlar için de geçerli olmak durumundadır ve tüm kanunlar ise yok oluşu ve yeniden oluşumu içerir. Bu kanunlar maddeyi önce farklı şekillere sokar ve sonra tekrar onları yok eder. Doğan her şey ölmelidir ve eğer cennet varsa aynı kanunlar orada da geçerli olmalıdır.
Bu dünyada acıların mutlulukları sanki onların gölgesiymiş gibi takip ettiğini biliyoruz. Yaşamın gölgesi ölümdür. Bu ikisi daima beraber olmak zorundadır çünkü onlar birbiriyle çelişmez veya onlar iki farklı varlılık değildir, yaşam ve ölüm, acı ve mutluluk, iyilik ve kötülük aynı şeyin farklı tezahürleridir. İyilik ve kötülüğün iki farklı şey olduğu ve her ikisinin de sonsuza kadar devam ettiğini söyleyen düalist görüş tamamen saçmadır. Onlar tek ve aynı gerçeğin bazen iyi bazen de kötü olarak görünen çeşitli tezahürleridir. Fark ise türde değil derecededir. Onlar birbirinden sadece yoğunluk derecesinde ayrılırlar. Sinir sisteminin aynı anda hem iyi hem de kötü duyuları taşımasında da bu gerçeği görüyoruz. Sinirler incindiğinde ise biz hiçbir duyuyu algılayamayız. Belirli bir sinir felç olduğunda, o sinirler üzerinden bize gelen zevk veren hisleri alamadığımız gibi bize acı veren hisleri de alamayız. Onlar asla iki şey değil, tek şeydir. Ve aynı şey hayatın farklı dönemlerinde bize acı veya mutluluk verebilir. Aynı fenomen bir durumda acı verirken diğerinde mutluluk verebilir. Et yemek insana zevk verir fakat yenilen hayvana acı verir. Her şeye aynı anda mutluluk veren herhangi bir şey asla olmamıştır. Bazıları mutlu bazıları mutsuz olacaktır ve bu böyle devam edecektir. Bu nedenle varlılığın bu düalitesi reddedilmektedir. Peki bunu ne izler? Size geçen bölümde bu dünyada her şeyin tamamen iyi veya tamamen kötü olmasının mümkün olamayacağını söylemiştim. Bu bazılarınızı hayal kırıklığına uğratmış veya ürkütmüş olabilir, ben ikna edilmeye açığım fakat aksi ispatlanıncaya kadar ben bunun doğru olduğunu söylemeye devam edeceğim.
Benim ortaya koyduğum bu görüşe karşı öne sürülen en genel argüman evrim fikridir-ki bu son derece de ikna edici görünür, bu etrafımızda gördüğümüz tüm kötülüğün adım adım elimine olduğu ve bu eliminasyonun milyonlarca yıl sürmesi durumunda tüm kötülüğün ortadan kalkacağı bir zaman geleceği ve o zaman sadece iyinin kalacağı fikridir. Bu görünüşte çok sağlam bir argümandır. Keşke doğru olsaydı! Fakat bunun içinde mantık kurallarına aykırılık vardır çünkü bu argüman hem iyiliğin hem de kötülüğün sonsuz kadar sabit kalan şeyler olduğunu varsayar. Belirli bir kötülük kütlesi olduğunu ve kötülüğün günden güne azalarak gerisinde sadece iyiliği bırakacağını iddia eder. Fakat bu gerçekten böyle midir? Dünyanın tarihi ise iyilik gibi kötülüğün de devamlı artan bir nicelik olduğunu gösteriyor. Ormanda yaşayan en düşük insanı ele alın. Onun zevk duyusu çok küçüktür ve aynı şekilde acı çekme gücü de. Onun acıları tamamen duyusal boyuttadır. O eğer yemek bulamazsa acı çeker fakat ona yiyecek verdiğinizde çok mutlu olur. Onun mutluluğu sadece duyulardadır ve acısı da öyle. Fakat eğer o insan bilincini genişletirse mutluluğu da artacaktır, entelekt açılacak ve onun duyusal zevkleri entelektüel zevklere dönüşecektir. Güzel bir şiiri okumaktan zevk alacak, matematiksel bir problem onun ilgisini çekecektir. Fakat bununla beraber onun içsel sinirleri zihinsel acılardan çok daha kolay etkilenebilir hale gelecektir. Çok basit bir örneği ele alın. Tibet’te evlilik yoktur ve kıskançlık da yoktur, diğer yandan evliliğin daha yüksek bir hal olduğunu da biliyoruz. Tibetliler iffetin, iffetli ve erdemli bir eşe sahip olmanın muhteşem zevkini, mutluluğunu bilmezler. Fakat benzer şekilde onlar kıskançlığın, ihanetin ve evliliğe inananların yaşadığı tüm kalp yakıcı deneyimlerin ne olduğunu da bilmezler. Bir tarafta mutluluğa ulaşırken diğer tarafta acı çekerler.
Örneğin dünyadaki en zengin ülke olan, tüm ülkelerden daha fazla refaha sahip olan Amerika’yı ele alın. Burada ne kadar yoğun bir acının olduğunu, diğer milletlere göre ne kadar çok deliliğin olduğunu görüyorsunuz çünkü burada istekler çok güçlüdür. Burada bir insanın yüksek bir yaşam standardını koruması gerekir ve onun bir yılda harcadığı para Hindistan’daki bir insan için servettir. Bir Amerikalıya basit yaşamaktan bahsedemezsiniz çünkü toplumun ondan beklentileri çok yüksektir. Toplumun çarkları dönmeye devam eder ve ne dulun gözyaşı için ne de yetimin feryatları için durmaz. Bu her yerde böyledir. Zevk alma duyunuz gelişir, sizin toplumunuz diğerlerinden çok daha güzel olur. Zevk alacak pek çok şeyiniz vardır. Fakat daha az zevk alacak şeyi olanlar daha az acı çeker. Aklınızdaki ideal ne kadar yüksekse zevkiniz de, acınız da o kadar büyük olur. Kötülüklerin elimine olduğu doğru olabilir fakat öyleyse iyilik de eriyip gidiyor olmalıydı. Fakat kötülükler artarken iyilikler azalmıyor mu? İyilik aritmetik artış gösteriyorsa kötülük geometrik şekilde artıyor. Ve işte bu Maya’dır. Bu ne iyimserlik ne de kötümserliktir. Vedanta bu dünyanın sadece acıdan ibaret olduğunu söylemiyor. Bu zaten gerçek dışı olurdu. Fakat aynı zamanda bu dünyanın mutluluk ve sevinç ile dolu olduğunu söylemek de hatadır. Öyleyse çocuklara bu dünyanın sadece iyilikten, güzellikten ve refahtan oluştuğunu söylemek yanlıştır. Bu sadece bizim her zaman hayal ettiğimiz şeydir. Bir insan diğerinden fazla acı çekiyor diye her şeyin kötülükten ibaret olduğunu düşünmek de yanlıştır. Bizim dünya deneyimlerimizi oluşturan bu düalitedir, iyilik ve kötülüğün bu oyunudur. Aynı zamanda Vedanta; “İyiliğin ve kötülüğün iki şey, iki farklı şey olduğunu düşünmeyin çünkü onlar kendisini farklı derecelerde, farklı şekillerde gösteren ve akılda farklı hislere yol açan fakat aslında tek ve aynı olan şeydir.” Bu nedenle Vedanta’daki ilk düşünce; dışarıdaki birliği, kendisini farklı şekillerde ortaya çıkaran o Tek Varlılığı bulmaktır. Perslilerin o eski ham teorisini düşünün-bu dünyayı iki tanrı yaratıyor, iyi olan iyi olan her şeyi yapıyor, kötü olan ise kötü olan her şeyi. Buradaki mantıksızlığı hemen görebilirsiniz çünkü eğer böyle olsaydı her doğa kanununun iki bölümü olması ve bu bölümlerden birinin iyi diğerininse kötü tanrı tarafından yönetilmesi gerekirdi. Buradaki zorluk; bu iki tanrının aynı dünyada çalışıyor olması ve bu iki tanrının birbirleriyle uyum içinde bir tarafı incitirken diğer tarafa iyilik yapıyor olmasıdır. Bu varoluştaki düaliteyi açıklamanın en kaba yoludur. Fakat daha ileri, daha soyut olan bir teoriyi, bu dünyanın bir kısmının iyi ve bir kısmının ise kötü olduğu teorisini ele alın. Bu da aynı açıdan bakıldığında oldukça mantıksızdır. Bize yiyeceğimizi veren birlik kanunudur ve pek çoklarını kazalarla veya talihsizliklerle öldüren de aynı kanunudur.
Öyleyse bu dünyanın ne iyimser ne de kötümser olduğunu görüyoruz, o her ikisinin bir karışımıdır ve ilerledikçe bütün suçun doğadan alınarak bizim omuzlarımız üzerine yükleneceğini göreceğiz. Aynı zamanda Vedanta çıkış yolunu da gösteriyor fakat bunu kötülüğü inkar ederek yapmıyor çünkü o durumu cesurca analiz ediyor ve hiçbir şeyi gizlemeye çalışmıyor. O umutsuz değildir, agnostik değildir. O bir çare buluyor fakat bu çareyi sağlam temeller üzerine yerleştirmek istiyor, çocuğun ağzını kapatarak veya gözlerini doğru olmayan birtakım şeylerle kör ederek değil, çocuk zaten bir iki gün içinde gerçeği bulacaktır. Ben gençken, genç bir adamın babası ölmüş ve onu bakılması gereken geniş bir aileyle ve yoksullukla baş başa bırakmıştı ve babasının arkadaşları da ona yardım etmek istemiyorlardı. Bir papazla konuşmasında papaz ona: “Bunların hepsi iyidir, hepsi bizim iyiliğimiz için gönderilmiştir.” demişti. Bu eski bir yönteme, eski bir yaraya bir altın yaprağı koymaya çalışmaya benziyor. Bu güçsüzlüğün, mantıksızlığın kabullenilmesidir. Genç adam oradan ayrıldıktan altı ay sonra papazın bir bebeği oldu ve şükran partisine onu da çağırdı. Papaz: “Tanrı’ya merhameti için teşekkürler.” diye dua ettiğinde genç adam ayağa kalkıp: “Durun, tüm bunlar ıstıraptır.” diye bağırdı. Papaz: “Neden?” diye sorduğunda ise: “Çünkü babam öldüğü zaman kötü gibi görünse de bunun aslında iyi olduğunu söylemiştin, şimdiki durum iyi görünse de gerçekte kötüdür.” diye cevap verdi. Dünyanın acılarını iyileştirmenin yolu bu mudur? İyi olun ve acı çekenlere merhamet gösterin. Hayır, yama yapmaya çalışmayın, bu dünyayı hiçbir şey iyileştiremeyecektir, siz onun ötesine gidin.
Bu dünya iyilik ve kötülükten oluşur. Nerede iyilik varsa kötülük onu takip eder fakat Vedanta tüm bu tezahürlerin, tüm bu çelişkilerin ötesinde ve arkasında o Birliği bulur. O: “Kötülükten de vazgeçin ve iyilikten de.” der. Peki o zaman geriye ne kalıyor? İyilik ve kötülüğün arkasında sizin olan bir şey duruyor; Gerçek Siz, her kötülüğün ötesinde olduğu gibi her iyiliğin de ötesinde, kendisini iyilik veya kötülük olarak gösteren de O’dur. Önce bunu bilin ve ancak sonra siz gerçek bir iyimser olabilirsiniz asla bundan önce değil çünkü siz ancak o zaman her şeyi kontrol edebilirsiniz. Bu tezahürleri kontrol edin ve ancak o zaman siz Gerçek “Siz” i ortaya çıkarmaya özgür olursunuz. Önce kendi kendinizin üstadı olun, ayağa kalkın ve özgür olun, bu kanunların ötesine gidin çünkü bu kanunlar kesinlikle sizi yönetmiyor, onlar sadece sizin varlılığınızın bir parçasıdır. Önce doğanın köleleri olmadığınızı idrak edin, asla olmadınız ve asla olmayacaksınız; bu doğa, sizin sonsuz olarak düşündüğünüz bu doğa sonludur, sadece okyanusta bir damladır ve sizin Ruh’unuz okyanusun kendisidir ve siz tüm yıldızların, güneşin ve ayın ötesindesiniz. Onlar sizin Sonsuz Varlılığınız ile kıyaslandığında basit bir su damlası gibi kalır. Bunu bilin ve o zaman siz hem iyiliği hem de kötülüğü kontrol edebilirsiniz. O zaman tüm görüntü değişecek ve siz ayağa kalkıp: “İyilik ne kadar güzel ve kötülük ne muhteşem!” diyeceksiniz.
Vedanta’nın öğrettiği budur. O, yaraları altın yapraklarıyla kaplamak ve yara açıldıkça daha çok altın yaprağı koymak gibi yarım yamalak çareler önermez. Bu hayat zordur; onun içinde cesurca yolunuzu çizin, ne kadar zor olsa da Ruh daha güçlüdür. O sorumluluğu küçük tanrılar üzerine atmaz çünkü kendi geleceğinizin mimarları sizsiniz. Kendinize acı çektiren sizsiniz, iyiliği ve kötülüğü siz yaratıyorsunuz, önce ellerinizle gözünü kapatıp sonra da karanlık oldu diyen yine sizsiniz. Ellerinizi çekin ve Işığı görün; siz parlaksınız, siz zaten mükemmelsiniz, en başından beri. Şimdi şu dizeyi daha iyi anlıyoruz: “Burada çokluk gören ölümden ölüme gider.” O Bir’i görün ve özgür olun.
Peki O’nu nasıl göreceğiz? Bu akıl çok karışıktır, çok zayıftır ve kolayca çelinebilir fakat bu akıl bile güçlü olabilir ve o bilinci, bizi tekrar ve tekrar ölmekten kurtaran o Tekliği algılayabilir. Dağın üstüne yağan yağmurun dağın eteklerine inerken farklı yollar izlemesi gibi burada gördüğünüz tüm enerjiler de o Teklik’ten gelir. O Teklik Maya üzerine düştüğünde çokluk haline gelmiştir. Çokluğun peşinden koşmayın, Bir’e doğru gidin. “O hareket eden her şeydedir, O temiz olan her şeydedir, O evreni doldurur, O fedakarlıktadır, O evdeki misafirdir, O insandadır, sudadır, hayvanlardadır, O Gerçektedir; O Yüce Olan’dır. Bu dünyaya gelen ateşin kendisini çeşitli şekillerde göstermesi gibi, evrenin o Tek Ruh’u da Kendisini tüm bu çeşitli şekillerde gösterir. Bu evrene gelen havanın kendisini çeşitli şekillerde göstermesi gibi, tüm ruhların, tüm varlıkların ruhu olan o Tek Ruh da Kendisini tüm bu şekiller olarak gösterir.” Bu sizin için ancak o Birliği idrak ettiğinizde gerçek olacaktır asla bundan önce değil. O zaman her şey iyimserlikten ibaret olur çünkü o zaman her yerde O görülür. Burada şu soru sorulabilir: Eğer tüm bunlar doğru ise, o Temiz Olan, o ÖzBen, o Sonsuz her şeyde ise nasıl oluyor da O acı çekiyor, nasıl oluyor da O üzülebiliyor veya kirleniyor? O acı çekmiyor, O kirlenmiyor diyor Upanişad. “Nasıl güneş her varlığın görme duyusunun nedeni olduğu halde gözdeki herhangi bir kusurdan etkilenmiyorsa, ÖzBen de bedenin acılarından veya etrafınızdaki herhangi bir acıdan etkilenmez.” Benim bir hastalığım olabilir ve her şeyi sarı görmeye başlayabilirim fakat güneş bundan etkilenmez. “O Bir’dir, O her şeyin Yaratıcısıdır, O her şeyin Hükümdarıdır, O her varlığın içindeki Ruh’tur, O kendi Tekliğini çokluğa dönüştürendir. Bu nedenle ancak O’nu kendi ruhlarının Ruh’u olarak idrak eden bilgeler sonsuz huzur ve barışa ulaşırlar, başka hiç kimse değil. Sonsuz huzur ve barış ancak gelip geçici olan bu dünyada Hiç Değişmeyen’i bulan, bu ölüm evreninde o Tek Yaşam’ı bulan, bu çokluğun içinde o Tekliği bulan ve O’nu kendi ruhlarının Ruh’u olarak idrak edenlere aittir, başka hiç kimseye değil. Dış dünyada O’nu nerede bulabilirsiniz, O’nu güneşlerde mi, aylarda mı, yıldızlarda mı arayacaksınız? O olmadan ne güneş aydınlatır, ne ay ne de yıldızlar. O parlarsa her şey parlar. Onların ödünç aldığı ışık O’nun ışığıdır ve onların içinde parlayan O’dur.” İşte başka bir güzel benzetme: Hindistan’da bulunmuş olanlarız banyan ağacının nasıl tek bir kökten çıkarak etrafa yayıldığını görmüşlerdir ve onlar bunu daha iyi anlayacaklardır. O banyan ağacıdır; O her şeyin köküdür ve O ta ki bu evren haline gelene kadar dallanmıştır ve ne kadar uzağa uzansa da her bir gövde ve dal O’na bağlıdır.
Veda’ların Brahmana bölümlerinde çeşitli cennetlerden bahsedilmiştir fakat Upanişad’ların felsefi öğretisi cennete gitme fikrini bir kenara bırakır. Mutluluk o veya bu cennette değildir, o Ruh’tadır; yerler bir şey ifade etmez. Farklı idrak hallerini gösteren bir pasajda: “Ataların cennetinde, insan rüyada nesneleri nasıl görüyorsa Gerçek de öyle görünür.” der. Rüyada nasıl her şeyi puslu ve bulanık görüyorsak orada Gerçeği de aynı şekilde görürüz. Gandharva denilen başka bir cennet daha vardır, orası biraz daha az nettir, Gerçek orada insanın suda kendi yansımasını görmesi gibi görülür. Hintlilerin en yüksek cennet olarak kabul ettikleri Brahmaloka’da ise Gerçek çok daha net, sanki ışık ve gölge gibi görülür fakat bu da yeterince net değildir. Fakat insan ruhunda parlayan Gerçek, insanın kendi yüzünü aynada gördüğü gibi, mükemmel, açık ve nettir. En yüksek cennet bu nedenle bizim kendi ruhumuzdur, en büyük tapınak insan ruhudur, O tüm cennetlerden daha yücedir diyor Vedanta çünkü hiçbir cennette gerçeği bu yaşamda, kendi ruhumuzda gördüğümüz kadar açık ve net idrak edemeyiz. Yer değiştirmek insana pek yardım etmez. Hindistan’da olduğum bir dönemde mağaranın bana daha net bir görüş vereceğini düşünmüştüm. Fakat bunun böyle olmadığını gördüm. Sonra ormanın ve sonra Varanasi’nin bunu sağlayabileceğini sandım. Fakat aynı güçlük her yerde vardı çünkü biz kendi dünyamızı yaratıyoruz. Eğer ben kötü isem bana tüm dünya kötü görünür. Bu ise Upanişad’ların da söylediği şeydir. Ve aynı şey tüm dünyalar için geçerlidir. Eğer ben ölürsem ve cennete gidersem, orada da aynı şeyi bulacağım çünkü ben temiz oluncaya kadar mağaralara, ormanlara, Varanasi’ye veya cennete gitmenin bir faydası yoktur ve eğer ben aynamı parlattıysam, benim nerede yaşadığım önemli değildir, ben Gerçeğe ulaşırım. Bu nedenle oraya buraya koşturmak ve sadece aynayı parlatmak için harcanması gereken enerjiyi boşa harcamak faydasızdır. Aynı fikir tekrar şu şekilde ifade edilmiştir: “Kimse O’nu görmez, kimse O’nun şeklini gözlerle göremez. O bilinçtedir, O temiz bilinçtedir ve O görüldüğünde ölümsüzlüğe ulaşılır.”
Raja-Yoga bölümlerini incelemiş olanlara o zaman öğretilenin farklı bir Yoga çeşidi olduğunu öğrenmek ilginç gelecektir. Şimdi bahsettiğimiz Yoga ise temel olarak duyuları kontrol etmeyi içeriyor. Duyular insan ruhu tarafından köleleştirilip zapt edildiğinde ve artık onlar aklı rahatsız edemez hale geldilerse, işte o zaman Yogi hedefe ulaşmıştır. “Kalbin tüm boş isteklerinden vazgeçildiğinde bu ölümlü olan ölümsüz hale gelir, o zaman o burada bile Tanrı ile bir olur. Kalbin tüm düğümleri kesilip atıldığında ölümlü olan ölümsüz olur ve burada Brahman’a ulaşır.” Tam burada, bu dünyada, başka hiçbir yerde değil.”
Burada birkaç söz daha söylenmeli. Vedanta’nın, bu felsefenin ve diğer Doğu sistemlerinin sadece ötedeki bir şeylere baktığının, bu hayatın zevklerinden ve mücadelelerinden vazgeçtiklerinin söylendiğini duyacaksınız. Bu fikir tamamen yanlıştır. Bunu ancak Doğu düşüncesi hakkında bir şey bilmeyen cahil insanlar söyler, onlar onun gerçek öğretisi hakkında bir şeyler öğrenmek için asla yeterli beyine sahip olmamışlardır. Aksine kutsal metinlerimizde, filozoflarımızın başka dünyalara gitmek istemediklerini, bilakis onların bu dünyaları insanların kısa bir süre için gülüp ağladıkları ve sonra öldükleri yerler olarak nitelendirdiklerini görüyoruz. Güçsüz olduğumuz sürece bu deneyimlerden geçmek zorundayız fakat gerçek olan şey buradadır ve o insan ruhudur. Ayrıca intihar ederek de kaçınılmaz olandan kaçamayız, ondan kurtulamayız. Fakat doğru yolu bulmak zordur. Bir Hintli de en az bir Batılı kadar pratiktir, sadece hayata bakışlarımızda farklılık vardır. Batılı insanın hayatı, güzel bir ev yapmak, iyi giysiler ve yiyecekler, entelektüel kültür ve bunun gibi şeylerden oluşur ve onun hayatının tümü bundan ibaret olduğu için o bu düzen içinde tamamen pratiktir. Fakat bir Hintli dünyanın gerçek bilgisinin ruh bilgisi olduğunu, metafizik demek olduğunu söyler ve o hayatı yaşamak ister. Amerika’da büyük bir agnostik, çok onurlu, çok iyi bir insan ve çok iyi bir konuşmacı olan bir adam vardı. Din hakkında verdiği söylevlerde dinin gereksiz olduğunu söylüyordu. Neden kafamızı başka dünyalarla meşgul edelim ki, diyor ve şu benzetmeyi veriyordu: Burada bir portakal var ve biz onu sıkıp tüm suyunun çıkarmak istiyoruz. Ben bir keresinde ona: “Seninle tamamen aynı görüşteyim. Benim de bir meyvem var ve ben de onu sıkıp suyunu çıkarmak istiyorum. Aramızdaki fark ise meyve tercihimiz. Sen bir portakal tercih ediyorsun, ben ise bir mango. Sen burada yaşamanın, yiyip içmenin ve küçük bir bilimsel bilgiye sahip olmanın yeterli olduğunu düşünüyorsun fakat bunun tüm zevklere hitap edeceğini söylemeye hakkın yok. Böyle bir bakışın benim için bir anlamı yok. Eğer sadece bir elmanın nasıl yere düştüğünü veya elektrik akımının nasıl sinirlerimi titrettiğini öğrenmem gerekseydi ben intihar ederdim. Fakat ben her şeyin yüreğini, özünü öğrenmek istiyorum. Senin çalışmaların yaşamın tezahürleri üzerine, benimki ise yaşamın kendisi üzerinedir. Benim felsefem, bunu bilmek ve akıldan tüm cennet ve cehennem düşüncelerini ve tüm diğer batıl inançları atmaktır, her ne kadar onlar bu dünya kadar gerçek görünseler de. Ben bu yaşamın yüreğini, onun gerçek özünü, onun ne olduğunu bilmeliyim, sadece onun nasıl çalıştığını veya onun tezahürlerinin neler olduğunu değil. Ben her şeyin neden’ini istiyorum, nasıl’ı çocuklara bırakabilirim. Biz Amerikalının; ‘Sigara içerken bir kitap yazsaydım, bu sigara bilimi üzerine olurdu.’ dediği gibi. Bilimsel olmak iyidir ve çok önemlidir, Tanrı onların araştırmalarını kutsasın fakat bir insan her şeyin bundan ibaret olduğunu söylediğinde o aptalca konuşmaktadır çünkü o, varoluşun kendisini araştırmadan, hayatın varoluş nedenini önemsemeden konuşur. Tüm bilginizin saçma olduğu, temelsiz olduğu konusunda sizinle tartışabilirim. Siz yaşamın tezahürlerini araştırıyorsunuz ve ben size yaşamın ne olduğunu sorduğumda bilmediğinizi söylüyorsunuz. Siz kendi araştırmalarınızı yapın fakat beni de benimkilerle bırakın.”
Ben kendi tarzımda pratiğimdir, son derece pratiğimdir. Sizin sadece Batı’nın pratik olduğu fikriniz ise saçmadır. Siz bir tarzda pratiksiniz, ben ise başka bir tarzda. Farklı insan tipleri ve farklı bilinçler vardır. Eğer Doğu’da bir insana, bütün hayatı boyunca tek ayak üstünde durduğunda gerçeği bulacağı söylense, o bu yöntemi izleyecektir. Eğer Batı’da insanlar uygar olmayan bir ülkede bir altın madeni olduğunu duyarlarsa, binlercesi altın umuduyla oradaki tüm tehlikeleri göze alacak fakat belki de aralarından sadece biri başarılı olacaktır. Yine aynı insanlar ruhlarının olduğunu duymuşlardır fakat onların bakımını kiliseye bırakmış olmaktan memnundurlar. İlk bahsettiğim insan tipi vahşilerin yanına gitmez, bunun tehlikeli olabileceğini düşünür. Fakat ona dağın tepesinde kendisine ruh bilinci verebilecek muhteşem bir bilgenin yaşadığını söylediğimizde o ölecek olsa bile o dağa tırmanır. Her iki tip insan da pratiktir fakat hata bu dünyayı yaşamın tümü olarak görmektir. Sizinki duyusal zevklerin kaybolup giden dünyasıdır, orada kalıcı olan bir şey yoktur ve o sadece daha ve daha çok acı getirirken benimki sonsuz huzur ve barış getirir.
Sizin görüşünüzün yanlış olduğunu söylemiyorum, siz istediğiniz gibi bakabilirsiniz. Bu görüşlerden de çok büyük fayda ve büyük iyilik doğmuştur fakat siz de benim görüşümü kınamayın. Benimki de kendi tarzında pratiktir. Hepimiz kendi planlarımız üzerinde çalışalım. Keşke hepimiz her iki tarafta da eşit derecede pratik olsak. Her iki tarafta da eşit derecede pratik olan bazı bilim adamları görmüştüm, onlar hem bilim adamıydılar hem de ruhsal insanlardı ve benim umudum zaman içersinde insanlığın tümünün aynı şekilde verimli olmasıdır. Bir suyun kaynamasını izlerseniz, önce bir kabarcığın harekete başladığını ve sonra peşinden diğerlerinin geldiğini görürsünüz, en sonunda hepsi katıldığında ise muazzam bir gürültü oluşur. Bu dünya da buna benzer. Her insan bir kabarcık gibidir ve milletler de diğer kabarcıklara benzer. Adım adım bu milletler de katılacak ve eminim ki ayrılığın kaybolacağı gün gelecek ve hepimizin kendisine doğru gidiyor olduğumuz o Teklik ortaya çıkmaya başlayacaktır. Her insanın bilimsel dünyada olduğu kadar, ruhsal dünyada da pratik olduğu bir zaman gelmelidir ve o zaman o Teklik, o Tekliğin ahengi tüm dünyayı kaplayacaktır. İnsanlığın tümü Jivanmukta-yaşarken özgür olan- haline gelecektir. Hepimiz ona doğru mücadele ediyoruz; kıskançlıklarımızla ve nefretlerimizle, sevgimizle ve işbirliğimizle. Okyanusa doğru akan muazzam bir akıntı hepimizi beraberinde taşıyor ve onun içinde kimi zaman kağıt parçaları gibi amaçsızca sürüklensek de uzun vadede hepimiz mutlaka Yaşam ve Sevinç Okyanusuna katılacağız.
BÖLÜM 9
RUH’UN ÖZGÜRLÜĞÜ
(Londra, 5 Kasım 1896)
İncelemekte olduğumuz Katha Upanişad, şimdi inceleyeceğimiz Çandogya ‘dan çok sonra yazılmıştır. Burada dil daha modern ve düşünce daha organizedir. Daha eski Upanişad’larda dil aynı Veda’ların ilahi bölümündeki gibi çok arkaiktir ve kimi zaman esas doktrine ulaşmak için kişinin pek çok gereksiz şeyin arasından sıyrılıp geçmesi gerekir. Size daha önce bahsettiğim, Veda’ların ikinci bölümünü oluşturan ritüelistik edebiyat, bu eski Upanişad üzerinde kendi izini bırakmıştır ve nedenle onun yarısından çoğu hala ritüelistiktir. Yine de çok eski Upanişad’ları incelemekte önemli bir kazanç vardır. Orada sanki ruhsal fikirlerin tarihsel gelişiminin izini sürersiniz. Daha yeni Upanişad’larda ruhsal fikirler biriktirilip tek bir yerde toplanır; örneğin belki de Upanişad’ların sonuncusu olarak gördüğümüz Bhagavad-Gita’da, bu ritüelistik fikirlerin izlerine rastlanmaz. Gita, Upanişad’lardan toparlanan ruhsal gerçeklerden ve güzel çiçeklerden oluşmuş bir buket gibidir. Fakat Gita’da, ruhsal fikirlerin yükselişini inceleyemezsiniz, onları kaynağına kadar takip edemezsiniz. Bunu yapmak için, pek çoklarının dediği gibi, Veda’ları incelemeniz gerekir. Bu kitaplardaki büyük kutsallık fikri onları dünyadaki herhangi bir kitaptan çok daha fazla korumuş ve bozulmalarını engellemiştir. Onların içinde düşünceler en yükseğinden en düşüğüne kadar korunmuştur, orada esas olan ve esas olmayanlar, en asil öğretiler ve en basit konular yan yana durur çünkü kimse onlara dokunmaya cesaret edememiştir. Yorumcular gelip onları yumuşatmaya ve eski şeylerden muhteşem yeni fikirler çıkarmaya çalıştılar, en sıradan ifadelerde bile ruhsal fikirler bulmaya çalıştılar fakat metinler hep aynı kaldı ve böyle olduğu için onlar en muhteşem tarihsel çalışmadır. Hepimiz, her dinin kutsal metinlerinde son zamanların gelişen ruhsallığına uyabilmeleri için bazı değişiklikler yapılmış olduğunu biliyoruz, bu metinlerde bir kelime buraya bir kelime şuraya şeklinde değişiklikler yapılmıştır. Bu, büyük ihtimalle Vedik edebiyatta yapılmamıştı veya yapılmış olsa bile yapılan değişiklikler fark edilemeyecek kadar azdı. İşte bu nedenle biz bu önemli avantaja sahibiz, biz bu düşünceleri orijinal anlamıyla inceleyebiliyoruz, nasıl geliştiklerini, materyalist fikirlerden, en yüksek noktada Vedanta’da ulaşıncaya kadar nasıl daha ve daha ince ruhsal fikirlerin oluştuğunu görebiliyoruz. Bazı eski tarzların ve geleneklerin tasviri burada da vardır fakat bunlar Upanişad’larda bu pek görünmez. Kullanılan dil kendine özgüdür, kısa ve özlü sözlerden ve hatırlamaya yardımcı kalıplardan oluşur.
Bu kitapların yazarları bu satırları, zaten bilindiğini düşündükleri bazı gerçekleri hatırlatmaya yardımcı olması amacıyla not almışlardır. Anlattıkları bir hikayede belki de bahsettikleri şeyleri herkesin bildiğini kabul etmişlerdir. Böylece karşımıza büyük bir zorluk çıkıyor, biz bu hikayelerin gerçek anlamını nerdeyse hiç bilmiyoruz çünkü o gelenekler neredeyse yok oldu ve onlardan kalan küçük bir kısım ise sadece çok abartılı olan kısımlardır. Onların üzerine pek çok yeni yorum yapıldı. Örneğin onların Purana’larda, lirik şiirlere dönüşmüş olduklarını görürüz. Bu belirgin faktörü Batılı ırkların politik ilerlemesinde görüyoruz; Batılılar, mutlak hakimiyete tahammül edememeleri ve herhangi bir insanın hakimiyeti ele geçirmesini engelleme çabaları neticesinde, daha ve daha yüksek demokratik fikirlere, yüksek ve daha yüksek fiziksel özgürlük fikirlerine adım adım ilerliyorlar. Aynı Hint metafiziğinde olduğu gibi, tam olarak aynı fenomen orada ruhsal hayatın gelişmesinde görülür. Tanrıların çokluğu yerini evrenin tek Tanrı’sına bırakmıştır ve Upanişad’larda o tek Tanrı’ya karşı bile bir isyan vardır. Onların kaderlerine hükmeden evrenin yöneticileri fikri onlar için tahammül edilemezdi fakat bunun yanı sıra bu evreni yöneten tek bir kişi olması fikri de onlar için dayanılmazdı. Bu bizi etkileyen ilk fikirdir. Bu fikir büyür ve gelişir ta ki doruk noktasına ulaşıncaya kadar. Upanişad’ların neredeyse hepsinde doruk noktasının en sonda geldiğini görürüz ve bu ise evrenin Tanrı’sının tahtından indirilmesidir. Tanrı’nın şahsiyeti kaybolur, şahsiyetsizlik gelir. Tanrı artık bir şahıs değildir, bir insan değildir, her ne kadar büyütülüp abartılsa da bu evrenin hakimi olan, O, artık her varlıkta somutlaşan bir özdür, evrenin her yerinde olandır. Şahsi Tanrı’dan Şahsi Olmayana giderken insanı bir şahıs olarak bırakmak mantıksız olacaktır. İşte bu nedenle şahsi insan kırılır ve içinde bu öz olan insan inşa edilir. Şahıs sadece bir fenomendir, öz ise onun arkasındadır. Her iki tarafta da aynı anda şahsiyetlerin kırılmasını ve öze doğru yaklaşmayı görürüz, Şahsi Tanrı Şahsi Olmayan’a yaklaşır, şahsi insan ise Şahsi Olmayan İnsan’a. Bunun ardından Şahsi Olmayan Tanrı ve Şahsi Olmayan İnsan’ın yollarının adım adım birleşmesinin aşamaları gelir. Upanişad’lar ise bu iki yolun en sonunda tek oluşunun aşamalarını somutlaştırır ve her Upanişad’ın son sözü: “Sen O’sun.” dur. Sadece Bir Tanrısal Sonsuz Sevinç Özü vardır ve bu Öz tüm bu çeşitlilik olarak tezahür eder.
Bunu ardından filozoflar gelir. Upanişad’ların çalışılması o noktada bitmiştir, bir sonraki adım filozoflar tarafından atılmıştır. Genel çerçeve onlara Upanişad’lar tarafından verilmiştir, onların sadece detayları doldurmaları gerekir. Bu durumda pek çok soru ortaya çıkabilir. Tüm bu çokluk olarak tezahür eden Bir Şahsi Olmayan Öz varsa, o Bir nasıl çoğa dönüşür? Bu o eski soruyu, insan yüreğine gelen kötülüğün nedeni sorusunu ortaya koymanın farklı bir yoludur. Neden dünyada kötülük var ve buna yol açan nedir? Fakat şimdi aynı soru daha rafine ve özet hale gelmiştir. Artık duyuların düzleminden bakarak neden mutsuz olduğumuz sorulmaz, felsefe düzleminden bakılarak sorulur. Nasıl olur da Bir Öz çokluk haline gelir? Ve buna en iyi cevap, daha önce gördüğümüz gibi Hindistan’ın ürettiği en iyi cevap olan Maya teorisidir, ki bu teori O’nun gerçekte çokluk haline gelmediği, O’nun gerçekte Kendi gerçek doğasından hiçbir şey kaybetmediğini söyler. Çokluk sadece görünüştedir. İnsan sadece görünüşte bir şahıstır fakat gerçekte o Şahsi Olmayan Varlık’tır. Tanrı sadece görünüşte bir şahıstır fakat gerçekte O, Şahsi Olmayan Varlık’tır.
Bu cevapta bile birbirini izleyen pek çok aşamadan geçilmiştir ve filozofların görüşlerinde farklılıklar olmuştur. Tüm Hint filozofları bu Maya teorisini kabul etmemiştir. Ve belki de çoğu kabul etmemiştir. Düalistler, ham bir düalizmle, sorunun sorulmasına bile izin vermeden onu daha doğarken boğmak isterler. Onlar; “Böyle bir soru sormaya hakkınız yok, bir açıklama istemeye hakkınız yok; bu sadece Tanrı’nın iradesidir ve biz sessizce ona uymalıyız. İnsan ruhu için özgürlük yoktur. Her şey- ne yapacağımız, neye sahip olacağımız, neden zevk alıp neden acı çekeceğimiz, bunların hepsi önceden kararlaştırılmıştır ve acı geldiğinde bizim görevimiz ona sabırla katlanmaktır, eğer öyle yapmazsak daha fazla cezalandırırız. Bunu nereden mi biliyoruz? Çünkü Veda’lar öyle söylüyor.” İşte onların da bu şekilde kendi metinleri ve kendi yorumları vardır ve bunları uygulamak isterler.
Bunun yanında, Maya teorisini kabul etmeseler de orta yolda duran başkaları vardır. Onlar tüm bu yaradılışın Tanrı’nın bedeni olduğunu söylerler. Tanrı bütün ruhların ve tüm doğanın Ruh’udur. Bireysel ruhlar için zorluk ise kötü şeyler yapmaktan kaynaklanır. Bir insan kötü bir şey yaptığında, ruhu zorlanmaya başlar ve gücü eksilir, ta ki iyi şeyler yaparak onu tekrar arttırıncaya kadar. Bütün Hint sistemlerinde ve bence aslında tüm dünyada onlar bilseler de bilmeseler de ortak olan tek bir fikir vardır ve bu ise insanın ilahiliğidir. Dünyada insan ruhunun, o her kim olursa olsun veya onun Tanrı ile bağlantısı nasıl olursa olsun aslında temiz ve mükemmel olduğu fikrine dayanmayan ve bunu ister mitoloji, ister alegori ve ister felsefe ile dile getirmeyen hiçbir bir sistem veya hiçbir gerçek din yoktur. İnsanın gerçek doğası kutsanmışlık ve güçtür, zayıflık ve ıstırap değil. Öyle veya böyle bu ıstırap daima olagelmiştir. Olgunlaşmamış sistemler ıstırabın nasıl oluştuğunu açıklayabilmek için buna kişiselleşmiş kötülük, şeytan veya Ahriman adlarını verirler. Diğer bazı sistemler ise Tanrı’yı ve şeytanı tek bir şey olarak, herhangi bir sebep olmaksızın bazı insanlara acı diğerlerine ise mutluluk veren tek bir şey olarak göstermeye çalışabilirler. Yine bazı sistemler, daha çok düşünceye dayananlar Maya teorisini öne sürerler. Fakat açıkça görülen bir gerçek vardır ve bizim üstesinden gelmemiz gereken de budur. Her şeyden önce tüm bu felsefi fikirler ve sistemler sadece akıl jimnastiğidir, entelektüel alıştırmalardır. Bana açık ve net görünen tek fikir, her ülkede ve her dindeki batıl inanç yığınlarının arasından sıyrılıp gelen tek aydınlık fikir; insanın tanrısal olduğu ve bu tanrısallığın bizim doğamız olduğudur.
Bunun dışındaki her şey Vedanta’ya göre sadece sonradan eklenen şeylerdir. Bazı şeyler sonradan eklenmiş olsa da tanrısal doğa hiçbir zaman ölmez. O en düşük olanda da en azizde olduğu kadar mevcuttur. Onun çağırılması gerekir, ancak o zaman o kendisini ortaya çıkaracaktır. Yaşlı insanlar bilir; ateş çakmaktaşında ve kuru odunda yaşar fakat onu ortaya çıkarmak için sürtünme gereklidir. İşte bu özgürlük ateşi ve temizlik de her ruhun doğasıdır, niteliği değil çünkü nitelikler elde edilebilen şeylerdir ve bu nedenle onları kaybetmek de mümkündür. Ruh Özgürlükle birdir, Ruh Varlılıkla birdir ve Ruh Bilinç ile birdir. Sat-Çit-Ananda yani Tanrısal Varlılık-Tanrısal Sonsuz Bilinç-Tanrısal Mutlak Sevinç, Ruh’un doğasıdır, O’nun doğuştan gelen hakkıdır ve bizim gördüğümüz tüm tezahürler O’nun kendisini ifade etmesidir, kimi zaman donuk veya parlak olsa da hepsi O’nun tezahürleridir. Hatta ölüm bile o Gerçek Varlılığın tezahürüdür. Doğum ve ölüm, yaşam ve çürüme, bozulma ve yeniden oluşma, bunların hepsi o Tekliğin tezahürleridir. Öyleyse bilinç her ne kadar kendisini cehalet veya öğrenme olarak gösterse de aslında aynı Çit’in, yani bilincin özünün tezahürleridir, fark ise sadece derecededir, türde değil. Ayaklarımızın dibinde dolaşan en düşük solucanın bilinci ile dünyadaki en büyük dahinin bilinci arasındaki fark bilincin türünde değil derecesindedir. Vedantin düşünür, cesurca bu hayatın zevklerinin ve hatta en düşük zevklerin bile o Tek Tanrısal Sevinç’in tezahürü olduğunu, Ruh’un Öz’ü olduğunu söyler.
Bu fikir Vedanta’daki en belirgin görüştür ve daha önce söylediğim gibi bana göre her dinde bu fikir vardır. Ben bu görüşe sahip olmayan tek bir dine rastlamadım. Bu, tüm dinler arasında ortak olan evrensel bir fikirdir. Örneğin İncil’i ele alın. Orada, ilk insan olan Adem’in temiz olduğundan ve onun temizliğinin sonraki kötü eylemleri yüzünden yok olduğundan bahseden alegorik ifadeyi görürsünüz. Bu alegoriden, onların ilk insanın doğasının mükemmel olduğunu düşündükleri açıkça görülüyor. Gördüğümüz kirlilikler, hissettiğimiz zayıflıklar sadece doğanın eklediği şeylerdir ve Hristiyan dininin tarihi onların da o eski hali elde etme ihtimaline inandıklarını gösteriyor. Bu İncil’deki, Eski ve Yeni Ahit’teki tüm hikayedir. Aynı şey Muhammed’in takipçileri için de geçerlidir: Onlar da Adem’e, Adem’in temizliğine ve Muhammed aracılığıyla o kaybedilmiş hali tekrar elde etme yolunun açıldığına inanıyorlardı. Ve aynı şey Buddistler için de geçerlidir: Onlar da bu göreceli dünyanın ötesinde olan Nirvana olarak adlandırılan hale inanırlar. Bu tam olarak Vedantin’lerin Brahman’ı ile aynıdır ve Buddistlerin bütün sistemi o kaybedilmiş Nirvana halini tekrar kazanma fikrine üzerine kurulmuştur. Her sistemde bu doktrinin var olduğunu görüyoruz çünkü zaten sizin olmayan bir şeyi elde edemezsiniz. Siz bu evrende hiç kimseye borçlu değilsiniz. Siz sadece doğuştan gelen hakkınızı arıyorsunuz, büyük bir Vedantin filozofun kitaplarından birinin başlığında: “Kendi imparatorluğumuzun ele geçirilmesi” olarak en şiirsel şekilde ifade ettiği gibi. O imparatorluk bizimdir; biz onu kaybetmiştik ve şimdi onu tekrar ele geçirmemiz gerekiyor. Mayavadin ise imparatorluğun kaybedilmesinin bir halüsinasyon olduğunu, aslında onu hiçbir zaman kaybetmediğimizi söylüyor. Tek fark budur.
Bütün sistemler, bir zamanlar bizim imparatorluğa sahip olduğumuz ve onu sonradan kaybettiğimiz konusunda hemfikir oldukları halde onu tekrar ele geçirmek için bize birbirinden farklı tavsiyelerde bulunurlar. O imparatorluğu tekrar ele geçirebilmek için birisi belirli törenler yapmak gerektiğini söylerken diğeri birtakım idollere belirli paralar ödemek gerektiğini, özel bazı tür yiyecekleri yemek, özel bir tarzda giyinmek gerektiğini söyler, bazıları ise ağlayıp secde ederek doğanın ötesindeki bir Varlık’tan af dilediğinizde o imparatorluğu tekrar ele geçireceğinizi söyler. Yine başka birisi böylesi bir Varlığı bütün yüreğinizle sevdiğinizde o imparatorluğu tekrar ele geçireceğinizi söyler. Tüm bu çeşitli tavsiyelerin hepsi Upanişad’larda mevcuttur. İlerledikçe siz de bunun böyle olduğunu göreceksiniz. Fakat en son ve en önemli görüş, göz yaşı dökmenizin gerekmediğidir. Tüm bu törenlerden geçmenize ve imparatorluğunuzu nasıl tekrar ele geçireceğinizi dert etmenize gerek yoktur çünkü siz onu zaten hiçbir zaman kaybetmediniz. Asla kaybetmemiş olduğunuz bir şeyi neden arayasınız ki? Siz zaten temizsiniz, siz zaten özgürsünüz. Eğer özgür olduğunuzu düşünüyorsanız, siz şimdi şu anda özgürsünüz, tutsak olduğunuzu düşünüyorsanız tutsaksınız. Bu çok cesurca bir ifade ve size söylemiş olduğum gibi ben sizinle böyle cesurca konuşmak zorundayım. Bu sizi şimdi korkutabilir fakat bunun üzerine düşündüğünüzde ve bunu kendi hayatınızda idrak ettiğinizde söylediklerimin doğru olduğunu anlayacaksınız. Özgürlüğün kendi doğanız olmadığını düşünerek hiçbir şekilde özgür olamazsınız. Önceden özgür olduğunuzu ama bir şekilde bu özgürlüğü kaybettiğinizi düşünüyorsanız, bu öncelikle sizin hiçbir zaman özgür olmadığınızı gösterir. Özgür olsaydınız, ne gibi bir şey size bunu kaybettirebilirdi? Bağımsız olan asla bağımlı hale getirilemez; eğer gerçekten bağımlıysa onun bağımsızlığı sadece bir halüsinasyondan ibarettir.
Öyleyse siz bu iki yoldan hangisini takip edeceksiniz? Eğer ruhun doğası gereği saf ve özgür olduğunu söylerseniz, doğal olarak bunu, bu evrendeki hiçbir şeyin onu sınırlı veya bağımlı hale getiremeyeceği fikri izleyecektir. Fakat eğer doğada ruhu bağlayabilecek herhangi bir şey var ise, bunu doğal olarak ruhun aslında özgür olmadığı ve onun özgür olduğu ifadesinin yanılsama olduğu fikri izleyecektir. Öyleyse eğer bizim özgürlüğü elde etmemiz mümkün ise, buradan ruhun doğası gereği özgür olduğu sonucunun çıkarılması kaçınılmazdır. Bunun aksi mümkün değildir. Özgürlük dışarıdaki her şeyden bağımsız olmak demektir ve bu ise dışarıdaki hiçbir şeyin onun üzerinde bir etkisi olamayacağı anlamına gelir. Ruh nedensizdir ve sahip olduğumuz bütün büyük fikirler buradan çıkar. Ruh’un doğası gereği özgür olduğunu veya dışarıdaki herhangi bir şeyin onun üzerinde etkisi olamayacağını kabul etmeden ruhun ölümsüzlüğünden bahsedemezsiniz. Ölüm de dışsal nedenlerin ürettiği bir neticedir. Zehir içersem ölürüm ve bu ise bedenimin zehir denilen dışsal nedenden etkilenebildiğini gösterir. Fakat eğer Ruh’un özgür olduğu doğru ise, bunu doğal olarak hiçbir şeyin onu etkileyemeyeceği ve onun asla ölemeyeceği fikri izler. Özgürlük, ölümsüzlük, kutsanmışlık, bunların hepsi Ruh’un nedensellik kanununun ötesinde olmasına, bu Maya’nın ötesinde olmasına dayanır. Peki siz bu iki yoldan hangisini takip edeceksiniz? Ya birincinin ya da ikincinin yanılsama olmasını sağlayacaksınız. Elbette ben ikincinin yanılsama olmasını sağlayacağım. Bu benim bütün duygularıma ve hedeflerime çok daha uygun. Ben doğam gereği özgür olduğumun tam olarak idrakındayım ve bu tutsaklığın gerçek olduğunu ve özgürlüğümün yanılsama olduğunu asla kabul etmeyeceğim.
Bu tartışma tüm felsefe sistemlerinde şu veya bu şekilde devem eder. En modern felsefelerde bile aynı tartışmanın ortaya çıktığını görürsünüz. Burada iki taraf vardır. Birinci taraf, ruh diye bir şey olmadığını, ruh fikrinin madde parçacıklarının sürekli hareketinden kaynaklanan bir yanılsama olduğunu ve bu hareketlerin beden veya beyin denilen bileşimi ortaya çıkardığını ve özgürlük izleniminin bu parçacıkların durmaksızın devam eden titreşim ve hareketlerinin bir neticesi olduğunu söyler. Aynı görüşe sahip olan bazı Buddist mezhepler vardır ve onlar bunu şu örnekle göstermişlerdir: Bir el lambası alıp onu bir daire çizecek şekilde hızlıca hareket ettirseniz, bir ışık çemberi oluşacaktır. O çember gerçekte yoktur çünkü el feneri her an yer değiştirmektedir. Biz de küçük parçacıklar yığınıyız ve bu parçacıkların hızlı dairesel hareketleri sabit bir ruh olduğu yanılsamasına yol açıyor. Diğer taraf ise birbirini ardına hızla hareket eden düşünceler neticesinde maddenin bir yanılsama olarak ortaya çıktığını ve gerçekte maddenin var olmadığını söyler. Bu durumda görüyoruz ki bir taraf ruhun bir yanılsama olduğunu söylerken diğer taraf maddenin bir yanılsama olduğunu söylüyor. Peki siz hangi tarafı seçeceksiniz? Elbette biz ruhun tarafını seçeceğiz ve maddeyi inkar edeceğiz. Argümanlar her iki taraf için de benzerdir fakat ruh tarafındaki argüman biraz daha kuvvetli çünkü hiç kimse maddenin ne olduğunu görmüş değildir. Biz sadece kendimizi hissedebiliriz. Ben kendisi dışındaki bir maddeyi hissedebilen bir insan görmedim. Hiç kimse kendi dışına atlayıp çıkmayı başaramamıştır. Bu nedenle ruh tarafındaki argüman biraz daha kuvvetlidir. İkinci olarak, materyalizm evreni açıklayamazken ruh teorisi evreni açıklar. İşte bu yüzden materyalist açıklama mantık dışıdır. Bütün felsefeleri bir arada kaynatıp analiz ederseniz, hepsinin aslında teke indirgendiğini görürsünüz. Ve burada da, daha karmaşık ve daha felsefi şekilde de olsa, doğal temizlik ve özgürlük konusundaki aynı sorunun olduğunu görüyoruz. Bir taraf birincinin bir yanılsama olduğunu söylerken diğer taraf ikincinin bir yanılsama olduğunu söylüyor. Ve elbette biz, tutsaklığımızın bir yanılsama olduğuna inandığımız için ikinci tarafta yer alıyoruz.
Vedanta’nın çözümü ise bizim tutsak olmadığımız, bizim zaten özgür olduğumuzdur. Ve sadece bu da değil, tutsak olduğumuzu söylemek veya düşünmek bile çok tehlikelidir, bir hatadır ve kendi kendini hipnotize etmektir. “Ben bağlıyım.”, “Ben güçsüzüm.”, “Ben çaresizim.” dediğiniz anda ıstırap başlar ve kendi üzerinize bir zincir daha eklemiş olursunuz. Bunu asla söylemeyin ve asla düşünmeyin. Bir ormanda yaşayan ve gece gündüz durmadan “Şivoham” (Ben Kutsanmış Olan’ım) diyen bir adamdan bahsedildiğini duymuştum. Bir gün bir kaplan ona saldırmış ve onu öldürmek için sürüklemeye başladığında, nehrin diğer tarafındaki insanlar, adamın sesi yok oluncaya kadar ve hatta kaplanın ağzında iken bile “Şivoham” demeye devam ettiğini görmüşler. Pek çok böyle insan yaşamıştır. Parçalara ayrılırken bile düşmanlarını kutsayan insanlar vardır. “Ben O’yum, Ben O’yum ve sen de O’sun. Ben temizim, ben mükemmelim ve bütün düşmanlarım da öyle. Sen O’sun ve ben de O’yum.” İşte güç budur. Bununla birlikte, düalistlerin dinlerinde çok büyük ve güzel şeyler de vardır; kendisini sevip taptığımız, doğadan ayrı bir Şahsi Tanrı fikri muhteşemdir. Bazen bu fikir çok rahatlatıcı olabilir. Fakat Vedanta, bu rahatlamanın doğal olmadığını, aslında bunun uyuşturucu bir etkisi olduğunu söylüyor. Bu, uzun vadede güçsüzlük getirir ve bu dünyanın şimdi her zamankinden fazla ihtiyacı olan şey ise güçtür. Vedanta, bu dünyadaki acıların nedeninin güçsüzlük olduğunu söyler. Güçsüzlük ıstırabın tek nedenidir. Güçsüz olduğumuz için acı çekeriz. Güçsüz olduğumuz için yalan söyler, çalar, öldürür ve tüm diğer suçları işleriz. Güçsüz olduğumuz için ölürüz. Bizi güçsüzleştiren bir şey olmadığı sürece ölüm ve ıstırap da olmaz. Biz yanılsama içinde acı çekiyoruz. Yanılsamadan vazgeçin ve o zaman her şey ortadan kaybolacaktır. Bu gerçekten bu kadar açık ve basittir. Tüm bu felsefi tartışmalar ve muazzam zihinsel jimnastikler arasından geçerek bu tek dini fikre, dünyadaki en basit fikre ulaşırız
Monist Vedanta gerçeği ortaya koyabileceğiniz en basit şekildir. Düalizmi öğretmek Hindistan’da veya başka bir yerde yapılmış olan çok büyük bir hatadır çünkü insanlar temel prensiplere bakmaktansa son derece karmaşık olan süreçle ilgilenmişlerdir. Çoğuna göre bu muazzam felsefi ve mantıksal önermeler korkutucudur. Onlar bu şeylerin evrensel hale getirilemeyeceğini, günlük pratik hayatta uygulanamayacağını ve böyle bir felsefe ardında pek çok gevşeklik ve bozukluğun ortaya çıkacağını düşünmüşlerdi. Fakat ben dünyaya öğretilen tüm bu monist fikirlerin ahlaksızlık ve güçsüzlük üreteceğine inanmıyorum. Aksine ben bunun tek çare olduğunu düşünüyorum. Eğer bu doğruysa, neden hayat akıntısı akmaktayken insanların durgun sudan içmelerine izin verelim? Eğer bu doğruysa, her şey zaten temizse neden bunu tüm dünyaya öğretmeyelim? Öyleyse neden bunu doğan her insana, azizlere ve günahkarlara, erkeklere, kadınlara ve çocuklara, tahttaki insana ve sokakları süpürene gürleyen bir sesle öğretmeyelim?
Şimdi çok büyük ve önemli bir sorumluluk ortaya çıkıyor; bu pek çoklarına endişe verici gibi görünebilir fakat bunun nedeni batıl inançtan başka bir şey değildir. Her çeşit kötü ve hazmı zor yemeği yediğimiz veya kendimizi aç bıraktığımız için şimdi iyi yemeği bile yiyemeyecek durumdayız. Çocukluğumuzdan itibaren hep güçsüzlükle ilgili sözler dinledik. Hayaletlere inanmadıklarını söyleyen insanlar görmüşsünüzdür, fakat bunlardan çok azı karanlığa girdiğinde küçük de olsa bir ürperti hissetmez. Bu sadece batıl inançtır. Bütün dini batıl inançlar için de bu böyledir. Bu ülkede, şeytan diye bir şeyin olmadığını söylediğimde bütün dinin ortadan yok olacağını düşünen insanlar vardır. Birçok insan bana şeytan olmadan dinin nasıl var olabileceğini sormuştur. Bizi yöneten biri olmadan din nasıl olabilir? Biz başkası tarafından yönetilmeden nasıl yaşayabiliriz? Bize böyle davranılması hoşumuza gidiyor çünkü biz buna alıştık. Her gün biri tarafından azarlandığımızı hissedene kadar mutlu olamıyoruz. Bu da aynı batıl inançtır. Fakat şimdi ne kadar korkunç görünse de, her birimizin geriye bakıp, temiz ve sonsuz olan ruhu kaplayan bu batıl inançların hepsine güleceğimiz, memnuniyetle, gerçekle ve güçle; “Ben özgürüm, ben hep özgürdüm ve daima özgür olacağım.” diyeceğimiz zaman gelecektir. Vedanta’dan doğan bu monist fikir daima yaşayacaktır. Kutsal metinler yarın yok olabilir. Bu fikir ilk olarak ister İbranilerin, ister kutuplarda yaşayan insanların beyninde ortaya çıkmış olsun, bunun bir önemi yoktur. Çünkü bu Gerçektir ve Gerçek Sonsuzdur ve gerçeğin kendisi bize bunun hiçbir kişinin veya ülkenin özel mülkü olmadığını öğretir. İnsanlar, hayvanlar ve tanrılar, bunların hepsi bu Tek Gerçeğin alıcılarıdır. Bırakın hepsi o gerçeği alsınlar. Hayatı ıstıraba dönüştürmek neden? Neden insanlar batıl inançlara kapılsın? On bin hayat feda ederdim eğer sadece bunlardan yirmi tanesi batıl inançlarından vazgeçebilse. Sadece bu ülkede değil, fakat onun kendi doğduğu yerde bile, insanlara bu gerçekten bahsederseniz korkuya kapılırlar. Onlar size: “Bu fikir dünyadan vazgeçip ormanda yaşayan Sannyasin’ler için geçerlidir, onlar için bunların hepsi doğrudur. Fakat biz fakir insanlarız, bizim birtakım korkularımız var.” ve bunun gibi şeyler söylerler.
Düalist fikirler dünyaya yeterince hakim olmuştur ve işte sonuç budur. Neden yeni bir deney yapmayalım? Tüm akılların monizmi algılaması çağlar boyunca sürebilir fakat neden şimdi başlamayalım? Bunu yaşamımız boyunca sadece yirmi kişiye bile anlatmış olsaydık çok önemli bir iş yapmış olurduk.
Genellikle bunun aleyhinde olan tek bir görüş vardır. Bu ise şudur: “Ben Temiz, Kutsanmış Olan’ım” demek iyi fakat ben bunu her zaman kendi hayatımda gösteremiyorum. Bu doğrudur, ideal her zaman çok zordur. Doğan her çocuk üzerindeki gökyüzünü çok uzak olarak görür fakat bu bizim gökyüzüne bakmamamız için bir sebep midir? Batıl inanca kapılmak her şeyi halleder mi? Nektara ulaşamıyoruz diye zehir içmek sorunları çözer mi? Gerçeği tam olarak idrak edemiyoruz diye karanlığa girip güçsüzlüğe ve batıl inançlara teslim olmanın bize bir yararı olabilir mi?
Düalizmin pek çok şekline bir itirazım yok fakat güçsüzlüğü aşılayan her öğretiye itirazım var. Bu soru benim herhangi bir fiziksel, zihinsel veya ruhsal eğitim alan her kadın, erkek veya çocuğa sorduğum bir sorudur: “Güçlü müsün? Gücü hissediyor musun?” Çünkü ben gücü verenin sadece Gerçek olduğunu biliyorum. Ben biliyorum ki sadece Gerçek hayat verir, ancak Gerçeğe doğru gitmek bizi güçlü yapar ve hiç kimse güçlü olmadığı sürece Gerçeğe ulaşamaz. Bu nedenle ben aklı güçsüzleştiren, insanı batıl inançlı hale getiren, insanın üzülmesine yol açan, onun her çeşit imkansızlığı, gizemi ve batıl inançları arzu etmesini sağlayan hiçbir sistemden hoşlanmıyorum. Hoşlanmıyorum çünkü onların sonuçları çok tehlikelidir. Böyle sistemler asla herhangi bir iyilik getirmezler, bu tarz şeyler akılda hastalık yaratır, onu güçsüzleştirir, öyle güçsüzleştirir ki; zaman içinde gerçeği algılamak veya ona göre bir yaşam sürmek neredeyse imkansız hale gelir. Güç bu nedenle gerekli olan tek şeydir. Güç, dünyanın tüm hastalıklarının ilacıdır. Güç, zenginlerin zulmü altında ezilirken fakirlerin sahip olması gereken ilaçtır. Güç, eğitimlilerin baskısı altında iken cahillerin sahip olması gereken ilaçtır ve güç, günahkarlara diğer günahkarların zulmüne maruz kaldıklarında gereken ilaçtır ve hiçbir şey monizm fikrinin verdiği kadar güç vermez. Hiçbir şey bizi bu monizm fikrinin yaptığı kadar ahlaklı yapmaz. Hiçbir şey bizim bütün sorumluluk üzerimizdeyken, bu kadar iyi ve en yüksek şekilde çalışmamızı sağlamaz. Ben her birinize soruyorum: “Sizin elinize küçük bir bebek bıraksam nasıl davranırsınız?” O anda bütün hayatınız değişir; her ne olursanız olun, o an fedakar olmak zorunda kalırsınız. Sorumluluk sizin üzerinizde olunca suçla ilgili tüm fikirlerinizden vazgeçersiniz ve tüm karakteriniz bir anda değişir. Eğer bütün sorumluluk bizim omuzlarımıza binseydi, biz mümkün olan en iyi ve en yüksek halimizde olurduk, bir şeyler bekleyeceğimiz kimse olmadığında, suçlayabileceğimiz bir şeytan olmadığında, bizim yüklerimizi taşıyacak bir Şahsi Tanrı olmadığında, sorumlu olan sadece biz olduğumuzda en yüksek ve en iyi halimize ulaşırız. Kendi kaderimden ben sorumluyum. Kendime iyiliği getiren de benim, kötülüğü getiren de. Ben Temiz ve Kutsanmış Olan’ım. Bunun aksini iddia eden tüm düşüncelerimizi atmalıyız. “Benim için ne ölüm var ne de korku, ben ne bir kasta aitim ne de birtakım ilkelere, benim ne annem ne babam ne kardeşim ne arkadaşım ne de düşmanım var çünkü Ben Tanrısal Varlılığım, Ben Tanrısal Sonsuz Bilincim, Ben Tanrısal Mutlak Sevincim; Ben Tanrısal Sevincin Kendisiyim. Ben ne erdemle ne de ahlaksızlıkla, ne mutlulukla ne de acıyla bağlıyım. Haclar, kitaplar ve törenler beni asla bağlayamaz. Benim ne açlığım var ne de susuzluğum; bu beden bana ait değil ne de ben bu bedene gelen tüm bu batıl inanç ve bozukluklara tabiyim. Ben Tanrısal Varlılığım, Ben Tanrısal Bilincim, Ben Tanrısal Mutlak Sevincim; Ben Tanrısal Sevincin Kendisiyim.
Bu, diyor Vedanta, sahip olmamız gereken tek duadır. Bu, hedefe ulaşmanın, kendimize ve herkese tanrısal olduğumuzu söylemenin tek yoludur. Ve biz bunu tekrar ettikçe güç gelecektir. Başlangıçta sendeleyenler daha ve daha çok güçlü hale gelecek ve gerçek, kalplerimizi ele geçirinceye, damarlarımızda dolaşıncaya ve bedenlerimize nüfuz edinceye kadar o ses yükselmeye devam edecektir. Işık daha parlak hale geldikçe yanılsama yok olacak, cehalet yığınları birer birer ortadan kaybolacak ve her şeyin kaybolduğu, sadece Güneş’in parladığı bir zaman gelecektir.
BÖLÜM 10
KOZMOS: MAKROKOZMOS
(New York, 19 Ocak 1896)
Etrafımızda gördüğümüz çiçekler güzeldir, güzeldir sabah güneşinin doğuşu ve doğanın tüm çeşitli renkleri. Tüm evren güzeldir ve insan bunun tadını dünyaya ilk geldiğinden beri çıkarmaya devam ediyor. Dağlar yüce ve ilham vericidir, denize doğru akan dev nehirler, uçsuz bucaksız çöller, sonsuz okyanus, yıldızlı gökyüzü ve tüm bunlar ilham vericidir, muhteşemdir ve gerçekten çok güzeldir. Doğa dediğimiz varlılık kütlesi ezelden beri insan aklını etkiliyor. O zamandan beri insan düşüncesini etkiliyor ve bunun neticesi olarak şöyle bir soru ortaya çıkıyor: “Tüm bunlar nedir ve nereden geliyor?” Veda’larda da aynı sorunun sorulduğunu görüyoruz: “Bunlar nereden geliyor? Hiçbir şey yokken, karanlık karanlığın içinde saklı iken kim bu evreni yarattı? Nasıl? Kim bu sırrı biliyor?” Ve bu soru bize, şimdiki zamana kadar gelmiştir. Bunu cevaplamak için milyonlarca girişim olmuştur ve bu sorunun milyonlarca kez daha cevaplanması gerekecektir. Fakat her cevap başarısız olduğu için değil; bu soruya verilen her cevap gerçeğin bir parçasını içerir ve bu gerçek zaman ilerledikçe güç kazanır. Ben şimdi size, Hindistan’ın eski filozoflarından toparladığım cevapların sonucunu modern bilgi ile armonize ederek vermeye çalışacağım.
Soruların en eskisi olan bu soruda bazı noktaların zaten çözülmüş olduğunu görüyoruz. Birincisi; “hiçbir şeyin olmadığı” bir zaman olduğu ve bu dünyanın var olmadığı, doğa annemizin tüm denizlerinin, okyanuslarının, nehirlerinin, dağlarının, şehirlerinin, köylerinin, insan ırklarının, hayvanlarının, bitkilerinin, gezegenlerinin, güneşlerinin ve aylarının ve yaradılışın tüm bu sonsuz çeşitliliğinin var olmadığı bir zaman olduğudur. Peki bundan emin miyiz? Şimdi bu sonuca nasıl varıldığının izini süreceğiz. İnsan etrafında ne görür? Küçük bir bitkiyi ele alın. İnsan toprağa bir tohum eker ve sonra bir bitkinin yavaşça yüzeye çıktığını görür, o bitki büyür ve büyür, ta ki dev bir ağaç oluncaya kadar. Ve sonra geride sadece tohumu bırakarak ölür. O bu şekilde döngüyü tamamlamıştır; tohumdan gelir, ağaca dönüşür ve tekrar tohuma döner. Bir kuş da önce yumurtadan çıkar, sonra kendi hayatını yaşar ve sonra geride başka yumurtalar yani gelecekteki kuşların tohumlarını bırakarak ölür. Bu hayvanlar ve insanlar için de böyledir. Doğadaki her şey birtakım tohumlardan, bazı temellerden, bazı ince formlardan başlar ve sonra daha kaba hale gelir, gelişir ve bu yolda bir süre ilerledikten sonra tekrar o ince forma döner. Güzel güneş ışığının içinde oynaştığı yağmur damlası, okyanustan buhar formunda çıkar, gökyüzüne yükselir ve sonra suya dönüşeceği bölgeye girerek, ilerde tekrar buhara dönüşmek üzere şimdiki şeklini alır. Bu etrafımızı çevreleyen tüm doğa için böyledir. Yüce dağların bile buzullarla ve nehirlerle aşındığını biliyoruz. Onlar yavaşça fakat emin bir şekilde dağlara çarparak onları kuma dönüştürüyor, sonra o kumları okyanusa taşıyor ve orada katman katman biriken kumlar önce sert kayalar haline geliyor ve sonra gelecek neslin dağlarını oluşturuyorlar. Sonra tekrar çarpma, aşındırma süreci başlıyor ve bu böyle devam ediyor. Dağlar kumdan oluşuyor ve tekrar kuma dönüyor.
Eğer doğanın birörnek olduğu doğru ise-ki hiçbir insani deneyim bununla çelişmemiştir, dev güneşler, yıldızlar ve tüm bu evren ile küçük bir tahıl tanesinin yaratılış metodu aynı ise, evrenin tümü atomla aynı plana göre yaratıldıysa, tüm evrende aynı kural hakim ise o zaman Veda’larda söylendiği gibi: “Tek bir kil parçası bilindiğinde, bu evrendeki tüm killerin doğasını biliriz.” Küçük bir bitkiyi alın ve onun yaşamını inceleyin o zaman evreni bilirsiniz. Eğer tek bir kum tanesini bilirsek, tüm evrenin sırrını anlamış oluruz. Bu mantığı izlediğimizde, ilk olarak her şeyin başlangıcının ve sonunun benzer olduğu noktasına geliriz. Dağ kumdan gelir ve tekrar kuma döner, nehir buhardan gelir ve tekrar buhara döner, bitki tohumdan gelir ve tekrar tohuma döner, insan hayatı insan tohumlarından gelir ve tekrar insan tohumlarına döner. Evren yıldızlarıyla ve gezegenleriyle nebula halinden gelmiştir ve tekrar o hale dönecektir. Peki biz buradan ne öğreniyoruz? Buradan, tezahür eden halin veya kaba halin netice olduğunu ve ince halin ise neden olduğunu görüyoruz. Binlerce yıl önce bu; yok oluşun nedene geri dönmek anlamına geldiği, felsefenin babası olan yüce Kapila tarafından ortaya konmuştu. Burada duran bu masa dağıldığında nedenine geri dönecek, bir araya geldiklerinde bizim masa dediğimiz bu şekli oluşturan ince formlarına ve parçacıklarına ayrışacaktır. Bir insan öldüğünde, kendi bedenini oluşturan elementlere geri dönecektir, eğer bu dünya ölürse o kendi şeklini oluşturan elementlere geri dönecektir. İşte yok oluş denilen şey budur, nedene geri dönmektir. Buradan neticenin neden ile aynı olduğunu, farklı olmadığını öğreniyoruz. O sadece başka bir formdadır. Bu cam bardak bir neticedir ve onun kendi nedeni vardır ve bu neden onun formunun içindedir. Cam denilen maddenin belirli bir miktarı ve üreticinin ellerindeki kuvvet nedenleri oluşturur, aletlerle madde birleşir ve bardak denilen bu şekli üretir. Üreticinin ellerindeki kuvvet bardakta yapıştırıcı güç olarak bulunur, o olmadan parçacıklar birbirinden ayrılır. Bardak, sadece bu ince nedenlerin yeni bir şekildeki tezahürüdür ve eğer o parçalara ayrılırsa yapıştırma şeklindeki kuvvet geri dönecek ve kendi elementine karışacak ve cam parçacıkları ise yeni şekiller alana kadar aynı kalacaktır.
Bu noktada neticenin nedenden asla farklı olmadığını görüyoruz. Netice, nedenin daha kaba formda yeniden oluşmasından ibarettir. Bunun ardından bitkiler, hayvanlar veya insanlar dediğimiz tüm bu özel formların iniş ve çıkışlarının sonsuza kadar tekrarlandığını öğreniyoruz. Tohum ağacı üretir. Ağaç tohumu üretir ve o tohumdan da başka bir ağaç oluşur ve bu böyle devem eder, bunun sonu yoktur. Su tanecikleri dağlardan okyanusa yuvarlanır ve oradan tekrar buhar olarak yükselir, sonra tekrar dağlara döner ve tekrar okyanusa iner. İşte döngü bu şekilde iniş ve çıkışlarla devam eder. Bu, tüm yaşamlar için, görebildiğimiz, hissedebildiğimiz, duyabildiğimiz ve hayal edebildiğimiz tüm varlılık için de böyledir. Bizim bilgimizin sınırları içinde olan her şey aynı şekilde ilerliyor, insan bedeninin nefes alıp vermesi gibi. Yaradılıştaki her şey bu şekilde hareket eder, bir dalga yükselir, diğeri iner, sonra tekrar yükselir ve tekrar iner. Her dalganın kendi girdabı vardır ve her girdabın da kendi dalgası. Aynı kanun evren için de geçerlidir çünkü evren tek bir bütündür, birörnektir. Bu evren kendi nedenlerine dönmelidir; güneş, ay, yıldızlar, dünya, beden ve akıl ve bu evrendeki her şey kendi ince nedenlerine dönmeli, kaybolmalı ve yok olmalıdır. Fakat onlar nedenlerin içinde ince formlar olarak yaşayamaya devam edecekler ve sonra bu ince formlardan tekrar yeni dünyalar, güneşler, aylar ve yıldızlar olarak ortaya çıkacaklardır.
Bu iniş ve çıkış hakkında öğrenilmesi gereken bir konu daha vardır. Tohum ağaçtan gelir fakat o hemen bir ağaç haline gelmez, bir hareketsizlik dönemi veya diğer bir deyişle çok ince tezahür eden bir hareketlilik dönemi geçirir. Tohum bir süre için toprağın altında kalmalıdır. Sonra parçalara ayrılır, sanki çürüyormuş gibi olur fakat yeniden canlanma bu çürüme ile beraber gelir. Başlangıçta tüm bu evren de o çok ince formda, görünmeden ve ortaya çıkmadan bir süre kalmıştır ki buna kaos denir ve bundan da yeni bir oluşum ortaya çıkar. Bu evrenin bir tezahür dönemine- ince forma inmesine ve orada bir süre kaldıktan sonra tekrar dışarı çıkmasına Sanskritçe’de bir Kalpa veya döngü denir. Bunun ardından özellikle modern zamanlar için çok önemli olan bir soru gelir. İnce formların yavaş yavaş geliştiğini ve adım adım kaba ve daha kaba hale geldiğini görüyoruz. Nedenin de netice ile aynı olduğunu ve neticenin sadece başka bir formdaki nedenden ibaret olduğunu da görmüştük. İşte bu nedenle tüm bu evren hiçlikten yaratılmış olamaz. Hiçbir şey nedensiz oluşmaz ve neden ise farklı bir formdaki neticedir.
Peki bu evren nereden ortaya çıkmıştır? O, önceki bir ince evrenden ortaya çıkmıştır. Peki insanlar nereden ortaya çıkmıştır? Onlar da önceki ince formlardan ortaya çıkmışlardır. Ağaç nereden ortaya çıkmıştır? O tohumdan ortaya çıkmıştır, ağacın tümü zaten tohumun içindeydi. O sadece dışarı çıkar ve kendisini ortaya koyar. Öyleyse bu evren de yine bu evrenin ince formdaki halinden yaratılmıştır. O şimdi ortaya çıkmıştır. O, tekrar o ince forma dönecek ve sonra tekrar ortaya çıkacaktır. Şimdi görüyoruz ki; ince formlar yavaşça ortaya çıkıyor, sonra kendi sınırlarına ulaşıncaya kadar daha ve daha kaba hale geliyor ve sınıra ulaştıklarında ise tekrar geri dönüyor, daha ve daha ince hale geçmeye başlıyorlar. İnce olanın ortaya çıkması, kaba hale gelmesi ve sanki kendi parçalarını ayarlaması, modern zamanlarda evrim olarak adlandırılan şeydir. Bu çok doğrudur, tamamen doğrudur ve biz bunu kendi hayatlarımızda da görüyoruz. Hiçbir mantıklı insan evrimcilerle tartışmaya girmez. Fakat bizim bir şey daha öğrenmemiz gerekiyor. Biz bir adım daha ileri gitmeliyiz. Peki nedir bu adım? Bu her evolüsyonu (evrim) bir involüsyonun izlediğidir. Tohum ağacın babasıdır ve başka bir ağaç ise o tohumun babasıydı. Tohum büyük ağacın geldiği ince formdu ve başka bir büyük ağaç da o tohumun içinde olan formdu. Bu evrenin tümü ince kozmik evrende mevcuttu. Küçük hücre, sonradan insan haline gelen küçük hücre, aslında ince formdaki insandı ve o evrimleşerek insan haline geldi. Eğer bu açıksa, evrimcilerle tartışmamız gerekmez çünkü görüyoruz ki; eğer onlar dinleri yıkmak yerine atılan bu adımı kabul etseler, onlar bunun en büyük savunucusu haline geleceklerdir.
O zaman görüyoruz ki; hiçbir şey hiçlikten yaratılamaz. Her şey sonsuzluk içinde vardır ve sonsuzluk içinde var olmaya devam edecektir. Hareket ise dalgalar ve girdaplar halinde ilerler, önce ince formlara döner ve sonra kaba tezahürlerle tekrar ortaya çıkar. Bu involüsyon ve evolüsyon doğanın tümünde süregelmektedir. Evolüsyon serisi yaşamın en düşük tezahürlerinde başlar ve en yükseğe kadar ulaşır, en mükemmel insan da başka bir şeyin involüsyonu olmalıdır. Burada soru şudur: Neyin involüsyonu? İnvolüsyon nerede başlamıştır? Bunun cevabı Tanrı’dır. Evrimciler size bu fikrinizin yanlış olduğunu söyleyeceklerdir. Neden? Çünkü siz Tanrı’nın zeki olduğunu görürsünüz fakat biz zekanın evrim sürecinin çok ileri safhalarında geliştiğini görürüz. İnsanlarda ve yüksek hayvanlarda zeka olduğunu biliriz fakat bu zeka dünyaya gelmeden önce milyonlarca yıl geçmiştir. Evrimcilerin bu itirazının anlamlı olmadığını kendi teorimizi uyguladığımızda göreceğiz. Ağaç tohumdan gelir ve tekrar tohuma döner, başlangıç ve son aynıdır. Dünya da kendi nedeninden gelir ve ona tekrar geri döner. Başlangıcı bulabilirsek sonu da bulabileceğimizi biliyoruz. Ve tersi; eğer sonu bulabilirsek başlangıcı da bulabiliriz. Eğer böyle ise; bu evrim serisinin tümünü, bir uçta protoplazma diğer uçta mükemmel insan olan bu evrim serisini ele aldığınızda bu serinin aslında tek bir yaşam olduğunu görürsünüz. Serinin sonunda mükemmel insanın olduğunu görüyoruz, öyleyse başlangıçta da aynısı olmalı. Bu nedenle protoplazma en yüksek zekanın involüsyonudur. Siz onu göremeyebilirsiniz fakat bu zeka en mükemmel insanda tezahür edinceye kadar yavaş yavaş kendisini ortaya koymaya devam eder. Bu matematiksel olarak gösterilebilir. Eğer enerjinin korunumu kanunu doğru ise; bir makinenin çıkışından, onun girişine bir şeyler koymadığınız takdirde hiçbir şey alamazsınız. Bir motorun çıkışından alabileceğiniz güç miktarı, sizin ona koyduğunuz kömür veya su ile tamamen aynıdır, ne eksik ne fazla. Benim şimdi yaptığım iş sadece benim kendi içime; hava, yemek veya diğer formlarda aldığım çeşitli şeylerden ibarettir. Bu evrene ne bir madde parçası, ne de bir kuvvet eklenebilir ve ne de ondan bir kuvvet çıkarılabilir. Eğer durum böyle ise o zeka nedir? O protoplazmanın içinde yoktu, o birdenbire ortaya çıkmış olmalı fakat bir şeyin hiçlikten ortaya çıkması mümkün değildir. Bunu ise, doğanın kanunlarının ötesinde giden, her şeyi aşan ve evrim sürecinde artık gidecek yeri olmayan mükemmel insanın, özgür insanın, Tanrı-insanın, Hristiyanların Hristo-insan, Buddistlerin Budda-insan ve Yogilerin “Özgür” dediği, evrim zincirinin sonunda olan mükemmel insanın, aynı zincirin diğer ucunda olan o protoplazma hücresinin involüsyonu olduğu izleyecektir.
Aynı mantığı evrenin tümüne uygularsak o zekanın yaradılışın Tanrı’sı olduğunu, onun nedenin kendisi olması gerektiğini görürüz. İnsanın bu evrende sahip olduğu en evrimleşmiş kavram zekadır. Başlangıç bu nedenle zekaydı. Başlangıçta o zeka ince formdaydı ve sonunda o zeka ortaya çıktı. Bu evrendeki tüm zeka bu nedenle kendisini adım adım ortaya çıkaran o evrensel zekanın kendisidir. Bu evrensel zeka bizim Tanrı dediğimiz şeydir. İsterseniz ona başka bir isim verebilirsiniz fakat başlangıçta o Sonsuz kozmik zekanın var olduğu kesinlikle doğrudur. Bu kozmik zeka önce ince formdaydı, sonra ortaya çıkmaya başladı ve evolüsyon geçirdi, ta ki mükemmel insan, Budda-insan, Hristo-insan haline gelinceye kadar. O sonra kendi kaynağına tekrar geri döner. İşte bu nedenle bütün kutsal metinler; “Biz O’nun içinde yaşarız, onun içinde hareket ederiz ve O’nun içinde var oluruz.” der. Bu nedenle bütün kutsal metinler bizim Tanrı’dan geldiğimizi ve tekrar Tanrı’ya döneceğimizi söyler. Teolojik terimler sizi korkutmasın; eğer terimler sizi korkutuyorsa siz filozof olmaya uygun değilsiniz demektir. Bu kozmik zeka teologların Tanrı dedikleri şeydir.
Bana pek çok kere; “Neden o eski kelimeyi, Tanrı kelimesini kullanıyorsun?” diye sorulmuştur. Kullanıyorum çünkü bu bizim amacımız için en uygun kelime, ondan daha iyi bir kelime bulamazsınız çünkü insanlığın tüm umutları, tüm hedefleri ve mutlulukları bu kelimenin içinde toplanmıştır. Şimdi bu kelimeyi değiştirmek imkansızdır. Bunun gibi kelimeler onların önemini kavramış ve anlamını idrak etmiş bazı yüce azizler tarafından icat edilmiştir. Fakat onlar toplumda kullanıldıkça cahil insanlar da bu kelimeleri alır ve kullanırlar. Bunun neticesinde bu kelimeler ruhunu ve görkemini kaybeder. Tanrı kelimesi ezelden beri kullanılmaktadır ve bu kozmik zeka fikri ve yüce ve kutsal olan her şey bu kelimeyle ilişkilidir. Bazı aptallar bunun doğru olmadığını düşünüyor diye o kelimeyi atmamız mı gerekir? Başka birisi gelip; “Benim kelimemi kullan” diyebilir ve bir başkası; “Hayır, benim kelimemi kullan.” diyebilir. Ve böylece aptalca kelimelerin sonu gelmez. Eski kelimeyi kullanın fakat onu doğru kullanın, onu batıl inançlardan temizleyin ve o eski yüce kelimenin gerçekten ne anlama geldiğini idrak edin. Eğer ilişkisellik kanunlarının gücünü anlarsanız, bu kelimelerin sayısız şahane ve güçlü fikirlerle ilişkili olduğunu ve onların milyonlarca insan ruhu tarafından kullanıldığını, tapınıldığını ve bu kelimenin onlar tarafından en yüce ve en iyi olanla, en mantıksal olanla, en sevilesi olanla ve insan doğasındaki en büyük ve en yüce olan şeylerle ilişkilendirildiğini bilirsiniz. Ve tüm bunlar bu ilişkilendirmelerden kaynaklanır ve bunlardan asla vazgeçilemez. Eğer ben size tüm bunları Tanrı’nın evreni yarattığını söyleyerek ifade etmeye çalışsaydım, bu size bir şey ifade etmezdi. Fakat tüm bu mücadeleden sonra biz tekrar O’na döneriz, O Kadim Olan’a, O Yüce Varlığa.
Kozmik enerjinin tüm çeşitli şekillerinin, madde, düşünce, kuvvet ve zekanın sadece o kozmik zekanın veya diğer bir deyişle Yüce Tanrı’nın tezahürleri olduğunu görüyoruz. Gördüğünüz, hissettiğiniz, duyduğunuz her şey, tüm evren O’nun yarattıklarıdır veya daha doğru söylemek gerekirse, O’nun izdüşümüdür veya daha doğru söylemek gerekirse Tanrı’nın Kendisidir. O güneş ve yıldızlar olarak parlayandır, O doğa annedir, O okyanusun Kendisidir. O nazik yağmurlar olarak gelir, O soluduğumuz nazik havadır ve O bedende kuvvet olarak çalışandır. O söylenen konuşmadır, O konuşan insanın Kendisidir, O burada olan dinleyicilerdir, O benim üstünde durduğum kürsüdür, O sizi görmemi sağlayan ışıktır. Her şey O’dur. O bu evrenin etken ve materyal nedenidir ve O en ufak hücrede mevcut olan ve sonra evolüsyon geçirerek diğer uçta tekrar Tanrı haline gelendir. O aşağı inerek en düşük atom olan ve orada yavaşça Kendi Doğasını ortaya çıkarandır. Evrenin sırrı budur. “Sen erkeksin, Sen kadınsın, Sen gençliğin gururu ile yürüyen güçlü adamsın, Sen koltuk değneği ile sendeleyen yaşlı adamsın. Sen her şeydesin, Sen her şeysin ey Tanrım.” İşte bu Kozmos’un, insan entelektini tatmin eden tek çözümüdür. Tek bir ifade ile söyleyecek olursak; “Biz O’ndan doğduk, O’nu içinde yaşıyoruz ve O’na döneceğiz.”
BÖLÜM 11
KOZMOS: MİKROKOZMOS
(New York, 26 Ocak 1896)
İnsan aklı doğal olarak dışarı çıkmak ister, organların kanalından bedenin dışına bakmak ister. Göz görmeli, kulak duymalı, duyular dış dünyayı algılamalıdır ve doğal olarak insanın dikkatini ilk olarak çeken ve onu büyüleyen doğanın güzellikleri ve yücelikleridir. İnsan ruhunda oluşan ilk soru dış dünya hakkındadır. Bu gizemin çözümü gökyüzünde, yıldızlarda, göksel bedenlerde, dünyada, nehirlerde, dağlarda, okyanuslarda aranmıştır. Tüm eski dinlerde insan aklının nasıl da her şeyi öncelikle dışarıda aramış olduğunun izlerini görüyoruz. Önce nehir-tanrı, gök-tanrı, bulut-tanrı, yağmur-tanrı vardı, dışarıdaki her şey, şimdi doğanın güçleri dediğimiz her şey, o zamanlarda dönüşüm geçirmiş, yücelmiş ve tanrılara ve göksel elçilere dönüşmüştü. Soru daha ve daha derinleştikçe, bu dışsal tezahürler insan aklını tatmin etmede başarısız olmuş ve en sonunda enerji içe dönmüş ve insan bu sorunun cevabını kendi ruhunda aramaya başlamıştır. Soru böylece makrokozmostan mikrokozmosa, dış dünyadan iç dünyaya geri yansıtılmıştır. Dışarıdaki doğayı inceledikten sonra insan içsel olanı incelemeye yönelmiş ve içsel insanın sorgulanması neticesinde insan daha yüksek bir medeniyet seviyesine ve doğa hakkında daha derin bir kavrayışa ulaşmıştır.
Bugünkü tartışma konusu da işte bu içsel insandır. Hiçbir soru insan yüreğine, içsel insana bu soru kadar yakın değildir. Bu soru kaç ülkede ve kim bilir kaç milyon kere sorulmuştur! Bilgeler ve krallar, zenginler ve fakirler, azizler ve günahkarlar, her erkek ve her kadın bu soruyu soragelmiştir. Bu gelip geçici insan hayatında kalıcı olan bir şey yok mudur? Bu beden öldüğünde geride kalan bir şey yok mudur? Bu vücut toprağa karıştığında yaşamaya devam eden bir şey yok mudur? Beden küle dönüşürken hayatta kalmaya devam eden bir şey yok mudur? Eğer varsa onun kaderi nedir? O nereye gider? O nereden gelmiştir? Bu sorular tekrar ve tekrar sorulmuştur ve bu yaradılış var olduğu sürece, insan beyinleri düşünmeye devam ettiği sürece bu soru sorulacaktır. Sorulacaktır fakat cevap gelmediği için değil çünkü her seferinde bu soru cevaplanmıştır ve zaman ilerledikçe bu cevap daha çok güç kazanacaktır. Bu soru binlerce yıl önce cevaplanmıştır ve tüm bu zaman içinde yeniden ifade edilmiş, tekrar ve tekrar ortaya konmuş ve entelektimiz için daha açık ve net hale getirilmiştir. Bu nedenle bizim yapmamız gereken sadece o cevabın tekrar ortaya çıkarılmasıdır. Biz eski problemlere yeni bir ışık tutuyormuş gibi yapmıyoruz fakat sadece eski gerçeği sizin önünüze modern zamanların diliyle getiriyoruz, eskilerin düşüncelerini modern zamanların diliyle söylüyoruz, filozofların düşüncelerini halkın diliyle ifade ediyoruz, meleklerin düşüncelerini insanın diliyle söylüyoruz, Tanrı’nın düşüncelerini zavallı insanlığın diliyle söylüyoruz; insan onları anlasın diye çünkü o düşüncelerin çıktığı aynı ilahi öz insanın içinde zaten mevcuttur ve bu nedenle o, onları her zaman anlayabilir.
Ben size bakıyorum. Peki sizi görmem için ne gereklidir? Öncelikle gözler. Çünkü ben tüm diğer açılardan mükemmel olsam bile, gözlerim yoksa sizi göremem. İkinci olarak, gerçek görme organına ihtiyacım vardır. Çünkü gözler organ değildir. Onlar sadece görme aletleridir ve onların arkasında gerçek organ yani beyindeki sinir merkezi vardır. Eğer o merkez zarar görürse, insan en parlak gözlere sahip olsa bile hiçbir şey göremeyecektir. Öyleyse bir merkezin, gerçek bir organın olması gerekir. Bu bizim tüm duyularımız için de böyledir. Dış kulak sadece sesin titreşimini içerideki merkeze taşıyan alettir. Fakat bu da yeterli değildir. Kütüphanede olduğunuzu düşünün, çok dikkatli bir şekilde kitap okurken saatin zili çalsa da duymazsınız. Ses oradadır, havadaki darbeler oradadır, kulak ve merkez de oradadır ve bu titreşimler kulak tarafından merkeze de taşınmıştır fakat siz yine de onu duymazsınız. Peki gereken nedir? Gereken şey akıldır. Buradan gerekli olan üçüncü şeyin akıl olduğunu görüyoruz. Önce dışsal aletler, sonra dışsal aletlerin duyuyu kendisine taşıyacağı bir organ ve son olarak organın kendisinin de akıla bağlı olması gerekir. Akıl organa bağlı olmadığında, organ ve kulak izlenimi alsa bile biz bunun bilincine varmayız. Akıl da sadece taşıyıcıdır, o sadece duyuyu daha ileriye taşımalı ve entelekte sunmalıdır. Entelekt karar veren bölümdür ve o kendisine sunulan şeylerle ilgili karar verir. Fakat bu da yeterli değildir. Entelekt de onu ileri taşımalı ve her şeyi bedendeki hükümdarın, insan ruhunun, tahttaki kralın önüne koymalıdır. Bu algı ona sunulur ve o zaman ondan emir gelir, neyin yapılması veya yapılmaması gerektiği emri gelir ve bu emir aynı sıra ile önce entelekte, sonra akla, sonra organlara taşınır, organlar bunu aletlere iletir ve böylece algılama tamamlanmış olur.
Aletler dış bedendedir, insanın kaba bedenindedir fakat akıl ve entelekt orada değildir. Onlar Hint felsefesinde ince beden olarak adlandırılan ve Hristiyan teolojisinde insanın ruhsal bedeni olarak adlandırılan yerdedir ve bedenden ne kadar çok ince olsa da bu ruh değildir. Ruh tüm bunların ötesindedir. Dış beden birkaç yıl içinde dağılır, herhangi basit bir sebep onu yıkıp yok edebilir. Fakat ince beden o kadar kolay yıkılmaz, kimi zaman bozulsa da başka bir zaman tekrar güçlü hale gelir. Yaşlı insanda aklın gücünü nasıl da kaybettiğini, beden dinçken aklın da dinç olduğunu, çeşitli ilaçların onu nasıl da etkilediğini, dışarıdaki her şeyin onu etkileyebildiğini ve onun nasıl dışarıdaki şeylere tepki verdiğini görüyoruz. Nasıl beden önce gelişip sonra bozulmaya başlıyorsa aynı şekilde akıl da gelişir ve çöker. Bu nedenle akıl ruh değildir, ruh ne çürür ne de bozulur. Peki bunu nasıl bilebiliriz? Bu aklın ötesinde bir şey olduğunu nasıl bilebiliriz? Bunu biliriz çünkü zekanın temeli olan, kendi kendini aydınlatan bilinç, kaba donuk ve ölü bir maddeye ait olamaz. Kendi özünde zekaya sahip olan şey kaba bir madde olamaz. Çünkü donuk ve ölü olan madde kendi kendini aydınlatamaz. Maddeyi aydınlatan zekadır. Bu salon sadece zeka sayesinde buradadır çünkü bir salon olarak onun varlılığı, bir zeka onu inşa etmediği sürece bilinemez. Bu beden kendi kendini aydınlatamaz, öyle olsaydı ölü bir insanın da kendini aydınlatması gerekirdi. Ne akıl ne de ruhsal beden kendi kendini aydınlatamaz. Onlar zekanın özü değildirler. Kendi kendini aydınlatabilen şey ise çürümez ve bozulmaz. Ödünç alınan ışıkla aydınlanan şeyin parlaklığı gelir ve gider fakat ışığın kendisi olan şeyin gelip gitmesini ne sağlayabilir, ne onun gelişmesini veya çürümesini sağlayabilir? Ayın parlayıp söndüğünü biliyoruz çünkü o güneşten ödünç aldığı ışıkla parlar. Bir demir parçası ateşe atıldığında sıcaktan kızarır, parlar ve ışık saçar fakat onun ışığı yok olacaktır çünkü o ışık ödünç alınmıştır. Bu nedenle çürüme sadece kendi özünde olmayan ışığı ödünç alan için söz konusudur.
Bedenin dışsal şeklinin özünde kendine ait ışığın olmadığını görüyoruz, o kendi kendini aydınlatamaz ve kendisini bilemez, bu akıl için de böyledir. Peki neden? Çünkü akıl parlar ve söner, çünkü o bir zaman dinçtir, başka bir zaman zayıftır, çünkü o herhangi bir şeyden veya her şeyden etkilenebilir. Bu nedenle aklın içinde parlayan ışık akla ait değildir. O zaman o ışık kimindir? O ışığa kendi özünde sahip olan ve bu nedenle asla çürümeyen ve ölmeyen, hiçbir zaman daha güçlü veya daha zayıf hale gelmeyen; aydınlığın kendisidir. Ruhun bilmesi diye bir şey olamaz çünkü o bilginin, bilincin kendisidir. Ruhun varlılığı diye bir şey olamaz çünkü o varlılığın kendisidir. Onun mutlu olması diye bir şey olamaz çünkü o mutluluğun kendisidir. Mutlu olan mutluluğu ödünç almıştır, bilgiye sahip olan bilgiyi ödünç almıştır ve göreceli varlılığı olanın varlılığı sadece bir yansımadır. Niteliklerin olduğu yerde yansıma vardır fakat ruhun bilinç, varlılık ve sevinç gibi nitelikleri yoktur, onlar zaten ruhun özüdür.
Neden bunu kabul edelim diye tekrar sorulabilir. Neden bilincin, sevincin ve varlılığın ruhun özünde olduğunu ve ruhun onları ödünç almamış olduğunu kabul edelim? Bu tartışılabilir, neden ruhun aydınlığı, ruhun sevinci ve ruhun bilinci de, aynı bedenin aydınlığını akıldan ödünç alması gibi, ödünç alınmış olmasın diye sorgulanabilir. Fakat bu tartışmanın sonu yoktur. Başka bir kaynaktan diyecek olsak aynı soru tekrar sorulacaktır. En sonunda yine o kendi kendini aydınlatan kaynağa ulaşırız bu nedenle yapılması gereken o kaynağa ulaştığımızda durmak ve daha ileri gitmemektir.
Öyleyse görüyoruz ki insan; ilk olarak dışsal kılıf olan bedenden, ikinci olarak aklı ve entelekti ve içeren ince bedenden oluşur. Onların arkasında ise insanın ÖzBen’i vardır. Kaba bedenin tüm nitelikleri ve güçlerinin akıldan ödünç alındığını görmüştük ve akıl, ince beden de kendi güçlerini ve ışığını arkada durmakta olan ruhtan ödünç alır.
Şimdi bu ruhun doğası ile ilgili pek çok soru ortaya çıkıyor. Eğer ruhun varlılığı onun kendi kendini aydınlatan olduğu, bilincin, varlılığın ve sevincin onun özü olduğu argümanından çıkıyorsa bunu doğal olarak bu ruhun yaratılmış olamayacağı izler. Kendi kendini aydınlatan bir varlılık tüm diğer varlılıklardan bağımsızdır ve o asla başka bir şeyin sonucu olamaz. O hep vardı ve onun olmadığı bir zaman asla olmadı çünkü eğer ruh yoksa zaman nasıl olabilir? Zaman ruhun içindedir, ruh kendi güçlerini akıl üzerine yansıttığında akıl düşünür ve bu şekilde zaman oluşur. Ruh olmadığında kesinlikle düşünce de yoktu ve düşünce olmadan zaman da olamaz. Zamanın kendisi ruhun içindeyken, nasıl ruhun zaman içinde var olduğu söylenebilir? Onun için ne doğum ne de ölüm vardır, o sadece tüm bu çeşitli aşamalardan geçer. O sadece kendisini en düşükten en yükseğe kadar yavaş yavaş ve adım adım ortaya koyar. O kendi yüceliğini bedendeki aklı kullanarak ifade eder ve beden ile de dış dünyayı kavrar. O bir beden alır, onu kullanır ve o bedenle işi bittiğinde başka bir beden alır ve bu böyle devam eder.
Şimdi burada çok ilginç bir soru ortaya çıkıyor ve bu soru da genellikle ruhun reenkarnasyonu olarak bilinen sorudur. Bazen insanlar bu fikir karşısında korkuya kapılırlar çünkü insanların hiçlikten geldiklerine dair batıl inanç çok güçlüdür ve onlar büyük bir mantıkla, sıfırdan geliyor olsalar bile hep sonsuz olacakları teorisini kurmaya çalışırlar. Sıfırdan gelen kesinlikle tekrar sıfıra dönmek zorundadır. Ne siz, ne ben, ne de herhangi biri sıfırdan gelmemiştir ve ne de sıfıra dönecektir. Biz ezelden beri vardık ve sonsuza kadar var olacağız ve bu güneşin altında veya üstünde sizin veya benim varlılığımı yok edecek veya tekrar sıfıra gönderecek hiçbir güç yoktur. Bu reenkarnasyon fikri sadece korkutucu bir fikir olmakla kalmaz, bu fikir aynı zamanda insan ırkının ahlaki iyiliği açısından en temel fikirdir. Bu düşünen insanların ulaşacağı tek mantıksal sonuçtur. Eğer siz gelecek sonsuzlukta var olacaksanız siz geçmiş sonsuzlukta da var olmuşsunuz demektir, bunun aksi mümkün değildir. Şimdi bu teoriye getirilen itirazlardan bazılarını cevaplamaya çalışacağım. Çoğunuz bunların saçma itirazlar olduğunu düşünseniz de yine de onları cevaplamak zorundayız çünkü en çok düşünen insanların bile kimi zaman en saçma fikirleri ileri sürdüklerini görüyoruz. Kendisini savunacak bir filozof bulamayacak kadar saçma bir fikir asla olmamıştır derler. Gelen ilk itiraz neden geçmişimizi hatırlamadığımız üzerinedir. Peki biz bu hayatımızda tüm geçmişimizi hatırlıyor muyuz? Kaçınız bebekken ne yaptığını hatırlıyor? Hiçbiriniz çocukluğunuzun ilk dönemlerini hatırlamıyorsunuz ve eğer sizin varlılığınız hafızaya dayanıyorsa bu sizin bebekken var olmadığınız anlamına gelir çünkü bebekliğinizi hatırlamıyorsunuz. Varlılığınızın onu hatırlamanıza bağlı olduğunu söylemek tamamen saçmalıktır. Neden geçmişimizi hatırlamalıyız ki? O beyin artık yok, o parçalara ayrıldı ve onu yerine yeni bir beyin üretildi. Bu beyine aktarılan o beyinin neticesidir, geçmişimizde edindiğimiz izlenimlerin toplamıdır ve bunlarla beraber akıl gelip bu bedene yerleşir.
Ben tüm sonsuz geçmişin neticesiyim. Ve neden benim tüm geçmişi hatırlamam gereksin ki? Yüce bir bilge, bir kahin veya gerçeği bilen bir peygamber gelip bir şeyler söylediğinde modern insanlar ayağa kalkıp; “O bir aptaldır!” derler. Fakat başka bir isim kullanıp; “Huxley veya Tyndall böyle söylüyor” dediğinizde o zaman doğrudur der ve kabul ederler. Onlar eski batıl inançların yerine modern batıl inançlar inşa etmişlerdir, dinin eski Papaları yerine bilimin modern Papalarını koymuşlardır. Öyleyse görüyoruz ki hafızaya dayanan bu itiraz geçerli değildir ve bu da zaten bu teoriye karşı öne sürülen neredeyse tek ciddi itirazdır. Bu teori için geçmiş hayatların hatırlanması gerekmediğini görmüş olmamıza rağmen yine de bu hatıraların ortaya çıktığını gösteren durumlar olduğunu ve her birimizin özgür olduğumuz hayat içersinde tüm bu hatıralara ulaşacağımızı belirtmemiz gerekir. Ancak o zaman, ancak özgür olduğunuzda bu dünyanın sadece bir hayal olduğunu göreceksiniz, ancak o zaman sizin sadece oyuncular olduğunuzu ve bu dünyanın da bir sahneden ibaret olduğunu ruhunuzun derinliklerinde idrak edeceksiniz, ancak o zaman bağımsızlık fikri size gök gürültüsünün gücüyle gelecektir, ancak o zaman zevke duyduğunuz bu açlık, hayata olan bu bağlılık ve bu dünyanın kendisi sonsuza kadar yok olacaktır. O zaman akıl, tüm bunları kaç kere yaşamış olduğunuzu, kaç milyon kere baba ve anneniz, oğul ve kızınız, karınız ve kocanız, akraba ve arkadaşlarınız, gücünüz ve refahınız olduğunu apaçık görecektir. Bunların hepsi geldi ve gitti. Siz kaç kere dalganın en tepesinde oldunuz ve siz kaç kere umutsuzluğun en dibindeydiniz! Hafıza size tüm bunları getirdiğinde, işte ancak o zaman bir kahraman gibi ayağa kalkacak ve tüm dünya size hiddetle bakarken gülümseyeceksiniz. Ancak o zaman kalkıp; “Ben seni bile önemsemiyorum Ey Ölüm.” diyebilirsiniz.
Peki ruhun reenkarnasyonunun herhangi bir mantıklı ispatı var mı? Biz şimdiye kadar hep negatif açıdan yaklaştık, aksi argümanların geçerli olmadığından yola çıktık. Peki bunun pozitif bir ispatı var mıdır? Evet vardır ve son derece de somuttur. Reenkarnasyon dışında hiçbir teori, insanların bilgi edinme güçlerindeki çeşitliliğe bu teori kadar dayalı değildir. Öncelikle ne tür bilginin gerekli olduğuna bakalım. Yola çıktığımı ve bir köpek gördüğümü düşünün. Onun bir köpek olduğunu nasıl bilirim? Ben önce aklıma başvururum, aklımda benim tüm geçmiş deneyimlerim sanki güvercin yuvaları gibi gruplanmış haldedir. Yeni bir izlenim gelir gelmez ben onu alırım ve onu o eski güvercin yuvalarından biriyle eşleştirmeye çalışır ve aynı izlenimlerden oluşan bir grup bulur bulmaz onu o gruba dahil ederim ve bu şekilde ben tatmin olmuş olurum. Artık onun bir köpek olduğunu bilirim çünkü o oradaki izlenimlerden biri ile eşleşmiştir. Bu yeni deneyimin eşleniği olan bir izlenim bulamadığımda tatmin olamam ve aklın bu haline “cehalet” denir, bu eşleniği bulduğumda tatmin olurum ve buna da “bilgi” denir. Bir elma düştüğünde insanoğlu tatminsiz hale geçti ve sonra adım adım ilgili grubu buldu. Bulduğu grup neydi? Bu tüm elmaların düştüğüydü ve o buna “yerçekimi” adını verdi. Görüyoruz ki; izlenimler deposu olmadan yeni bir deneyim imkansız olurdu çünkü o zaman herhangi bir yeni izlenimi eşleştirmek için başvurulacak bir kaynak olmazdı. Eğer bazı Avrupalı filozofların düşündüğü gibi bir çocuk dünyaya onların tabula rasa dedikleri şey ile gelseydi, böyle bir çocuk asla zihinsel gücün herhangi bir seviyesine ulaşamazdı çünkü onun yeni deneyimleri için başvuracağı bir kaynak olmazdı. Bilgi edinme gücünün her birey için farklı olduğunu görüyoruz ve bu da her birimizin kendi bilgi depomuzla gelmiş olduğumuzu gösteriyor. Bilgi ise sadece bir yolla, deneyim yoluyla elde edilebilir, bilmenin başka yolu yoktur. Eğer bildiğimiz şeyi bu hayat içinde deneyimlemediysek onu mutlaka önceki hayatlarda deneyimlemişizdir. Yoksa ölüm korkusunun her yerde bulunması nasıl mümkün olurdu? Küçük bir tavuk yumurtadan çıkar çıkmaz bir kartal ona yaklaşsa, tavuk hemen korkuyla annesine koşar. Bu duruma getirilen eski bir açıklama var. Buna içgüdü diyorlar. O küçük tavuğun yumurtadan çıkar çıkmaz ölümden korkmasını sağlayan nedir? Tavuğun büyüttüğü bir ördek yavrusu suyun yanına geldiğinde nasıl oluyor da hemen suya atlıyor ve yüzmeye başlıyor? Halbuki o daha önce ne yüzmüştü ne de yüzen bir şey görmüştü. İnsanlar buna içgüdü diyorlar. İddialı bir kelime fakat bize pek fazla bir şey vermiyor. Şimdi bu içgüdü fenomenini inceleyelim. Bir çocuk piyano çalmaya başladığında önce her dokunduğu tuşa dikkat eder fakat aylar ve yıllar boyunca çalmaya devam ederse bu onun için artık istemsiz hale, içgüdüsel hale gelir. Başlangıçta bilinçli irade ilen yapılan şey ilerde iradenin çabasını gerektirmez. Fakat bu da tam bir ispat değildir. Bir taraf yarım kalıyor ve bu da şimdi içgüdüsel olan, neredeyse tüm eylem ve hareketlerin iradenin kontrolü altına alınabileceğidir. Bedenin her kası kontrol altına alınabilir. Bu son derece iyi bilinen bir şeydir. Öyleyse ispat bu ikili yöntemle tamamlanmıştır; içgüdü olarak adlandırdığımız şey istemli hareketlerin dejenerasyonundan ibarettir. Bu nedenle eğer yaradılışın özünde benzerlik varsa, eğer tüm doğa birörnek ise, düşük hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da mevcut olan içgüdü, iradenin dejenerasyonu olmalıdır.
Makrokozmos’da ortaya koyduğumuz kanunu; her involüsyonun bir evolüsyonu gerektirdiği ve her evolüsyonun da bir involüsyonu gerektirdiği kanununu buraya uygularsak, içgüdünün de ince formdaki mantık olduğunu görürüz. İnsanlarda veya hayvanlarda içgüdü dediğimiz şeyin bu nedenle ince forma geçmiş, dönüşmüş istemli hareketler olması gerektiğini görüyoruz ve istemli hareketler ise deneyim olmadan mümkün değildir. O bilgiyi deneyim başlatmıştır ve bilgi bunun neticesinde vardır. Ölüm korkusu, ördek yavrusunun suya girmesi ve insanda içgüdüsel hale gelen tüm istemsiz hareketler geçmiş deneyimlerin neticeleridir. Ve ilerledikçe modern bilimin de bizimle olduğunu görüyoruz. Fakat burada bir zorluk daha ortaya çıkıyor. Modern bilim adamları eski bilgelere geri dönüyorlar ve onlar böyle yaptıkça mükemmel bir anlaşma zemini doğuyor. Bilim adamları her insanın ve her hayvanın bir deneyim deposuyla doğduğunu ve akıldaki tüm eylem ve hareketlerin geçmiş deneyimlerin neticesi olduğunu kabul ediyorlar fakat; “Deneyimin ruha ait olduğunu söylemenin ne anlamı var? Neden onun bedene ve sadece bedene ait olduğunu söylemeyelim? Neden bunun sadece kalıtımsal geçişten ibaret olduğunu söylemeyelim?” diye soruyorlar. İşte en son soru budur. Neden benim doğumumla gelen tüm deneyimlerin, benim atalarımın geçmiş deneyimlerinin sonucu olduğunu söylemeyelim? Küçük protoplazmadan en yüksek insana kadar tüm deneyimlerin toplamı benim içimdedir fakat o bedenden bedene kalıtım yoluyla aktarılır. Zorluk bunun neresinde? Bu soru çok iyidir ve biz de kalıtımsal geçişin bazı kısımlarını kabul ediyoruz. Fakat biz onun sadece maddeyle ilgili kısmını kabul ediyoruz. Biz geçmiş eylemlerimizle kendimize belirli bir doğum ve belirli bir beden oluştururuz ve o beden için tek uygun madde, sadece kendilerini o ruha anne babalık yapmaya uygun hale getiren ebeveynlerden gelir.
Basit kalıtım teorisi en hayret verici önermeyi, mental deneyimin madde içinde kaydedilebileceği ve mental deneyimin madde içinde ince formda kalabileceği önermesini, herhangi bir ispat olmaksızın kabul eder. Ben akıl gölümün içinde size baktığımda bir dalga oluşur. Sonra o dalga dinse bile ince formda bir izlenim olarak kalmaya devam eder. Biz bedende kalan fiziksel bir izlenimi anlayabiliyoruz. Fakat beden parçalara ayrıldığında, mental izlenimin bedende kalmaya devam edebileceğinin ispatı nedir? Ne onu taşır? Her mental izlenimin bedende kalmaya devam etmesi mümkün olsa bile, her bir izlenim, ilk insandan benim babama kadar gelen her izlenim benim babamın bedeninde ise o bana nasıl taşındı? Bioplazmik hücre ile mi? Bu nasıl olabilir? Çünkü babanın bedeni bütün olarak çocuğa geçmez. Aynı anne babaların çok sayıda çocuğu olabilir, o zaman bu kalıtımsal geçiş teorisini, her çocuğun doğumuyla o anne babanın kendi izlenimlerinden bir kısmını kaybetmesi gerektiği izler veya eğer anne babanın tüm izlenimlerini aktarmaları gerekseydi ilk çocuğun doğumundan sonra onların aklı boşluk haline gelebilirdi.
Eğer bioplazmik hücre içine tüm zaman içinde sonsuz miktardaki izlenimler girdiyse o şimdi nerededir ve nasıldır? Bu en imkansız durumdur ve fizyologlar bu izlenimlerin o hücrede nerede ve nasıl yaşadıklarını, fiziksel hücrede uyumakta olan mental izlenim ile ne kastettiklerini kanıtlanıncaya kadar onların bu görüşü kabul edilemez. Öyleyse, bu izlenimlerin akılda olduğu, aklın gelip onu doğumu ve tekrar doğumu için aldığı ve bunun için en uygun maddeyi kullandığı ve kendisini özel bir beden için uygun hale getiren aklın o bedeni oluşturacak maddeye ulaşıncaya kadar beklemek zorunda olduğu açıktır. O zaman bu teori; kalıtımsal geçişin ruha sadece maddeyi hazırlamada gerekli olduğu noktasına geliyor. Fakat ruh göç eder ve beden ardına beden üretir ve düşündüğümüz her düşünce ve yaptığımız her eylem, tekrar uyanarak yeni bir şekil almaya hazır halde ince formlarda saklanır. Ben size baktığımda aklımda bir dalga yükselir. Sonra o dalga dibe dalar, daha ve daha ince hale gelir fakat ölmez. Tekrar dalga olarak ortaya çıkmak üzere hafıza şeklini alarak bekler. Öyleyse tüm bu izlenimler benim aklımdadır ve ben öldüğümde onların neticesinde oluşan kuvvet beni yönlendirecektir. Burada bir top var, hepimiz elimize bir sopa alıp her taraftan topa vursak top odada oradan oraya gider ve en sonunda kapıya ulaştığında ise uçar gider. Peki kendisiyle beraber ne götürür? O kendisiyle beraber tüm darbelerin neticesini götürür. Topa yön verecek olan bu neticedir. Öyleyse beden öldüğünde ruhu ne yönlendirir? Ruhu yönlendiren insanın yaptığı tüm işlerin, düşündüğü her düşüncenin toplamı ve neticesidir. Eğer netice onun gelecek deneyimler için tekrar bir beden üretmesi gerektiği şeklindeyse; o kendisine o uygun maddeyi sağlayacak anne babaya gidecektir. İşte bu şekilde o bedenden bedene gider; kimi zaman cennete gider ve sonra tekrar dünyaya döner, insan olur veya bazen hayvan olur. Kendi deneyimlerini tüketene ve döngüyü tamamlayana kadar bu şekilde gidecektir. O ancak o zaman kendi gerçek doğasını, ne olduğunu bilir ve o zaman cehalet yok olur, onun güçleri ortaya çıkar, o mükemmel hale gelir, artık ruhun ne fiziksel bedenlerle çalışmasına gerek kalmaz, ne de artık ince veya mental bedenlerle çalışmaya gerek vardır. O kendi ışığında parlar ve o özgürdür, artık onun için doğmak ve ölmek yoktur.
Şimdi bu konunun ayrıntılarına gireceğiz. Fakat ben bu reenkarnasyon teorisi ile ilgili bir noktayı daha size göstermek istiyorum. Bu teori insan ruhunun özgürlüğünü öne süren teoridir. Bu teori kendi güçsüzlüklerimizin suçunu başka birinin üzerine atmayan tek teoridir- ki bu insanların sıkça düştüğü bir hatadır. Biz kendi yanlışlarımıza bakmayız, göz kendini göremez o kendisi dışındaki herkesin gözünü görür. Biz insanlar, suçu başka birinin üzerine atabildiğimiz sürece kendi güçsüzlüğümüzü, kendi hatalarımızı fark etmekte çok ağırız. İnsanlar genellikle hayatın tüm suçunu kendi tanıdıklarının üzerine atar veya bunda başarısız olursa Tanrı’yı suçlar veya bunun kader olduğunu söylerler. Kader nerededir ve kader kimdir? Biz ne ekersek onu biçeriz. Biz kendi kaderimizin mimarlarıyız. Suçlanacak veya övülecek kimse yoktur. Rüzgar esiyor, yelkenleri açık olan tekneler onu yakalar ve yollarında ilerler fakat yelkenleri kapalı olanlar rüzgarı yakalayamazlar. Bu rüzgarın suçu mudur? Bu, merhamet rüzgarı durmadan gece gündüz esen, merhameti azalmak bilmeyen o merhametli Baba’nın suçu mudur, bazılarımızın mutlu bazılarımızın mutsuz olması O’nu suçu mudur? Kaderimizi kendimiz oluştururuz. O’nun güneşi güçlü için olduğu kadar güçsüz için de parlar. O’nun rüzgarı günahkar için de aziz için de aynıdır. O her şeyin Hükümdarıdır, o her şeyin Babasıdır, merhametlidir ve tarafsızdır. Siz O’nun, yaradılışın Hükümdarının bizim hayatımızdaki önemsiz şeylere bizim baktığımız gibi baktığını mı söyleyemeye çalışıyorsunuz? Bu ne bozuk bir Tanrı görüşü olurdu! Biz küçük köpek yavruları gibiyiz, burada ölüm-yaşam mücadeleleri veriyoruz ve aptalca, Tanrı’nın Kendisinin de bunu bizim kadar ciddiye alacağını düşünüyoruz. O köpek yavrularının oyununun ne anlama geldiğini bilir. Bizim suçu O’nun üzerine atma girişimlerimiz, O’nu cezalandırıcı veya ödüllendirici olarak görmemiz aptalcadır. O hiç kimseyi ne cezalandırır, ne de ödüllendirir. O’nun sonsuz merhameti her zaman, her yerdedir ve her koşulda, herkese açıktır. Onu nasıl kullandığımız ise bize bağlıdır. Ondan ne şekilde faydalanacağımız bize bağlıdır. Ne insanı, ne Tanrı’yı ne de dünyadaki herhangi birini suçlayın. Eğer acı çektiğinizi görürseniz sadece kendinizi suçlayın ve daha iyisini yapmaya çalışın.
Bu problemin tek çözümüdür. Başkalarını suçlayanlar-ki maalesef onların sayıları gün geçtikçe artıyor, genellikle aciz beyinleri yüzünden acı çekerler, onlar kendilerini o duruma kendi hatalarıyla getirmişlerdir ve yine de başkalarını suçlarlar fakat bu da onların durumunu değiştirmez. Bu hiçbir şekilde onlara hizmet etmez. Suçu başkalarına atma girişimi sadece onları daha da güçsüzleştirir. Bu nedenle kendi hatalarınız için hiç kimseyi suçlamayın, kendi ayaklarınız üzerinde durun ve tüm sorumluluğu üzerinize alın. “Bana acı veren bu ıstırap kendi yaptıklarımdandır ve bu ise onun ancak benim tarafımdan giderilebileceğini gösterir.” Kendi yarattığım şeyi ben yok edebilirim, başka birisi tarafından yaratılmış olan bir şeyi ben asla yok edemem. Bu nedenle ayağa kalkın, cesur olun ve güçlü olun. Tüm sorumluluğu kendi omuzlarınıza alın ve kendi kaderinizin yaratıcısı olduğunuzu bilin. İstediğiniz tüm güç ve destek kendi içinizdedir. Bu nedenle kendi geleceğinizi oluşturun. “Ölü geçmiş ölülerini gömsün.” Sonsuz gelecek önünüzdedir ve her zaman hatırlamalısınız ki; her söz, her düşünce ve her eylem saklanır ve kötü düşünce ve eylemleriniz nasıl önünüze bir kaplan gibi atlayacaksa, her iyi düşüncenizde ve her iyi eyleminizde de sizi sonsuza kadar koruyacak olan yüz binlerce meleğin gücü olacaktır.
BÖLÜM 12
ÖLÜMSÜZLÜK
(Amerika)
Hangi soru tüm sorulardan çok daha fazla sorulmuştur, hangi fikir insanları tüm fikirlerden daha çok evreni araştırmaya yöneltmiştir, hangi soru insan yüreğine tüm sorulardan çok daha yakındır, hangi soru varlılığımızla tüm sorulardan çok daha ayrılmaz şekilde bağlantılıdır? Bu soru insanın ölümsüzlüğüdür. Bu, şairlerin ve bilgelerin, rahiplerin ve peygamberlerin daimi konusu olmuştur, tahttaki krallar bunu tartışmış, yoldaki dilenciler ise bunu hayal etmiştir. İnsanlığın en iyi kısmı ona ulaşmış, en kötüsü kısmı ise onu umut etmiştir. Bu konuya ilgi hala bitmiş değildir ve insan doğası var olmaya devam ettikçe de bitmeyecektir. Çok çeşitli akıllardan gelen çok çeşitli cevaplar dünyaya sunulmuştur. Yine binlercesi tarihin her döneminde bu tartışmadan çekilmiş fakat yine de bu soru her zamanki gibi taze kalmaya devam etmiştir. Hayatımızın kargaşası ve mücadelesi içinde genellikle onu unutmuş gibi görünürüz fakat aniden biri ölür, sevdiğimiz yüreğimize en yakın hissettiğimiz biri bizden ayrılır ve etrafımızdaki tüm mücadele, dünyanın gürültüsü ve karmaşası bir an için durur ve ruh yine o eski soruyu sorar: “Bundan sonra ne var?” “Ruh bundan sonra ne olur?”
Tüm insani bilginin kaynağı deneyimdir, bizim deneyim yolu dışında herhangi bir şey bilmemiz mümkün değildir. Tüm muhakememiz genelleştirilmiş deneyime dayanır, tüm bilgimiz armonize edilmiş deneyimlerdir. Etrafımıza baktığımızda ne görüyoruz? Sürekli bir değişim. Bitki tohumdan çıkar, ağaç haline gelir, döngüyü tamamlar ve tekrar tohuma döner. Hayvan gelir, belirli bir süre yaşar, ölür ve döngüyü tamamlar. Aynı şekilde insan da. Dağlar da yavaşça fakat emin bir şekilde ufalanıp gider, nehirler de yavaşça fakat kesin bir şekilde kurur, yağmurlar da denizden gelir ve tekrar denize döner. Her yerde bu döngüler tamamlanıyor; doğum, ölüm, gelişim ve çürüme birbirini matematiksel kesinlikle takip ediyor. Bu bizim gündelik deneyimimizdir. Bütün bunların içinde, hayat adını verdiğimiz bu engin kütlenin arkasında, en düşük atomdan en yüksek ruhsal insana kadar milyonlarca ve milyonlarca şekil ve biçimin ardında bir tekliğin var olduğunu görüyoruz. Her gün, bir şeyi diğerinden ayırdığını düşündüğümüz bir duvarın yıkıldığını görüyoruz ve maddenin modern bilim tarafından tek bir öz olarak, farklı yollarla ve çeşitli şekillerle tezahür eden, tek bir öz olarak tanımlandığını, hepsinin içinden kesintisiz bir zincir gibi geçen tek bir yaşam olduğunu, tüm bu çeşitli şekillerin o zincirin halkalarını temsil ettiğini, ardı ardına gelen halkaları neredeyse sonsuza kadar uzansa da hepsinin aslında aynı zincir olduğunu görüyoruz. İşte bu evolüsyon olarak adlandırılan şeydir. Bu oldukça eski, insan toplumu kadar eski bir fikirdir sadece insan bilincinin ilerlemesiyle o daha ve daha taze hale gelir. Fakat bir şey daha, eskilerin idrak ettiği fakat modern zamanlarda tam olarak idrak edilemeyen bir şey vardır ve bu ise involüsyondur. Tohum bitki haline gelir fakat bir kum tanesi asla bir bitkiye haline gelmez. Çocuk haline gelen babadır, bir kil parçası hiçbir zaman çocuk haline gelmez. Bu evolüsyon nereden geliyor, soru budur. Tohum nedir? O ağaç ile aynıdır. Gelecekteki bir ağacın bilgisi o tohumun içindedir, gelecekteki bir insanın bilgisi o küçük bebeğin içindedir, gelecekteki herhangi bir yaşamın bilgisi de o tohumun özünün içindedir. Peki bu nedir? Buna Hindistan’ın eski filozofları involüsyon diyorlardı. Öyleyse her evolüsyonun bir involüsyonu gerektirdiğini görüyoruz. Zaten var olmayan hiçbir şey oluşamaz. Burada yine modern bilim bize yardım ediyor. Matematiksel muhakemeye göre, evrendeki enerjinin toplamının her zaman aynı kaldığını biliyoruz. Evrenden maddenin bir atomunu veya kuvvetin bir birimini bile çıkaramazsınız. Ne de evrene bir atom veya bir birim kuvvet ekleyebilirsiniz. Aynı şekilde evolüsyon da sıfırdan ortaya çıkmaz, o zaman o nereden geliyor? O bir önceki involüsyondan gelir. Çocuk insandan, insan da çocuktan oluşur. Tohum ağaçtan, ağaç da tohumdan oluşur. Yaşamın tüm bilgisi o tohumun özünün içindedir. Şimdi problem biraz daha açık hale geliyor. Buna ilk fikri, hayatın devamlılığı fikrini de ekleyin. En düşük protoplazmadan en mükemmel insana kadar gerçekte sadece tek bir yaşam vardır. Bizim bir hayat içinde çok çeşitli ifade şekillerimizin olması gibi, protoplazma da önce bebeğe, sonra çocuğa, sonra genç insana ve sonra yaşlı insana dönüşür, bu şekilde protoplazmadan en mükemmel insana kadar tek bir sürekli hayat, tek bir zincir olduğunu görürüz. Bu evolüsyondur fakat her evolüsyonun involüsyonu gerektirdiğini görmüştük. Kendini yavaş yavaş ortaya çıkaran bu yaşamın, protoplazmadan en mükemmel insana- Tanrı’nın yeryüzündeki enkarnesine - kadar gösteren bu yaşamın, bu sürecin tümü o tek protoplazmadan gelmiştir. Bu yaşam, bu yeryüzündeki Tanrı yavaş yavaş dışarı çıkmış, yavaş yavaş tezahür etmiştir. En yüksek ifade tohumun içinde de mevcuttu bu nedenle bu tek kuvvet, tüm bu zincir, her yerde olan o kozmik yaşamın involüsyonudur. Bu, protoplazmadan en mükemmel insana kadar kendini yavaş yavaş ortaya koyan o tek zekadır. Fakat bunun nedeni O’nun büyümesi değildir. Aklınızdan tüm büyüme fikirlerini çıkarıp atın. Bu büyüme fikri, dışarıdan gelen bir şeylerle ilişkilidir, dışsal etkilerle bağlantılıdır ve bu, her yaşamın içinde mevcut olan Sonsuz’un tüm dış koşullardan bağımsız olduğu gerçeğini yalanlar. O asla büyümez, O her zaman oradaydı ve O sadece Kendini ortaya çıkarıyor.
Netice tezahür eden nedendir. Neden ile netice arasında temel bir fark yoktur. Örneğin bu bardağı ele alın. Önce madde vardı, madde ve üreticinin iradesi bu bardağın oluşmasını sağladı ve bu iki şey o bardağın nedenleridir ve onun içinde mevcuttur. Peki irade hangi formda mevcuttur? Yapıştırıcı güç formunda. Eğer o kuvvet burada olmasaydı her parçacık düşüp dağılacaktı. Öyleyse netice nedir? O neden ile aynıdır, onun sadece farklı bir şekildir ve farklı bir kompozisyonudur. Neden değiştiğinde, bir zaman dilimi içinde sınırlandığında, neticeye haline gelir. Bunu hatırlamalıyız. Bunu bizim yaşam fikrimize uygularsak tüm bu tezahürün, protoplazmadan en mükemmel insana kadar olan tüm serinin, kozmik yaşamla aynı olduğu fikrine varırız.
Fakat ölümsüzlük sorusu henüz yanıtlanmamıştır. Bu evrendeki her şeyin yok edilemez olduğunu görmüştük. Yeni bir şey yoktur ve yeni bir şey olmayacaktır. Aynı tezahür serisi kendisini dönüşümlü olarak gösterir, aşağı yukarı hareket eden bir dönme dolapta olduğu gibi. Bu evrendeki tüm hareketler dalga formundadır, birbiri ardına çıkar ve iner. Sistemler birbiri ardına ince formlardan ortaya çıkar, değişir ve sonra daha kaba şekiller alırlar, sonra eriyerek tekrar ince şekillere dönerler. Ve sonra tekrar buradan çıkıp, bir süre değişim geçirdikten sonra nedenlerine tekrar geri dönerler. Bu bütün yaşam için böyledir. Yaşamın her tezahürü önce çıkar ve sonra iner. İnen, aşağı giden, nedir? Aşağı giden sadece şekildir. Şekil dağılır, parçalara ayrılır fakat sonra o da tekrar yukarı çıkmaya başlar. Bir açıdan bedenler ve şekiller bile sonsuzdur. Peki nasıl? Birkaç zar alıp attığımızı ve zarların da 6-5-3-4 şeklinde geldiğini düşünün. Zarları alıp tekrar ve tekrar atmaya başlarsak, tekrar aynı kombinasyonun geleceği bir zaman mutlaka gelecektir. Bu evrendeki her parçacık, her atom atılan zarlar gibidir ve her seferinde bir kombinasyon oluşur. Önünüzdeki tüm şekiller birer kombinasyondur. Burada bir bardağın, bir masanın, bir sürahinin formları var. Bu bir kombinasyondur ve zaman içinde dağılıp gidecektir. Fakat bu kombinasyonun aynısının tekrar oluşacağı, sizin burada olacağınız, bu formların burada olacağı, bu konunun konuşulacağı ve bu sürahinin burada olacağı bir zaman mutlaka gelecektir. Bu sonsuz kere olmuştur ve sonsuz kere tekrarlanacaktır. Buradan fiziksel formların kombinasyonlarının bile sonsuz kere tekrarlandığını görüyoruz.
Bu teoriyi izleyen en ilginç sonuç ise şu tarz olaylara getirdiği açıklamadır: Bazılarınız belki de başkalarının geçmiş hayatlarını okuyabilen ve geleceği görebilen insanlar görmüşsünüzdür. Eğer önceden ayarlanmış bir gelecek yoksa, bir kişi nasıl gelecekte ne olacağını bilebilir? Geçmişin etkileri gelecekte tekrarlanacaktır ve biz bunun böyle olduğunu görüyoruz. Chicago’daki büyük dönme dolabı görmüşsünüzdür. Tekerlek döner ve üzerindeki küçük arabalar düzenli bir şekilde birbirini izleyerek dönmeye başlar, bir grup insan bir arabaya biner, dönmeyi tamamladıklarında inerler ve tamamen yeni bir grup insan arabaya biner. Bu gruplardan her biri bu tezahürlerden biri gibidir, en düşük hayvandan en yüksek insana kadar. Doğa dönme dolabın zinciri gibidir, bitişsiz ve sonsuzdur, bu küçük arabalar ruhların bindiği bedenler ve şekillerdir, daima yukarı ve daha yukarı çıkarlar ta ki mükemmel hale gelip dönme dolabın dışına çıkıncaya kadar. Fakat tekerlek dönmeye devam eder. Bedenler bu tekerlek üzerinde olduğu sürece, bu bedenlerin nereye gidecekleri matematiksel olarak, kesin bir şekilde öngörülebilir fakat ruhlar için bu geçerli değildir. Bu nedenle doğanın geçmişini ve geleceğini okumak mümkündür. Ayrıca aynı maddesel fenomenlerin belirli periyotlarla tekrarlandığını ve aynı kombinasyonların sonsuzluk içinde tekrarlandığını görürüz. Fakat bu da ruhun ölümsüzlüğü değildir. Hiçbir kuvvet ölmez, hiçbir madde yok edilemez. Peki ona ne olur? O değişmeye devam eder, ileri ve geri hareket eder ta ki geldiği kaynağa dönünceye kadar. Düz bir çizgi halinde olan bir hareket yoktur. Her şey döngü şeklinde hareket eder, sonsuza kadar uzatılan düz bir çizgi ise bir döngü oluşturur. Eğer durum bu ise herhangi bir ruh için sonsuz dejenerasyon diye bir şey söz konusu olamaz. Bu mümkün değildir. Her şey döngüyü tamamlayıp kaynağına geri dönmek zorundadır. Siz, ben ve tüm bu ruhlara nedir? Evolüsyon ve involüsyon hakkındaki tartışmamızda, sizin ve benim kozmik bilincin, kozmik yaşamın, kozmik aklın bir parçası olduğumuzu görmüştük ve bizim de o daireyi tamamlayarak o kozmik zekaya yani Tanrı’ya dönmemiz gerekiyor. Bu kozmik zeka, insanların Tanrı, Allah, Hristo, Budda veya Brahman dedikleri, materyalistlerin kuvvet olarak algıladıkları ve agnostiklerin ise çok ötedeki sonsuzluk olarak adlandırdıkları şeydir ve hepimiz onun parçalarıyız.
Bu ikinci fikirdir fakat bu da yeterli değil; şüpheler kalmaya devam edecektir. Herhangi bir kuvvet için yok oluş diye bir şey söz konusu değildir, demek çok iyi fakat bizim gördüğümüz tüm kuvvetler ve şekiller bileşimlerden oluşur. Önümüzdeki bu şekil pek çok parçadan oluşur ve aynı şekilde gördüğümüz her kuvvet de pek çok kuvvetin bileşkesidir. Eğer bilimsel kuvvet fikrini ele alıp, onun pek çok kuvvetin toplamı ve neticesi olarak adlandırırsanız bu durumda sizin bireyselliğiniz ne olacaktır? Bileşim olan her şey er ya da geç tekrar bileşenlerine ayrılmak durumundadır. Bu evrende madde ve kuvvetin neticesinde oluşan her şey mutlaka tekrar bileşenlerine ayrılacaktır. Belirli nedenlerin neticesi olan her şey mutlaka ölmelidir, yok olmalıdır. Ruh ise ne bir kuvvettir ne de bir düşünce. O düşünceyi üretendir fakat düşüncenin kendisi değildir, o bedeni üretendir fakat beden değildir. Neden böyle? Bedenin ruh olamayacağını görüyoruz. Neden olamaz? Çünkü o zeki değildir. Bir ceset zeki değildir ne de kasaptaki bir parça et. Zeka ile neyi kastediyoruz? Zeka ile tepkisel gücü kastediyoruz. Bunu biraz daha derinlemesine inceleyelim. İşte bir sürahi, ben onu görüyorum. Nasıl? Sürahiden gelen ışık ışınları gözlerime giriyor ve retinamda bir resim oluşturuyor ve bu resim beyne taşınıyor. Fakat yine de henüz görüntü ortada yoktur. Fizyologların duyusal sinirler olarak adlandırdığı şeyler bu resmi içeri doğru taşır. Fakat buraya kadar henüz bir tepki yoktur. Beyindeki sinir merkezi bu resmi akla taşır ve akıl tepki verir ve bu tepki gelir gelmez sürahi onun önünde belirir. Daha genel bir örneği ele alalım. Beni dikkatlice dinlediğinizi ve bir sivrisineğin gelip, burnunuzun üstüne konarak sizi soktuğunu düşünün fakat siz beni o kadar dikkatli ve içten dinliyorsunuz ki o sivrisineği hissetmiyorsunuz bile. Şimdi ne oldu peki? Sivrisinek sizin derinizin bir kısmını ısırdı ve orada mutlaka birtakım sinirler vardı. Onlar beyne belirli bir uyarı taşıdı ve o izlenim artık beyine gitmiş olduğu halde, akıl başka bir şeyle meşgul olduğu için tepki vermedi ve böylece siz de sivrisineğin varlığının farkına varmadınız. Yeni bir izlenim oluştuğunda, eğer akıl tepki vermezse onun bilincine varmayız ancak tepki geldiğinde onu hisseder, görür ve duyarız. Samkhya filozoflarına göre bu tepki ile aydınlanma gelir. Bedenin aydınlatamayacağını görüyoruz çünkü dikkat olmadığı zaman hissetmek de mümkün değildir. Bazı özel koşullar altında, birdenbire bilmediği bir dilde konuşmaya başlayan insanlar olduğu biliniyor. Araştırmalar, insanın çocukken belirli bir dili kullanan insanlar arasında yaşadığında, beyninde birtakım izlenimler kaldığını gösteriyor. Bu izlenimler akılda biriktiriliyor, ta ki birtakım nedenler sonucunda akıl tepki verene kadar ve o zaman aydınlanma geliyor ve insan o dili konuşmaya başlıyor. Bu aklın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor, akıl sadece bir alettir. O çocuğun durumunda, o dil akılda zaten mevcuttu fakat çocuk bunun farkında değildi, sonra öyle bir zaman geldi ki çocuk bunun farkına vardı. Bu, aklın yanında başka birisinin daha olduğunu gösteriyor, çocuk bebek iken o birisi gücünü kullanmıyordu fakat çocuk büyüdüğünde, bu durumdan faydalanıp gücünü kullanmaya başladı. İlk olarak beden vardır, ikinci olarak akıl veya düşünce aleti ve üçüncü olarak da bu aklın arkasında insanın ÖzBen’i vardır. Bunun Sanskritçesi Atman’dır. Modern filozoflar düşünceyi beyindeki moleküler değişikliklerle tanımladılar çünkü onlar böyle bir durumu nasıl açıklayacaklarını bilmiyorlardı ve genellikle de bunu inkar ediyorlardı. Akıl, her beden değiştiğinde bedenle birlikte ölen beyin ile yakından ilişkilidir. ÖzBen ise aydınlatandır ve akıl O’nun elindeki alettir. O bu alet ile dışsal aletleri kontrol eder ve algılama da buradan gelir. Dışsal aletler izlenimleri alır ve onları organlara iletir, gözler ve kulakların sadece alıcıdan ibaret olduklarını, hareketi yapanın ise içsel organlar, beyin merkezleri olduğunu daima hatırlamalısınız. Sanskritçe’de bu merkezlere İndriyalar denir, onlar duyuları akla iletir ve akıl onları daha ileriye, Sanskritçe’de Çitta olarak adlandırılan aklın başka bir haline sunar ve burada onlar iradeye dönüştükten sonra, hepsi içerdeki kralların Kralına, Kendi tahtının Hükümdarına, insanın ÖzBen’ine sunulur. O, o zaman görür ve Kendi emirlerini verir. Sonra akıl hemen organları harekete geçirir ve organlar da dış bedeni. Gerçek Algılayan, gerçek Hükümdar, gerçek Yönetici, Yaratan ve bütün bunları İdarecisi ise insanın ÖzBen’idir.
Buradan görüyoruz ki; insanın ÖzBen’i ne beden ne de düşüncedir. O bir bileşim olamaz. Neden? Çünkü bileşim olan her şey görülebilir veya hayal edilebilir. Hayal edemediğimiz veya algılayamadığımız, birleştiremediğimiz şey kuvvet veya madde değildir, neden veya netice değildir ve bileşim de olamaz. Bileşimlerin alanı bizim mental evrenimiz kadardır, o ancak bizim düşünce evrenimize kadar uzanır. Bunun ötesinde o bir işe yaramaz, o sadece kanunun geçerli olduğu yerdedir ve eğer kanunun ötesinde olan bir şey varsa, bu bileşim olamaz. İnsanın ÖzBen’i nedensellik kanununun ötesinde olduğu için O bir bileşim değildir. O her zaman özgürdür ve O kanun dahilinde olan her şeyin Hükümdarıdır. O asla ölmeyecektir çünkü ölüm tekrar bileşenlerine ayrılmak demektir ve hiçbir zaman bileşim olmamış bir şey asla ölemez. O’nun öldüğünü söylemek tamamen saçmalıktır.
Şimdi daha ve daha ince alanlara doğru ilerliyoruz ve bu noktada belki de bazılarınız korkuya kapılacaktır. Bu ÖzBen’in, madde-kuvvet-düşünce evreninin ötesinde olduğunu ve O’nun bileşeni olmadığını ve bu nedenle onun basit yapıda olduğunu, hatta ölemeyecek kadar basit yapıda olduğunu gördük. Ölmeyen bir şey ise yaşayamaz. Çünkü ölüm ve yaşam bir madalyonun iki yüzü gibidir. Ölüm yaşamın diğer adıdır, yaşam ise ölümün. Özel bir tür tezahüre yaşam diyoruz ve aynı şeyin başka tezahürüne ise ölüm diyoruz. Dalga en tepeye ulaştığında ona yaşam diyoruz, girdabın içine girdiğinde ise ona ölüm diyoruz. Eğer ölümün ötesinde herhangi bir şey varsa o aynı zamanda yaşamın ötesinde de olmalı. Size vardığımız ilk sonucu, insan ruhunun Tanrı olan kozmik enerjinin bir parçası olduğu sonucunu hatırlatmam gerekiyor. Ve şimdi görüyoruz ki O yaşamın da ölümün de ötesindedir. Siz asla doğmadınız ve asla ölmeyeceksiniz. Etrafımızda gördüğümüz bu doğum ve ölüm nedir? Bu sadece bedene aittir çünkü ruh her zaman her yerdedir. “Bu nasıl olabilir?” diye sorabilirsiniz. “Bir çok insan burada oturuyor ve sen ruhun her zaman her yerde olduğunu mu söylüyorsun?” Ben ise soruyorum; “Kanunun, nedenselliğin ötesinde olan bir şeyi ne sınırlandırabilir?” Bu bardak sınırlıdır, o her zaman her yerde değildir çünkü onu çevreleyen madde onu o şekli almaya zorlar, onun yayılmasına izin vermez. O çevresindeki her şeye bağlıdır, bu nedenle de o sınırlıdır. Fakat kanunun ötesinde olan, hiçbir şeyden etkilenmeyen nasıl sınırlı olabilir? O her zaman her yerdedir. Siz evrenin her yerindesiniz. O zaman ben nasıl doğmuş olabilirim, nasıl ölecek olabilirim ve tüm bunlar nasıl mümkün olabilir? Bunlar cahillerin sözleridir, beynin halüsinasyonlarıdır. Siz ne doğdunuz ne de öleceksiniz. Sizin ne doğumunuz, ne yeniden doğuşunuz, ne hayatınız, ne de enkarnasyonunuz olmadı. Gelip gitmek ile neyi kastediyorsunuz? Bunların hepsi tamamen saçmalıktır. Siz her yerdesiniz. O zaman gelip gitmek diye bir şey olabilir mi? Bu sizin akıl dediğiniz o ince bedenin değişiminin ürettiği halüsinasyonlardır. Gökyüzünden geçmekte olan bir bulut kümesi, gökyüzünün hareket ettiği yanılsamasına yol açabilir. Bazen ayın önünde hareket eden bir bulut görürsünüz ve ayın hareket ettiğini düşünürsünüz. Trende iken yerin kaydığını veya bir teknede iken suyun hareket ettiğini düşünebilirsiniz. Gerçekte siz ne geliyorsunuz ne de gidiyorsunuz, siz doğmuyorsunuz ne de yeniden doğacaksınız, siz sonsuzsunuz, her zaman varsınız, tüm nedenselliğin ötesindesiniz ve daima özgürsünüz. Böyle bir soru yersizdir ve saçmadır. Doğum diye bir şey yoksa nasıl ölümsüzlük olabilir?
Mantıksal bir sonuca ulaşmak için bir adım daha ileri gitmek gerekir. Eğer biz kanunun ötesinde isek biz her şeyi bilen ve kutsanmış olmalıyız, tüm bilgi, güç ve kutsanmışlık içimizde olmalı. Kesinlikle. Siz evrenin her şeyi bilen, her zaman her yerde olan varlığısınız. Fakat böyle varlıklardan çok olabilir mi? Yüz bin milyonlarca her zaman her yerde olan varlık olabilir mi? Kesinlikle olamaz. O zaman biz neyiz? Siz sadece Bir’siniz, böyle tek bir ÖzBen vardır ve O da sizsiniz. Bu küçük doğanın arkasında Ruh dediğimiz şey durmaktadır. Sadece Bir Varlık, Bir Varlılık vardır ve O her zaman her yerdedir, o her şeyi bilendir, O doğumsuz ve ölümsüzdür. “O’nun kontrolü ile gökyüzü genişler, O’nun kontrolü ile hava nefes alır, O’nun kontrolü ile güneş parlar ve O’nun kontrolü ile her şey yaşar. O doğadaki Gerçek’tir, O sizin ruhunuzun Ruhudur ve hatta daha fazlası; siz O’sunuz, siz O’nunla birsiniz.” İkinin olduğu yerde korku vardır, tehlike vardır, çelişki vardır, çatışma vardır. Her şey Bir olduğunda ise nefret edecek kim vardır, mücadele edilecek kim vardır? Her şey O ise, kimle savaşabilirsiniz? Bu yaşamın gerçek doğasını açıklar, bu var olmanın gerçek doğasını açıklar. Bu mükemmelliktir ve bu Tanrı’dır. Siz çok şey gördüğünüz sürece yanılsama içindesiniz. “Bu çokluk dünyasında Bir’i gören, durmadan değişen bu dünyada Hiç Değişmeyen’i gören, kendi ruhunun Ruh’unu, kendi ÖzBen’ini gören özgürdür, kutsanmıştır ve hedefe ulaşmıştır.” Bu nedenle bilin ki; siz O’sunuz, siz bu evrenin Tanrı’sısınız, “Tat Tvam Asi” (Sen O’sun). Tüm bu çeşitli görüşler; benim erkek veya kadın olduğum, sağlıklı veya hasta olduğum, güçlü veya zayıf olduğum, sevdiğim veya nefret ettiğim, bunların hepsi halüsinasyonlardır. Onlardan uzaklaştığınızda ise sizi ne güçsüzleştirebilir? Sizi ne korkutabilir? Siz evrendeki Tek Varlıksınız. Sizi ne ürkütebilir? O zaman ayağa kalkın ve özgür olun. Bilin ki; sizi güçsüzleştiren her bir düşünce veya söz bu dünyadaki tek kötülüktür. İnsanları güçsüzleştiren ve korkutan her ne ise o kaçınılması gereken tek kötülüktür. Sizi ne korkutabilir? Eğer güneşler yok olsa ve ay toza toprağa karışsa ve tüm sistemler yok oluşa gitse bile bundan size ne? Bir kaya gibi durun, siz yıkılmazsınız. Siz ÖzBen’siniz, evrenin Tanrı’sısınız. “Ben Tanrısal Mutlak Varlılığım, Tanrısal Mutlak Sevincim ve Tanrısal Mutlak Bilincim. Ben O’yum.” diye söyleyin ve kafesini yırtan bir aslan gibi zincirinizi kırın ve sonsuza kadar özgür olun. Sizi ne korkutabilir, ne sizi aşağıda tutabilir? Sadece cehalet ve yanılsama; bunun dışında hiçbir şey sizi bağlayamaz. Siz Temiz Olansınız, siz Kutsanmış Olansınız.
Bazı aptallar size sizin günahkar olduğunuzu söyler ve siz de bir köşede oturup ağlarsınız. Günahkar olduğunuzu söylemek aptallıktır, kötülüktür, düpedüz alçaklıktır! Siz hepiniz Tanrı’sınız. Siz Tanrı’yı görmüyor musunuz ki O’na insan diyorsunuz? Bu nedenle, eğer cesaretiniz varsa bütün hayatınızı buna göre şekillendirin. Eğer bir insan sizin boğazınızı kesiyorsa, hayır demeyin çünkü siz kendi boğazınızı kesiyorsunuz. Fakir bir insana yardım ederken en küçük bir gurur bile duymayın. Bu sizin için ibadettir, gurur nedeni değil. Tüm evren zaten siz değil misiniz? Siz olmayan biri var mı? Siz bu evrenin Ruhusunuz. Siz güneşsiniz, aysınız ve yıldızlarsınız, her yerde parlayan sizsiniz. Tüm evren sizsiniz. Kimden nefret edeceksiniz veya kimle savaşacaksınız? Bilin o zaman O olduğunuzu ve hayatınızı buna göre biçimlendirin, bunu bilen ve hayatını buna göre biçimlendiren insan artık karanlıkta sürünmeyecektir.
BÖLÜM 13
ATMAN
(Amerika)
Hepiniz Max Müller’in, Vedanta Felsefesi Hakkında Üç Konferans, adlı ünlü kitabını okumuşsunuzdur ve belki bazılarınız da aynı felsefe üzerine yazılmış olan, Profesör Deussen’in Almanca’daki kitabını okumuş olabilirsiniz. Batı’da, Hindistan’ın dinsel düşünce yapısı hakkında düşünülen ve yazılan şeylerde temel olarak tek bir Hint düşünce okulundan bahsedilir ve bu Advaitizm’dir, Hint dininin monistik tarafıdır ve bazen Veda’ların tüm öğretisinin o felsefi sistem içinde olduğu düşünülür. Fakat Hint düşüncesinde çeşitli evreler vardır ve belki de bu non-düalist form diğer evrelerle karşılaştırıldığında azınlıkta kalacaktır. En eski zamanlardan beri Hindistan’da çeşitli düşünce mezhepleri olmuştur ve orada hiçbir zaman formüle edilen veya tanınan bir kilise veya her bir okulda inanılması gereken doktrinleri belirleyen insanlar olmamıştır, insanlar kendi formlarını seçmekte, kendi felsefelerini oluşturup, kendi mezheplerini kurmakta son derece özgür olmuşlardır. Biz bu nedenle Hindistan’ın en eski zamanlardan beri dinsel mezheplerle dolu olduğunu görüyoruz. Şimdi Hindistan’da kaç mezhep bulunduğunu bilmiyorum fakat her yıl pek çok yenisi ortaya çıkıyor. Görünüyor ki bu ülkenin dinsel faaliyeti bitmek tükenmek bilmiyor.
Bu çeşitli mezhepler ilk bakışta iki temel bölüme ayrılabilir; ortodoks olan ve ortodoks olmayan. Hindistan’da Hint kutsal metinlerini, Veda’ları gerçeğin sonsuz ifadesi olarak görüp inananlar ortodoks olarak adlandırılır, diğer otoritelerin tarafında olan, Veda’ları reddedenler ise heterodoks olarak adlandırılır. En temel ortodoks olmayan modern Hint mezhepleri Jainler ve Buddistlerdir. Ortodokslar arasında bazıları kutsal metinlerin mantıktan daha üstün bir otorite olduğunu söylerken, diğerleri kutsal metinlerin sadece mantıklı olan kısmının alınması ve kalan kısmının reddedilmesi gerektiğini söyler.
Ortodoks olan üç bölümden, Sankhyalar, Naiyayikalar ve Mimamsakalardan ilk ikisi, felsefi okullar olarak var oldukları halde bir mezhep oluşturamamışlardır. Şimdi Hindistan’ı kaplayan mezhep Mimamsakalar veya Vedantistlerdir. Onların felsefesi Vedantizm olarak adlandırılır. Hint felsefesindeki tüm okullar Vedanta’dan veya Upanişad’lardan başlar fakat monistler kendilerine bu ismi vermişlerdir çünkü onlar teolojilerinin ve felsefelerinin tümünün temelini sadece Vedanta üzerine kurmak istemişlerdi. Vedanta’nın hakim olduğu zamanlarda, Hindistan’da şimdi var olan tüm mezhepler onun bir veya birden çok okulunu kaynak olarak almıştır. Fakat şimdi bu okulların hepsi aynı fikirde değildir.
Vedantistler arasında 3 temel akım olduğunu görüyoruz. Hepsinin birleştiği tek nokta ise, hepsinin Tanrı’ya inanmasıdır. Tüm Vedantistler, Veda’ların Tanrı’nın sözü olduğuna da inanırlar fakat bu inanç tam olarak Hristiyanların ve Muhammed’in takipçilerinin inandığı şekilde değil, kendine özgür bir şekildedir. Vedantistlerin inancı; Veda’ların Tanrı’nın bilgisinin ifadesi olduğu, Tanrı sonsuz olduğu için ve O’nun bilgisinin de Sonsuz olacağı ve bu nedenle Veda’ların da sonsuz olduğudur. Başka bir ortak inanç daha vardır, bu ise yaradılış döngüsüdür, tüm yaradılışın görünüp kaybolduğu, ortaya çıkıp daha ve daha kaba hale geldikten sonra, hesaplanamayan bir zaman periyodu sonunda daha ve daha ince hale geldiğini ve çözülüp durulduğunda bir dinlenme döneminin geldiğidir. Ve sonra tekrar görünür olmaya başlar ve aynı süreçten geçer. Onlar varlılığı, Akaşa olarak adlandırdıkları bir madde ile ve Prana olarak adlandırdıkları bir güç ile açıklarlar. Akaşa bilim adamlarının esir dedikleri şeydir. Onlar Prana’nın titreşimiyle evrenin üretildiğini söylerler. Bir döngü sona erdiğinde, doğanın tüm bu tezahürü daha ve daha ince hale gelir ve her şeyin kaynağı olan, görülemeyen ve hissedilemeyen fakat her şeyin kendisinden üretildiği o Akaşa içinde çözülür. Doğada gördüğümüz tüm kuvvetler; yerçekimi, çekme ve itme, hatta düşünce ve duygular gibi, tüm bu çeşitli kuvvetler o Prana içinde çözülür ve Prana’nın titreşimi sona erer. Bir sonraki döngünün başlangıcına kadar o halde kalır. Sonra Prana titreşmeye başlar ve bu titreşim Akaşa’yı etkiler ve sonra tüm bu şekiller yeniden düzenli bir şekilde birbiri ardına ortaya çıkmaya başlar.
Size bahsedeceğim ilk okul düalist okuldur. Düalistler evrenin yaratıcısı ve hükümdarı olan Tanrı’nın doğadan ayrı olduğunu, insan ruhundan ayrı olduğunu düşünürler. Tanrı sonsuzdur, doğa sonsuzdur ve tüm ruhlar sonsuzdur. Doğa ve ruhlar tezahür eder ve değişir fakat Tanrı aynı kalır. Yine düalistlere göre, Tanrı şahsidir, O’nun nitelikleri vardır, O’nun insani özellikleri vardır; O merhametlidir, O adildir, O güçlüdür, O her şeye kadir olandır, O’na ulaşılabilir, O’na dua edilebilir, O sevilebilir ve O sever. Diğer bir deyişle O insan-Tanrı’dır, sadece insandan sonsuz kere daha büyüktür ve insanda olan kötü niteliklerin hiçbiri O’nda yoktur. “Atomistler” olarak adlandırılan bazı non-Vedantik düalistler vardır. Onlar doğanın sonsuz sayıda atomdan ibaret olduğunu ve Tanrı’nın iradesinin bu atomları etkilemek suretiyle yarattığına inanırlar. Vedantistler atomik teoriyi reddederler ve bunun tamamen mantık dışı olduğunu söylerler. Bölünemeyen atomlar, parçaları ve büyüklüğü olmayan geometrik noktalar gibidir, sonsuz sayıda çoğaltılsalar da aynı kalacaklardır. Parçaları olmayan herhangi bir şey asla parçaları olan bir şey yapmayacaktır, ne kadar sıfır bir araya gelse de bir sayı oluşturamaz. Bu nedenle eğer bu atomlar da böyleyse, parçaları ve büyüklükleri yoksa, evrenin böylesi atomlardan yaratılmış olması imkansızdır. Vedantik düalistlere göre, ayrık olmayan ve farklılaşmamış olarak tanımladıkları doğa vardır ve Tanrı evreni bundan yaratır. Hint insanının büyük çoğunluğu düalisttir. İnsan doğası genellikle daha yüksek olan herhangi bir şeyi algılayamaz. Bu dünyada yaşayan ve herhangi bir dine inanan insanların yüzde doksanının düalist olduklarını görüyoruz. Avrupa’nın ve Batı Asya’nın tüm dinlerinin düalist olduklarını görüyoruz; böyle olması gerekir. Sıradan insan somut olmayan bir şeyi düşünemez. O doğal olarak entelektinin kavrayabileceği şeylere tutunmak ister. Diğer bir deyişle, o yüksek ruhsal fikirleri sadece kendi seviyesine indirgeyerek algılayabilir. O, soyut düşünceleri ancak onları somut hale getirerek kavrayabilir. İşte bu dünyadaki kitlelerin dinidir. Onlar kendilerinden tamamen ayrı olan bir Tanrı’ya, sanki büyük bir kral, yüce bir hükümdara inanırmış gibi inanırlar. Aynı zamanda O’nu dünyanın tüm hükümdarlarından daha temiz olarak düşünürler, O’na tüm iyi nitelikleri verip, O’ndan tüm kötü nitelikleri çıkarırlar. Sanki kötülük olmadan iyilik olabilirmiş gibi, sanki karanlık kavramı olmadan ışık kavramı olabilirmiş gibi!
Tüm düalist teorilerdeki ilk zorluk, böylesine adil ve bağışlayıcı olan, sonsuz iyi niteliklere sahip bir Tanrı’nın hakimiyeti altında, bu dünyada nasıl bu kadar kötülük olabildiğidir. Bu soru tüm düalist dinlerde ortaya çıkmıştır fakat Hintliler asla bu soruya cevap olarak bir Şeytan yaratmamışlardır. Hintliler suçu insanın üzerine attılar, bu onlar için kolaydı. Neden? Çünkü size biraz önce bahsettiğim gibi, onlar ruhların hiçlikten yaratıldığına inanmıyorlardı. Bu hayatta her birimizin, her gün kendi geleceğimizi oluşturup şekillendirebildiğimizi görüyoruz; bugün yarının kaderini oluşturuyoruz, yarın ise bir sonraki günün kaderini oluşturacağız ve bu böyle devam edecek. Ve bu mantığın aynı şekilde geriye doğru da yürütülebileceği son derece açıktır. Eğer kendi eylemlerimizle gelecekteki kaderimizi tayin edebiliyorsak, neden aynı kural geçmiş için de geçerli olmasın? Eğer sonsuz bir zincirde, belirli sayıdaki halkalar tekrarlanıyorsa, bu halka kümelerinden bir tanesi açıklandığında tüm zincir de açıklanabilir. Öyleyse bu sonsuz zaman içinde, eğer onun bir parçasını alıp anlayabilirsek, doğanın birörnek olduğu doğruysa aynı açıklama tüm zaman zinciri için de geçerli olmalıdır. Eğer bu kısa zaman diliminde kendi kaderimizi belirlediğimiz doğruysa, eğer her şeyin bir nedeni olduğu doğruysa; bizim şimdi ne olduğumuz da tüm geçmişimizin bir neticesidir, bu nedenle insanın kaderini şekillendiren kendisinden başka hiç kimse değildir. Bu dünyada olan kötülüklere neden olan sadece biziz, başkası değil. Tüm bu kötülüğe biz neden olduk, nasıl acıların kaynağının kötü eylemler olduğunu görebiliyorsak, dünyada var olan acının nedeninin de insanın geçmişteki kötülüğü olduğunu görebiliriz. Bu nedenle bu teoriye göre sadece insan sorumludur. Tanrı suçlanamaz. O, sonsuz merhametli Baba asla suçlanamaz. “Ne ekersek onu biçeriz.”
Düalistlerin başka bir doktrini ise her ruhun mutlaka kurtuluşa ulaşacağıdır. Kimse bunun dışında kalmayacaktır. Çeşitli değişimler, çeşitli acılar ve zevklerle de olsa sonunda hepsi dışarı çıkacaktır. Tüm Hint mezheplerinin tek ortak görüşü; tüm ruhların bu evrenin dışına çıkmak zorunda olduğudur. Ne bizim gördüğümüz ve hissettiğimiz evren doğrudur, ne de hayal ürünü olan bir evren gerçek olabilir çünkü her ikisi de iyilik ve kötülüğün karışımından oluşur. Düalistlere göre, bu evrenin ötesinde sadece mutluluk ve iyiliğin olduğu bir yer vardır ve o yere ulaşınca artık tekrar doğmak, yaşamak ve ölmek gerekmeyecektir. Orada hastalık ve ölüm yoktur. Orada sonsuz mutluluk olacaktır ve onlar orada Tanrı’nı huzurunda olacaklar ve sonsuza kadar O’nunla beraber olmanın hazzını yaşayacaklardır. Onlar tüm varlıkların, en düşük solucandan en yüksek meleklere veya tanrılara kadar tüm varlıkların er ya da geç hiçbir acının bulunmadığı o dünyaya ulaşacağına inanırlar. Fakat bizim dünyamız asla sona ermeyecektir, o dalgalar formunda hareket etse de sonsuza kadar devam eder. Döngülerle hareket etse de hiçbir zaman sona ermez. Kurtulacak, mükemmelleştirilecek ruhların sayısı ise sonsuzdur. Bazıları bitkilerde, bazıları hayvanlarda, bazıları insanlarda, bazıları tanrılardadır fakat bunların hepsi, en yüksek tanrılar bile mükemmel değildir, tutsaklık altındadır. Peki tutsaklık nedir? Doğmak gerekliliği ve ölmek gerekliliğidir. En yüksek tanrılar bile ölür. Peki bu tanrılar nedir? Onlar sadece belirli haller, belirli mevkilerdir. Örneğin, Indra, tanrıların kralı sadece belirli bir mevki anlamına gelir, çok yüksek olan bir ruh bu döngüde o mevkiyi doldurmak için gelmiş ve bu döngü sona erdiğinde o tekrar insan olarak doğacak ve bu dünyaya gelecektir ve bu döngüde çok iyi olan bir insan gidecek ve bir sonraki döngüde o mevkiyi dolduracaktır. Bu tüm tanrılar için de böyledir; onlar aslında çeşitli dönemlerde milyonlarca ruh tarafından doldurulan mevkilerdir. Bu dünyada ödül bekleyerek, cennete gitmeyi umarak veya arkadaşlarının onayını alabilmek için iyi işler yapanlar ve başkalarına yardım edenler, öldüklerinde bu iyi işlerinin karşılığını alır ve dünyaya o tanrılar olarak gelirler. Fakat bu kurtuluş değildir, kurtuluş asla ödül umuduyla gelmez. İnsan ne isterse Tanrı onu verir. İnsanlar güç ister, prestij ister, tanrıların hazlarını ister ve tüm bu istekleri yerine gelir fakat hiçbir işin sonucu sonsuz olamaz. Sonuç, eonlar süresince bile olsa belirli bir zaman sonra tükenecektir, sonuç yok olduğunda bu tanrılar tekrar aşağı inmeli ve insan haline gelmelidir ve onlar bu şekilde özgürleşmek için bir şans daha elde etmiş olurlar. En düşük hayvanlar yukarı çıkıp insan haline gelecek, insanlar tanrı haline gelecek ve sonra tekrar insan haline gelecek veya hayvana dönüşecektir; ta ki tüm zevk isteklerinden, yaşamaya duyulan açlıktan, “ben ve benim” e sarılmaktan vazgeçinceye kadar. Bu “ben ve benim” dünyadaki tüm kötülüklerin kaynağıdır. Eğer bir düaliste “Senin çocuğun senin midir?” diye sorarsanız: “O Tanrı’nındır. Benim malım benim değil, Tanrı’nındır.” der. Her şey Tanrı’nın olarak görülmelidir.
Hindistan’daki bu düalist mezhepler katı vejeteryandırlar, hayvanların öldürülmesine karşı çıkarlar. Fakat onların görüşü Buddistlerinkinden çok farklıdır. Bir Buddiste “Hayvanların öldürülmesine neden karşısınız?” diye sorarsanız o “Herhangi bir yaşamı almaya hakkımız yoktur.” der. Bir düaliste “Neden hayvanları öldürmüyorsunuz?” diye sorarsanız “Çünkü o Tanrı’nındır.” diye cevap verir. Öyleyse düalist, “ben ve benim” in sadece ve sadece Tanrı için geçerli olacağını söyler, O tek “ben” dir ve her şey O’nundur. Bir insan “ben ve benim” in olmadığı bir hale geldiğinde ve her şeyi Tanrı’ya bıraktığında, bir ödül beklemeden herkesi sevip, hayatını bir hayvan için feda edebilecek hale geldiğinde yüreği temizlenecek ve yürek temiz olduğunda ise o kalbe Tanrı sevgisi gelecektir. Tanrı tüm ruhlar için bir çekim merkezidir ve düalistler: “Çamurla kaplı bir iğne mıknatıs tarafından çekilemez fakat çamur yıkanır yıkanmaz çekim başlayacaktır.” derler. Tanrı mıknatıstır ve insan ruhu iğnedir. Ve onun kötü eylemleri ise iğneyi kaplayan kir ve tozdur. Ruh temizlendiğinde o doğal çekimle Tanrı’ya gelecektir ve sonsuza kadar O’nunla kalacaktır. Mükemmelleşen ruh isterse herhangi bir şekli alabilir, yüzlerce beden alabilir veya eğer isterse hiç beden almayabilir. Çok yüce hale gelebilir fakat o sadece yaratamaz, o güç sadece Tanrı’ya aittir. Ne kadar mükemmel olsa da evreni idare edemez o fonksiyon Tanrı’nındır. Fakat bütün ruhlar mükemmel hale geldiklerinde sonsuza kadar mutlu olurlar ve sonsuza kadar Tanrı ile yaşarlar. Bu düalist ifadedir.
Düalistlerin bir başka görüşü; Tanrı’ya “Tanrım, bana bunu ver, bana şunu ver.” diye dua etmeye karşı olmalarıdır. Onlar bunun yapılmaması gerektiğini düşünürler. Eğer insan maddi bir istekte bulunuyorsa, bunu aşağı varlıklardan istemelidir, dünyevi şeyleri ya tanrıların birinden, ya meleklerden ya da mükemmelleşmiş bir varlıktan istemelidir. Tanrı sadece sevilmelidir. Tanrı’ya “Tanrım, bana bunu ver, bana şunu ver.” diye dua etmek neredeyse Tanrı’ya hakarettir. Düalistlere göre insan istediği bir şeyi tanrılardan birine dua ederek er geç elde eder fakat eğer kurtuluş istiyorsa Tanrı’ya ibadet etmelidir. Bu Hindistan’daki kitlelerin dinidir.
Gerçek Vedanta felsefesi ise nitelikçi non-düalistler olarak bilinenlerle başlar. Onlar neticenin nedenden asla farklı olmadığını, neticenin başka bir formda üretilmiş neden olduğunu söylerler. Eğer evren netice ise ve Tanrı da neden ise, o Tanrı’nın Kendisi olmalıdır- başka bir şey olamaz. Onlara göre Tanrı, bu evrenin etken ve materyal nedenidir, O Kendisi yaratandır ve O tüm bu doğanın yaratıldığı maddenin kendisidir. Sizin dilinizdeki “yaratılış” kelimesinin Sanskritçe’de bir karşılığı yoktur çünkü Hindistan’da Batı’daki anlamıyla yaratılışa, bir şeylerin hiçlikten oluşmasına inanan bir mezhep yoktur. Bir zamanlar bu görüşe sahip olan bazı kişiler olmuştu fakat onlar sonra bu fikirden vazgeçmişlerdir. Şu anda ben buna inanan herhangi bir mezhep bilmiyorum. Yaratılış ile kastettiğimiz şey, zaten var olan şeyin ortaya çıkmasıdır. Evrenin tümü bu mezhebe göre Tanrı’nın Kendisidir. O evrenin maddesidir. Veda’larda, “Urnanabhi (örümcek) kendi bedeninden çıkan iple ağını örer … işte tüm evren de O Varlık’tan çıkmıştır.” diye yazar.
Eğer netice üretilmiş olan neden ise soru şudur: ”Bu maddesel, donuk, zeki olmayan evren, nasıl olup da maddesel olmayan ve sonsuz zekaya sahip olan Tanrı’dan çıkmış olabilir? Eğer neden temiz ve mükemmel ise netice nasıl bu kadar farklı olabilir?” diye bir soru gelecektir. Bu nitelikçi non-düalistler ne diyor? Onlarınki son derece tuhaf bir teori. Onlar, tüm bu üç varlılığın; Tanrı’nın, doğanın ve ruhun tek olduğunu söylüyorlar, sanki Ruh, doğa ve ruhlar Tanrı’nın bedeniymiş ve Tanrı da ruhların Ruhu imiş gibi. Bu nedenle Tanrı evrenin materyal nedenidir. Beden değişebilir, genç, yaşlı, güçlü veya zayıf olabilir ama bu ruhu etkilemez. O, beden aracılığıyla ortaya çıkan aynı sonsuz varlılıktır. Bedenler gelir ve gider fakat ruh değişmez. Tüm evren de Tanrı’nın bedenidir ve bu açıdan o Tanrı’dır. Fakat evrendeki değişiklikler Tanrı’yı etkilemez. Bu maddeden O evreni yaratır ve bir döngünün sonunda O’nun bedeni de inceleşir, daralır ve başka bir döngünün başlangıcında tekrar genişler ve buradan tüm bu farklı dünyalar ortaya çıkar.
Hem düalistler hem de nitelikçi non-düalistler ruhun doğası gereği temiz olduğunu fakat onun kendi eylemleriyle temizliğini kaybettiğini kabul ettiklerini görüyoruz. Nitelikçi non-düalistler bunu düalistlerden daha güzel ifade ederler; ruhun temizliğinin ve mükemmelliğinin daralıp sonra tekrar ortaya çıktığını ve şimdi bizim yapmaya çalıştığımız şeyin onun doğasından gelen zekasını, temizliğini, gücünü tekrar ortaya çıkarmak olduğunu söylerler. Her kötü eylem ruhun doğasını daraltır ve her iyi eylem onu genişletir ve bu ruhların hepsi Tanrı’nın parçalarıdır. “Alev alev yanan bir ateşten çıkan aynı doğaya sahip milyonlarca kıvılcım gibi, tüm ruhlar da o Sonsuz Varlık’tan, Tanrı’dan gelmişlerdir.” Her birinin hedefi aynıdır. Nitelikçi non-düalistlerin Tanrı’sı da bir Şahsi Tanrı’dır, sonsuz nitelikleri vardır fakat O, evrendeki her şeyle iç içe geçmiştir. O her şeyde ve her yerdedir; ve kutsal metinlerde Tanrı’nın her şey olduğu yazıldığında, bu Tanrı’nın her şeyle iç içe geçmiş olduğu anlamına gelir, örneğin Tanrı duvar haline gelmez, Tanrı duvarın içindedir. Evrende O’nun olmadığı bir parçacık, bir atom yoktur. Ruhlar sınırlıdır, onlar her zaman her yerde var olma özelliğine sahip değildirler. Onlar güçlerini genişletip mükemmel olduklarında ise onlar için artık doğum ve ölüm yoktur, onlar sonsuza kadar Tanrı ile yaşarlar.
Şimdi Advaitizm’e geliyoruz; çağlar boyu tüm milletlerin ürettiği felsefelerin ve dinin en son ve en güzel çiçeği olan, insan düşüncesinin en yüksek ifadesini bulduğu ve gizemli olanın, ulaşılamaz olanın ötesine geçen Advaitizm’e geliyoruz. Bu non-düalist Vedantizm’dir. Bu kitlelerin dini olmak için çok soyut ve yüksektir. Doğum yeri olan ve üç bin senedir hüküm sürdüğü Hindistan’da bile kitlelere nüfuz edememiştir. İlerledikçe, herhangi bir ülkede en çok düşünen kadın veya erkek için bile Advaitizm’i anlamanın çok zor olduğunu göreceksiniz. Biz kendimizi çok güçsüzleştirdik, çok düşürdük. Çok büyük iddialarımız var fakat sırtımızı hep başka birilerine dayamak istiyoruz. Biz hep destek isteyen zayıf bitkiler gibiyiz. Benden kaç kere “rahat bir din!” istendi. Çok az insan gerçeği soruyor, daha azı gerçeği öğrenmeye cesaret edebiliyor ve çok daha azı gerçeği tüm pratik gereklilikleriyle takip etmek istiyor. Bu onların suçu değil, bu beyinin güçsüzlüğüdür. Her yeni düşünce, özellikle de yüksek bir düşünce rahatsızlık yaratıyor, o düşünce sanki beyin maddesi içinde bir kanal açmaya çalışıyor ve bu sistemi sarsıyor ve insanın dengesini bozuyor. İnsanlar belirli çevreye alışkınlar ve çok büyük miktardaki eski batıl inançlarının, atalardan gelen batıl inançlarının, sınıfsal, ülkesel ve şehirsel batıl inançlarının ve hepsinden öte insanın kendi içindeki büyük batıl inançların üstesinden gelmek zorundalar. Yine de dünyada gerçeği kavramaya cesaret edecek, onu alıp sonuna kadar takip etmeye cesareti olan bazı cesur ruhlar vardır.
Peki bir Advaitist ne der? O, eğer bir Tanrı varsa, o Tanrı’nın bu evrenin hem etken hem de materyal nedeni olması gerektiğini söyler. O’nun sadece yaratan değildir o aynı zamanda yaratılandır. O Kendisi evrendir. Bu nasıl olabilir? Tanrı, o temiz ruh evren haline mi geldi? Evet, öyle görünüyor. Tüm cahil insanların evren olarak gördüğü şeyler aslında yoktur. Peki siz, ben ve tüm bu gördüklerimiz nedir? Bu kendi kendini hipnotize etmektir; sadece tek bir Sonsuz Varlılık vardır. O Varlılığın içinde biz tüm bu çeşitli hayalleri görüyoruz. O Atman’dır, her şeyin ötesindedir, Sonsuz’dur, bilinenin de ötesindedir, bilinebilenin de, O evrende gördüğümüz her şeydedir. O tek Gerçek’tir. O bu masadır, O önümdeki bu dinleyicilerdir, O duvardır, O isim ve şekil dışındaki her şeydir. Masanın şeklini ve ismini çıkarın, kalan O’dur. Vedantistler O’nu kadın veya erkek olarak isimlendirmezler, bunlar kurmacadır, insan beyninin yanılsamalarıdır çünkü ruhun cinsiyeti yoktur. İllüzyon altındaki insanlar, hayvana benzer hale gelen insanlar kadın ve erkek görür, yaşayan tanrılar kadın ve erkek görmez. Her şeyin ötesinde olanların nasıl bir cinsiyet görüşü olabilir ki? Herkes ve her şey Atman’dır, ÖzBen’dir, cinsiyetsiz, saf ve kutsanmış olandır. Farklılığı yaratan sadece maddesel olan isim, şekil ve bedendir, onlar tüm bu farklılığı yaratır. Eğer bu iki farklılığı, isim ve şekli çıkarırsanız tüm evren tektir, iki değil, her yerde tek şey vardır. Siz ve ben biriz. Ne doğa, ne Tanrı ne de evren var, sadece tüm bu şeylerin isim ve şekil alarak kendisinden ortaya çıktığı tek bir Sonsuz Varlılık var. Her Şeyi Bilen’i nasıl bilebilirsiniz? O bilinemez. Kendi ÖzBen’i nasıl görebilirsiniz? Siz sadece kendi kendinizi yansıtabilirsiniz. Öyleyse tüm bu evren o Tek Sonsuz Varlığın, Atman’ın yansımasıdır ve yansımanın iyi ve kötü yansıtıcılara düşmesine bağlı olarak iyi veya kötü imajlar ortaya çıkar. Katilde kötü olan yansıtıcıdır, ÖzBen değil. Azizde ise yansıtıcı temizdir. ÖzBen, Atman doğası gereği temizdir. O Kendisini en düşük solucandan en mükemmel insana kadar yansıtan evrenin aynı, tek Varlılığıdır. Tüm bu evren tek bir Birliktir, tek Varlılıktır, fiziksel, zihinsel, ahlaki ve ruhsal olarak. Biz bu tek Varlılığa farklı şekillerde bakarak O’nun üzerinde tüm bu imajları yaratıyoruz. Kendisini insan haline sınırlandıran varlık için O bir insanın dünyası olarak görünür. Daha yüksek bir varlılık düzleminde olan insan için O cennet olarak görünebilir. Evrende tek bir Ruh vardır, iki değil. O ne gelir ne de gider. O ne doğar, ne ölür ne de reenkarne olur. O nasıl ölebilir? O nereye gidebilir? Tüm bu cennetler, tüm bu dünyalar ve tüm bu yerler aklın boş hayalleridir. Onlar yoktur, geçmişte de asla var olmadılar ve gelecekte de asla var olmayacaklar.
Ben her zaman her yerdeyim, ben sonsuzum. Ben nereye gidebilirim ki? Ben zaten nerede değilim ki? Ben bu doğa kitabını okuyorum. Birbiri ardına sayfaları bitiriyor ve sonrakine geçiyorum. Bir yaşam sayfası bittiğinde başkası başlıyor ve bu böyle dönüp durmaya devam ediyor ve okumayı bitirdiğimde ise kitabı bırakıp kenara çekiliyorum, kitabı atıyorum ve her şey sona eriyor. Peki Advaitist ne diyor? O evrende şimdiye kadar var olmuş ve var olacak tüm tanrıları tahtlarından indirir ve o tahta insanın ÖzBen’ini, Atman’ı, güneşten ve aydan yükseğe, tüm cennetlerin üstüne, bu evrenin kendisinden yükseğe koyar. Hiçbir kitap, hiçbir kutsal metin, hiçbir bilim insan olarak görünen ÖzBen’in, var olan en muhteşem Tanrı’nın, var olmuş olan, var olan ve var olacak olan tek Tanrı’nın görkemini hayal bile edemez. Bu nedenle tapılacak olan benim, başka hiç kimse değil. “Ben ÖzBen’ime taparım.” diyor Advaitist. Kimin önünde eğileceğim ki? Ben ÖzBen’imi selamlıyorum. Kimden yardım isteyeceğim? Kim bana, evrenin Sonsuz Varlığına yardım edebilir? Bunlar aptalca hayaller, halüsinasyonlardır; kim herhangi birine yardım edebildi? Hiç kimse. Güçsüz bir insanı, bir düalisti ağlarken ve gökyüzünde bir yerlerden yarım beklerken gördüğünüzde, bunun nedeni onun o göklerin aslında kendi içinde olduğunu bilmemesidir. Bazen hasta bir insan kapıda bir tıkırtı duyar. Kalkar kapıyı açar ve orada kimsenin olmadığını görür. Sonra tekrar yatağa döner ve yine bir tıkırtı duyar. Kalkıp kapıyı açtığında yine kimse yoktur. En sonunda kapıdaki tıkırtı sandığı şeyin aslında kendi kalp atışları olduğunu anlar. Bu nedenle insan, kendi dışında çeşitli tanrıları boşuna aramaktan vazgeçip, daireyi tamamlayarak tekrar başladığı noktaya, insan ruhuna dönerse, dere tepe aradığı, her nehirde, her tapınakta, her kilisede ve cennetlerde aradığı Tanrı’nın, cennette oturup dünyayı yönettiğini düşündüğü Tanrı’nın aslında kendi ÖzBen’i olduğunu idrak eder. Ben O’yum ve O da Ben. Kimse değil, Ben Tanrı’yım ve bu küçük ben asla var olmamıştır.
O mükemmel Tanrı nasıl aldatılabilir? O hiç aldatılmadı. Mükemmel bir Tanrı nasıl hayal ediyor olabilir? O asla hayal etmedi. Gerçek asla hayal etmez. Bu illüzyonun nereden ortaya çıktığı sorusu saçmadır. İllüzyon sadece illüzyondan çıkar. Gerçek görüldükten sonra illüzyon kalmayacaktır. İllüzyon her zaman illüzyona dayanır, asla Tanrı’ya, Gerçeğe, Atman’a dayanmaz. Siz asla illüzyon içinde değilsiniz, illüzyon sizin içinizdedir, önünüzdedir. Bir bulut şimdi burada iken başka bir bulut gelip onu iter ve onun yerini alır. Ve sonra bir başkası gelir ve onun yerini alır. Sonsuz mavi gökyüzünde çeşitli tonlarda ve renklerde bulutlar gelir, bir süre kalır ve geride yine o aynı sonsuz maviliği bırakarak gözden kaybolurlar. İşte siz de böyle sonsuz temizsiniz, sonsuz mükemmelsiniz. Siz evrenin gerçek Tanrılarısınız ve aslında iki yoktur sadece Bir vardır. “Sen ve ben” demek yanlıştır, “ben” demek gerekir. Milyonlarca ağızla yemek yiyen ben iken, ben nasıl aç olabilirim? Sonsuz sayıda el ile çalışan ben iken, ben nasıl hareketsiz olabilirim? Bütün evrenin hayatını yaşarken benim için ölüm olabilir mi? Ben tüm yaşamın ve ölümün ötesindeyim. Özgürlüğü nerede arayacağım? Ben doğam gereği özgürüm. Kim beni sınırlayabilir- bu evrenin Tanrı’sını? Dünyanın kutsal metinleri sadece benim görkemimi tasvir eden küçük haritalardır, ben bu evrendeki tek varlılığım. O zaman bu kitaplardan bana ne? İşte böyle diyor Advaitist.
“Gerçeği bil ve bir anda özgür ol.” O zaman tüm karanlık yok olacaktır. İnsan kendisini evrenin Sonsuz Varlığı ile bir gördüğünde, tüm ayrılık sona erdiğinde, tüm kadınlar ve erkekler, tüm tanrılar ve melekler, tüm hayvanlar ve bitkiler ve evrenin tümü, o Teklik içinde eridiğinde, tüm korku yok olur. Ben kendimi incitebilir miyim? Ben kendimi öldürebilir miyim? Ben kendi canımı acıtabilir miyim? Kimden korkabilirim ki? Kendinizden korkabilir misiniz? İşte o zaman tüm acı yok olacaktır. Ne bana acı verebilir? Ben evrenin Tek Varlılığıyım. O zaman tüm kıskançlıklar yok olacaktır, ben kimi kıskanabilirim? Kendimi mi? O zaman tüm kötü duygular yok olacaktır. Kime karşı kötü hisler besleyebilirim? Kendime karşı mı? Evrende benden başka bir şey yok, sadece ben varım. Ve, diyor Vedantist bu o Bilince ulaşmanın tek yoludur. Bu farklılıkları öldürün, çok şey olduğu batıl inancını öldürün. “Çok şeyin olduğu bu dünyada o Bir’i gören, bu cansızlık dünyasında o Canlı Varlığı gören, bu gölgeler dünyasında o Gerçeği yakalayan sonsuz huzura kavuşur, başkası değil.”
Bunlar Hint dini düşüncesinin Tanrı bakışında geçtiği en belirgin üç adımdır. Bunun Şahsi, kozmik Tanrı ile başladığını görmüştük. Sonra dışarıdaki kozmik bedende içerideki kozmik bedene geçiş olmuş sonra Tanrı’nın evrende her yerde var olduğu fikri oluşmuş ve en son olarak da ruhun kendisi o Tanrı ile özdeşleştirilmiş ve buradan evrendeki tüm bu çeşitli tezahürlerin birliğinden oluşan tek bir Ruh olduğu sonucuna varılmıştır. Bu Veda’ların son sözüdür. O düalizmle başlar, nitelikçi bir monizmden geçer ve mükemmel bir monizm ile sona erer. Bu dünyada ne kadar az kişinin bu son noktaya gelebileceğini ve çok az insanın buna inanmaya cesaret edebileceğini ve çok daha azının da buna göre davranabileceğini biliyoruz. Ve biliyoruz ki orada evrendeki tüm etiğin, tüm ahlakın ve tüm ruhsallığın açıklaması yatıyor. Neden herkes “Başkalarına iyilik yap.” diyor? Bunun açıklaması nedir? Neden bütün yüce insanlar insanoğlunun kardeşliğinden ve daha yüce insanlar da bütün canlıların kardeşliğinden bahsetmişlerdir? Çünkü bilinçli veya bilinçsiz olarak, tüm akıldışı ve kişisel batıl inançlarının ötesinde onlar aslında, tüm çokluğu reddeden ÖzBen’in sonsuz ışığına insanları çağırır ve tüm evrenin aslında tek olduğunu söylerler.
Ve bu son söz bize tek bir evren olduğunu söylüyor, duyular aracılığıyla madde olarak gördüğümüz, entelekt ile ruhlar olarak gördüğümüz ve ruh ile Tanrı olarak gördüğümüz tek bir evren olduğunu söylüyor. Kendi önüne dünyanın kötülük ve şer dediği şeyleri perde olarak koyan insanın gözünde bu evren değişecek ve korkunç bir yer haline gelecektir, zevk isteyen başka bir insan için bu evren görüntüsünü değiştirecek ve cennet haline gelecektir ve mükemmel insan için ise her şey ortadan kaybolacak ve o kendi ÖzBen’i haline gelecektir.
Şimdi içinde bulunduğumuz zamanda toplum var olduğu için tüm bu üç aşama da gereklidir, biri diğerini reddetmez, her biri diğerinin yerine getirilişidir. Advaitist veya nitelikçi Advaitist, düalizmin yanlış olduğunu söylemez, o doğru bir bakıştır fakat daha düşük bir bakıştır. O da gerçek yolundadır; bu nedenle bırakın herkes bu evrene kendi fikirleriyle ve kendi bakışıyla baksın. Kimseyi incitmeyin, kimsenin bulunduğu durumu reddetmeyin, insanı bulunduğu yerden alın ve yapabiliyorsanız daha yüksek aşamaya geçebilmesi için ona yardım elini uzatın fakat kimseyi incitmeyin ve zarar vermeyin. Uzun vadede herkes gerçeğe gelecektir. “Yüreğin tüm istekleri yenildiğinde, ölümlü olan ölümsüz olacaktır.” İşte o zaman insan Tanrı haline gelecektir.
BÖLÜM 14
ATMAN’IN TUTSAKLIĞI VE ÖZGÜRLÜĞÜ
(Amerika)
Advaita felsefesine göre, evrende gerçek olan sadece tek bir şey vardır ve bu da Brahman’dır; bunun dışındaki her şey gerçek dışıdır, Maya’nın gücü ile Brahman’dan üretilmiş ve tezahür etmiştir. Tekrar o Brahman’a dönmek bizim hedefimizdir. Biz, her birimiz o Brahman’ız, o Gerçeğiz ve artı bu Maya’yız. Eğer bu Maya’dan veya cehaletten kurtulabilirsek, o zaman biz gerçekte olduğumuz hale ulaşırız. Bu felsefeye göre, her insan üç bölümden oluşur; beden, iç organ veya akıl ve bunun arkasında Atman denilen ÖzBen. Beden, gerçek alıcı olan Atman’ın, bedeni içsel organ olan akıl vasıtasıyla çalıştıran varlığın dış tabakasıdır, akıl ise O’nun iç tabakasıdır.
Atman, insan bedeninde maddesel olmayan tek varlılıktır. Maddesel olmadığı için O bileşim olamaz, bileşim olamadığı için de neden netice kanununa tabi değildir ve bu nedenle O ölümsüzdür. Ölümsüz olan şeyin ise başlangıcı olamaz çünkü başlangıcı olan her şeyin sonu da olmak zorundadır. Bunu, O’nun aynı zamanda şekilsiz olması gerektiği izler; madde olmadan şekil olamaz. Şekli olan her şeyin başlangıcı ve sonu olmalıdır. Hiçbirimiz başlangıcı ve sonu olmayan bir şekil görmemişizdir. Şekil, kuvvet ve maddenin bileşimiyle meydana gelir. Bu sandalyenin özel bir şekli var, bu ise belirli bir miktardaki maddenin üzerinde belirli miktardaki kuvvetin etkili olmasıyla maddenin özel bir şekil almış olduğu anlamına gelir. Şekil, madde ve kuvvetin bileşiminin neticesidir. Hiçbir bileşim sonsuz olamaz, her bileşimin çözüleceği bir zaman mutlaka gelecektir. Öyleyse tüm şekillerin bir başlangıcı ve sonu vardır. Biz bedenimizin dağılacağını biliyoruz; onun bir başlangıcı vardı ve sonu da olacaktır. Fakat ÖzBen’in şekli olmadığı için O başlangıç son kanununa tabi değildir. O sonsuz zamandan beri vardır, zamanın sonsuz olması gibi insanın ÖzBen’i de sonsuzdur. İkinci olarak O’nun her yeri ve her şeyi kaplayan olmalıdır. Mekana bağlı ve mekanla sınırlı olan şey sadece şekildir, şekli olmayan şey mekanda hapsolamaz. O halde Advaita Vedanta’ya göre sizin, benim ve herkesin içindeki ÖzBen, Atman her zaman her yerdedir. Siz şimdi bu dünyada olduğunuz kadar güneştesiniz de, Amerika’da olduğunuz kadar İngiltere’desiniz de. Fakat ÖzBen, akıl ve bedenle hareket eder ve ancak onların olduğu yerde O’nun hareketi görünür olur.
Yaptığımız her iş, düşündüğümüz her düşünce akıl üzerinde bir iz üretir, buna Sanskritçe’de Samskara denir. Bu izlerin toplamı ise “karakter” denilen muazzam kuvveti oluşturur. Bir insanın karakteri, onun kendisi için yarattığı bir şeydir; onun hayatı boyunca yapmış olduğu zihinsel ve fiziksel eylem ve hareketlerin neticesidir. Samskara’ların toplamı, ölümden sonra insanı yönlendiren kuvvettir. Bir insan ölür, bedeni dağılır ve tekrar elementlerine döner fakat Samskaralar daha ince maddeden oluştuğu için çözülmeyen akla yapışarak kalır, çözülmez çünkü bir madde ne kadar ince ise o kadar kalıcı olur. Fakat akıl da uzun vadede çözülür ve bu da bizim uğruna mücadele ettiğimiz şeydir. Bununla bağlantılı olarak aklıma gelen en iyi örnek hortum örneğidir. Farklı yönlerden gelen farklı hava akımları bir noktada buluşur, birleşir ve dönmeye başlarlar; döndükçe kağıt, saman gibi şeyleri bir noktaya çekerek tozdan bir beden oluştururlar, sonra bunları bırakıp başka bir yerde dönmeye devam ettiklerinde, yine yükselip önlerindeki maddelerden yeni bedenler oluşturarak yoluna devam ederler. Sanskritçe’de Prana olarak adlandırılan kuvvetler de işte böyle bir araya gelir ve maddeden bedeni ve aklı oluştururlar ve beden dağılıncaya kadar hareket etmeye devam ederler, başka bir beden oluşturmak için başka materyalleri bir araya toplarlar ve bu dağıldığında bir başkası yükselir ve bu süreç böyle devam eder. Kuvvet madde olmadan yoluna devam edemez. Beden dağıldığında ise akıl maddesi kalmaya devam eder, Prana Samskara formunda onu etkiler ve başka bir yere gittiğinde taze materyallerden başka bir girdap oluşturur ve başka bir harekete başlar, ve böylece tüm kuvvet harcanıncaya kadar bir yerden diğerine giderek yoluna devam eder. Öyleyse akıl sona erdiğinde, geride hiç Samskara bırakmadan tam olarak dağılıp parçalara ayrıldığında biz tamamen özgür olacağız ve o zamana kadar biz tutsağız, o zamana kadar Atman aklın girdabıyla çevrelenmiştir ve o bir yerden başka bir yere gittiğini sanır. Bu girdap yok olduğunda, Atman Kendisinin her yeri kaplayan olduğunu görecektir. O nereye isterse gidebilir, tamamen özgürdür, O istediği sayıda akıl veya beden oluşturabilir fakat o zamana kadar O sadece girdap ile ilerleyebilir. Bu özgürlük hepimizin gitmekte olduğu hedeftir.
Bu odada bir top olduğunu ve hepimizin elinde bir sopa olduğunu ve topa vurmaya başladığımızı düşünün, ona yüzlerce kez vuruyoruz, onu oradan oraya savuruyoruz ta ki odanın dışına uçup gidene kadar. O dışarı hangi kuvvetle ve hangi yönde gidecektir? Bunlar, odada o top üzerinde etkili olmuş olan tüm kuvvetler tarafından belirlenecektir. Tüm farklı darbelerin kendi etkileri olacaktır. Bizim zihinsel veya fiziksel her bir hareketimiz de işte böyle birer darbedir. İnsan aklı da vurulan toptur. Bu dünya odasında durmadan darbe alıyoruz ve oradan geçişimiz alınan tüm bu darbelerin kuvvetiyle belirleniyor. Her bir durumda, topun hızı ve yönü ona gelen vuruşlarla belirleniyor, o halde bizim bu dünyadaki tüm eylem ve hareketlerimiz bizim gelecekteki doğuşumuzu belirleyecektir. Bizim şimdiki doğuşumuz da bu nedenle geçmişimizin neticesidir. Örneğin, size başlangıcı ve sonu olmayan ve bir siyah ve bir beyaz halkanın birbirini izlediği bir zincir verdiğimi ve size bu zincirin doğasını sorduğumu düşünün. Başlangıçta onun doğasına karar vermekte zorlanırsınız çünkü zincir her iki uçta da sonsuzdur fakat yavaş yavaş onun bir zincir olduğunu anlarsınız. Ve hemen sonra bu sonsuz zincirin siyah ve beyaz halkaların tekrarından oluştuğunu ve bunun sonsuza kadar devam ettirilmesiyle zincirin oluştuğunu keşfedersiniz. Eğer bu halkalardan birinin doğasını biliyorsanız, tüm zincirin doğasını da bilirsiniz. Bizim tüm hayatlarımız, geçmişimiz, geleceğimiz, şeklimiz başlangıcı ve sonu olmayan sonsuz bir zincir gibidir ve sanki her halka doğum ve ölüm gibi iki ucu olan bir hayattır. Bizim ne olduğumuz ve burada ne yaptığımız, sadece küçük çeşitlemelerle durmadan tekrarlanıyor. O halde eğer biz bu iki halkayı bilirsek, bu dünyada geçmemiz gereken tüm geçişleri de bilmiş oluruz. Öyleyse görüyoruz ki bizim bu dünyadaki geçişimiz tam olarak önceki geçişlerimiz tarafından belirleniyor. Biz bu dünyada kendi eylem ve hareketlerimiz neticesinde varız. Nasıl ki şimdiki eylem ve hareketlerimizin toplamıyla dışarı çıkıyorsak, içeri de geçmişteki eylem ve hareketlerimizle gireriz, bizi dışarı çıkaran şey içeri girmemizi sağlayan şeyle aynıdır. İçeri girmemizi sağlayan nedir? Geçmişteki eylemlerimiz. Bizi dışarı çıkaran nedir? Bizim buradaki eylemlerimiz ve işte biz bu şekilde yolumuza devam ederiz. Kendi ağzından çıkardığı ip ile kozasını ören ve sonra kozanın içinde hapis kaldığını fark eden tırtıl gibi, biz de kendimizi kendi eylemlerimizle sınırladık, kendi etrafımıza eylemlerimizden oluşan bir ağ ördük. Nedensellik kanununu koyduk ve şimdi kendimizi onun dışına çıkarmaya zorlanıyoruz. Tekerleğe ivme verdik ve şimdi onun altında eziliyoruz. O halde bu felsefe bize, ister iyi ister kötü olsun, bizim sadece kendi eylemlerimiz tarafından sınırlandığımızı öğretiyor.
Atman asla gelmez ve gitmez, o asla doğmaz ve ölmez. Atman’ın önünde hareket eden doğadır ve bu hareketin yansıması Atman üzerine düştüğünde, Atman cahilce hareket edenin doğa değil kendisi olduğunu düşünür. Atman böyle düşündüğünde tutsaklık altındadır fakat kendisinin asla hareket etmediğini, her zaman her yerde var olduğunu idrak ettiğinde özgürlük gelir. Tutsaklık altındaki Atman’a Jiva denir. Görüyorsunuz ki; Atman gelir veya gider denildiğinde sadece anlamaya yardımcı olmak için böyle söyleniyor, bu astronomi öğrenirken gerçekte durum öyle olmasa da güneşin dünya etrafında döndüğünün varsayılmasına benzer. İşte Jiva da, ruh da böyle yüksek veya düşük hallere girer. Bu çok iyi bilinen reenkarnasyon kanunudur ve bu kanun tüm yaradılışı bağlar.
Bu ülkedeki insanlar, insanın hayvandan gelmesi fikrinin çok korkunç olduğunu düşünürler. Neden? Bu milyonlarca hayvanın sonu ne olacaktır? Onlar birer hiç midir? Eğer bizim ruhumuz varsa aynı şekilde onların da vardır ve eğer onların yoksa bizim de olamaz. Sadece insanın ruhu olduğunu ve hayvanların ruhu olmadığını söylemek saçmadır. Ben hayvanlardan çok daha kötü olan insanlar gördüm.
İnsan ruhu, Samskara veya izlenimlere göre düşük ve yüksek formlar arasında durmadan gidip gelir fakat o en yüksek hal olan insan formunda özgürlüğe ulaşır. İnsan formu melek formundan bile daha yüksektir ve o tüm formların en yüksek olanıdır, insan yaradılışın en yüksek varlığıdır çünkü o özgürlüğe ulaşır.
Tüm bu evren Brahman’ın içindeydi ve sanki dinamodan çıkıp devreyi tamamladıktan sonra tekrar dinamoya dönen elektrik gibi, evren de tekrar geldiği kaynak olan Brahman’a dönmek için hareket ediyor. Ruh için de durum aynıdır. O Brahman’dan çıkıp tüm bitki ve hayvan formlarından geçtikten sonra en sonunda insan formunu alır ve bu nedenle insan Brahman’a en yakındır. Kendisinden çıktığımız Brahman’a dönmek büyük hayat mücadelesinin ta kendisidir. İnsanların bunu bilip bilmemesi önemli değildir. Evrende hareket halinde gördüğümüz her şey, minerallerde, bitkilerde veya hayvanlardaki mücadele tekrar merkeze dönme ve orada rahata etme çabasıdır. Bir denge vardı ve bu bozuldu; tüm parçalar, atomlar ve moleküller kendi kaybedilmiş dengelerini bulmak için mücadele ediyor. Onlar bu mücadelelerinde tekrar birleşiyor, yeniden şekilleniyor ve doğanın tüm muhteşem fenomenlerini oluşturuyorlar. Hayvan yaşamında veya bitki yaşamındaki tüm mücadele ve rekabet, veya diğer her yerdeki tüm sosyal çekişmeler ve savaşlar sadece o dengeye dönmek için verilen sonsuz mücadelenin ifadesidir.
Doğumdan ölüme gidiş, Sanskritçe’de Samsara olarak adlandırılan bu seyahat, kelimenin tam anlamıyla doğum ve ölüm çemberidir. Tüm yaradılış bu çemberden geçerek er ya da geç özgür olacaktır. Eğer hepimiz özgürlüğe ulaşacaksak, neden onu elde etmek için mücadele edelim, diye sorulabilir. Eğer her birimiz günün birinde özgür olacaksak oturup bekleyelim, denilebilir. Her varlığın er ya da geç özgür olacağı doğrudur, hiç kimse kaybolamaz. Hiçbir şey yok olmaz her şey mutlaka yukarı doğru gitmelidir. Eğer böyleyse mücadele etmenin faydası ne? İlk olarak mücadele bizi merkeze getirecek tek araçtır ve ikinci olarak da biz neden mücadele ettiğimizi bilmeyiz, biz sadece bunu yapmak zorundayızdır. “Binlerce insan arasından sadece bazıları özgür hale gelecekleri fikrine uyanmışlardır.” Geniş insan kitleleri maddi şeylerden memnundur fakat bazıları, burada bu oyunu yeterince oynamış olan bazıları uyanır ve geri dönmek isterler. Onlar bilinçli mücadele ederken diğerleri bilinçsizce mücadele eder.
Vedanta felsefesinin alfa ve omegası, “dünyadan vazgeçmek” tir, gerçek olmayanı bırakıp gerçeği almaktır. Bu dünyaya aşık olanlar: “Neden bunun dışına çıkmaya, merkeze dönmeye çalışalım? Hepimiz Tanrı’dan gelmiş olsak bile bu dünyayı çok zevkli ve hoş buluyoruz, o zaman neden dünyadan daha ve daha fazlasını almaya çalışmayalım? Neden onun dışına çıkmaya çalışalım?” diye sorabilirler. Onlar: “Dünyada her gün olan muhteşem ilerlemelere bakın. Bu çok zevkli ve tatmin edici. Neden bundan uzaklaşıp bunu dışında bir şey için çaba gösterelim?” diyebilirler. Cevap, bu dünyanın kesinlikle öleceğidir, parçalara ayrılacağıdır ve bizim aynı zevkleri defalarca yaşamış olduğumuzdur. Şimdi bizim gördüğümüz tüm şekiller tekrar ve tekrar tezahür etmiştir ve bizim içinde yaşamakta olduğumuz dünya ise daha önce pek çok kere burada olmuştur. Ben daha önce defalarca burada oldum ve sizinle konuştum. Bunun böyle olduğunu ve sizin şimdi dinlemekte olduğunuz sözleri daha önce pek çok kere duymuş olduğunuzu göreceksiniz. Ve bu pek çok kere daha tekrarlanacaktır. Ruhlar asla farklı değildir, bedenler ise durmadan dağılıp tekrar ortaya çıkar. İkinci olarak, tüm bu şeyler periyodik olarak tekrarlanıyor. Burada üç veya dört zar olduğunu düşünün ve onları attığımız zaman örneğin biri beş gelir, diğeri dört, diğeri üç ve bir başkası da iki gelebilir. Eğer atmaya devam ederseniz birebir aynı sayıların geleceği bir zaman mutlaka gelecektir. Atmaya devam edin ve ne kadar sürse de o numaralar tekrar gelecektir. Kaç atışta tekrar geleceği bilinemez çünkü bu talih kanunudur. Bu ruhlar ve onların ilişkileri için de böyledir. Periyotlar birbirinden ne kadar uzak olursa olsun, aynı kombinasyonlar ve dağılımlar tekrar ve tekrar meydana gelecektir. Aynı doğum, yeme ve içme ve sonra ölüm döngüsü tekrar ve tekrar oluşacaktır. Bazıları asla dünya zevklerinden daha yüksek bir şey bulamaz fakat daha yükseğe süzülmek isteyenler bu zevklerin asla son olmadığını, onların sadece yolun kenarındaki şeyler olduğunu idrak edeceklerdir.
En küçük solucandan insana kadar her form, devamlı hareket halinde olan Chicago Dönme Dolabı’nın arabalarına benzer fakat arabaların içindekiler durmadan değişir. Bir insan arabaya biner, dönme dolapla beraber döner ve sonra arabadan iner. Fakat dönme dolap dönmeye devam eder. Ruh bir şekle girer, bir süre onun içinde kalır, sonra onu terk eder ve bir başkasına gider ve sonra onu da terk eder. Bu döngü insan tamamen dönme dolabın dışına çıkıp özgür oluncaya kadar devam eder.
Bir insanın hayatının geçmişini ve geleceğini okuma gibi hayret verici güçlerin varlığı her ülkede ve her çağda bilinir. Bunun açıklaması ise şudur; Atman nedensellik alemi içerisinde olduğu sürece- onun doğasından gelen özgürlük tamamen kaybolmasa ve kendisini göstermeye devam etse bile- onun hareketleri nedensellik kanundan büyük ölçüde etkilenir ve bu durum, bu etkilerin izini sürebilecek içgörüye sahip insanların, geçmişi ve geleceği söylemesini mümkün kılar.
Arzu veya istek olduğu sürece, kusurların da olacağı kesindir. Mükemmel, özgür bir varlığın herhangi bir arzusu olamaz. Tanrı herhangi bir şey isteyemez. Eğer O arzu ederse, O Tanrı olmazdı. O zaman O kusurlu olurdu. O halde Tanrı’nın bunu veya şunu arzu etmesi, kızgın veya memnun olması çocukça konuşmalardan ibarettir ve hiçbir anlamı yoktur. Bu nedenle tüm öğretmenler: “Hiçbir şeyi arzu etmeyin, tüm arzulardan vazgeçin ve o zaman tamamen tatmin olursunuz.” diye öğretmişlerdir.
Bir çocuk da bu dünyaya emekleyerek ve ağzında dişleri olmadan geliyor, yaşlı bir insan da dünyadan ayrılırken dişleri olmadan ve emekleyerek gidiyor. Uçlar birbirine benzer fakat birinin önündeki hayat hakkında hiçbir deneyimi yokken, diğeri tüm deneyimlerden geçmiştir. Esirin titreşimleri çok az olduğunda ışığı görmeyiz, her şey karanlıktır fakat titreşimler çok yüksek olduğu zaman da sonuç karanlıktır. Uçlar, her ne kadar birbirinden kutuplar kadar uzak olsalar da genellikle aynı gibidirler. Duvarın arzuları yoktur, aynı şekilde mükemmel insanın da. Duvar arzu etmek için yeterince hisli değilken, mükemmel insan için ise arzu edilecek herhangi bir şey yoktur. Bu dünyada hiçbir arzusu olmayan aptallar da vardır çünkü onların beyinleri kusurludur. En yüksek hal arzularımızın hiç olmadığı haldir fakat bu ikisi aynı varlılığın iki karşıt kutbudur. Bunlardan biri hayvana yakınken iken diğeri Tanrı’ya yakındır.
BÖLÜM 15
GERÇEK İNSAN VE GÖRÜNEN İNSAN
(New York)
Şimdi burada duruyoruz ve gözlerimiz kimi zaman kilometrelerce ileriye doğru bakıyor. İnsan bunu düşünmeye başladığından beri yapıyor. O hep ileriye, öne bakıyor. Bedeni dağıldıktan sonra bile nereye gideceğini bilmek istiyor. Buna açıklama getirmek için çok çeşitli teoriler ortaya konuldu, sistemler ardına sistemler öne sürüldü. Bazıları reddedildi, bazıları kabul edildi ve insan burada oldukça, insan düşündükçe bu böyle devam edecektir. Bu sistemlerin her birinde bazı gerçekler vardır. Bunun yanı sıra her birinde gerçek olmayan şeyler de vardır. Ben size bu konuda Hindistan’da yapılmış araştırmaların toplamını, özünü ve sonucunu göstermeye çalışacağım. Zaman içinde Hindistanlı filozofların önüne gelen bu konu hakkındaki çeşitli düşünceleri armonize etmeye çalışacağım. Psikologlarla metafizikçileri ve mümkün ise onları da modern bilim düşünürleriyle armonize etmeye çalışacağım.
Vedanta felsefesindeki tek tema; birlik, teklik arayışıdır. Hint aklı özel olanı önemsemez, o daima genelin, hatta evrenselin peşindedir. “O bilindiğinde diğer her şeyin de bilinebileceği şey nedir?” Bu tek temadır. “Bir parça kilin bilgisiyle kil ile ilgili her şey bilinebiliyorsa, onun bilinmesiyle tüm evrenin bilinebileceği şey nedir?” Bu tek araştırma konusudur. Hint filozoflara göre bu evrenin tümü, Akaşa adını verdikleri tek bir maddeden oluşur. Etrafımızda gördüğümüz, hissettiğimiz, dokunduğumuz ve tattığımız her şey bu Akaşa’nın farklılaşmış birer tezahürüdür. O her şeyi kaplayandır ve o incedir. Bizim katılar olarak adlandırdığımız her şey, sıvılar, gazlar, şekiller, bedenler, dünya, güneş, ay ve yıldızlar ve her şey hepsi bu Akaşa’dan oluşur.
Peki Akaşa’yı etkilemek suretiyle ondan bu evreni yaratan kuvvet nedir? Akaşa’nın yanı sıra evrensel güç vardır, evrende güç olan her şey, kendisini kuvvet, çekim hatta düşünce olarak ortaya çıkaran her güç o tek gücün, Hintlilerin Prana dedikleri o tek gücün farklı tezahürleridir. Prana Akaşa’yı etkileyerek ondan bu evrenin tümünü yaratıyor. Bir döngünün başlangıcında bu Prana sanki sonsuz Akaşa okyanusunda uyuyordu. Başlangıçta o hareketsizdi. Sonra bu Prana’nın etkisiyle Akaşa okyanusunda hareket başlar ve bu Prana hareket etmeye, titreşmeye başlar ve sonra bu okyanustan çeşitli göksel sistemler, güneşler, aylar, yıldızlar, dünya, insanlar, hayvanlar, bitkiler ve çeşitli kuvvetlerin tüm tezahürleri ve fenomenler ortaya çıkar. Bu nedenle onlara göre gücün her tezahürü Prana’dır. Her maddesel tezahür ise Akaşa’dır. Bu döngü sona erdiğinde bizim katı olarak adlandırdığımız her şey bir sonraki formu içinde eriyecek, bir sonraki daha ince veya sıvı forma geçecek, sonra gaz formuna, ısı titreşimlerine dönüşecek ve tekrar orijinal Akaşa içinde eriyecektir. Şimdi bizim itme, çekme ve hareket olarak adlandırdığımız her şey yavaşça orijinal Prana içinde çözülecektir. Sonra bu Prana bir dönem uyuyacak, sonra tekrar tüm bu şekilleri ortaya çıkaracak ve bu dönem bittiğinde her şey tekrar durgunlaşacaktır. Bu nedenle bu yaratma süreci aşağı gider ve yukarı gelir, ileri, geri salınır durur. Modern bilim dilinde; o bir dönem statik hale gelir ve başka bir dönemde ise dinamik hale gelir. O bir zaman için potansiyel hale gelir ve bir sonraki dönemde aktif hale gelir. Bu değişim sonsuza kadar devam eder.
Bu analiz yine de sadece kısmidir. Bu kadarı modern fizik bilimi tarafından bile biliniyor. Bunun ötesine ise fiziksel bilimin araştırmaları ulaşamaz. Fakat araştırma burada sona ermez. Hala o bilindiğinde her şeyin de bilinebileceği şeyi henüz bulamadık. Tüm evreni, madde ve enerji diye adlandırdığımız veya Hindistan’ın eski filozoflarının Akaşa ve Prana dedikleri iki bileşene ayırdık. Bir sonraki adım bu Akaşa ve Prana’yı kendi kökenlerine ayrıştırmaktır. Her ikisi de akıl denilen daha yüksek varlığa ayrıştırılabilir. Bu ikisinin üretildiği yer olan Mahat, yani evrensel düşünce gücü aklın dışındadır. Düşünce, varlığın Akaşa ve Prana’dan daha ince bir tezahürüdür. Kendini bu iki şeye ayıran düşüncedir. Evrensel düşünce başlangıçta vardı ve o ortaya çıktı, değişti, kendisini Akaşa ve Prana’ya dönüştürdü ve bu ikisinin kombinasyonundan tüm evren üretildi.
Bunun ardından psikolojiye geliyoruz. Ben şimdi size bakıyorum. Dışsal duyular bana gözler aracılığı ile geliyor ve onlar duyusal sinirlerle beyine iletiliyor. Gözler görme organları değildir. Onlar sadece dış aletlerdir çünkü eğer duyuları beyine ileten arkadaki gerçek organ bozulursa yirmi gözüm olsa bile sizi göremem. Retina üzerindeki resim ne kadar tamamlanmış olursa olsun ben yine de sizi göremem. Bu nedenle organ kendi aletlerinden farklıdır, aletlerin, gözlerin arkasında bir organ olmalıdır. Bu bütün duyular için böyledir. Burun koku alma organı değildir, o sadece alettir ve organ arkadadır. Sahip olduğumuz her duyuda; önce fizik bedendeki dış alet devreye girer, onun arkasında aynı fiziksel bedende organ da vardır, fakat bunlar da yeterli değildir. Benim sizle konuştuğumu ve sizin de beni dikkatle dinlediğinizi düşünelim. Herhangi bir şey olur, örneğin biz zil çalar fakat belki de siz onu duymazsınız. O sesin titreşimleri kulağınıza gelmiş, kulak zarına çarpmış ve imaj sinirlerle beyne taşınmıştır, eğer tüm süreç titreşimleri beyine taşımakla tamamlanıyorsa neden o zili duymadınız? Başka bir şey gerekiyordu; akıl organa bağlı değildi. Akıl kendisini organdan kopardığı zaman, organ ona birtakım haberler getirse de akıl onları almayacaktır. Ancak kendisini organa bağladığı zaman aklın haberleri alması mümkündür. Fakat bu da bütünü tamamlamıyor. Aletler dışarıdan duyuları getirebilir, organlar onu içeri taşıyabilir, akıl kendisini organa bağlayabilir fakat yine de algılama tamamlanmayabilir. Bir faktör daha gereklidir; bununla beraber bir tepki oluşmalıdır. Bu tepki ile bilgi gelir. Dışarıda olan şey sanki benim beynime bir haber akımı gönderir. Aklım onu alır ve entelekte sunar, entelekt ise önceden algılanmış olan izlenimlerle bağlantısına göre onları gruplar ve bir tepki akımı gönderir ve bu tepki ile algılama oluşur. İrade işte buradadır. Tepki veren akıl haline Buddhi, entelekt adı verilir. Fakat bu da bütünü tamamlamıyor. Bir adım daha gerekli. Burada bir fotoğraf makinesi ve bir kumaş parçası olduğunu ve benim onun fotoğrafını çekmeye çalıştığımı düşünün. Ne yapmam gerekir? Benim yapmam gereken; kumaşın üzerine düşen ve orada kümeleşen ışık ışınlarını kamera aracılığıyla yönlendirmektir. Fakat üzerinde fotoğrafın çekileceği, hareket etmeyen bir şeye ihtiyaç vardır. Hareket eden bir şeyin üzerinde fotoğraf çekemem, o şey durağan olmak zorunda çünkü ışık ışınları durmadan hareket ediyor ve fotoğrafı çekebilmem için bu hareket eden ışık ışınları toplanmalı, birleşmeli, koordine olmalı ve durağan hale gelmelidir. Bizim bu organlarımızın duyuları içeri taşıması, onları akla sunması ve ardından aklın da onları entelekte sunması da buna benzer. Bu süreç arka planda üzerinde resmin oluşacağı ve tüm farklı izlenimlerin birleştirebileceğimiz kalıcı bir şey olmadan tamamlanmayacaktır. Peki bizim değişen varlığımıza birliği veren şey nedir? Hareket eden bir şeyin kimliğini an be an koruyan ve devam ettiren şey nedir? Tüm farklı izlenimlerimizin üzerinde bir araya geldiği ve bir bütün oluşturduğu şey nedir? Buraya ulaşmak için başka bir şey olması gerektiğini ve bu şeyin de bedene ve akla göre hareketsiz olması gerektiğini görüyoruz. Kameranın üzerinde resim çektiği kumaş parçası ışık ışınlarına göre hareketsizdir, aksi takdirde resim olamazdı. Aklın tüm resimleri üzerinde çizdiği, akıl ve entelekt tarafından taşınan duyuların bir birlik oluşturmak üzere yerleştiren ve gruplandıran şey ise insan ruhudur.
Kendisini Akaşa ve Prana olarak ikiye ayıranın evrensel kozmik akıl olduğunu ve aklın ötesinde de içimizdeki ruhu bulduğumuzu gördük. Evrende, evrensel aklın arkasında bir Ruh vardır ve o Tanrı’dır. Bireyin içinde ise o insan ruhudur. Bu evrende, kozmosta evrensel aklın Akaşa ve Prana’ya dönüşmesi gibi Evrensel Ruhun Kendisinin de akla dönüştüğünü görürüz. Bu gerçekten bireysel insan için de böyle midir? Onun aklı bedeninin yaratıcısı mıdır ve onun ruhu da aklının yaratıcısı mıdır? Başka bir deyişle onun bedeni, aklı ve ruhu üç farklı varlılık mıdır yoksa üçü bir arada mıdır veya onlar aynı varlığın farklı varlılık halleri midir? Şimdi bu soruya adım adım cevap bulmaya çalışacağız. Vardığımız ilk nokta; dış bedenin olduğu, bu dış bedenin arkasında organların, aklın ve entelektin bulunduğu ve bunların arkasında da ruhun olduğu idi. İlk adımda sanki ruh bedenden ve akıldan ayrıymış gibi gördük. Dinsel dünyadaki görüşler bu noktada ayrılıyor. Tüm bu dinsel bakışlar genellikle düalizm adı altında toplanır ve bu ruhun nitelikleri olduğunu, bu çeşitli niteliklerin, çeşitli duyguların, zevklerin ve acıların ruha ait olduğunu kabul eder. Non-düalistler ruhun herhangi bir niteliği olabileceğini reddeder ve onun niteliksiz olduğunu söylerler.
Öncelikle düalistleri ele alıp size onların ruh ve onun kaderi hakkındaki görüşlerini, sonra onlarla çelişen sistemi göstermeye çalışayım ve son olarak non-düalizmin bize getireceği uyumu bulmaya çalışalım. Bu insan ruhu akıl ve bedenden ayrı olduğu için, Akaşa ve Prana’dan oluşmadığı için ölümsüz olmalıdır. Neden? Ölümlülük ile neyi kastediyoruz? Dağılma ve çözülmeyi. Ve bu da sadece bir bileşimin neticesi olan şeyler için mümkündür; iki veya üç bileşenden oluşan herhangi bir şey çözülmek zorundadır. Sadece bir bileşimin neticesi olmayan şey asla çözülemez ve bu nedenle asla ölemez. O ölümsüzdür. O sonsuzluk içinde var olmuştur, o yaratılmamıştır. Yaradılışın her parçası bir bileşimdir; hiç kimse yaradılışın hiçlikten ortaya çıktığını görmemiştir. Yaradılış hakkında bildiğimiz her şey; zaten var olan şeylerin yeni formlarla bileşiminden ibarettir. İnsan ruhu da bileşim olmadığı için o sonsuzluk içinde var olagelmiştir ve sonsuza kadar var olacaktır. Bu beden düştüğünde ruh yaşamaya devam eder. Vedantistlere göre bu beden dağıldığında insanın yaşamsal kuvvetleri onun aklına geri döner ve sanki akıl Prana içinde dağılır ve o Prana insanın ruhuna girer ve insanın ruhu sanki ince beden, mental beden veya ruhsal beden olarak adlandırılan şeyler giymiş olarak dışarı çıkar. Bu bedende insanın samskaraları vardır. Samskaralar nedir? Bu akıl bir göl gibidir ve her düşünce o gölün üzerindeki bir dalga gibidir. Gölde dalgaların önce yükselip sonra inmesi ve sonra kaybolması gibi bu düşünce dalgaları da akıl maddesi içinde durmadan yükselir ve sonra kaybolur fakat onlar sonsuza kadar kaybolmazlar. Daha ve daha ince hale gelirler fakat hep ordadırlar, başka bir zamanda tekrar ortaya çıkmayı beklerler. Hafıza, o ince varlılık hallerine gitmiş olan düşüncelerin bazılarının geri çağırılmasıdır. Bu nedenle düşündüğümüz her şey, yaptığımız her eylem ve hareket akılda kaydedilir; o ince formda hep oradadır ve bir insan öldüğünde, akıldaki bu izlenimlerin toplamı ince madde üzerinde çalışmaya devam eder. Ruh bu izlenimlerle ve ince bedenle kaplanmıştır ve ruhun kaderi bu farklı izlenimlerin temsil ettiği farklı kuvvetlerin bileşkesiyle yönlendirilir. Bize göre ruh için üç farklı hedef vardır.
Çok ruhsal olanlar öldüklerinde solar ışınları takip ederler ve solar sfer denilen yere ulaşırlar, oradan lunar sfer denilen yere, oradan aydınlanma sferine ulaşırlar ve orada zaten kutsanmış olan başka bir ruh ile buluşurlar ve o ruh yeni geleni tüm sferlerin en yükseğine, Brahmaloka diye adlandırılan sfere, Brahma sferine götürür. Orada bu ruhlar her şeyi bilen ve her şeye kadir olan hale gelirler, neredeyse Tanrı’nın Kendisi kadar güçlü ve her şeyi bilen hale gelirler ve sonsuza kadar orada kalırlar. Düalistlere göre, veya non-düalistlere göre onlar döngünün sonunda Evrensel Olan’la bir olurlar. Bir sonraki insan sınıfı, bencil motivlerle iyi işler yapanlar, kendi iyi işlerinin neticesine göre yönlenirler, onlar öldüklerinde çeşitli cennetlerin olduğu lunar sfere gider ve orada ince bedenler, tanrıların bedenlerini alırlar. Onlar tanrılar haline gelirler ve orada uzunca bir süre yaşayıp cennetin nimetlerinin tadına varırlar ve bu dönem bittikten sonra eski Karma tekrar onların üzerine gelir ve onlar tekrar yeryüzüne düşerler; aşağıya hava ve bulut sferlerinden ve tüm çeşitli bölgelerden geçerek gelirler ve en sonunda dünyaya yağmur damlası olarak ulaşırlar. Dünyada bir tahıl parçasına girerler ve bu tahıl er geç onlara yeni bir beden yapmak için gerekli materyali sağlamaya uygun bir insan tarafından yenir. En son sınıfta kötüler vardır, onlar öldüklerinde cin veya şeytan haline gelir ve lunar sfer ile bu dünya arasında bir yerlerde yaşarlar. Bazıları insanlığı rahatsız etmeye çalışır, bazıları dostçadır ve orada bir süre yaşadıktan sonra onlar da dünyaya düşerler ve hayvan haline gelirler. Bir süre hayvan bedeninde yaşadıktan sonra kurtulurlar ve geri dönerler ve tekrar insan olurlar ve böylece kendi kurtuluşlarına ulaşmak için bir şans daha elde ederler. Görüyoruz ki; mükemmelliğe neredeyse ulaşmış olanlar, içlerinde çok az leke kalmış olanlar güneşin ışınlarıyla Brahmaloka’ya giderler; burada cennete gitme düşüncesi ile iyilik yapan orta durumdaki insanlar lunar sferlerdeki cennetlere giderler ve orada tanrı-bedenler alırlar fakat onlar tekrar insan olmalıdırlar ve böylece onlar mükemmel hale gelmek için bir şansa daha sahip olurlar. Çok kötü olanlar cin ve şeytan haline gelirler ve sonra onların hayvan haline gelmeleri gerekebilir, tekrar insan haline geldiklerinde ise kendilerini mükemmelleştirmek için bir şansa daha sahip olurlar. Bu dünya Karma-Bhumi, Karma sferi olarak adlandırılır. Ancak burada insan iyi veya kötü Karmasını yaratır. Bir insan cennete gitmek istediğinde ve bunun için iyi işler yaptığında o, o kadar iyi hale gelir ki artık herhangi bir kötü Karma yaratmaz. O sadece dünyada yaptığı iyi işlerin neticelerinin tadını çıkarır ve bu iyi Karma tükendiğinde onun üzerine daha önce biriktirdiği kötü Karma gelir ve bu onu tekrar dünyaya indirir. Aynı şekilde cin haline gelenler de o halde kalırlar, yeni Karma oluşturmazlar fakat önceki yanlış eylemlerinin kötü neticelerinin acısını çekerler ve sonra bir süre yeni Karma yaratmaksızın hayvan bedeninde kalırlar. Bu dönem bittiğinde onlar da tekrar insan haline gelirler. İyi ve kötü Karmaya göre oluşan ödül ve ceza halleri ise yeni Karmalar yaratma kuvvetinden yoksundurlar; onların ya acısı çekilir ya da tadı çıkarılır. Eğer olağanüstü iyi veya olağanüstü kötü Karma varsa meyvesini çok çabuk verir. Örneğin, eğer bir insan tüm hayatı boyunca kötü şeyler yapıyorsa fakat tek bir iyi eylem yaptıysa, o iyi eylemin neticesi hemen görünecektir fakat bu netice sırasında tüm kötü eylemler de kendi neticelerini yaratacaklardır. Büyük ve iyi işler yapan fakat hayatlarının genel tonu doğru olamayan tüm insanlar tanrılar haline geleceklerdir; ve bir süre tanrı-bedenlerinde yaşadıktan sonra, tanrıların gücünün tadını çıkardıktan sonra tekrar insan haline gelmeleri gerekecektir, iyi eylemlerin gücü tükendiğinde eski kötülüğün neticeleri tekrar gelecektir. Olağanüstü kötü eylemleri olan insanlar cin ve şeytan bedenleri almalıdır ve bu kötü eylemlerinin neticeleri tükendiğinde, yaptıkları küçük iyilikler onların tekrar insan haline gelmelerini sağlar. Geri dönüşü veya düşüşü olmayan Brahmaloka’ya giden yol Devayana olarak adlandırılır; Tanrı’ya giden yol, cennete giden yol Pitrayana olarak adlandırılır.
Bu nedenle insan Vedanta felsefesine göre evrende olan en yüce varlıktır ve çalışmadan, işten oluşan bu dünya en iyi yerdir çünkü ancak burada onun mükemmel hale gelmesi için en büyük ve en iyi şanslar vardır. Melekler veya tanrılar, onları nasıl adlandırırsanız adlandırın, eğer onlar mükemmel hale gelmek istiyorlarsa insan olmak zorundadırlar. İnsan hayatı büyük bir merkezdir, muazzam denge noktasıdır ve harika bir imkandır.
Bunun ardından felsefenin diğer bir yönüne geliyoruz. Benim biraz önce öne sürdüğüm ruh teorisini tamamen reddeden Buddistler vardır. Buddist; “Herhangi bir şeyi bu bedenin ve aklın temeli, arka planı olarak kabul etmenin ne anlamı var?” diye sorar. “Neden akıl ve bedenden oluşmuş olan bu organizmanın ötesinde üçüncü bir madde olduğunu kabul edelim? Bunun faydası nedir? Bu organizma kendini açıklama konusunda yeterli değil mi? Neden üçüncü bir şey olsun?” Bu argümanlar çok kuvvetlidir. Bu muhakeme çok güçlüdür. Araştırma ilerledikçe bu organizmanın kendini açıklamada yeterli olduğunu görürüz, en azından çoğumuz onu bu şekilde görürüz. Öyleyse neden ne akıl ne de beden olan fakat her ikisi için de arka planı oluşturan ve her ikisinin de temeli olan bir ruh olsun? Beden durmadan değişen bir madde akıntısının adıdır. Akıl ise durmadan değişen bir bilinç veya düşünce akıntısının adıdır. Peki bu ikisinin arasındaki birliği sağlayan nedir? Bu birliğin olmadığını varsayalım. Örneğin yanan bir el fenerini elinize alın ve önünüzde durmadan çevirin. Bir ateş çemberi görürsünüz. Çember gerçekte yoktur fakat el feneri durmadan hareket ettiği için bir çember görüntüsü bırakır. Öyleyse bu hayatta da birlik yoktur, o durmadan hareket eden bir madde kütlesidir ve bu maddenin tümünü tek bir birlik olarak adlandırabilirsiniz fakat bundan fazlası yoktur. Akıl da böyledir; her düşünce diğer bir düşünceden ayrıdır ve arkasında birlik illüzyonu bırakan ise sadece hareket halindeki akımdır; üçüncü bir maddeye gerek yoktur. Bu evrensel akıl ve beden fenomeni gerçekte var olan tek şeydir, onun arkasında bir şey aramayın. Bu Buddist düşüncenin modern zamanlarda bazı mezhepler ve okullar tarafından benimsendiğini ve hepsinin de bunun yeni bir şey olduğunu, bunun kendi buluşları olduğunu öne sürdüklerini göreceksiniz. Bu çoğu Buddist felsefesinin temel fikir olmuştur; bu dünyanın her şeye yeterli olduğu, arka planında bir şey aramanın gerekmediği, her şeyin duyu evreninden ibaret olduğu ve bu evrenin desteği olan bir şeyi düşünmenin anlamının olmadığı. Onlara göre her şey niteliklerin toplamından ibarettir, neden onlara ait farazi bir madde olsun ki? Madde fikri, niteliklerin hızlı değişiminden kaynaklanır, onların arkasında bulunan değişmez bir şeyden değil. Bu argümanlardan bazılarının ne kadar muhteşem olduğunu görüyoruz ve onlar sıradan insanlık deneyimlerine kolayca hitap eder, ki gerçekte zaten milyonda bir kişi bile bunun dışında bir olgu düşünemez. İnsanların büyük çoğunluğuna göre doğa, sadece değişen, dönen, birleştiren, katıştıran bir değişim kütlesidir. Çok azımız onun arkasındaki dingin denizi hissederiz. Bize göre bu evren sadece dalgaların hareketinden oluşur. Öyleyse bu iki fikrin olduğunu görüyoruz. Biri akıl ve bedenin arkasında değişmez ve hareket etmez bir madde olduğu ve diğeri de bu evrende değişmeyen ve hareket etmeyen hiçbir şey olmadığı ve her şeyin değişimden ve sadece değişimden ibaret olduğudur. Bu farklılığın çözümü ise bir sonraki düşünce adımında, non-düalistiktedir.
O ise düalistlerin her şeyin arkasında arka plan gibi değişmeden kalan bir şeyler bulmakta haklı olduklarını söyler; değişmeden kalan bir şey olmadığı sürece biz değişimi kavrayamayız. Değişken bir şeyi ancak daha az değişken bir şeyi bilerek kavrayabiliriz ve bu da ondan daha az değişken bir şeyle karşılaştırıldığında bize daha daha az değişken olarak görünecektir ve bu böyle devam eder, ta ki biz asla değişmeyen bir şey olması gerektiğini kabul edene kadar. Tüm bu tezahür, bir dönem için tezahür etmeme halinde, sakin ve sessiz halde, karşıt kuvvetlerin dengesi halinde veya diğer bir deyişle hiçbir kuvvetin etkili olmadığı bir halde olmalıydı çünkü kuvvet ancak dengede bir bozulma olduğunda etkili olur. Evren daima o denge haline tekrar dönmeye çabalıyor. Düalistler değişmeyen bir şeyler olduğunu öne sürerken tamamen haklılar fakat onların analizi bu değişmeyen şeyin ne beden ne de akıl olan fakat her ikisinden de ayrı bir şey olduğunu söylüyor ve bu ise yanlıştır. Buddistlerin söylediğine göre bütün evren değişen bir kütledir ve onlar tamamen haklı, ben evrenden ayrı olduğum sürece, arkama yaslanıp önümdeki bir şeye baktığım sürece, bakan ve bakılan gibi iki şey olduğu sürece evren bana daima değişim içinde gibi görünecektir. Fakat gerçek; bu evrende hem değişimin hem de değişmezliğin olduğudur. Ruh, akıl ve beden üç ayrı varlılık değildir çünkü bu üçünden oluşan organizma gerçekte tektir. Beden olarak, akıl olarak, aklın ve bedenin ötesindeki şey olarak görünen aslında aynı şeydir. Bedeni gören aklı görmez, aklı gören ruh olarak adlandırdığı şeyi görmez ve ruhu gören için de beden ve akıl yok olmuştur. Sadece hareket gören asla mutlak sükuneti göremez ve mutlak sükuneti gören için hareket yok olmuştur. İpi yılan olarak gören için ip kaybolur ve yanılsama sona erdiği zaman ipe baktığında ise yılan yok olmuştur.
Öyleyse tek bir her şeyi kapsayan varlılık var ve bu çokluk olarak görünüyor. Bu ÖzBen, Ruh veya Öz evrende var olan her şeydir. O ÖzBen, Öz veya Ruh non-düalizm dilinde; isim ve şekil alarak çokluk olarak görünen Brahman’dır. Denizdeki dalgalara bakın. Hiçbir dalga gerçekte denizden farklı değildir fakat dalganın farklı görünmesini sağlayan nedir? Bunu sağlayan isim ve şekildir; dalganın şeklidir ve bizim ona verdiğimiz “dalga” ismidir. Onu denizden farklı yapan budur. İsim ve şekil olmadığında o hep aynı denizdir. Kim dalga ile deniz arasında gerçek bir fark yapabilir? İşte evren de tek Bir Varlılıktır, tüm bu çeşitli farklılıkları yaratan ise isim ve şekildir. Güneş milyonlarca su taneciği üzerine yansıdığında her bir taneciğin güneşin en mükemmel bir sureti olması gibi, o tek olan Ruh da, tek olan ÖzBen de, evrenin tek Varlılığı da tüm bu sayısız farklı isim ve şekil taneciğinin üzerine yansıdığında sanki çeşitlilik gibi görünür. Fakat gerçekte o tektir. “Ben” veya “sen” yoktur; hepsi tektir. Ya hep “ben”im ya hep “sen” sin. Bu düalite fikri, iki şey vardır demek, tamamen yanlıştır ve bizim evren hakkındaki bildiğimiz her şey bu yanlış bilginin neticesidir. İnsan iki değil tek şey olduğunu anladığında kendisinin bu evren olduğunu idrak eder. “Durmadan değişen bu evren Ben’im. Tüm değişimlerin, tüm niteliklerin ötesinde olan ve sonsuz mükemmel olan Ben’im.”
Bu nedenle sonsuz temiz, sonsuz mükemmel, asla değişmeyen ve değişmemiş olan bir Atman, bir ÖzBen vardır ve evrendeki tüm bu çeşitli değişimler o tek Ben’deki görüntülerdir.
Onun üzerine isim ve şekil tüm bu hayalleri resmetmiştir, dalgayı denizden farklı yapan şekildir. Dalganın dindiğini düşünün, o zaman şekil kalacak mıdır? Hayır o yok olacaktır. Dalganın varlılığı tamamen denizin varlılığına bağlıdır fakat denizin varlılığı dalganın varlılığına bağlı değildir. Şekil ancak dalga olduğu sürece vardır fakat dalga onu terk ettiğinde o da artık kalamaz ve yok olur. Bu isim ve şekil Maya denilen şeyin sonucudur. Bireyleri oluşturan, birinin diğerinden farklı görünmesini sağlayan Maya’dır. Fakat onun bir varlılığı yoktur. Maya vardır denilemez. Şekil vardır denilemez çünkü o başka bir şeyin varlılığına dayanır. Onun tüm bu farklılığı yarattığını görüyorken o yoktur da denilemez.
Advaita felsefesine göre; bu Maya veya cehalet veya isim ve şekil veya Avrupa’da söylenen şekliyle “zaman, mekan ve nedensellik” bize evrenin çokluluğunu gösteren bu tek Sonsuz Varlılığın dışındadır, özünde bu evren tektir. Herhangi bir insan iki temel gerçek olduğunu düşündüğü sürece o hatalıdır. Sadece tek şey olduğunu bildiğinde o doğrudur. Bu her gün fizik planda, mental planda ve ayrıca ruhsal planda bize kanıtlanmakta olan şeydir. Sizin ve benim, güneşin, ayın ve yıldızların aynı madde okyanusundaki farklı noktaların farklı isimleri olduğu ve bu maddenin görünümünü durmadan değiştirdiği ortaya kondu. Aylar önce güneşte olan enerji parçacığı şimdi bir insanda olabilir, yarın bir hayvanda, bir sonraki gün bir bitkide olabilir. O hep gelir ve gider. O hep tek bir bütün olan sonsuz madde kütlesidir fakat o isim ve şekil olarak farklılaşmıştır. Bir noktasına güneş denilirken, diğerine ay, diğerine yıldızlar, diğerine insan, diğerine hayvan, diğerine bitki denilir ve bu böyle devam eder. Ve tüm bu isimler hayalidir, onların gerçeklikleri yoktur çünkü bütün durmadan değişen bir madde kütlesidir. Yine bu evren başka bir açıdan bir düşünce okyanusudur ve her birimizin aklı orada bir noktadır. Siz bir akılsınız, ben bir akılım ve herkes bir akıldır ve yine bu evren bilinç açısından bakıldığında, gözler yanılsamalardan arındırıldığında, akıl temiz hale geldiğinde, tek bir bütün olan, sonsuz temiz, sonsuz değişmez, sonsuz ölümsüz olan Mutlak Varlık görünmeye başlar.
Peki o zaman düalistlerin bu teorilerine, insanın öldüğünde cennete gittiği, şu veya bu sfere gittiği ve kötü insanların da cin veya hayvan haline geldikleri teorisine ne olur? Hiçbir şey gelmez ve gitmez, der non-düalist. Siz nasıl gelip gidebilirsiniz ki? Siz sonsuzsunuz, sizin için gidecek neresi var? Bir okulda çocuklar arasında bir sınav yapılmış. Soruları soran kişi her çeşit zor soruyu aptalca küçük çocukların önüne koymuş. Şöyle bir soru da varmış: “Dünya neden düşmüyor?” Niyeti bu çocuklardan yerçekimi veya ona benzer karmaşık birtakım bilimsel gerçeklerin çıkmasını sağlamakmış. Çocukların çoğu soruyu anlamamış bile ve her çeşit yanlış cevabı vermişler. Fakat parlak bir kız çocuğu bu soruya soruyla yanıt vermiş: “O nereye düşecek ki?” Bu soru, sorulan sorunun saçmalığını gösterir. Evrende aşağı veya yukarı diye bir şey yoktur, bu fikir sadece görecelidir. Bu ruh için de böyledir, onunla ilgili doğum ve ölüm soruları da tamamen saçmadır. Kim gelir ve gider? Siz nerede değilsiniz ki? Sizin içinde olmadığınız cennet nerede? İnsanın ÖzBen’i her zaman her yerdedir. O nereye gidebilir? Veya O nereye gitmez? O her yerdedir. İşte tüm bu çocukça rüyalar, doğum ve ölüm illüzyonu, cennetler, daha yüksek cennetler ve daha düşük dünyalar, hepsi mükemmel olan için hemen kaybolur. Mükemmele yakın olan için ise ona Brahmaloka’ya giden çeşitli sahneler gösterildikten sonra yok olur. Cahil için ise hep devam eder.
Peki tüm dünya nasıl oluyor da cennete gitmeye ve ölmeye ve yeniden doğmaya inanıyor? Ben bir kitabı inceliyorum, sayfalar birer birer okunuyor ve çevriliyor. Başka bir sayfa geliyor ve çevriliyor. Değişen kimdir? Kim gelir ve gider? Ben değil, kitaptır gelip giden ve değişen. Bütün bu doğa da ruhun önündeki bir kitap gibidir, bölümler okunup ve çevrildikçe bir sahne açılır. O da okunup çevrildiğinde yenisi gelir fakat ruh her zaman aynıdır, sonsuzdur. Değişen doğadır, insan ruhu değil. Bu asla değişmez. Doğum ve ölüm doğanın içindedir sizin içinizde değil. Fakat cahiller yanılsama altındadır, aynı dünyanın değil de güneşin hareket ettiğini düşünme yanılsaması gibi, aynı doğanın değil de bizim öldüğümüzü düşünmek gibi. Bunların hepsi bu nedenle sadece halüsinasyonlardır. Bu trende giderken sanki trenin değil de tarlaların hareket ettiğini düşünürüz, doğum ve ölüm halüsinasyonları da aynı böyledir. İnsanlar belirli bir akıl kalıbında olduklarında bu varlılığı dünya olarak, güneş olarak, ay olarak, yıldızlar olarak görürler ve aynı akıl halinde olanların tümü aynı şeyleri görür. Sizinle benim aramızda varoluşun farklı boyutlarında milyonlarca varlık olabilir. Onlar bizi asla görmezler, biz de onları, biz sadece bizimle aynı akıl halinde olanları ve aynı boyutta olanları görürüz. Aynı titreşimle akort edilmiş müzik aletlerinin aynı şekilde yanıt vermesi gibi, eğer bu titreşim hali; “insan-titreşimi” denilen şey değişirse, o zaman artık orada insan görünmez, tüm “insan-evreni” ortadan kaybolur ve bunun yerine önümüze başka bir sahne gelir, bu sahne belki tanrılar veya tanrı-evrenidir veya belki de kötü insan için şeytani bir dünyadır fakat bunların hepsi tek bir evrenin farklı manzaralarıdır. O evren insan düzleminden dünya, güneş, ay, yıldızlar ve tüm bu şeyler olarak görünür, aynı evren kötülük düzleminden bir cezalandırma alanı olarak görünür. Ve bu evren onu cennet olarak görmek isteyenler için cennet gibi görünür. Tahtında oturan bir Tanrı’ya gitmenin hayalini kuranlar ve tüm hayatları boyunca O’na tapanlar öldüklerinde basitçe akıllarında olan şeyin vizyonunu görecekler ve onlar için bu evren tüm kanatlı varlıklarıyla ve tahtında oturan Tanrı’sıyla geniş bir cennete dönüşecektir. Bu cennetleri insanın kendisi yaratır. Öyleyse düalistin dediği doğrudur, der Advaitin fakat onların hepsi insanın kendi yarattıklarıdır. Tüm o sferler, şeytanlar, tanrılar, reenkarnasyonlar, geçişler, bunların hepsi mitolojiden ibarettir ve aynı şekilde bu insan hayatı da. İnsanların daima yaptığı en büyük hata sadece bu hayatın gerçek olduğunu düşünmektir. Onlar diğer şeylerin mitoloji olarak adlandırılmasını çok iyi anlarlar fakat bunu kendi durumları için kabul etmeyi asla istemezler. Her şey göründüğü şekliyle sadece mitolojidir ve tüm yalanların en büyüğü; bizim bedenler olduğumuzdur, ki biz asla olmadık ve asla olamayız. Bizim sadece insan olduğumuz tüm yalanların en büyüğüdür, biz evrenin Tanrı’sıyız. Tanrı’ya taparken aslında kendi saklı ÖzBen’imize tapıyoruz. Kendinize söylemiş olduğunuz en kötü yalan; kötü veya günahkar bir insan olarak doğduğunuzdur. Sadece başka bir insanda bir günahkar gören günahkardır. Burada bir bebek ve bir çanta dolusu altın olduğunu düşünün. Bir hırsız gelip altını çalsa bebek için değişen bir şey yoktur çünkü onun içinde de hırsız yoktur dışında da. Günahkarlara ve kötü insanlara göre kötülük dışarıdadır. Kötü olan bu evreni cehennem gibi görür, kısmen iyi olanlar onu cennet gibi görür ve mükemmel varlıklar onu Tanrı’nın Kendisi olarak idrak ederler. Ancak o zaman gözlerdeki perde kalkar ve arınıp ve temizlenmiş olan insan tüm görüşünün değiştiğini görür. Ona milyonlarca yıldır işkence eden kötü rüyaların hepsi ortadan kaybolur ve kendisini bir insan veya bir tanrı veya bir şeytan olarak gören, kendisinin düşük yerlerde veya yüksek yerlerde yaşadığını düşünen, dünyada veya cennette olduğunu düşünen insan artık kendisinin her zaman her yerde olduğunu idrak eder, bütün zaman onun içindedir, o zamanın içinde değil, bütün cennetler onun içindedir, o bir cennetin içinde değil ve insanın tapmış olduğu tüm tanrılar onun içindedir ve o, o tanrıların herhangi birisinin içinde değil. O tanrıların ve şeytanların, insanların ve bitkilerin, hayvanların ve taşların yaratıcısıdır ve insanın gerçek doğası onun önüne tamamen açılmıştır; tüm cennetlerden daha yüksek, bu evrenden daha mükemmel ve sonsuz zamandan daha sonsuz. Ancak o zaman insan korkusuz ve özgür hale gelebilir. O zaman tüm yanılsamalar biter, tüm acılar yok olur, tüm korkular sonsuza kadar sona erer. Doğum kaybolur ve ölüm de onunla birlikte, acılar yok olur ve onlarla birlikte mutluluklar da, dünyalar ortadan kaybolur ve onlarla birlikte cennetler de, bedenler yok olur ve onlarla birlikte akıl da. O insan için sanki tüm evren ortadan kaybolur. Tüm bu araştırma, hareket, kuvvetlerin hiç durmayan mücadelesi sonsuza kadar durur ve kendini kuvvet ve madde olarak, doğanın mücadeleleri olarak, doğanın kendisi olarak, cennetler ve dünyalar, bitkiler ve hayvanlar, insanlar ve melekler olarak ortaya çıkaran şey tek bir sonsuzluğa, kırılmaz, değişmez bir varlılığa dönüşür ve insan kendisinin o varlılıkla bir olduğunu idrak eder. “Çeşitli renkteki bulutlar gökyüzüne gelir, orada birkaç saniye kalır ve sonra kaybolur.” İşte ruhun önüne gelen tüm bu görüntüler, dünyaların ve cennetlerin, ayın ve tanrıların, mutlulukların ve acıların görüntüleri de geride o tek sonsuzluğu, o masmavi değişmez gökyüzünü bırakarak kaybolurlar. Gökyüzü asla değişmez, değişen bulutlardır. Gökyüzünün değiştiğini düşünmek hatadır. Kendimizin kirli, sınırlı ve ayrı olduğumuzu düşünmek hatadır. Gerçek İnsan o Tek Varlılıktır.
Şimdi iki soru ortaya çıkıyor. Birincisi: “Bunu idrak etmek mümkün müdür? Bu bir doktrin veya felsefe olabilir fakat bunu idrak etmek mümkün mü?” Evet mümkün. Üzerlerinden yanılsamanın kalktığı ve hala bu dünyada yaşamaya devam etmekte olan insanlar var. Onlar bunu idrak ettikten hemen sonra ölüyorlar mı? Hayır, bizim düşündüğümüz kadar çabuk değil. Bir sopa ile birleştirilmiş tekerlekler beraber hareket eder. Tekerleklerden birini tutup balta ile sopayı kesersem benim tuttuğum tekerlek durur fakat diğerinin üzerindeki ivme onun bir süre gitmesini sağlar ve bir süre sonra o da durur. Bu temiz ve mükemmel varlık yani ruh, tekerleklerden biridir, akıl ve beden halüsinasyonu ise diğer tekerlektir ve bu ikisi Karma, yani çalışma, iş sopası ile birbirine bağlıdır. Bilgi iki tekerlek arasındaki bağı kıracak olan baltadır ve bunun neticesinde ruh olan tekerlek kendisinin gelip gittiğini, doğup öldüğünü, kendisinin istekleri ve ihtiyaçları olduğunu düşünmeye son verecek ve mükemmel olduğunu idrak edecektir. Fakat diğer tekerlek, akıl ve beden tekerleği, üzerinde geçmiş eylemlerin ivmesi olacağından bir süre yaşamaya devam edecektir, ta ki geçmişteki işlerin ivmesi tükeninceye kadar, o ivme bittiğinde ise akıl ve beden düşer ve ruh özgürleşir. Artık cennete gitme veya gelme yoktur, Brahmaloka’ya veya en yüksek sferlere gitme bile yoktur, o nereden gelebilir, o nereye gidebilir? Bu hayatta bu hale ulaşmış insana, bir an için olsun ona göre bu dünyanın sıradan görüntüsünün değiştiği ve gerçeğin göründüğü insana “Yaşayan Özgür” denir. İşte buna ulaşmak, yaşarken özgür olmak Vedantin’in hedefidir.
Bir keresinde Batı Hindistan’da, Hint Okyanusunun sahilindeki çölde seyahat ediyordum. Günler boyunca çölde yürüyordum fakat her gün etrafında ağaçlar olan güzel göller görüyordum, ağaçların gölgeleri göl üzerinde yansımalar oluşturuyordu. “Ne muhteşem bir görüntü, ve buraya da çöl diyorlar!’ diyordum kendime. Yaklaşık bir ay boyunca bu muhteşem gölleri, ağaçları ve bitkileri görerek seyahat ettim. Bir gün çok susamıştım ve su içmek için bu berrak, güzel göllerden birine doğru gittim, ona yaklaştığımda ise o kayboldu. Ve bir anda: ”Bu hayatım boyunca hakkında okuduğum seraptı.” diye düşündüm ve bununla birlikte aklıma bütün ay boyunca, her gün bilmeden bu serabı gördüğüm geldi. Ertesi gün tekrar yürümeye başladım. Yine göller vardı fakat bununla birlikte bende onun gerçek bir göl olmadığı, serap olduğu fikri de vardı. Bu durum bu evren için de böyledir. Hepimiz bu dünya serabında onun serap olduğunu bilmeden günler, aylar ve yıllardır seyahat ediyoruz. Bir gün bu kırılacaktır fakat o tekrar geri gelecektir; beden geçmiş Karma’nın gücü altında kalmak zorundadır, bu yüzden o serap geri gelecektir. Biz Karma ile bağlı olduğumuz sürece bu dünya geri gelecektir, erkekler, kadınlar, bitkiler, hayvanlar, bağlılıklarımız ve görevlerimiz, bunların hepsi bize aynı güçte olmasa da geri gelecektir. Yeni bilginin etkisiyle Karma’nın gücü kırılacak, onun zehiri kaybolacaktır. O dönüşecek ve bununla birlikte gerçekle serap arasındaki keskin ayrım bilinir hale gelecektir.
O zaman bu dünya eskisi gibi olmayacaktır. Yine de burada bir tehlike var. Her ülkede insanların bu felsefeyi alarak: “Ben tüm erdemlerin ve ahlaksızlıkların ötesindeyim, ben herhangi bir ahlaki kanuna tabi değilim, ben istediğim her şeyi yapabilirim.” dediğini görüyoruz. Bu ülkede de pek çok aptalın: “Ben bağlı değilim, ben Tanrı’nın Kendisiyim, her istediğimi yaparım.” dediğini de biliyorsunuz. Bu doğru değildir, ruhun fiziksel, zihinsel veya ahlaki tüm kanunların ötesinde olduğu doğru olsa da bu doğru değildir. Kanunun içinde tutsaklık vardır, kanunun ötesinde ise özgürlük. Özgürlüğün ruhun doğası olduğu doğrudur, bu onun doğumdan gelen hakkıdır, ruhun gerçek özgürlüğü insanın görünen özgürlüğü forumunda, madde perdeleri arasından parlar. Hayatınızın her anında özgür olduğunuzu hissedersiniz. Özgür olduğumuzu hissetmeden yaşayamayız, konuşamayız veya nefes alamayız fakat aynı zamanda küçük bir düşünce bize makineler gibi olduğumuzu ve özgür olmadığımızı söyler. Peki o zaman gerçek olan hangisi? Bu özgürlük fikri bir yanılsama mı? Bir taraf, özgürlük fikrinin yanılsama olduğunu söylerken diğer taraf tutsaklık fikrinin yanılsama olduğunu söyler. Bu nasıl oluyor? İnsan gerçekte özgürdür ve Gerçek İnsan asla tutsak olamaz. Özgür irade bir yanlış adlandırmadır. İrade asla özgür olamaz. Nasıl olabilir ki? Ancak Gerçek İnsan tutsaklaştığında onun iradesi var olur, asla bundan önce değil. İnsanın iradesi tutsaktır fakat o iradenin kaynağı olan sonsuz özgürlüktedir. Tutsaklık halinde bile, insan hayatı, tanrı hayatı, dünya veya cennet hayatı diye adlandırdığımız hallerde bile o özgürlük bizim tanrısal hakkımızdır. Ve bilinçli veya bilinçsizce olsun biz ona doğru mücadele ediyoruz. Bir insan kendi özgürlüğünü kazandığında o nasıl herhangi bir kanuna tabi olabilir? Bu evrendeki hiçbir kanun onu bağlayamaz çünkü bu evrenin kendisi onundur.
O tüm evrendir. Onun tüm evren olduğunu veya onun için evren diye bir şey olmadığını söyleyebilirsiniz. Peki o zaman nasıl cinsiyet ve milliyete ilişkin onca küçük düşünceye sahip olabiliyoruz? O zaman bir insan nasıl ben erkeğim, ben kadınım veya ben çocuğum diyebilir? Bunlar yalan değil midir? O bunların yalan olduğunu bilir. O nasıl bunların erkeklerin hakları olduğunu ve diğerlerinin de kadınların hakları olduğunu söyleyebilir? Kimsenin hakları yoktur, kimsenin ayrı bir varlılığı yoktur. Ne erkek ne de kadın vardır, ruh cinsiyetsizdir ve sonsuz temizdir. Ben bir erkeğim veya ben bir kadınım demek yalandır veya ben bu millete veya diğerine aitim demek yalandır. Tüm dünya benim ülkemdir, tüm evren benimdir çünkü ben kendimi onunla bedenim gibi kaplıyorum. Yine de bu dünyada bir yandan bu doktrinleri öne sürüp aynı zamanda pis olarak adlandırılabilecek şeyler yapan insanlar olduğunu görüyoruz. Onlara neden böyle yaptıklarını sorduğumuzda bunun bizim kendi yanılsamamız olduğunu çünkü kendilerinin yanlış bir şey yapamayacaklarını söylüyorlar. Peki onları değerlendirecek test nedir? İşte test buradadır.
Her ne kadar iyilik ve kötülük ruhun bazı koşullu tezahürleri olsa da kötülük en dışsal kılıftır ve iyilik ise Gerçek İnsan’ın, ÖzBen’in en yakın kılıfıdır. Ve bir insan kötülük katmanını kesip atmazsa iyilik katmanına ulaşamaz ve hem iyilik hem de kötülük katmanlarının ikisini birden geçmezse de ÖzBen’e ulaşamaz. ÖzBen’e ulaşana artık ne bağlı kalır? Bir küçük Karma, geçmiş hayatın küçük ivmeleri. Fakat bunların hepsi iyi ivmelerdir. Kötü ivmeler tamamen bitene ve geçmiş kirler tamamen yanana kadar herhangi bir insan için gerçeği görmek ve idrak etmek imkansızdır. ÖzBen’e ulaşan ve gerçeği gören insana bağlı kalan şeyler sadece geçmiş hayatın izlenimlerinin kalıntıları ve iyi ivmeleridir. Eğer o bedende yaşasa ve durmadan çalışsa bile o sadece iyilik yapmak için çalışır, onun dudakları sadece herkesi ve her şeyi kutsamak için konuşur, onun elleri sadece iyi işler yapar, onun aklı sadece iyi düşünceler düşünür, onun varlığı nereye giderse gitsin nimettir. Onun kendisi yaşayan bir nimettir. Böyle bir adam varlığıyla en kötü insanları bile azizlere dönüştürür. O konuşmasa da onun varlığı insanlık için bir nimettir. Böyle bir insan herhangi bir kötülük veya kötü eylemler yapabilir mi? Daima hatırlamanız gereken; idrak bir kutupta iken konuşmanın öbür kutupta olduğudur. Herhangi bir aptal bile konuşabilir. Papağanlar bile konuşuyor. Konuşmak bir şeydir ve idrak etmek başka bir şey. Felsefeler, doktrinler, tartışmalar, kitaplar, teoriler, kiliseler, mezhepler ve tüm bu şeyler kendi yollarında iyidir fakat o idrak geldiğinde tüm bunlar kaybolur. Örneğin haritalar iyidir fakat ülkenin kendisini gördüğünüzde ve tekrar haritaya baktığınızda ne büyük bir fark görürsünüz! İşte gerçeği idrak edenler de gerçeği bulmak için mantıksal önermelere ve tüm diğer zihinsel jimnastiğe ihtiyaç duymazlar, onlara o gerçek en somut ve elle tutulur şekilde görünür. Vedanta bilgelerinin söylediği şekliyle, “sanki elinizdeki bir meyve gibi”; ayağa kalkıp onun burada olduğunu söyleyebilirsiniz. İşte gerçeği idrak edenler de ayağa kalkıp; “İşte ÖzBen burada” diyecektir. Onlarla bir yıl boyunca tartışabilirsiniz fakat onlar size gülümseyecek, bunlara çocukça konuşmalar olarak bakacak ve çocuğun konuşmasına izin vereceklerdir. Onlar gerçeği idrak etmişlerdir. Bir ülkeyi görmüş olduğunuzu düşünün, bir adam gelip sizinle o ülkenin asla var olmadığı konusunda tartışmaya başlarsa, o sonsuza kadar tartışsa da sizin ona karşı tek davranışınız o insanın bir akıl hastanesine gitmeye uygun olduğunu düşünmek olacaktır. İdrak eden insan; ”Dünyanın küçük dinleriyle ilgili dünyadaki tüm konuşmalar sadece çocukça konuşmalardır, idrak ise ruhtur, dinin özüdür.” der. Din idrak edilebilir. Siz hazır mısınız? Siz onu istiyor musunuz? Eğer istiyorsanız idraka kavuşursunuz ve o siz zaman gerçekten dinsel olursunuz. İdrakı kazanıncaya kadar sizinle ateistler arasında hiçbir fark yoktur. Ateistler samimidir fakat dine inandığını söyleyen ve asla onu idrak etmeye çalışmayan insan samimi değildir.
Bir sonraki soru idraktan sonra ne geldiğidir. Evrenin tekliğini, bizim o Sonsuz Varlık olduğumuzu idrak ettiğimizi varsayalım, ÖzBen’in tek Varlılık olduğunu ve o ÖzBen’in kendini tüm bu çeşitli şekillerde ortaya koyduğunu idrak ettiğimizi kabul edelim, peki bundan sonra bize ne olur? Hareketsizce bir köşede oturup sonra da ölüp gidecek miyiz? “Bu, dünyaya ne gibi bir iyilik sağlayacak?” Yine o eski soru! Neden iyilik sağlaması gereksin ki? Herhangi birinin bu soruyu sormaya ne hakkı var? “Bu, dünyaya ne gibi bir iyilik sağlayacak?” Bununla ne kastediliyor? Çocuklar şekerlemeyi sever. Sizin elektrikle ilgili bir konuda araştırmalar yapıyor olduğunuzu düşünelim. Çocuk size; “Bu şeker almama yarayacak mı?” diye sorar. Siz; “Hayır” diye cevap verirsiniz. “O zaman ne işe yarar ki?” der çocuk. İnsanlar da ayağa kalkıp; “Bu, dünyaya ne gibi bir iyilik sağlayacak, bize para kazandıracak mı?” dediklerinde; “Hayır” derseniz; “O zaman ne anlamı var?” diyeceklerdir. İşte insanların dünyaya iyilik yapmakla kastettikleri şey budur. Dinsel idrak dünyaya tüm iyiliği sağlar. İnsanlar ona ulaştıklarında korkuya kapılırlar, sadece tek şey olduğunu idrak ettiklerinde, sanki sevgi kaynakları kuruyacak, hayattaki her şey yok olacak ve onlar için sevdikleri şeyler kaybolacaktır. Kendi bireyselliklerini en az düşünen insanların dünyadaki en önemli çalışmaları yapan insanlar oldukları asla unutulmamalı. Bir insan ancak sevgi nesnesinin düşük, küçük veya ölümlü bir şey olmadığını idrak ettiğinde sevebilir. İnsan ancak sevgi nesnesinin dünyadaki bir basit toprak parçası olmadığını, Tanrı’nın Kendisi olduğunu idrak ettiğinde sevebilir. Kadın kocasının Tanrı’nın Kendisi olduğunu düşündüğünde çok daha fazla sevecektir. Erkek de karısının Tanrı’nın Kendisi olduğunu bildiğinde çok daha fazla sevecektir. Anne çocuklarının Tanrı’nın Kendisi olduğunu düşündüğünde onları daha fazla sevecektir. İnsan, en büyük düşmanının da Tanrı’nın Kendisi olduğunu bildiğinde onu sevecektir. Kutsal insanın Tanrı’nın Kendisi olduğunu bilen insan kutsal insanı sevecektir ve o insan kutsallıktan en uzak olanı da sevecektir çünkü kutsallıktan uzak olan o insanın da arka planında O, Tanrı vardır. Böyle bir insanın küçük beni ölmüştür, onun yerini Tanrı almıştır ve artık o insan dünyayı yerinden oynatabilir hale gelmiştir. Tüm evren onun için yüceleşir. Acı verici ve ıstıraplı olan her şey yok olur, mücadeleler kaybolur. Bu evren onun için artık içinde her gün mücadele ettiğimiz ve savaştığımız ve bir parça ekmek için yarıştığımız bir hapishane değil, bir oyun alanıdır. O zaman evren ne kadar güzel olacaktır! Ancak böyle bir insanın ayağa kalkıp; “Bu dünya ne güzel!” demeye hakkı vardır. Ancak onun her şeyin iyi olduğunu söylemeye hakkı vardır. Bu, böylesine bir idrakın dünyaya vereceği en büyük iyiliktir. Eğer insanlık bugün o büyük gerçeğin sadece bir parçasını bile idrak etse, tüm dünyaya bakış değişecek, savaş ve tartışma yerine huzur hakim olacaktır. Bizi herkesin önüne geçmeye zorlayan bu kaba telaş dünyadan yok olacaktır. Onunla beraber tüm mücadeleler, nefretler, kıskançlıklar ve tüm kötülük sonsuza kadar yok olacaktır. O zaman bu dünya üzerinde Tanrılar yaşayacaktır. Bu dünya o zaman cennet haline gelecektir; tanrılar tanrılarla oynuyorken ne kötülük olabilir ki, tanrılar tanrılarla çalışıyorken, tanrılar tanrıları seviyorken nasıl bir kötülük olabilir? İşte bu ilahi idrakın en büyük faydasıdır. O zaman toplumda gördüğünüz her şey değişecek ve yüceleşecektir. Artık insanı kötü olarak düşünmeyeceksiniz ve bu ilk önemli kazançtır. Artık hata yapan fakir bir insana kötü gözle bakmayacaksınız. Artık gece sokakta yürüyen kadına küçümsemeyle bakmayacaksınız çünkü her yerde Tanrı’nın Kendisini göreceksiniz. Artık kıskançlık ve cezalandırmaları düşünmeyeceksiniz Bunların hepsi kaybolacak ve sevgi, o büyük sevgi ideali o kadar güçlü olacak ki insanlığı yönlendirmek için hiçbir kamçı veya ipe gerek kalmayacak.
Eğer bu dünyada yaşayan insanların sadece bir milyonluk kısmı oturup birkaç dakika için; “Hepiniz Tanrı’sınız, siz insanlar, siz hayvanlar ve yaşayan varlıklar, hepiniz tek bir yaşayan Tanrı’nın tezahürlerisiniz.” dese, tüm dünya yarım saat içinde değişecektir. O zaman her köşeye muazzam nefret topları atmaktansa, her yere kıskançlık akımları ve kötü düşünceler göndermektense her ülkede insanlar her şeyin O olduğunu düşünürlerdi. O sizin gördüğünüz ve hissettiğiniz her şeydir. Nasıl kötülük görebilirsiniz eğer içinizde kötülük yoksa? Nasıl hırsız görebilirsiniz eğer o hırsız tam yüreğinizde durmuyorsa? Nasıl katil görebilirsiniz eğer kendiniz katil değilseniz? İyi olun ve o zaman kötülük sizin için kaybolacaktır. Tüm evren o zaman değişecektir. Bu toplum için en önemli kazançtır. Bu insan organizması için en büyük kazançtır. Bu düşünceler eski zamanlarda Hindistan’da düşünülmüş ve uygulanmıştır. Öğretmenlerin gizli kalması ve yabancı işgaller gibi çeşitli sebepler yüzünden bu düşünceler yayılmasına izin verilmemiştir. Fakat onlar büyük gerçeklerdir ve her nerede uygulandıysa orada insan ilahileşmiştir. Benim tüm hayatım size daha sonra kendisinden bahsedeceğim bu ilahi insanlardan birinin dokunuşuyla değişmiştir ve bu düşüncelerin dışarıya, tüm dünyaya açılmasının zamanı geliyor. Manastırlarda yaşanması, felsefe kitaplarıyla sınırlı kalması ve sadece eğitimli olanlar tarafından çalışılması yerine, sadece bazı mezheplerin mülkiyetinde olması yerine onların artık tüm dünya tarafından bilinmesi gerekiyor. Böylece onlar azizin de günahkarın da, kadının da erkeğin de çocuğun da, eğitimli olanın da cahilin de ortak mülkiyeti haline gelecektir. O zaman onlar dünyanın atmosferine nüfuz edecek ve soluduğumuz hava her nefesimizde; “Sen O’sun” diyecektir. Ve tüm evren sayısız güneşleri ve aylarıyla, konuştuğu her şeyiyle tek bir sesle olarak; ”Sen O’sun” diyecektir.
Copyright © 2004 - NV&V Hint Spiritüal Kültür ve Yoga Web Sitesi. Tüm hakları saklıdır. Bu sitedeki eserlerin hiçbir parçası izinsiz olarak basılamaz, kopyalanamaz ve kullanılamaz.
|