BHAKTI_YOGA

                                        H i n t   S p i r i t ü a l   K ü l t ü r   v e   Y o g a   W E B   S i t e s i
      
 
   Ana sayfa
      
    Yoga Kültürü
 
   Vedalar ve Neo-Vedanta
    
    Avatar Şri Ramakrişna
  
    Swami Vivekananda
 
     Karma Yoga
  
     Jnana Yoga
  
     Bhakti Yoga
   
     Raja Yoga
   
     Pratik Vedanta
    
     Diğer Eserleri
          
    Kütüphane
  
   
 
 
  
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
   
 
   
  
  
 
 
       
      

 

          BHAKTİ YOGA          

     

 

          

SWAMİ VİVEKANANDA

 

BHAKTİ YOGA

 

 

 

 

BÖLÜM 1

 

BHAKTİ-YOGA – SEVGİ VE ADANMA YOGASI

 

I-I        BHAKTİ’NİN TANIMI      


I-II      İŞVARA FELSEFESİ


I-III     RUHSAL İDRAK, BHAKTİ YOGA’NIN HEDEFİ


I-IV     GURU’NUN GEREKLİLİĞİ         


I-V      ÖĞRENCİNİN VE ÖĞRETMENİN NİTELİKLERİ     

 

I-VI     ENKARNE ÖĞRETMENLER VE ENKARNASYON   


I-VII   MANTRA: OM: SÖZ VE BİLGELİK      


I-VIII  İKAMELERE VE İMAJLARA TAPMAK          


I-IX     SEÇİLEN İDEAL


I-X      YÖNTEM VE ARAÇLAR              

 

BÖLÜM 2

 

PARA-BHAKTİ VEYA YÜCE ADANMA

 

II-I    VAZGEÇİŞE HAZIRLIK

 

II-II   BHAKTA’NIN  VAZGEÇİŞİ SEVGİDEN KAYNAKLANIR

 

II-III  BHAKTİ YOGA’NIN DOĞALLIĞI VE ONUN TEMEL SIRRI

 

II-IV  SEVGİ TEZAHÜRÜNÜN ŞEKİLLERİ

 

II-V    EVRENSEL SEVGİ VE ONUN İNSANI NASIL KENDİNİ TESLİME GÖTÜRDÜĞÜ

 

II-VI  YÜCE BİLGİ VE YÜCE SEVGİ GERÇEKTEN SEVEN İÇİN BİRDİR

 

II-VII SEVGİ ÜÇGGENİ

 

II-VIIISEVGİ TANRISI KENDİ KENDİSİNİN KANITIDIR

 

II-IX   TANRISAL SEVGİ İDEALİNİN İNSANİ TASVİRLERİ

 

II-X    SONUÇ

 

 

 

BÖLÜM 1

 

BHAKTİ-YOGA – SEVGİ VE ADANMA YOGASI

 

 

 

BÖLÜM I-I

 

BHAKTİ’NİN TANIMI

 

Bhakti Yoga gerçek ve içten bir Tanrı arayışıdır. Bu arayış sevgide başlar, sevgide devam eder ve sevgide biter. Tanrı’ya çılgıncasına duyulan aşırı sevginin bir anı bize sonsuz özgürlüğü getirir. “Bhakti”, diyor Narada Bhakti deyişlerini açıklarken, “Tanrı’ya duyulan yoğun sevgidir.” “Bir insan bunu edindiğinde, o her şeyi sever, hiçbir şeyden nefret etmez, o sonsuza kadar tatmin olur.” “Bu sevgi dünyevi herhangi bir faydaya indirgenemez.” çünkü dünyevi istekler devam ettiği sürece o çeşit bir sevgi gelmez. ”Bhakti, Karma’dan yücedir, Yoga’dan da yücedir çünkü bunlar görünürdeki bir nesneyi hedeflerken Bhakti onun kendi meyvesi, kendi araçları ve kendi sonucudur.”

 

Bhakti bilgelerimizin daimi konusu olagelmiştir. Şandilya veya Narada gibi özel olarak Bhakti hakkında yazan yazarlar dışında, bilginin (Jnana) savunucularından olan büyük Vyasa-Sutra yorumcularının da sevgi hakkında söyleyecekleri çok şey vardır. Her ne kadar yorumcu pek çok şeyi açıklamak konusunda kaygılı olsa ve oradan sadece birtakım kuru bilgileri alıntılasa da, Sutralar özellikle tapınma ile ilgili olan kısımlarında bu şekilde manipüle edilmeye kolay kolay mahal vermezler. Aslında Bilgi (Jnana) ve sevgi (Bhakti) arasında insanların sandığı kadar büyük bir fark yoktur. İlerlediğimizde göreceğiz ki; onlar en sonunda aynı noktada buluşur ve birleşirler. Aynı şey Raja Yoga için de geçerlidir, o da özgürlüğe ulaşmanın bir aracı olarak takip edildiğinde ve eğer uyanık olmayanları aldatmak için kullanılmazsa- ki ne yazık ki o şarlatanların ve gizem avcılarının elinde genellikle bu hale gelir, o da bizi aynı hedefe götürür.

 

Bhakti’nin büyük bir avantajı, onun yüce tanrısal hedefe ulaşmanın görünürdeki en kolay ve en doğal yolu olmasıdır, en büyük dezavantajı ise düşük formlarında genellikle korkunç bir fanatizme dönüşmesidir. Hinduizm’deki veya İslamiyet’teki veya Hristiyanlık’taki fanatik kitle, her zaman için Bhakti’nin düşük planlarındakilerden oluşur. Niştha yani onsuz herhangi bir içten sevginin gelişemeyeceği; sevilen nesneye bağlılığın tek olması durumu, genellikle diğer her şeyden reddedilmesinin nedenidir. Her dinde veya her ülkedeki tüm zayıf ve gelişmemiş zihinlerin kendi ideallerini sevmek için sadece tek bir yolları vardır ve bu da diğer tüm ideallerden nefret etmektir. Burada, aynı insanın kendi Tanrı idealine, kendi din idealine sevgiyle bağlı iken neden kendi idealinin dışında bir şey duyduğunda veya gördüğünde bir fanatiğe dönüştüğünün de açıklaması vardır. Bu sevgi türü, sahibinin mülkünü korumaya çalışan köpeğin içgüdüsüne benzer, sadece şu farkla; köpeğin içgüdüsü insanın mantığından daha iyidir çünkü sahibi her ne giysi ile gelirse gelsin köpek onu düşmanla karıştırmaz. Fanatik tüm değerlendirme gücünü yitirmiştir. Kişisel faktörler onun dikkatini o kadar emer ki onun için artık bir insanın- doğru veya yanlış ne söylediği önemli değildir, onun daima bilmek istediği bunu kimin söylediğidir. Nazik, iyi, dürüst ve kendi ile aynı fikirde olanlara karşı sevgi dolu olan insan, kendi dinsel kardeşliğinin ötesindeki insanlara yönlendiğinde en kötü eylemleri yapmakta tereddüt etmeyecektir.

 

Fakat bu tehlike sadece Bhakti’nin hazırlık (Gauni) adı verilen aşamasında vardır. Bhakti olgunlaşıp yüksek (Para) haline geçtiğinde bu korkunç fanatizm tezahürlerinden korkmaya gerek kalmaz, Bhakti’nin bu yüksek formu ile güçlenmiş olan ruh, Sevgi Tanrı’sına o kadar yakındır ki o artık nefretin dağıtılması için bir enstrüman haline gelmiştir.

 

Hepimizin bu hayat içerisinde karakterlerimizi ahenkli bir şekilde inşa etme şansımız olmamıştır fakat yine de biliriz ki; şu üçünün, bilginin sevginin ve Yoga’nın ahenk içinde kaynaştığı karakter en yüce karakter tipidir. Bir kuşun uçması için üç şey gereklidir; iki kanat ve yönlendirici dümen olarak da bir kuyruk. Jnana (bilgi) kanatlardan biridir. Bhakti (sevgi) diğer kanattır ve Yoga ise dengeyi sağlayan kuyruktur. Bu üç tapınma şeklini beraberce ahenk içinde izleyemeyenler kendilerine yol olarak Bhakti’yi seçebilirler. Fakat şunu daima hatırlamak gerekir ki; şekiller ve törenler ilerleyen ruh için her ne kadar gerekli olsa da onların, bizi en yoğun Tanrı sevgisini hissettiğimiz hale taşımaktan başka bir değeri yoktur. Burada bilgi öğretmenleri ve sevgi öğretmenleri arasında- her ne kadar ikisi de Bhakti’nin gücünü kabul etseler de, bir fark vardır. Jnaniler, Bhakti’yi bir özgürlük enstrümanı olarak kabul ederler, Bhaktalar ise ona hem enstrüman hem de ulaşılacak şey olarak bakarlar. Bana göre bu, birbirinden çok da farklı olmayan bir ayrımdır. Gerçekten de Bhakti sadece bir enstrüman olarak kullanıldığında, tapınmanın düşük formlarını temsil eder ve tapınmanın daha yüksek formları ise ileriki aşamalarda idrakın düşük formları ile birbirinden ayrılmaz hale gelecektir. Fakat her ikisi de, mükemmel sevgi ile gerçek bilginin- aranmasa bile- mutlaka geleceğini ve mükemmel bilgi ile gerçek sevginin birbirinden ayrılmaz olduğunu unutarak, kendilerine özgü tapınma yöntemleri üzerinde büyük bir baskı oluştururlar.

 

Bunu akılda tutarak yüce Vedantik yorumcuların bu konuda ne söylediklerini anlamaya çalışalım. Sutra Avrittiasakridupadeşat’ı açıklarken Bhagavan Şankara şöyle söyler; “İnsanlar şöyle diyor, ‘O krala adanmıştır, o Guru’ya adanmıştır.’ Onlar bunu Guru’sunu takip eden kişi hakkında söylerler ve böylece takip etmeyi vurgularlar. Benzer şekilde; ‘Seven eş kocasına meditasyon yapıyor.’ derler, burada da hevesli ve sürekli bir hatırlama kastedilir.” Şankara’ya göre adanma budur. “Meditasyon da meditasyon yapılan şeyin sürekli hatırlanmasıdır, bir kaptan diğerine boşaltılan yağ akıntısı gibi kesintisiz olarak. Tanrı ile ilgili böyle bir hatırlayış kazanıldığında ise tüm bağlar kırılır. Bu nedenle kutsal metinlerde, sürekli hatırlayıştan özgürlüğe ulaşmanın bir aracı olarak bahsedilir. Bu hatırlayış görme ile aynı formdadır çünkü o şu pasajda belirtilenle aynı anlamdadır; “Uzakta ve yakında Olan görüldüğünde, yüreğin zincirleri kırıldığında tüm endişeler yok olur ve işin tüm etkileri kaybolur.” Yakında olan görülebilir fakat uzakta olan sadece hatırlanabilir. Yine de kutsal metin, yakında olan O’nu görmemiz gerektiği gibi uzakta olan O’nu da görmemiz gerektiğini söyler ve bu şekilde yukarıdaki bahsedilen gibi bir hatırlayışın görmek kadar iyi olduğuna işaret eder. Bu hatırlayış yüceleştiğinde, o görme ile aynı formu alacaktır.

 

İbadet, kutsal metinlerin temel metinlerinde de görüleceği gibi sürekli hatırlayış demektir. Tekrarlanan tapınma ile aynı olan bilmek de sürekli hatırlayış olarak tarif edilmiştir. Bu nedenle Şruti’de, doğrudan algılamanın seviyesine kadar çıkmış olan hafızadan özgürlüğe götüren bir araç olarak bahsedilmiştir. “Bu Atman’a çeşitli bilimler aracılığıyla ulaşılmaz, ne entelektle ne de Veda’ların çalışılmasıyla. Her kim bu Atman’ı isterse, o Atman’a ulaşır, Atman ona Kendini gösterir.” Burada, duymanın, düşünmenin ve meditasyon yapmanı bu Atman’a ulaşmanın araçları olmadığını söyledikten sonra söyle söylenir; “Her kim Atman’ı isterse, o Atman’a ulaşır.” Çok fazla sevilen şey istenir; her kim bu Atman’ı son derece fazla severse o Atman’ın en sevdiği haline gelir. Bu şekilde bu sevilen, Atman’a ulaşabilir, Tanrı Kendisi yardım eder. Çünkü Tanrı şöyle demiştir; “Bana sürekli bağlı olanlar ve Bana sevgi ile tapanlar- Ben onların iradesine Bana gelmeleri için yön veririm.” Bu nedenle söylenir ki; “Doğrudan algılama ile aynı olan bu hatırlayışa yakın olan, bu hatırlayışın Nesne’sine de yakın olur, o Yüce Atman tarafından istenir, o Yüce Atman’a ulaşır. Bu sürekli hatırlayış, Bhakti kelimesi ile ifade edilmiştir.” Böyle diyor Bhagavan Ramanuja, Sutra Athato Brahma-jijnasa hakkındaki yorumunda.

 

Sutra Patanjali hakkındaki yorumlarında Bhoja, İşvara pranidhanadva (Yüce Tanrı’ya tapmak) üzerine şunları söylüyor; “Pranidhana, Bhakti’nin öyle bir çeşididir ki; onda duyu zevklerinde olduğu gibi sonuç aranmaz, tüm yapılan işler öğretmenlerin Öğretmen’ine adanır.” Bhagavan Vyasa da aynı konudaki yorumlarında Pranidhana’yı şöyle tanımlıyor; “Yüce Tanrı’nın merhametinin Yogi’ye geldiği ve onu kutsayarak isteklerini yerine getirdiği Bhakti türü” Şandilya’ya göre; “Bhakti Tanrı’ya duyulan yoğun sevgidir.” En iyi tanım yine de Bhakta’ların kralı olan Prahlada tarafından verilen tanımdır; “Cahillerin duyuların geçici nesnelerine duydukları sevginin ölümsüzü, Sana meditasyon yapmaya devam ederken, yüreğimden uzaklaşmasın!” Sevgi! Kimin için? Yüce Tanrı İşvara için. Bunun dışındaki bir varlığa duyulan sevgi her ne kadar yüce olsa da Bhakti olamaz zira Ramanuja Şri Bhashya’sında eski bir Açarya’dan (yüce öğretmenden) alıntı yaparak şöyle diyor; “Brahma’dan bir çimen parçasına kadar dünyada yaşayan her şey Karma’nın neden olduğu doğum ve ölümün köleleridir, bu nedenle onlar meditasyon nesneleri olarak faydalı olamazlar çünkü onlar da cehalet içindedirler ve değişime maruz kalacaklardır.” Şandilya tarafından kullanılan Anurakti kelimesi hakkındaki yorumlarında yorumcu Svapneşvara bunun Anu- sonra ve Rakti- bağlılık anlamına geldiğini söyler, bunun anlamı, böyle bir bağlılığın insana Tanrı’nın doğasının ve görkeminin bilgisi geldikten sonra geldiğidir. Aksi takdirde herhangi birisine örneğin eşe veya çocuklara körcesine bağlılık bhakti olacaktır. Buradan açıkça görüyoruz ki Bhakti, sıradan tapınma başlayıp İşvara’ya duyulan yoğun sevgi ile sonlanan dinsel idrak üzerine bir dizi dinsel zihinsel çabadır.

 

 

  

BÖLÜM I-II

 

İŞVARA FELSEFESİ

 

İşvara kimdir? Janmadyasya yatah-- “Evrenin doğumu, sürekliliği ve çözülmesi O’ndan gelir”-- O İşvara’dır-- “Ebedi, Temiz, Daimi Özgür, Her Şeye Kadir Olan, Her Şeyi Bilen, Merhamet Dolu Olan, tüm öğretmenlerin Öğretmen’i” ve her şeyin üstünde olan, Sa İşvarah anirvaçaniya-premasvarupah-- “O Tanrı tarif edilemeyen Sevgi’dir.” Bunlar elbette Şahsi Tanrı’nın tanımlarıdır. O halde iki Tanrı mı var; filozofun “Bu değil, bu değil”i olan Sat-Çit-Ananda, Varlılık-Bilinç-Sevinç ve Bhakta’nın Sevgi Tanrı’sı? Hayır, Sat-Çit-Ananda olan aynı zamanda Sevgi Tanrısıdır, şahsi olan ve şahsi olmayan birdir. Şu her zaman bilinmelidir ki; Bhakta tarafından tapınılan Şahsi Tanrı, Brahman’dan ayrı veya farklı değildir. Her ikisi de Brahman’dır, Bir Olan’dır. Ancak Brahman, birlik veya mutlak halinde sevilmek ve tapılmak için fazlaca soyuttur o nedenle Bhakta, Brahman’ın göreceli bir yönünü seçer ve bu da İşvara’dır, Yüce Hükümdar’dır. Bir örnek verecek olursak; Brahman kendisinden sonsuz çeşitlilikte eşyanın yapıldığı kil veya maddedir. Kilde olduğu gibi, kil tektir fakat şekil ve tezahür kilden yapılmış olan o eşyaları farklılaştırır. O eşyaların her biri yapılmadan önce kilin içinde potansiyel olarak vardı ve hiç şüphe yok ki onlar aynı maddeden yapılmışlardı fakat şekil aldıklarında ve bu şekil kaldığı sürece onlar ayrı ve farklıdır; kilden yapılmış fare asla kilden yapılmış fil haline gelemez çünkü onları farklı kılan sadece tezahürlerdir, şekilsiz kil halinde iken onların hepsi birdir. İşvara, Mutlak Realite’nin en yüksek tezahürüdür veya diğer bir deyişle Mutlak’ın, insan zihni tarafından algılanması mümkün olan en yüksek yorumudur. Yaradılış sonsuz olduğu gibi İşvara da sonsuzdur.

 

Sutra’larının dördüncü bölümünün dördüncü Pada’sındaki bir deyişte Vyasa, özgürleşmiş ruha yani Mokşa’ya ulaştıktan sonra neredeyse sonsuz gücün ve sonsuz bilginin geleceğini fakat kimsenin yaratma, hükmetme ve evreni dağıtma gücüne ulaşamayacağını söyler çünkü bu güç sadece Tanrı’ya aittir. Sutra’ları açıklarken düalist yorumcular için, bağlı ruh yani Jiva için Tanrı’nın sonsuz gücüne ve toplam bağımsızlığına ulaşmanın ne kadar imkansız olduğunu göstermek kolaydır. Kusursuz düalist yorumcu Madhavaçarya bu konuyu kendine has özet yöntemiyle Varaha Purana’dan bir dize alıntılayarak açıklıyor.

 

Bu deyişi açıklarken yorumcu Ramanuja şöyle söylüyor; “Özgürleşmiş ruhların güçleri arasında Yüce Bir’e ait olan yaradılışın evrenin ve her şeyin Hükümdarı olma gücü de var mıdır yoksa özgürleşmiş olanın tek görkemi Yüce Varlığın doğrudan algılanması mıdır? Özgürleşmiş olanın evrenin Hükümdarlığını edinmesi mantıklıdır çünkü kutsal metinler şöyle söyler; “O, Yüce Bir ile aynı hale gelir ve onun tüm istekleri gerçekleşir.” Bu aynılık ve tüm isteklerin gerçekleşmesi, Yüce Tanrı’ya ait olan o güç, evreni yönetme gücü olmadan kazanılamaz. Bu nedenle tüm isteklerin gerçekleşmesi ve Yüce Bir ile aynılığa ulaşmak için özgürleşmiş olanın, tüm evreni yönetme gücünü de edineceğini kabul etmek durumundayız.“ Buna, özgürleşmiş olanın, evrene hükmetme dışındaki tüm güçleri edindiğini söyleyerek cevap veriyoruz. Evrene hükmetmek; şekli ve hayatı, canlı ve cansız tüm varlıkların isteklerini yönetmek anlamına gelir. Kendi gerçek doğalarını örten her şeyin üzerlerinden kalktığı özgürleşmiş olanlar, sadece Brahman’ın engelsizce algılanmasının keyfini yaşarlar fakat evrene hükmetme gücüne sahip olmazlar. Bu, kutsal metindeki şu sözlerle doğrulanmıştır; “Her şeyin O’ndan doğduğu, doğmuş olanların O’nunla yaşadığı, gidenlerin O’na döndüğü, O Brahman’dır.” Eğer evrene hükmetme niteliği, her özgürleşmiş olana ait ortak bir nitelik olsaydı, bu metin Brahman’ın bir tarifi olamazdı. Ancak ortak olmayan nitelikler bir şeyi tanımlayabilir ve bu nedenle metinlerde şöyle söylenir; “Sevgili oğlum, başlangıçta sadece Bir vardı. O gördü ve hissetti; ‘Ben pek çok şeye doğum vereceğim.’ Bu ısı yarattı. ‘Başlangıçta sadece Brahman vardı. O Bir gelişti ve bu kutsanmış formu, Kşatra’yı oluşturdu. Tüm bu tanrılar; Varuna, Soma, Rudra, Parjanya, Yama, Mrityu, İşana- Kşatra’lardır. Başlangıçta sadece Atman vardı, başka hiçbir şey titreşmiyordu. O dünyayı oluşturmayı düşündü ve sonra dünyayı oluşturdu. Sadece Narayana vardı, ne Brahma ne İşana ne Dyava-Prithivi ne yıldızlar ne su ne ateş ne Soma ne de güneş vardı. O yalnız olmaktan hoşlanmıyordu. O’nun meditasyonundan sonra bir kızı oldu. Şutriler, Yüce Bir’den evrenin hükümdarlığı işinin öznesi olarak bahsederler. Evrenin hükümdarlığını anlatan bu tanımlamaların hiçbirinde özgürleşmiş ruhtan, onun evrenin hükümdarlığına sahip olabileceğinden bahsedilmez.

 

Bir sonraki Sutra’yı açıklarken Ramanuja şöyle söylüyor; “Eğer bunun böyle olmadığını, çünkü Vedalarda bunun aksini ispatlayan metinler olduğunu söylüyorsanız, bu metinler özgürleşmiş olanların alt varlıkların sferlerindeki görkeminden bahseder.” Bu da bu zorluğun kolay bir çözümüdür. Her ne kadar Ramanuja’nın sistemi bütünün birliğini kabul etse de, ona göre varlılığın bu bütünlüğü ile beraber sonsuz farklılıklar da vardır. Bu nedenle pratik maksatlarla ve ayrıca bu sistem düalist olduğundan, Ramanuja için şahsi olan ruh ile Şahsi Olmayan Tanrı arasındaki ayrımı korumak çok kolay olmuştur.

 

Şimdi Advaita Ekolünün büyük temsilcisinin bu konuda ne söylediğini anlamaya çalışalım. Advaita sisteminin, nasıl hem düalist bakışın tüm umutlarını ve hedeflerini koruyarak hem de probleme tanrısal insanlığın yüce kaderiyle uyumlu olan kendi çözümünü getirdiğini göreceğiz. Bireysel zihinlerini, özgürleşmeden sonra bile tutmaya devam etmeyi ve ayrı olarak kalmayı hedefleyenlerin de kendi hedeflerini gerçekleştirme ve Brahman’ın kutsamasının tadına varma şansına fazlasıyla sahip olacaklardır. Bunlardan Bhagavata Purana’da şu şekilde bahsedilir; “Ey kral, bunlar Tanrı’nın öyle ihtişamlı nitelikleridir ki, tek zevkleri ÖzBen içinde olan ve tüm zincirlerinden özgürleşmiş olan bilgeler, Her Zaman Her Yerde Olan’ı sadece sevgi için olan sevgi ile severler.” Bunlardan Sankhyalarda, bu döngüde doğayla eriyip bütünleşen ve mükemmelliği kazandıktan sonra bir sonraki döngüde dünya sistemlerinin tanrıları olarak gelecek olanlar olarak bahsedilir. Fakat bunlardan hiçbiri Tanrı’ya (İşvara) eşit hale gelmez. Ne yaradılışın, ne yaratılmış olanın ne de yaratanın olduğu, ne bilenin ne de bilinebilir olanın ne bilginin olduğu, ne benim ne senin ne onun olduğu, ne öznenin ne nesnenin ne de bağıntının olduğu hale ulaşanlar her şeyin ötesine, “ne aklın ve ne de kelimelerin gidemeyeceği yere”, Şutrilerin “Bu değil, bu değil” olarak tarif ettiği yere giderler fakat oraya gidemeyenler için veya o hale ulaşamayanlar için kaçınılmaz olarak üçleme görüşü- doğa olan Brahman, ruh ve her ikisini bütünleştiren İşvara – kalmaya devam edecektir. O halde Prahlada kendini unuttuğunda, ne evreni ne de onun nedenini buldu, her şey onun için tek olan Sonsuzdu, isim ve şekil ayrımı yoktu fakat Prahlada olduğunu hatırlar hatırlamaz önünde evren ve onunla beraber evrenin Tanrı’sı- “sonsuz sayıdaki kutsanmış niteliğin deposu Olan” belirdi. Bu kutsanmış Gopis için de böyle idi. Kendi şahsi kimlik ve bireysellik duyularını kaybettikleri sürece onların hepsi Krişna’lardı. O’nu kendisine tapınılacak Bir olarak düşünmeye başladıklarında ise onlar tekrar Gopis’ler haline geldiler ve hemen sonra “Onlara Krişna lotus yüzünde bir gülümseme ile göründü, sarı giysilere bürünmüş ve üzerinde çelenklerle, Sevgi Tanrısının güzellikle somutlaşmış imajı olarak.”

 

Şimdi Açarya Şankara’ya dönelim: “Onlar” diyor, “nitelikli Brahman’a taparak Yüce Hükümdar ile birliğe kendi zihinlerini koruyarak ulaşanlar, onların görkemi sınırlı mıdır yoksa sınırsız mıdır?” Bu sorunun ortaya çıktığını görürüz. Onların görkemi sınırsız olmalıdır çünkü kutsal metinlerde şöyle der; “Onlar kendi krallıklarına ulaşırlar.” “Onlara tüm tanrılar tapınmalarını sunarlar.” “Onların istekleri tüm dünyalarda gerçekleştirilir.” Vyasa buna cevap olarak şöyle yazar; “Evreni yönetme gücü olmaksızın.” Evreni yaratma gücü dışındaki, Anima vs. gibi güçler özgürleşmiş olan tarafından kazanılır. Evreni yönetme gücü ise sonsuz mükemmel olan İşvara’ya aittir. Neden? Çünkü O yaradılış hakkındaki tüm kutsal metinlerin öznesidir ve o metinlerde özgürleşmiş olan ruhtan bu konuyla bağlantılı olarak bahsedilmez. Evreni yönetme konusu sadece Yüce Tanrı ile ilgilidir. Yaradılış hakkındaki tüm metinler hep O’nu işaret eder. Bunun yanı sıra ona; ”daimi mükemmel” sıfatı da verilmiştir. Ayrıca kutsal metinler, Anima ve bunun gibi diğer güçlerin de Tanrı arayışından ve O’na tapmaktan kaynaklandığını söylerler. Bu nedenle özgürleşmiş olanların evrenin yönetilmesi konusunda yerleri yoktur. Ve yine onların kendi zihinlerini korumaya devam ettikleri de düşünülecek olursa, onların iradelerinin farklılaşması da mümkündür, birisi yaratmak isterken diğeri yok etmek isteyebilir. Bu çelişkiyi önlemenin tek yolu, tüm iradelerin tek bir irade altında toplanmasıdır. O halde sonuç, özgürleşmiş olanların iradelerinin Yüce Hükümdar’ın iradesine bağlı olduğudur. O zaman Bhakti, Brahman’a doğru yönlenebilir. “Yol, zihinleri Mutlak’a bağlı olanlar için çok daha zordur!” Bhakti doğamızın akıntısı ile uyum içinde hareket etmelidir. Antropomorfik olmayan Brahman hakkında bir fikrimizin olamayacağı doğrudur fakat bu bildiğimiz her şey için de eşit derecede doğru değil midir? Dünyanın tanıdığı en büyük psikologlardan biri olan Bhagavan Kapila, yüzyıllarca önce insan bilincinin, algılamamızın ve kavrayışımızın içsel olduğu kadar dışsal tüm nesnelerinin oluşmasındaki elementlerden biri olduğunu göstermişti. Bedenlerimizden başlayıp İşvara’ya kadar giderken, algılamamızın her nesnesinin bu bilinçten ve buna ek olan bir şeyden oluştuğunu görürüz, o her ne olursa olsun bu kaçınılmaz karışım bizim gerçeklik olarak düşündüğümüz şeydir. İnsan zihninin bilebileceği tüm gerçeklik gerçekten de budur ve daima böyle olacaktır. Bu nedenle İşvara antropomorfik olmadığı için O’nun gerçek olmadığını söylemek tamamen saçmalıktır. Bu ise idealizm ve realizm hakkındaki tartışmaya, aslında “gerçek” kelimesiyle oynamaktan başka bir şey olmayan batılı tartışmaya benziyor. İşvara fikri, gerçek kelimesi ile ilgili olan ve gerçek kelimesi ile ifade edilen tüm alanları kaplar ve İşvara evrendeki her şey kadar gerçektir ve her şeyden öte gerçek kelimesi de zaten bundan başka hiçbir anlam taşımaz. İşte bu bizim İşvara hakkındaki felsefi bakışımızdır.

 

 

 

BÖLÜM I-III

 

                 RUHSAL İDRAK, BHAKTİ YOGA’NIN HEDEFİ

 

Bhakta için bu kuru detaylar sadece iradesini güçlendirmek için gereklidir; onlar bunun ötesinde onun bir işine yaramaz. Çünkü o, kendisini çok kısa süre içinde puslu ve kargaşalı mantık dinlerinin ötesine, idrak alemine taşıyacak olan yola ayak basmıştır. O çok kısa süre içerisinde, Tanrı’nın merhametiyle, öyle bir boyuta geçer ki orada o zayıf ve ukala mantık artık iyice uzaklarda kalmış ve karanlıkta entelektüel el yordamıyla ilerlemeler yerini doğrudan algılamanın günışığına bırakmıştır. O artık inanmaz veya mantık yürütmez, o algılar. O artık tartışmaz, o hisseder. Ve zaten Tanrı’yı görmek, Tanrı’yı hissetmek ve Tanrı’nın keyfine varmak her şeyden daha yüksek değil midir? Hatta Bhaktalar bunu Mokşa yani özgürlükten daha yüksek tutarlar. Ve bu da en yüksek fayda değil midir? Dünyada, sadece faydalı ve yararlı olan şeylerin insana rahatlık getireceğini düşünen insanlar var ve hatta çoğu insan böyle düşünür. Onlara göre; din, Tanrı, sonsuzluk, ruh, bunların hiçbiri faydalı değildir çünkü bunlar o insanlara para veya fiziksel rahatlık getirmez. Böylelerine göre duyuları tatmin etmeyen ve iştahları doyurmayan şeylerin bir faydalılığı yoktur. Ve faydalılık ise her akılda kendine özel isteklerle şekillenmiştir. Bu nedenle yemek yemekten, içmekten, soy üretmekten ve ölmekten daha yükseğe çıkamayan insanlara göre tek kazanç duyu zevklerindedir ve onların bundan daha yüksek bir şeylere en ufak ihtiyacı hissetmeyi öğrenmeleri için bile birçok doğumlardan ve reenkarnasyonlardan geçmeleri gerekecektir. Fakat ruhun sonsuz kazançlarının bu dünyevi hayatın kazançlarından çok daha yüksek değere sahip olduğuna, duyuların doyurulmasının çocuğun düşüncesizce oyunundan başka bir şey olmadığına inananlara göre; Tanrı ve Tanrı sevgisi, insan varlılığının en yüksek ve yegane faydalılığını oluşturur. Tanrı’ya şükürler olsun ki; son derece dünyevi olan bu hayatta yaşayan böyle insanlar hala vardır.

 

Bhakti Yoga, daha önce söylemiş olduğumuz gibi Gauni (hazırlık) ve Para (yüce) olmak üzere iki kısıma ayrılmıştır. İlerlediğimizde göreceğiz ki; hazırlık aşamasında ilerlememiz için kaçınılmaz olarak birçok somut yardıma ihtiyacımız olacaktır. Dinlerin mitolojik ve sembolik kısımları, yüce amaca yönelmiş olan ruhu çevreleyen ve onun Tanrı’ya gitmesini sağlayan doğal faktörlerdir. Şu da son derece önemli bir gerçektir ki; ruhsal devler sadece zengin mitoloji ve ritüalizmin yoğun bir şekilde geliştiği dinsel sistemlerde ortaya çıkmıştır. Şiirsel olan, güzel ve yüce olan ne varsa yok etmeye çalışan, çocuk zihnini sıkıca kavrayarak onun Tanrı yolunda sendelemesine yol açan, ruhsal çatının direklerini yıkmaya, cahil ve batıl bakışlarıyla; hayat veren her ne varsa kovmaya ve insan ruhu içinde gelişmekte olan ruhsal bitkiyi büyüten tüm maddeleri yok etmeye çalışan bu kuru fanatik din formları da kısa süre içinde görecektir ki; onların elinde kalan boş bir kabuktan, kelimelerin safsatasından oluşan içsiz bir çerçeveden başka bir şey değildir.

 

Dini bu şekilde olanların çoğunluğu bilinçli veya bilinçsiz olarak materyalisttir, onların hayatlarının amacı ve hedefi hem burada ve hem de buradan sonra sadece zevkten ibarettir, bu onlar için hayatlarının alfa ve omegasıdır, bu onların İştapurta’sıdır, insanların maddi konforunu sağlamak için yapılan sokakları süpürmek tarzı işler onlara göre insan varlılığının varoluş nedenidir ve bu cehalet ve fanatizm karışımının takipçileri eğer gerçek renklerini belli ederek ateistler ve materyalistler arasına katılsalar dünya için çok daha iyi olacaktır. Ruhsal ÖzBen idrakinin bir gramı bile tonlarca boş konuşmadan ve saçma inançtan daha ağır basar. Bize bu cehalet ve fanatizm kuru kalabalığında yetişen tek bir ruhsal dev gösterin ve eğer gösteremiyorsanız ağızlarınızı kapatın ve yüreklerinizin penceresini gerçeğin parlak ışığına açın ve neden bahsettiklerini bilenlerin- Hindistan’ın bilgelerinin, ayaklarının dibine çocuklar gibi oturun. O halde hep beraber onların dediklerini dikkatlice dinleyelim.

 

 

 

BÖLÜM I-IV

 

                      GURU’NUN GEREKLİLİĞİ

 

Mükemmel hale gelmek her ruhun kaderidir ve her varlık sonunda o mükemmellik haline ulaşacaktır. Bizim şimdi ne olduğumuz, geçmişteki hareketlerimiz ve düşüncelerimizin sonucudur ve gelecekte ne olacağımız ise şimdi düşündüğümüz ve yaptığımız şeylerin sonucu olacaktır. Fakat bu, kendi kaderlerimizi şekillendiriyor olmak, dışarıdan yardım almamamızı gerektirmez hatta çoğu durumda yardım kesinlikle gereklidir. O yardım geldiğinde ruhun yüksek güçleri ve olanakları hızlanır, ruhsal hayat uyanır, gelişme canlanır ve insan sonunda kutsal ve mükemmel hale gelir.

 

Bu hızlandırıcı itici güç kitaplardan edinilemez. Ruh, itici güçleri sadece başka bir ruhtan alır, başka hiçbir şeyden değil. Tüm hayatımız boyunca kitaplar okuyabiliriz, çok entelektüel olabiliriz fakat en sonunda ruhsallığımızın hiç gelişmediğini görürüz. Entelektüel gelişimin her zaman için insanın ruhsal gelişimi ile aynı oranda ilerlediği doğru değildir. Kimi zaman kitapları inceleyerek, ruhsal yardım aldığımız yanılgısına kapılırız fakat eğer kitapları incelememizin etkisini analiz edersek, bu çalışmalardan tek fayda görenin ruhumuz değil entelektimiz olduğunu görürüz. Kitapların ruhsal gelişimi hızlandırmak anlamındaki yetersizliği, neredeyse hepimiz ruhsal konularda en muhteşem şekilde konuşabildiğimiz halde eyleme ve gerçek ruhsal hayat yaşamaya geldiğinde kendimizi son derece yetersiz hissetmemizin nedenidir. Ruhu hızlandırmak için itici güç başka bir ruhtan gelmelidir.

 

İşte ruhundan böyle bir itici güç gelen insana Guru, öğretmen denir, bu itici gücün nakledildiği insana ise Şişya, öğrenci denir. Böyle bir itici gücü herhangi bir ruha nakletmek için öncelikle bu gücün çıktığı ruhun onu iletme gücü olmalıdır ve ikinci olarak da bu gücün nakledildiği ruhun bunu almak için uygun olması gerekir. Tohum yaşayan bir tohum olmalı ve tarla da sürülmüş halde hazır olmalıdır ve bu iki koşul yerine geldiğinde, dinin muhteşem gelişimi gerçekleşecektir. Gerçek din öğretmeni muhteşem yeteneklere sahip olmalı ve öğrencisi ise onu anlayabilir halde olmalıdır ve bu ikisi gerçekten muhteşem ve olağanüstü olduğunda ise mükemmel bir ruhsal uyanış meydana gelecektir. Ancak böyle olanlar gerçek öğretmenlerdir ve ancak böyle olanlar gerçek öğrencilerdir. Diğerleri sadece ruhsallıkla oyun oynayanlardır. Onların içinde bir miktar merak uyanmış, çok küçük bir entelektüel istek canlanmıştır fakat onlar din ufkunun ancak dış kenarlarında dururlar. Elbette bunun da bir değeri vardır çünkü bu da zaman içinde gerçek din susuzluğu uyandırabilir. Doğanın gizemli kuralına göre tarla hazır olduğunda tohum gelmelidir ve gelecektir. Ruh, içtenlikle dini arzuladığında dinsel kuvvetin aktarıcısı gelecek ve o ruha yardım etmek üzere görünecektir. Alıcı olan ruh, din ışığını çeken güçle dolu ve kuvvetli olduğunda , doğal olarak o çekime cevap veren güç gelecek ve ışık yayacaktır.

 

Fakat yine de bu yolda büyük tehlikeler vardır. Örneğin, alıcı ruhun anlık duyguları dinsel arzularla karıştırması gibi bir tehlike vardır. Biz bunu kendi içimizde de inceleyebiliriz. Hayatımızda pek çok kereler sevdiğimiz biri ölür ve biz dünyanın parmaklarımız arasından kayıp gittiğini hissederiz, daha emin ve daha yüksek bir şeyler ister ve dindar olmamız gerektiğini düşünürüz. Birkaç gün içinde o his dalgası geçer ve biz önceden olduğumuz yere döneriz. Hepimiz sıklıkla bu tarz itkileri gerçek din susuzluğu ile karıştırırız fakat bu anlık duygular bu şekilde karıştırılmaya devam ettiği sürece, ruhun gerçek dini arzulaması gerçekleşmeyecektir ve bu durumda da biz doğamıza gerçek ruhsallığı aktaracak olanı bulamayız. O halde her ne zaman çok arzuladığımız gerçeği arayışımızdan şikayet etsek, ilk görevimiz şikayet etmek yerine kendi ruhlarımızın içine bakıp yürekteki bu arzunun gerçek olup olmadığını anlamak olmalıdır. O zaman bu durumların çoğunda gerçeği almaya henüz uygun olmadığımızı, içimizde ruhsallığa dair gerçek bir susuzluk oluşmadığını görürüz.

 

Aktarıcı, yani Guru ile ilgili de çok büyük tehlikeler vardır. Cahilliğe battıkları halde kibirleri yüzünden her şeyi bildiklerini sanan pek çokları vardır fakat onlar bununla da kalmaz, kendi omuzlarına başkalarını da almak isterler ve bu şekilde kör köre yol göstermiş olur ve sonunda her ikisi de çukura düşer. “Karanlıkta dolaşan aptallar, bilgelikle kibirlenen, boş bilgilerle övünen, durmadan oradan oraya dolaşanlar, körlerin yol gösterdiği körler gibi.” (Katha Up., I.ii. 5) Dünya bunlarla doludur. Herkes öğretmen olmayı ister, her dilenci milyon dolarlık bir hediye ister! Nasıl bu dilenciler gülünç ise bu öğretmenler de öyledir.

 

 

 

BÖLÜM I-V

 

ÖĞRENCİNİN VE ÖĞRETMENİN NİTELİKLERİ

 

O zaman gerçek bir öğretmeni nasıl tanıyacağız? Güneşi görünür hale getirmek için fener gerekmez, onu görmek için ne bir ışığa ne de muma ihtiyacımız vardır. Güneş yükseldiğinde biz içgüdüsel olarak bu durumun farkına varırız ve insanların öğretmeni de bize yardım etmek için geldiğinde, ruh içgüdüsel olarak gerçeğin onun üzerinde parlamaya başladığını bilecektir. Gerçek kendi kanıtı üzerinde durur, onun doğruluğunu kanıtlamak için başka bir tanıklığa gerek yoktur, o kendiliğinden ışık saçandır. O bizim doğamızın en içsel köşelerine nüfuz eder ve onun varlığında tüm evren kalkar ve şöyle söyler; “Bu gerçektir.” Bilgeliği ve doğruluğu güneşin ışığı gibi parlayan öğretmenler dünyanın bildiği en yüce öğretmenlerdir ve insanlığın büyük çoğunluğu onlara Tanrı gibi tapar. Fakat onlara oranla daha düşük olanlardan da yardım alabiliriz ancak öğreti aldığımız insanı doğru şekilde değerlendirmek için yeterli sezgiye sahip olmadığımız için belirli testler, öğretmenin olduğu kadar öğretilenin de uyması gereken belirli koşullar olmalıdır.

 

Öğretilen için gerekli koşullar; temizlik, bilgiye susuzluk ve azimdir. Temiz olmayan ruh gerçek dindar olamaz. Düşüncede, konuşmada ve harekette temizlik dindar olmak isteyen biri için kesinlikle gereklidir. Bilgiye susuzluğa gelince; biz ne istiyorsak onu alırız, bu eski bir kanundur. Hiçbirimiz yüreklerimizi yoğunlaştırdığımız şey dışında bir şeyi edinemeyiz. Din için yanıp tutuşmak gerçekten de çok zor bir şeydir, bizim genelde sandığımız kadar kolay değildir. Dinsel konuşmaları dinlemek veya dinsel kitapları okumak yürekteki gerçek isteğin kanıtı değildir; düşük olan doğamızla sürekli bir mücadele, daimi bir savaş, dinmeyen bir boğuşma olmalıdır; ta ki o yüksek istek hissedilene ve zafer kazanılana kadar. Bu birkaç günlük, yıllık veya hayatlık bir iş değildir, mücadele yüzlerce hayat boyunca sürebilir. Başarı hemen de gelebilir fakat bize sonsuz gibi görünen bir zaman süresince sabırla beklemeye hazır olmalıyız. Böyle biz azim ruhu ile yola çıkan öğrenci kesinlikle en sonunda başarıya ve idraka ulaşacaktır.

 

Öğretmene ilişkin olarak; onun kutsal metinlerin özünü bildiğini görmeliyiz. Bütün dünya İncil’i, Veda’ları, Kuran’ı okuyor fakat onlar dinin sadece kelimeleri, sentaksı, etimolojisi ve filolojisinden ibarettir. Kelimelerle çok fazla uğraşan ve aklının kelimelerin gücüne kapılıp gitmesine izin veren öğretmen özü kaybeder. Gerçek din öğretmenini meydana getiren, kutsal metinlerin özünü bilmektir. Kutsal metinlerdeki kelimelerin oluşturduğu ağ, insan aklının içinde kaybolduğu ve çıkış yolunu bulamadığı büyük bir ormana benzer. “Kelimelerden oluşan ağ büyük bir ormandır, o aklın meraklı gezintisinin nedenidir.” “Kelimeleri bir araya getirmenin çeşitli yöntemleri, güzel dilde konuşmanın çeşitli teknikleri, kutsal metinlerin diksiyonunu açıklamanın çeşitli yöntemleri sadece eğitimlilerin tartışmaları ve zevki içindir, bunlar ruhsal algılamanın gelişimine katkıda bulunmazlar.” Dini başkalarına öğretmek için böyle yöntemler kullananlar, sadece kendi eğitimlerini göstermek isterler, böylece dünya onları büyük alimler olarak yüceltmiş olacaktır. Görürsünüz ki; dünyanın bu büyük öğretmenlerinden hiçbiri metinleri bu şekillerde açıklama yöntemini kullanmamıştır, onlarda kelimelerin anlamlarıyla ve kökleriyle oynamak gibi şeyler yoktur. Öğretecek hiçbir şeyi olmayanlar bir kelimeyi alıp onun kökeni, onu ilk kullanan kişi ve o kişinin ne yediği nasıl uyuduğu ve benzeri şeyler üzerine üç ciltlik kitaplar yazarken, o yüce öğretmenler asilce öğretmeye devam etmişlerdir.

 

Bhagavan Ramakrişna bir hikayesinde mango bahçesine giden birkaç adamdan bahseder. Adamlar orada yaprakları, sürgünleri ve dalları sayıp, onların renklerini inceleyip boyutlarını karşılaştırıp her şeyi dikkatlice not aldıktan sonra kendilerine çok ilginç gelen bu konuların her biri üzerinde tartışmışlar. Fakat adamlardan diğerlerine göre daha aklı başında olan biri tüm bunları önemsememiş ve bunun yerine mangoları yemeye başlamış. Peki o adam bilge değil midir? O halde siz de yaprakları, sürgünleri saymayı ve not almayı bırakın. Bu tarz işlerin de kendi yeri vardır fakat ruhsal alanda değil. Bu “yaprak sayıcılar” arasında asla ruhsal bir insan göremezsiniz. Din, en yüce hedef, insanın en yüksek ihtişamı; bu kadar emek gerektirmez. Eğer Bhakta olmak istiyorsanız, Krişna’nın Mathura’da doğduğunu veya Gita öğretisi verdiği tam tarihi bilmenize gerek yoktur. Sizin için gerekli olan, Gita’daki görev ve sevgiye ilişkin güzel dersleri arzulamaktır. Onun hakkında ve onun yazarı hakkındaki tüm diğer özellikler sadece eğitimlilerin zevki içindir. Bırakın onlar istediklerini alsınlar. Siz onların eğitimli tartışmalarına; “Şantih, Şantih” deyin ve gelin biz “mangoları yiyelim”.

 

Öğretmen için gerekli olan ikinci koşul, günahsızlıktır. Şu soru sıkça sorulur; “Neden öğretmenin karakterine ve kişiliğine bakmalıyız? Sadece onun ne dediğini değerlendirmeliyiz.” Bu doğru değildir. Eğer bir insan bana dinamik, kimya veya başka bir fiziksel bilim hakkında bir şeyler öğretmek istiyorsa o istediği gibi olabilir çünkü fiziksel bilimlerin gerektirdiği sadece entelektüel gereçlerdir fakat ruhsal bilimlere gelince, temiz olmayan bir ruhta ruhsal ışık olması mümkün değildir. Temiz olmayan bir insan nasıl din öğretebilir? Bir insan için ruhsal gerçeği edinmenin ve onu başkalarına aktarmanın olmazsa olmazı; kalbin ve ruhun temizliğidir. Ruh temiz oluncaya kadar ne Tanrı vizyonu ne de ötelere ait bir görüş gelmeyecektir. Bu nedenle din öğretmeninde, önce onun ne olduğuna sonra onun ne dediğine bakmalıyız. O tamamen temiz olmalıdır, ancak o zaman onun sözlerinin değeri olacaktır çünkü ancak o zaman o gerçek bir “aktarıcı”dır. Onun içinde ruhsal güç yoksa o neyi aktarabilir? Öğretmenin zihninde ruhsallığın öyle bir titreşimi olmalıdır ki bu öğretilenin zihnine aynı şekilde aktarılabilsin. Öğretmenin fonksiyonu gerçekte aktarımla ilgilidir, öğretilenin içinde var olan entelektüel veya diğer yeteneklerin teşvik edilmesi değildir. Gerçek ve sezilebilir olan şeyler öğretmenden gelir ve öğretilene aktarılır. Bu nedenle öğretmen temiz olmalıdır.

 

Üçüncü koşul ise motivle ilgilidir. Öğretmen bencil bir motivle; para, şan, şöhret için öğretmemelidir, onun işi sadece sevgiyle, insanlığa duyulan temiz sevgiyle ilgili olmalıdır. Ruhsal kuvvetin aktarıldığı tek araç sevgidir. Şan veya şöhret kazanmak gibi bencil motivler bu aktarım aracını hemen yok edecektir. Tanrı sevgidir ve ancak Tanrı’yı sevgi olarak bilen, tanrısallık öğretmeni olabilir.

 

Öğretmeninizin bu koşulları sağladığını gördüğünüzde emniyettesiniz demektir, eğer sağlamıyorsa onun tarafından eğitilmeye izin vermeniz güvenli olmayacaktır zira o eğer sizin yüreğinize iyilik aktarmıyorsa kötülük aktarıyor olması gibi bir tehlike söz konusudur. Bu tehlikeye karşı kesinlikle korunulmalıdır. “Kutsal metinleri bilen, günahsız, şehvetle kirlenmemiş olan ve Brahman’ı en iyi bilen” gerçek öğretmendir. Bu söylenenleri doğal olarak; bize sevmenin, dini her yerde takdir etmenin ve onu özümsemenin öğretilemeyeceği izler. “Akan derelerin içindeki kitaplar, taşların içindeki vaazlar ve her şeyin içindeki iyilik” şiirsel bir figür olarak çok doğrudur fakat hiçbir şey insanın içine gerçeğin bir zerresini bile aktaramaz eğer onun içinde açılmamış haldeki tohum yoksa. Taşlar ve dereler kime vaaz verir? İnsan ruhuna, içsel kutsal tapınak olan lotusa. Ve bu lotusun güzellikle açılmasını sağlayan ışık daima iyi ve bilge bir öğretmenden gelir. Yürek bu şekilde açıldığında o artık taşlardan ve derelerden, yıldızlardan, güneşten, aydan veya tanrısal evrenimizde var olan herhangi bir şeyden öğrenmeye uygun hale gelmiştir fakat açılmamış yürek onları sadece taşlardan ve derelerden ibaret olarak görecektir. Kör bir adam müzeye gidebilir fakat o bundan herhangi bir şekilde faydalanamayacaktır, önce onun gözleri açılmalıdır ve ancak sonra o müzedeki şeylerin öğretebileceği şeyleri öğrenebilir.

 

Öğrencinin dinsel anlamda göz-açıcısı öğretmendir. Bu nedenle bizim öğretmenle ilişkimiz atalar ve torunlar arasındaki ilişki gibidir. Eğer din öğretmenimize karşı inanç, alçakgönüllülük, teslimiyet ve huşu hissetmiyorsak içimizde dinin gelişmesi mümkün olmayacaktır ve şu da önemli bir gerçektir ki; ancak öğretmenle öğrencinin arasında bu şekilde bir ilişki oluştuğu yerde dev ruhsal insanlar yetişir. Bu şekilde bir ilişkiyi korumayı ihmal eden milletlerde din öğretmenin sadece bir okutman haline geldiğini görürüz; öğretmen kendi beş dolarını ve öğretilen kişi ise beyninin öğretmenin sözleriyle doldurulmasını bekler ve bunlar olduktan sonra her ikisi de kendi yollarına gider. Bu koşullar altında ruhsallık neredeyse imkansız hale gelir. Aktaracak kimse olmadığı gibi aktarılacak kimse de yoktur.

 

Böyle insanlar için din bir iş haline gelmiştir; onlar bunu dolarları ile kazanabileceklerini düşünürler. Keşke din bu kadar kolay kazanılabilseydi! Fakat ne yazık ki bu mümkün değildir. En yüce bilgi ve en yüce bilgelik olan din, satın alınamaz veya kitaplardan kazanılamaz. Kafanızı dünyadaki her köşeye sokabilirsiniz, Himalayaları, Alpleri ve Kafkasları keşfedebilirsiniz, denizin dibine gidebilir, Tibet’teki her kuytuyu ve Gobi çölünü araştırabilirsiniz fakat ta ki yüreğiniz bunu almaya hazır olana ve öğretmeniniz gelene kadar onu hiçbir yerde bulamayacaksınız. Ve o ilahi öğretmen geldiğinde, ona çocuksu bir güvenle ve sadelikle hizmet edin, onun etkisine yüreğinizi açın ve onu Tanrı’nın tezahürü olarak görün. Böyle bir sevgi ve huşu ruhu ile gerçeği aramaya gelenlere Gerçeğin Tanrısı; gerçek, iyilik ve güzellik hakkında en muhteşem şeyleri gösterecektir.

 

 

 

BÖLÜM I-VI

 

ENKARNE ÖĞRETMENLER VE ENKARNASYON

 

Her nerede O’nun ismi konuşulsa o yer kutsal hale gelir. O’nun ismini söyleyen ne kadar yücedir ve bize ruhsal gerçekleri getiren o insana nasıl bir huşu ile yaklaşmalıyız! Ruhsal gerçeğin böyle yüce öğretmenlerinin sayısı bu dünyada çok azdır fakat dünya hiçbir zaman onlarsız kalmaz. Onlar daima insan hayatının en güzel çiçekleridirler. “Motivi olmayan merhamet okyanusu.” “Beni Guru olarak bil.” diyor Şri Krişna Bhagavata’da. Dünya bunlardan tamamen yoksun kaldığında, o korkunç bir cehennem haline gelir ve yok oluşa doğru gider.

 

Dünyada tüm öğretmenlerden daha yüce ve asil olanlar; İşvara’nın Avatar’larıdır. Onlar ruhsallığı bir dokunuşla veya sadece bir dilekle aktarabilirler. En düşük ve bozuk karakterler bile onların emri ile bir saniyede azizlere dönüşür. Onlar tüm öğretmenlerin Öğretmenleridir, onlar Tanrı’nın insan olarak en yüksek tezahürleridir. Biz Tanrı’yı onlar dışında göremeyiz. Biz onlara tapmaktan kendimizi alıkoyamayız ve gerçekte de onlar tapmamız gereken yegane varlıklardır.

 

Hiçbir insan Tanrı’yı bu insan tezahürlerinin dışında göremez. Eğer biz bunun dışında Tanrı’yı görmeye çalışırsak önce O’nun çirkin bir karikatürünü yaratırız ve sonra karikatürün orijinalden daha kötü olmadığına inanırız.

 

Kendisinden Tanrı Şiva’nın resmini yapması istenen ve iki günlük zorlu mücadeleden sonra sadece bir maymun resmi yapabilen cahil bir adamdan bahseden bir hikaye vardır. O halde biz ne zaman Tanrı’yı mutlak mükemmelliğiyle düşünme çalışsak, kaçınılmaz olarak en kötü hataya düşeriz çünkü biz insan olduğumuz sürece O’nu insandan daha yüce bir şey olarak algılayamayız. İnsan doğamızı aşıp O’nu olduğu gibi bileceğimiz zaman gelecektir fakat biz insan olduğumuz sürece O’na insan içinde ve insan gibi tapmamız gerekir. İstediğiniz kadar konuşun, istediğiniz kadar çabalayın, Tanrı’yı insan hali dışında düşünemezsiniz. Tanrı hakkında ve güneşin altındaki her şey hakkında büyük entelektüel söylevler verebilirsiniz, büyük rasyonalistler haline gelip Tanrı’nın insan şeklindeki Avatar’ları kavramının tamamen saçmalık olduğunu kanıtlayabilirsiniz. Fakat bir an için pratik sağduyuya gelelim. Böylesi dikkate değer bir entelektin arkasında ne vardır? Sıfır, hiçbir şey, sadece boş köpükler. Bir insanın Tanrı’nın Avatar’larına tapılmasına karşı entelektüel bir konferans verdiğini görürseniz onu bulun ve ona kendi Tanrı fikrinin ne olduğunu sorun, ona “her zaman her yerde olan” veya “her şeye kadir olan” ve benzer terimlerden, salt kelimeler dışında ne anladığını sorun. O bu kelimelerle aslında hiçbir şey demek istemez, o bu kelimelerin anlamını kendi insan doğasının etkisi olmaksızın formüle edemez, o bu konuda hiçbir kitap okumamış olan sokaktaki adamdan daha iyi durumda değildir. Sokaktaki adam hiç olmazsa sessizdir ve dünyanın huzurunu bozmaz fakat bu büyük konuşmacı insanlık için rahatsızlık ve acı yaratır. Din her şeyden önce idraktir ve biz konuşma ile sezgisel deneyimler arasındaki ayrımı çok keskin olarak yapmalıyız. Bizim ruhlarımızın içinde deneyimlediğimiz şey idraktir.

 

Şimdiki bünyemizde biz Tanrı’yı insan olarak görmek durumundayız. Örneğin eğer bizonlar kendi doğalarını koruyarak Tanrı’ya tapmak isteseler O’nu büyük bir bizon olarak göreceklerdir, eğer bir balık Tanrı’ya tapmak isterse O’nun hakkında sanki O büyük bir balıkmış gibi bir fikir oluşturacaktır ve insan da O’nu insan olarak düşünmek durumundadır. Ve tüm bu çeşitli bakışlar hastalıklı hayal gücü yüzünden ortaya çıkmaz. İnsan, bizon ve balık çok çeşitli kapları temsil ediyor denilebilir. Tüm bu kaplar Tanrı denizine gidip su ile dolduklarında her biri kendi şekline ve kapasitesine göre şekillenir; insanda su insan şeklini alır, bizonda bizon şeklini ve balıkta da balık şeklini. Bu kapların her birinde aynı Tanrı denizinin suyu vardır. İnsanlar O’nu gördüğünde O’nu insan olarak görürler ve eğer hayvanların da bir Tanrı bakışı varsa, onlar O’nu hayvan şeklinde görmelidirler, herkes O’nu kendi idealine göre görür. O halde biz Tanrı’yı insan olarak görmeye engel olamayız ve bu nedenle biz O’na insan olarak tapmak durumundayız. Bundan başka yol yoktur.

 

İki tür insan Tanrı’ya insan olarak tapmaz; dini olmayan kaba insan ve insanlığın tüm zayıflıklarının ötesine yükselmiş ve kendi insan doğasının sınırlarını aşmış olan Pramahamsa. Ona göre tüm doğa onun ÖzBen’i haline gelmiştir. Ancak o, Tanrıya olduğu gibi tapabilir. Burada da tüm diğer durumlarda olduğu gibi aşırı uçlar birleşir. Cehaletin aşırısı ve bilginin aşırısı; ve her ikisi de tapınma eylemlerinden geçmez. Kaba insan cehaleti nedeniyle tapınmaz ve Jivanmuktalar (özgür ruhlar) da tapınmazlar çünkü onlar içlerindeki Tanrı’yı idrak etmişlerdir. Varlılığın bu iki kutbu arasında iken, eğer biri size Tanrı’ya insan olarak tapmayacağını söylerse, o insana dikkat edin; o sorumsuz bir konuşmacıdır, onun dini çürük ve boş beyinler içindir. Tanrı insanın kusurlarını anlar ve dünyaya iyilik yapmak için insan haline gelir. “Ne zaman erdem azalsa ve ahlaksızlık öne çıksa, Ben kendimi tezahür ettiririm. Erdemi kurmak, kötülüğü yok etmek, iyiliği kurtarmak için Yuga’dan (çağ) Yuga’ya gelirim.” “Aptallar, insan şeklini alan Ben’le, benim gerçek doğamın evrenin Tanrı’sı olduğunu unutarak alay ederler.” Bu, Şri Krişna’nın Gita’da enkarnasyon hakkındaki bildirisidir. “Büyük bir dalga geldiğinde” diyor Şri Ramakrişna, “tüm küçük dereler ve arklar onlar bilincinde olmadan ağzına kadar dolar, işte bir Enkarnasyon geldiğinde de ruhsallık dalgası dünyaya vurur ve insanlar ruhsallığı havada bile hissederler.”

 

 

 

BÖLÜM I-VII

 

MANTRA: OM: SÖZ VE BİLGELİK

 

Fakat biz şimdi burada bu Maha-puruşa’ları, yüce Enkarnasyonları değil sadece Siddha-Guru’ları (hedefe ulaşmış olan öğretmenleri) göz önüne alacağız. Onlar ruhsal bilgeliğin tohumlarını öğrenciye, üzerine meditasyon yapılan kelimeler (Mantralar) yardımıyla aktarmalıdır. Bu Mantralar nelerdir? Hint felsefesine göre, bu evrenin tümü tezahürlerden oluştuğu için o isim ve şekilden (Nama-Rupa) meydana gelmiştir. İnsan mikrokozmosunda, akıl maddesinde (Çitta-vritti) isim ve şekilden oluşmayan tek bir dalga bile olamaz. Eğer tüm doğanın tek bir plana göre inşa edildiği doğru ise, tüm kozmos da bu isim ve şekil planına göre inşa edilmiş olmalıdır. “Bir parça kilin bilinmesiyle kile ait her şeyin bilinmesi”. O halde mikrokozmos bilgisi bizi makrokozmos bilgisine götürmelidir. Şekil dış kabuk ise isim veya fikir içsel öz veya çekirdektir. Beden şekildir ve zihin veya Antahkarana isimdir ve ses sembolleri de Nama (isim) ile ilişkili olarak bütün varlıklarda konuşmanın gücü olarak mevcuttur. Bireysel insanda, sınırlı Mahat veya Çitta (akıl maddesi) içinde yükselen düşünce dalgaları kendilerini öncelikle söz olarak ve sonra daha somut şekiller olarak tezahür ettirirler.

 

Evrende, Brahma veya Hiranyagarbha veya kozmik Mahat kendini öncelikle isim olarak ve sonra şekil olarak, bu evren olarak tezahür ettirdi. Bu, ifade edilmiş ve sezilebilir olan evrenin şekildir ve onun arkasında ise sonsuz ifade edilemeyen Sphota, Logos veya Söz vardır. Bu sonsuz Sphota, tüm fikirlerin ve isimlerin sonsuz temel maddesi, Tanrı’nın evreni yarattığı kuvvettir, hatta Tanrı önce Sphota haline gelmiş ve sonra Kendisini daha somut sezilebilir olan evren olarak tezahür ettirmiştir. Bu Sphota’nın tek sembolü olan bir söz vardır ve bu da; “Om” dur. Ve sözü hiçbir şekilde fikirden ayırmak mümkün olmadığı için, bu Om ve sonsuz Sphota da ayrılmazdır ve bu nedenle o tüm kelimelerin en kutsalıdır, tüm isim ve şekillerin annesidir, sonsuz Om’la tüm evren yaratılmıştır. Fakat, her ne kadar düşünce ve söz ayrılmaz olsa da, yine de aynı düşünce için çeşitli söz-sembollerinin de olabileceği, bu Om kelimesinin, kendisinden tüm evrenin tezahür ettiği düşünceyi temsil eden tek söz olması gerekmeyeceği söylenebilir. Bu itiraza karşı şöyle cevap veriyoruz; bu Om tüm alanları kaplayan tek semboldür ve onun gibi başka bir sembol yoktur. Sphota tüm kelimelerin maddesidir fakat o belirli tek bir kelime değildir. Diğer bir deyişle, bir kelimeyi diğerinden ayıran tüm özellikler kaldırılsa geride kalan Sphota olacaktır. Bu nedenle bu Sphota’ya Nada-Brahma, Ses-Brahman denir. Şimdi, her söz-sembolü ifade edilemez olan Sphota’yı ifade etmeyi amaçlıyorsa, o farklılaşan söz-sembolleri artık Sphota olmayacaktır, Sphota’nın doğasını en iyi ve en kesin olarak betimleyen en doğru sembol Om ve sadece Om kelimesi olacaktır çünkü A U M harfleri Om olarak okunduğunda onun tüm seslerin ortak sembolü olduğu görülebilir. A harfi tüm seslerin en az farklılaşmış olanıdır, bu nedenle Krişna Gita’da; “Ben harflerden A’yım.” der. Tüm açık sesler, dilin kökü ile başlayıp dudaklarla bitecek şekilde ağız boşluğunda üretilir, boğaz sesi A’dır ve M ise en son dudak sesidir ve U da dilin kökünde başlayıp dudaklarda biten akımın ilerleyişini temsil eder. Doğru şekilde söylendiği takdirde bu Om kelimesi tüm ses üretim fenomenini temsil eder ve başka hiçbir kelime bunu yapamaz. Bu nedenle Om, gerçek anlamı olan Sphota’ya en uygun semboldür. Ve sembol asla ifade ettiği şeyden ayrı olamayacağına göre, Om ve Sphota birdir. Sphota evrenin ince tarafı olduğuna, Tanrı’ya daha yakın olduğuna ve onun ilahi bilgeliğin ilk tezahürü olduğuna göre bu Om kelimesi de Tanrı’nın sembolüdür. Ve “Bir” olan Brahman, Akhanda, SatÇitAnanda, Varlılık-Bilinç-Sevinç, mükemmelleşmemiş insan ruhları tarafından sadece özel açılardan, özel birtakım niteliklerle algılanabileceğine göre, bu evren yani O’nun bedeni de düşünenin akıl çizgisi uyarınca düşünülmelidir.

 

Tapınanın aklının yönü, o aklın öne çıkan unsurlarıyla veya Tattva’larla yönlendirilir. Bunun sonucunda aynı Tanrı çeşitli tezahürler olarak, çeşitli niteliklere sahip olarak görülecek ve aynı evren çok çeşitli şekillerle dolu olarak görünecektir. En az farklılaşmış ve en evrensel sembol olan Om’da bile, düşünce ve ses-sembollerinin birbiriyle ayrılmaz şekilde ilişkili olduğu görülüyor, o halde onların ayrılmaz ilişkisine ilişkin kanun değişik Tanrı görüşleri için de geçerlidir, o görüşlerin her birinin de onu ifade etmek için özel ses-sembolleri olmalıdır. Bu söz-sembolleri bilgelerin en derin ruhsal algılayışlarından çıkmış ve Tanrı görüşünü olabilecek en yakın şekilde sembolize ve ifade etmiştir. Om nasıl Akhanda’yı, farklılaşmamış olan Brahman’ı temsil ediyorsa diğer semboller de Khanda veya aynı Varlıkların farklılaşmış bakışlarını temsil eder ve bunların hepsi tanrısal meditasyon için ve gerçek bilgiye ulaşmak için faydalıdır.

 

 

 

BÖLÜM I-VIII

 

İKAMELERE VE İMAJLARA TAPINMAK

 

Dikkate alınması gereken bir sonraki konu; Pratika’lara veya Tanrı’nın ikamelerine, Pratima’lara veya imajlara tapınmaktır. Bir Pratika aracılığı ile Tanrı’ya tapınmak ne demektir? “Brahman olmayana adanmak, onu Brahman olarak görmek” diyor Bhagavan Ramanuja. “Zihne Brahman gibi tapının, bu içseldir ve Akaşa’ya da Brahman gibi, bu da Devalarla ilgilidir.” diyor Şankara. Zihin içsel Pratika’dır, Akaşa ise dışsal Pratika’dır ve her ikisine de Tanrı’nın ikameleri olarak tapınılmalıdır. Ve devam ediyor; “Benzer şekilde, ‘Güneş Brahman’dır, emir budur.’ ‘İsim’e Brahman gibi tapınan’ gibi pasajlarda, Pratika’lara tapınmaktan bahsedilir.” Pratika kelimesi ileri gitmek anlamına gelir ve bir Pratika’ya tapınmak, bir veya bir çok açıdan Brahman gibi olan fakat aslında Brahman olmayan bir ikameye tapınmak anlamına gelir. Şutri’lerde bahsedilen Pratika’ların yanı sıra diğer pek çokları Purana’larda ve Tantra’larda da bulunabilir. Bu tür bir Pratika’ya-tapma; Pitri’ye-tapma ve Deva’ya-tapma gibi çeşitli formları içerir.

 

İşvara’ya, sadece O’na tapmak Bhakti’dir. Bunun dışındaki herhangi bir şeye; Deva’ya veya Pitri’ye veya başka bir varlığa tapmak Bhakti olamaz. Çeşitli Deva’lara tapmanın çeşitli türlerinin hepsi ritüelistik Karma’dadır, bu ise tapınana sonuç olarak sadece belirli bir ilahi zevk verir fakat onu ne Bhakti’ye yükseltir ne de onu Mukti’ye götürür. Bu nedenle bu daima akılda tutulmalıdır. Eğer bazı durumlarda olabileceği gibi, yüksek bir felsefi ideal, yüce Brahman, Pratika’ya-tapma ile Pratika seviyesine çekilirse ve Pratika’nın kendisi tapınanın Atman’ı veya Antaryamin’ i (İçsel Hükümdar) haline getirilirse, tapınan tamamen yoldan çıkmış olur çünkü hiçbir Pratika tapınanın Atman’ı olamaz.

 

Fakat Brahman’ın kendisinin tapınma nesnesi olduğunda ve Pratika sadece bir ikame veya fikir olarak bulunduğunda ve Pratika aracılığıyla her zaman her yerde olan Brahman’a tapınıldığında, Pratika her şeyin nedeni olan Brahman olarak idealize edilmiş olur, o zaman tapınma faydalı olacaktır ve bu tüm insanlık için, tapınma anlamında hazırlık aşamasının ötesine geçinceye kadar kesinlikle gereklidir.

 

Bu nedenle kimi tanrılara veya başka varlıklara sadece onlar için tapınıldığında, bu ritüelistik Karma’dır ve bu bir Vidya (bilim) olması itibariyle bize sadece o özel Vidya’ya ilişkin meyveler verir fakat Deva’lara veya başka varlıklara Brahman olarak bakılıp tapınıldığında elde edilen sonuç, İşvara’ya tapınılmasında elde edilen sonuç ile aynıdır. Bu ise; pek çok durumda hem Şutri’lerde hem de Smriti’lerde, bir tanrının veya bir bilgenin veya başka bir olağanüstü varlığın nasıl kendi doğasından alınıp Brahman’a idealize edilerek tapınıldığını açıklıyor. “İsim ve şekil kaldırıldığında her şey Brahman değil midir?” diyor Advaitin. “O, Tanrı değil midir herkesin en içsel ÖzBen’i olan?” diyor Vişiştadvaitin.

 

“Aditya’lara dahi tapınmanın meyvelerini Brahman Kendisi verir çünkü O her şeyin Hükümdar’ıdır.” diyor Şankara, Brahma-Sutra-Bhasya’sında.

 

“Bu şekilde Brahman, tapınmanın nesnesi haline gelir çünkü O, Brahman olarak Pratika’ların üstündedir, nasıl ki Vişnu resimlerin ve imajların üstünde ise.”

 

Pratika’lara tapınma için geçerli olan aynı fikirler Pratima’lara tapınma için de geçerlidir. Diğer bir deyişle; eğer bir imaj, bir tanrı veya azizi temsil ediyorsa, tapınmanın sonucunda oluşan Bhakti değildir ve özgürlüğe götürmez fakat eğer o imaj Tanrı’yı temsil ediyorsa, tapınma sonuç olarak hem Bhakti’yi hem de Mukti’yi getirecektir. Dünyanın temel dinlerinden Vedantizmin, Budizmin ve Hristiyanlığın bazı formlarının imajları özgürce kullandıklarını görürüz, sadece iki din; İslamiyet ve Protestanizm böylesi bir yardımı reddeder. Ancak Müslümanlar da kendi azizlerin ve şehitlerinin mezarlarını imajlar yerine kullanırlar. Dinin tüm somut yardımını reddeden Protestanlar ise her yıl ruhsallıktan daha çok uzaklaşırlar, öyle ki şimdilerde ileri Protestanlarla August Comte’un takipçileri veya sadece etiği öğreten agnostikler arasında çok az fark vardır. Hristiyanlıkta ve İstamiyet’te imajlara tapınma türündeki her şey, sadece Pratika veya Pratima’nın kendisine tapınıldığı şekle dönüşmüştür fakat bunlar Tanrı’yı “görmeye yardım” (Driştisaukaryam) şeklinde değildir, bu nedenle bunlar ritüelistik Karma doğasındadır ve Bhakti veya Mutki üretemezler. Bu imajlara tapınma türlerinde, ruhun sadakati ve bağlılığı İşvara dışındaki şeylere verilmiştir ve bu nedenle böyle imajların, mezarların, tapınakların veya lahitlerin bu şekilde kullanılması putperestliktir ancak bu ne kötüdür ne de günahtır, bu bir dinsel töredir, bu Karma’dır ve tapınanlar mutlaka bunun meyvelerini almalıdır ve alacaktır.

 

 

 

BÖLÜM I-IX

 

                     SEÇİLEN İDEAL

 

Dikkate alınması gereken bir sonraki konu; İşta-Nişta olarak bildiğimiz şeydir. Bhakta olmayı isteyen bilmelidir ki; “pek çok fikir pek çok yol demektir.” O, çeşitli dinlerin çeşitli mezheplerinin aynı Tanrı’nın ihtişamının çeşitli tezahürleri olduğunu bilmelidir. “Onlar seni pek çok farklı adla adlandırıyorlar, onlar sanki seni farklı isimlere bölüyorlar fakat bunların her birinin içinde Sen’in her zaman her şeye kadir oluşun vardır. Sen, Sana tapana ne tüm bunlar aracılığıyla ulaşırsın ne de sana ulaşmak için öyle uzun bir süre gerekir, eğer o ruhun Sana yoğun sevgisi varsa. Sana ulaşmak kolaydır, benim seni sevememem benim talihsizliğimdir.” Sadece bu da değil, Bhakta nefret etmemeye, çeşitli mezheplerin kurucusu olan parlak ışık çocuklarını eleştirmemeye dikkat etmelidir ve hatta onlar hakkında kötü konuşulduğunu bile duymamalıdır. Çok az insan böylesine büyük bir anlayışa, takdir etme gücüne ve yoğun bir sevgiye sahiptir. Liberal ve sempatik mezheplerin dinsel duygularını kaybettiklerini ve onların ellerinde dinin dejenere olarak bir çeşit sosyo-politik klüp hayatına dönüştüğünü görüyoruz. Diğer taraftan, çok dar mezhepler de kendi ideallerine karşı övgüye layık bir sevgi gösterirken, sanki o sevginin her parçasını kendileriyle aynı fikirde olmayanlardan nefret ederek elde etmişlerdir. Keşke bu dünya, sevgileri olduğu kadar sempatileri de yoğun olan insanlarla dolu olsaydı. Fakat böyle insanların sayısı çok azdır. Ancak biz biliriz ki; çok sayıdaki insanı sevginin genişliği ve yoğunluğunun muhteşem bileşimi idealinde eğitmek mümkündür ve bunu yapmanın yolu da; İşta-Nişta veya “seçilen ideale karşı değişmez bağlılık”tır. Her dindeki her mezhep, sadece kendi insanları için geçerli olan bir ideali öne sürer fakat ebedi Vedantik din insanlığın önüne, tanrısallığın içsel mabedine girmek için sonsuz sayıda kapı açar ve insanlığa neredeyse bitmez tükenmez bir ideal dizisi sunar ve bunların her biri o Ebedi Bir’in tezahürleridir. Vedanta, ilerlemek isteyen kadın ve erkeklere en sevecen itina ile sayısız yol gösterir; ihtişamlı oğullarla ve Tanrı’nın insan tezahürleri ile, geçmişte ve gelecekte, herkesi o Gerçek Ev’ine ve o Sevinç Okyanusuna buyur etmek için kolları açık bekler, orada insan ruhu Maya ağından özgürleşir ve kendisini mükemmel özgürlüğe ve sonsuz neşeye taşır.

 

Bhakti Yoga bu nedenle, kurtuluşa götüren tüm bu çeşitli yollardaki hiç kimseyi reddetmemek ve hiç kimseden nefret etmemek emrine dayanır. Ayrıca büyümekte olan bitkinin etrafı onu korumak için o bir ağaç haline gelinceye kadar çevrilmelidir. Hassas olan ruhsallık bitkisi, eğer çok erken fikir ve ideal değişikliklerine maruz kalırsa ölecektir. Pek çok insan dinsel liberalizm adı altında kendi boş meraklarını sürekli fikir değiştirerek beslerler. Onlar için yeni şeyler duymak bir çeşit hastalıktır, bu bir çeşit dinkolikliktir. Onlar geçici bir heyecan hissetmek için yeni şeyler duymak isterler ve bu heyecanın etkisi sona erdiğinde bir başkasını aramaya başlarlar. Din bu insanlar için bir çeşit entelektüel afyondur. “Başka bir tür insan daha vardır.” diyor Bhagavan Ramakrişna, “Hikayedeki inci istiridyesi gibi. İnci istiridyesi yatağını denizin dibinde bırakır ve Svasti yıldızı yükseldiğinde yağan yağmurun bir damlasını yakalamak için denizin yüzeyine çıkar. Kabuğu açık olarak denizin üstünde yüzer, ta ki bir damla yağmur suyunu yakalamayı başarıncaya kadar. Ve sonra denizin dibindeki yatağına doğru dalar ve orada o yağmur damlasından güzel bir inci oluşturmayı başarana kadar bekler.”

 

Bu gerçekten de İşta-Nişta teorisinin ortaya konduğu en şiirsel ve en etkili yoldur. Bu Eka-Nişta yani “tek bir ideale bağlılık”, dinsel adanma pratiğine başlayan için kesinlikle gereklidir. O, Ramayana’daki Hanuman gibi şöyle söylemelidir; “Her ne kadar Tanrı Şri ve Tanrı Janaki’nin aynı yüce Varlığın tezahürleri olduğunu bilsem de, benim için lotus gözlü Rama her şeydir.” Veya bilge Tulasidasa’nın dediği gibi; “Her şeyin tatlılığını al, her şeyle beraber otur, her şeyin ismini al fakat oturduğun yeri sağlam tut.” O halde eğer kendini adayan öğrenci samimi ise, bu küçük tohumdan Hint banyanı kadar dev bir ağaç çıkacak ve o her yöne dallar ve kökler salacaktır; ta ki tüm din tarlasını kaplayıncaya kadar. Böylece gerçek öğrenci, kendi hayatında ideal olarak taptığının, tüm mezheplerde, tüm ideallerde, tüm isimler ve tüm şekiller altında tapılan O olduğunu idrak edecektir.

 

 

 

BÖLÜM I-X

 

                        YÖNTEM VE ARAÇLAR

 

Bhakti Yoga’nın yöntem ve araçlarına gelince; Bhagavan Ramanuja’nın Vedanta Sutralar yorumunda şöyle dediğini görüyoruz; “O’na ulaşmak; ayırt etmekle, tutkuları kontrol altına almakla, fedakarca işlerin yapılmasıyla, temizlikle, güçle ve aşırı neşeyi bastırmakla olur.“ Viveka veya ayırt etmek Ramanuja’ya göre, diğer şeylerin yanı sıra temiz yiyeceği de temiz olmayandan ayırt etmektir. Ona göre yemek üç nedenden kirlenir; (1) yiyeceğin kendi doğası yüzünden, örneğin sarımsak gibi, (2) yiyeceğin kötü ve lanetli insanlardan geliyor olması ve (3) kir veya saç vb. gibi fiziksel kirlilikler. Şrutiler şöyle söyler; “Yemek temiz olduğunda, Sattva elementi arınmış olur ve hafıza artık sendelemez.”, Ramajuna bunu Çhandogya Upanişad’dan almıştır.

 

Yemek konusu Bhaktalar için her zaman en hayati konu olmuştur. Birtakım Bhakti kollarının düştüğü aşırılık bir tarafa, bu yemek konusunun temelinde çok büyük bir gerçek vardır. Şunu hatırlamalıyız ki; Sankhya felsefesine göre, Sattva, Rajas ve Tamas, homojen denge halinde iken Prakriti’yi oluşturur ve heterojen dağılmış olduğu durum ise evreni oluşturur ve bunların ikisi de Prakriti’nin maddesi ve niteliğidir. Onlar her insan şeklinin kendinden üretildiği maddelerdir ve Sattva maddesinin baskın olması ruhsal gelişim için kesinlikle gereklidir. Yemekler aracılığıyla bedenimize aldığımız maddeler bizim zihinsel yapımızı belirledikleri için yediğimiz yemeğe özel bir dikkat göstermek gerekir. Bu konuda da diğer konularda olduğu gibi, öğrencilerin daima kapıldıkları fanatizm öğretmenlere yüklenmemelidir.

 

Yemeğin ayırt edilmesi ikincil derecede öneme sahiptir. Yukarıda alıntılanan pasaj, Şankara tarafından, Upanişadlar hakkındaki Bhaşya’sında farklı bir şekilde, genellikle yemek olarak tercüme edilen Ahara kelimesine tamamen farklı bir anlam vererek açıklamıştır. Ona göre; “İçeri toplanan her şey Ahara’dır; duyuların bilgisi, örneğin ses gibi, bunlar zevk alanın zevki içindir. Duyuların algılarını içeri toplayan bilginin arındırılması, yemeğin (Ahara) arındırılması demektir. ‘Yemeğin arındırılması’ sözü duyuların bilgisinin; bağlantıların, hoşnutsuzluğun ve yanılsamanın verdiği hasarlara değmeden elde edilmesi anlamına gelir, bunun gerçek anlamı budur. Bu nedenle böyle bir bilgi veya Ahara arındığında, onun sahibinin Sattva maddesi – içsel organ- arınacak ve kutsal metinlerden doğası bilinen o Sonsuz Bir görünecektir.”

 

Bu iki açıklama çelişkili gibi görünse de aslında her ikisi de doğru ve gereklidir. İnce beden veya zihin denilen şeyin manipüle edilmesi ve kontrolü hiç şüphe yok ki kaba beden veya etin kontrolünden daha yüksek fonksiyonlardır. Fakat kaba olanın kontrolü, ince olanın kontrolüne ulaşmak için kesinlikle gereklidir. Yeni başlayan, bu nedenle kendisinden önceki güvenilir öğretmenlerinden gelen bu diyet kurallarına özel bir dikkat göstermelidir fakat pek çok mezhebimizde görülebileceği gibi dini tamamen mutfağa taşımış olan aşırı ve anlamsız fanatizm, o dinden ruhsallığın ışığının çıkması umudunu yok etmiştir ve o din artık bir çeşit saf ve basit materyalizme dönülmüştür. O ne Jnana, ne Bhakti ne Karma’dır; o bir çeşit deliliktir ve ruhlarını buna bağlayanlar Brahmaloka yerine akıl hastanesine gitmeye daha uygundurlar. O halde görülüyor ki; yemek tercihinin ayırt edilmesi, aksi şekilde elde edilmesi mümkün olmayan yüksek zihinsel bileşim haline ulaşmak için çok gereklidir. Kazanılması gereken ikinci şey tutkuların kontrol edilmesidir. İndiraya’ları (organlar) duyuların nesnelerine gitmelerinden alıkoymak için onları kontrol etmek ve iradenin yönetimi altına getirmek gerekir, bu dinsel kültürün en temel erdemidir. Sonra kendini çekme ve kendini inkar etme gelir. Ruhta bulunan tanrısal idrakin tüm geniş olanakları öğrencinin sürekli mücadelesi ve pratiği olmaksızın gerçekleşemez. “Akıl her zaman Tanrı’yı düşünmelidir.” Başlangıçta aklı her zaman Tanrı’yı düşünme zorlamak kolay değildir fakat gösterilen her çaba içimizde gittikçe daha güçlenecektir. “Pratik yaparak, Ey Kunti’nin oğlu, bağlı olmama hali elde edilecektir.” diyor Şri Krişna Gita’da. Ve fedakarca çalışmaya gelince; şu bilinir ki beş yüce fedakarlık (Pançamahayajna) doğal olarak yerine getirilmelidir.

 

Temizlik kesinlikle temel iştir, o tüm Bhakti’nin dayalı olduğu kayadır. Dış bedeni temizlemek ve yemekleri ayırt etmek kolaydır fakat içsel temizlik olmadan bu dışsal törenlerin hiçbir değeri yoktur. Ramanuja tarafından temizlikle ilgili verilen niteliklerin listesi şu şekilde sıralanmıştır. Satya; doğruluk, Arjava; içtenlik, Daya; kendi çıkarı olmadan başkalarına iyilik yapma, Ahimsa; başkalarına düşünce ile, söz veya eylem ile zarar vermeme, Anabhidya; başkalarının mallarına göz dikmeme, boş şeyleri ve başkalarının verdiği zararı derin derin düşünmeme. Bu listede özel dikkat gerektiren fikir; Ahimsa veya başkalarına zarar vermemektir. Fakat bu şiddetsizlik görevinin anlamı; sadece insanları incitmemek ve hayvanlara merhamet göstermek, çoğunun yaptığı gibi kedileri, köpekleri koruyup karıncaları şekerle beslerken kendi insan kardeşine en korkunç şekilde zarar verme özgürlüğü değildir. Bu dünyadaki neredeyse her iyi fikir korkunç bir aşırılığa taşınabilir. Aşırı uçlara taşınmış olan iyi bir alıştırma ise tam bir kötülük haline dönüşebilir. Bazı mezheplerdeki kokan ve vücutlarındaki haşaratı bile yıkamayan keşişler, onların insan kardeşlerine getirdikleri rahatsızlık ve hastalık da düşünülünce öldürülmelidirler. Onlar Veda’ların dinine ait olamazlar!

 

Ahimsa’nın testi kıskançlığın olmamasıdır. Her insan iyi bir eylem yapabilir veya birtakım batıl inançların baskısının altında çeşitli hediyeler sunabilir fakat insanlığın gerçek sevgilisi kimseyi kıskanmayandır. Dünyanın büyük adamları denilenler, birbirlerini küçük bir şan veya şöhret için veya bir parça altın için kıskanırlar. Yürekte bu kıskançlık olduğu sürece o insan Ahimsa’nın mükemmelliğinden çok uzaktadır. İnek et yemez, ne de koyun. Onlar büyük Yogiler midir, büyük şiddetsizler midir (Ahimsakas)? Herhangi bir aptal bile şunu veya bunu yemekten kendini alıkoyabilir fakat bu onu otçul hayvanlardan daha üstün yapmaz. Dulları ve yetimleri acımasızca aldatan ve para için en kötü eylemleri yapan adam, tamamen ot yese bile o herhangi bir hayvandan çok daha kötüdür. Yüreğinde başka birisine zarar vermenin düşüncesini bile beslemeyen, en büyük düşmanının refahına bile sevinen insan, hayatının her gününü domuz eti yiyerek bile geçirse; o Bhakta’dır, o Yogi’dir, o her şeyin Guru’sudur. Bu nedenle biz şunu daima hatırlamalıyız ki; dışsal pratiklerin tek değeri onların içsel temizliğin gelişmesine yardımcı olmalarıdır. Eğer dışsal törenler uygulanamıyorsa, sadece içsel temizliğe sahip olmak çok daha iyidir. Dinin gerçek, içsel, ruhsal temellerini unutan ve mekanikçe dışsal şekillere saplanıp kalan ve onları asla terk etmeyen insanlara ve milletlere yazıklar olsun. Şekillerin, ancak onlar içerideki hayatı dışa vurduklarında bir değeri vardır. Eğer o şekiller hayatı dışa vurmuyorlarsa onları acımasızca ezin!.

 

Bhakti Yoga’ya ulaşmak için bir sonraki araç güçtür. (Anavasada) “Atman’a güçsüzler ulaşamaz.” diyor Şruti. Burada hem fiziksel hem de zihinsel güçsüzlük kastediliyor. Ancak “güçlü ve sağlam” olanlar öğrenci olmaya uygundur. Çelimsiz, küçük ve yıpranmış şeyler ne yapabilir? Onlar, Yoga’ların herhangi birinin uygulanması ile beden ve zihindeki gizemli kuvvetlerin birazı bile uyandığında parçalara dağılacaklardır. Başarıya ulaşabilecek olan; “genç, sağlıklı ve güçlü” olandır. Fiziksel güç bu nedenle kesinlikle gereklidir. Organların kontrolü sonucunda oluşacak olan şok reaksiyona ancak güçlü bedenler dayanabilir. Bhakta olmak isteyen güçlü ve sağlıklı olmalıdır. Zayıf olanlar Yoga’ların herhangi birini uygulamaya kalktıklarında, tedavi edilemez şekilde hastalanırlar veya zihinleri güçsüzleşir. Bedeni gönüllü olarak güçsüzleştirmek, ruhsal aydınlanma için bir reçete değildir.

 

Zihinsel olarak güçsüz olanlar da Atman’a ulaşmada başarılı olamazlar. Bhakta olmak isteyen insan neşeli olmalıdır. Batı dünyasında, dindar bir insanın asla gülmeyen, yüzünde daima kara bir bulut olan çenesi neredeyse her zaman kapalı olan biri olması gerektiği gibi bir fikir vardır. Çok zayıflamış bedenleri ve sıska suratları olan insanların işi doktorlarladır, onlar Yogi olamazlar. Azimli olan neşeli zihindir. Güçlü zihin, binlerce zorluğu kesip atarak kendi yolunu açar. Ve bu, tüm görevlerin en zoru, yani Maya ağından dışarı giden yolu kesmek, sadece dev irade sahipleri için mümkündür.

 

Ancak aşırı neşeden de kaçınılmalıdır. (Anuddharşa) Aşırı neşe bizi ciddi düşüncelerden alıkoyar. Ayrıca zihnin enerjilerinin boşa harcanmasını sağlar. İrade ne kadar güçlü ise duyguların sallanması da o kadar az olur. Aşırı kahkaha, aşırı ciddiyet kadar nahoştur ve dinsel idrak ise ancak zihin sağlam, huzurlu ve uyumu bir denge halinde iken mümkündür. Ancak o zaman insan Tanrı’yı nasıl seveceğini öğrenmeye başlayabilir.

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM 2

 

PARA-BHAKTİ VEYA YÜCE ADANMA

 

 

 

BÖLÜM II-I

 

                         VAZGEÇİŞE HAZIRLIK

 

Bhakti’ye hazırlık olarak adlandırılabilecek olan kısmı incelemeyi bitirdik ve şimdi Para-Bhakti veya yüce adanma konusunu incelemeye başlayacağız. Para-Bhakti’nin uygulanması için hazırlık gereklidir. Tüm bu hazırlıklar sadece ruhun arınması için yapılır. İsimlerin tekrarlanması, ritüeller, şekiller ve semboller, tüm bu çeşitli şeyler ruhun arınması içindir. Tüm bu şeyler arasındaki en iyi arındırıcı, o olmadan bu yüksek adanma alanına (Para-Bhakti) girilemeyecek olan arındırıcı vazgeçiştir. Bu çoğu insanı korkutur; ancak o olmadan herhangi bir ruhsal gelişim olamaz. Tüm Yoga’larımızda vazgeçiş gereklidir. Bu vazgeçiş, ruhsal kültürün temel taşı, gerçek merkezi ve gerçek yüreğidir. Din vazgeçiştir.

 

İnsan ruhu dünyaya ait şeylerden kendini çektiğinde ve daha derine gitmeye çalıştığında, insan yani bir şekilde burada somutlaşmış ve materyalize olmuş olan ruh, böylelikle yok olacağını ve maddeye dönüşeceğini anlar ve maddeye yüz çevirir, işte o zaman vazgeçiş başlar, işte o zaman ruhsal gelişim başlar. Karma Yogi’nin vazgeçişi; tüm hareket ve eylemlerinin meyvelerinden vazgeçmek, yaptığı işin sonuçlarına bağlanmamak, burada veya buradan sonra hiçbir ödülü önemsememek şeklindedir. Raja Yogi, bütün doğanın ruhun deneyim kazanması için var olduğunu ve ruhun tüm deneyimlerinin sonucunun ruhun doğadan ayrılığının farkına varması olduğunu bilir. Jnana Yogi ise en sert vazgeçişten geçmelidir, o ilk olarak tüm bu katı gibi görünen doğanın bir illüzyon olduğunu idrak etmelidir. O, doğadaki bu güç tezahürlerinin doğaya değil ruha ait olduğunu anlamalıdır. O en baştan itibaren tüm bilginin ve deneyimin doğada değil ruhta olduğunu bilmeli ve rasyonel inancın gücüyle kendisini doğanın esaretinden kurtarmalıdır. O doğayı ve ona ait her şeyi bırakır, onlardan vazgeçer ve kendi başına durmak için çalışır!

 

Tüm vazgeçişlerin arasında en doğal olan Bhakti Yogi’ninkidir. Burada şiddet yoktur, vazgeçeceğimiz veya atacağımız bir şey yoktur, kendimizi sert bir şekilde ayırmamız gereken hiçbir şey yoktur. Bhakta’nın vazgeçişi kolay, rahat ve etrafımızdaki şeyler gibi doğaldır. Bu tür bir vazgeçişi, her ne kadar karikatürize edilmiş olsa da her gün etrafımızda görüyoruz. Bir adam bir kadını sevmeye başlar, bir süre sonra başkasını sever ve ilk kadını bırakır. O kadın onun aklından rahatça, nazikçe, ona ait bir istek bile hissetmeden çıkıp gider. Bir kadın bir adamı sever, sonra başka bir adamı sevmeye başlar ve ilki onun aklında son derece doğal bir şekilde çıkıp gider. Bir adam kendi şehrini sever sonra kendi ülkesini sevmeye başlar ve kendi küçük şehrine duyduğu yoğun sevgi, rahatça ve doğal olarak akıp gider. Ve yine bir adam tüm dünyayı sevmeyi öğrenir, onun yoğun fanatik yurtseverliği ona zarar vermeden, şiddet göstermeden kaybolup gider. Kültürsüz bir adam duyuların zevkini yoğun bir şekilde sever ve kültürlü hale geldikçe ise entelektüel zevkleri sevmeye başlar, onun duyu zevkleri gittikçe azalır. Hiçbir insan bir yemekten köpeğin veya kurtun aldığı tadı ve zevki alamaz fakat insanın entelektüel deneyimlerden ve kazanımlardan aldığı zevki de hiçbir köpek tadamaz. Başlangıçta zevk en düşük duyularla ilişkilidir fakat hayvan varlılığın daha yüksek boyutlarına ulaştığında düşük zevkler daha az yoğun hale gelecektir. İnsan toplumunda, insan ne kadar hayvana yakınsa onun duyulardan aldığı zevk de o kadar güçlüdür ve insan ne kadar yüksek ve kültürlü ise onun entelektüel ve diğer ince uğraşlardan aldığı zevk o kadar fazladır. O halde bir insan entelekt boyutundan, salt düşünceden daha yükseğe çıktığında, ruhsallık ve tanrısal ilham boyutuna vardığında, orada duyuların ve hatta entelektin tüm zevklerinin onun yanında bir hiç olduğu sevinç haline ulaşır. Ay parladığında tüm yıldızlar sönük hale gelir ve güneş parladığında ise ay sönük kalır. Bhakti’ye ulaşmak için gerekli olan vazgeçişe herhangi bir şeyi öldürerek ulaşılmaz, o daha güçlü ışığı olan bir şeyin varlığı ile doğal olarak gelecektir, daha az yoğun olanlar ise tamamen ortadan kayboluncaya kadar daha ve daha sönük hale geleceklerdir. O halde duyu ve entelekt zevklerine karşı duyulan sevgi de Tanrı sevgisi geldiğinde sönecek, bir köşeye atılacak ve gölgede kalacaktır.

 

O Tanrı sevgisi gelişir, Para-Bhakti veya yüce adanma adı verilen bir şekil alır. Şekiller kaybolur, ritüeller uçar gider, kitapların yerini başka şeyler alır; imajlar, tapınaklar, kiliseler, dinler ve mezhepler, ülkeler ve milletler, tüm bu küçük sınırlamalar ve bağlar bu Tanrı sevgisini bilen için doğal olarak yok olur. Onu bağlayacak veya onun özgürlüğüne engel olacak hiçbir şey kalmaz. Bir gemi birdenbire bir manyetik kayanın yakınına gelir ve onun demir cıvataları ve sürgüleri o çekime uğrar, dağılır. Sonra tahtalar boşa çıkar ve özgürce suyun üstünde yüzmeye başlarlar. Adanmaya yardımcı olan bu vazgeçişte de sertlik, kuruluk, mücadele veya bastırma, zaptetme yoktur. Bhakta kendi duygularından birini bile bastırmamalıdır, onun tek gayreti onları yoğunlaştırmak ve Tanrı’ya yönlendirmektir.

 

 

 

BÖLÜM II-II

 

                                 BHAKTA'NIN VAZGEÇİŞİ SEVGİDEN KAYNAKLANIR

 

Doğanın her yerinde sevgiyi görüyoruz. Toplumda iyi ve yüce olan ne varsa bu sevginin sonucudur, toplumda kötü ve hatta şeytani olan ne varsa bu da o sevgi duygusunun yanlış yönlendirilmesiyle oluşmuştur. Bize karı koca arasındaki o temiz ve kutsal birlik sevgisini veren o aynı sevgi duygusu, en düşük hayvani tutkuları tatmin eden sevgi duygusudur. Duygu aynıdır fakat onun tezahürü farklı durumlar için farklıdır. O aynı sevgi duygusudur, ister iyi ister kötü yönlendirilmiş olsun. Bir insanı iyilik yapmaya ve sahip olduğu her şeyi fakirlere vermeye zorlayan o aynı duygu, başka bir adamın kendi kardeşlerinin boğazını kesmesini ve onun sahip olduğu her şeyi çalmasını sağlar. Birinci adam başkalarını, ikinci adamın kendini sevdiği kadar sever. İkinci durumda sevginin yönü kötüdür fakat ilk durumda bu yön iyi ve doğrudur. Bizim için yemek pişiren ateş bir çocuğu yakabilir ve bu ateşin suçu değildir, farkı yaratan onun kullanılış şeklidir. Bu nedenle sevgi, birlik için duyulan yoğun arzu, iki tarafın bir olma, tek şey içinde erime isteği, duruma göre daha yüksek veya daha düşük şekillerde tezahür eder.

 

Bhakti Yoga yüksek sevgi bilimidir. O bize o sevgiyi nasıl yönlendireceğimizi, onu nasıl kontrol edeceğimizi, onu nasıl yöneteceğimizi, nasıl kullanacağımızı, ona nasıl yeni bir hedef vereceğimizi ve ondan en yüksek ve en görkemli sonuçları nasıl alacağımızı, onun bizi ruhsal kutsanmışlığa götürmesini nasıl sağlayacağımızı gösterir. Bhakti Yoga “Vazgeç” demez, o sadece; “Sev, en Yüce Olan’ı sev!” der ve düşük olan her şey, sevgisinin nesnesi en Yüce Olan insandan doğal olarak akıp gider. “Ben Sen’in hakkında hiçbir şey anlatamam, Sen’in benim sevgim olduğun dışında. Sen güzelsin. Ey, Sen ne güzelsin! Sen güzelliğin kendisisin.” Bu Yoga’da bizden istenen; güzelliğe duyulan bu susuzluğu Tanrı’ya yönlendirmektir. İnsan yüzündeki, gökteki, yıldızlardaki ve aydaki güzellik nedir? Bu sadece o her şeyi kucaklayan Tanrısal Güzelliğin kısmi kavrayışlarıdır. “O parlarsa her şey parlar. O’nu ışığı ile her şey ışıldar.” Bhakti’nin, küçük şahsiyetlerinizi unutmanızı sağlayan bu yüksek haline geçin. Bu dünyanın küçük bencil bağlılıklarından kendinizi uzaklaştırın. İnsanlığa tüm insani ve yüksek ilgilerinizin merkezi gibi bakmayın. Bir tanık gibi, bir öğrenci gibi durun ve doğanın fenomenlerini gözlemleyin. Bağlı olmama duygusunu edinin ve bu kudretli sevgi duygusunun dünyada kendisini nasıl ortaya koyduğunu görün. Bazen küçük bir sürtünme olabilir fakat bu sadece daha yüksek gerçek sevgiye ulaşma mücadelesi sırasındadır. Bazen küçük bir kavga veya küçük bir düşüş olabilir fakat bu sadece yoldan kaynaklanır. Kenarda durun, bırakın bu sürtünmeler gelsin. Siz bu sürtünmeleri sadece dünyanın akıntısının içinde iken hissedersiniz fakat onun dışına bir tanık veya bir öğrenci olarak çıktığınızda, Tanrı’nın Kendisini Sevgi olarak tezahür ettirdiği milyonlarca ve milyonlarca kanal olduğunu görebilirsiniz.

 

Her nerede sevinç varsa-en tensel zevklerde bile, orada Tanrı’nın Kendisi olan o Sonsuz Sevinç’in kıvılcımı vardır. En düşük çekim türlerinde bile o tanrısal sevginin tohumları vardır. Sanskritçe’de Tanrı’nın isimlerinden biri Hari’dir ve bu O’nun her şeyi Kendisine çektiği anlamına gelir. Aslında O, insan yüreklerine layık olan tek çekimdir. Kim bir ruhu gerçekten çekebilir? Sadece O! Ölü maddenin ruhu çekebileceğini mi sanıyorsunuz? Asla çekmemiştir ve asla çekmeyecektir. Bir adamı güzel bir yüzün peşinden giderken gördüğünüzde o adamı çeken şeyin düzenlenmiş bir avuç madde molekülü olduğunu sanıyorsunuz? Asla. Bu madde parçacıklarının arkasındaki; tanrısal etki ve tanrısal sevgidir. Cahil adam bunu bilmez fakat bilinçli veya bilinçsiz olarak onun ve sadece onun tarafından çekilir. O halde çekimin en düşük formları bile güçlerini Tanrı’nın Kendisinden alırlar. “Hiç kimse, Ey Sevgili, kocasını kocası için sevmemiştir, onun içinde olan Atman’dır, Tanrı’dır sevilen” Seven eşler bunu bilebilir veya bilmeyebilir fakat bu gerçektir. “Hiç kimse, Ey Sevgili, karısını karısı için sevmemiştir, onun içinde olan ÖzBen’dir sevilen.” Benzer şekilde hiç kimse bir çocuğu veya herhangi başka bir şeyi onun içinde olan Tanrı dışındaki bir nedenle sevmez. Tanrı yüce mıknatıstır ve biz O’nun tarafından durmadan çekiliyoruz ve hepimiz O’na ulaşmak için mücadele ediyoruz. Bizim bu dünyadaki tüm bu mücadelemiz elbette bencilce amaçlar için olmamalıdır. Aptallar ne yaptıklarını bilmezler, fakat buna rağmen onların tüm hayatı o yüce mıknatısa yakınlaşmaktan ibarettir. Bu hayattaki tüm muazzam mücadele ve kavga bizi eninde sonunda O’na götürmek ve O’nunla bir olmamızı sağlamak içindir.

 

Bhakti Yogi hayatın mücadelelerinin anlamını bilir, bunu anlar. O bu mücadelelerin uzun bir serisinden geçmiştir, bunların ne anlama geldiğini bilir ve tüm bu sürtünmelerden özgürleşmeyi kararlılıkla ister. O çarpışmalardan kaçınmayı ve doğrudan o çekimin merkezine, yüce Hari’ye gitmek ister. Bhakta’nın vazgeçişi budur. Tanrı yönündeki bu kudretli çekim, onun için tüm diğer çekimlerin kaybolmasını sağlar.

 

Onun yüreğine giren bu kudretli sonsuz Tanrı sevgisi, orada başka bir sevginin yaşaması için yer bırakmaz. Aksi nasıl olabilir ki? Bhakti kendi yüreğini, Tanrı’nın Kendisi olan sevgi okyanusunun tanrısal sularıyla doldurur, artık orada küçük sevgiler için yer yoktur. Diğer bir deyişle, Bhakta’nın vazgeçişi Anuraga yani Tanrı’ya yüce bağlılık olan Vairagya yani Tanrı olmayan şeylere bağlı olmama halinden kaynaklanır.

 

Bu, yüce Bhakti’nin kazanılması için ideal hazırlıktır. Bu vazgeçiş geldiğinde, ruhun yüce adanmanın veya Para-Bhakti’nin yüksek bölgelerine ulaşması için geçeceği kapılar açılır. O zaman biz Para-Bhakti’nin ne olduğunu anlamaya başlarız ve ancak Para-Bhakti’nin içsel mabedine girmiş olan insanın; şekillerin ve sembollerin dinsel idrak için artık ona yardımcı olmadıklarını söylemeye hakkı vardır. Ancak o, genellikle insanların kardeşliği olarak adlandırılan yüce sevgi haline ulaşmıştır, bunun dışında kalanlar sadece konuşmadan ibarettir. O artık ayrım görmez, kudretli sevgi okyanusu onun içine girmiştir ve o insanların içinde insan görmez, o her yerde kendi Sevgili’sini görür. Her yüz onun için Hari gibi parlar. Güneşteki ve aydaki ışık O’nun tezahürleridir. Nerede güzellik ve yücelik varsa O’nundur. Böyle Bhaktalar hala yaşıyor, dünya asla onlarsız kalmadı. Böyleleri bir yılan tarafından sokulsalar bile sadece onlara Sevgili’lerinden bir elçi geldiğini söylerler. Ancak böyle insanların evrensel kardeşlikten konuşmaya hakları vardır. Onlar hiç kızgınlık hissetmezler, onların akılları asla nefret veya kıskançlık şeklinde tepki vermez. Dışsal olan, duyulara hitap eden, onlar için artık sonsuza kadar yok olmuştur. Sevgileriyle her zaman sahnelerin arkasındaki Gerçeği görebilirken onlar nasıl öfkeli olabilirler?

 

 

 

BÖLÜM II-III

 

                BHAKTİ YOGA’NIN DOĞALLIĞI VE ONUN TEMEL SIRRI

 

“Sürekli bir dikkatle Sana, Farklılaşmamış, Mutlak Olan’a tapanlardan hangileri en yüce Yogi’lerdir?” diye sorar Arjuna, Şri Krişna’ya. Cevap şöyledir; “Akıllarını bana konsantre edenler, Bana sonsuz sebatla tapanlara en yüce inanç bağışlanır, onlar benim en iyi tapınanlarımdır, onlar en yüce Yogi’lerdir. Organlarını kontrol ederek ve her şeyin aynılığı inancına sahip olarak Mutlak’a, Tarif Edilemez’e, Farklılaşmamış’a, Her Zaman Her Yerde Olan’a, Düşünülemez’e, Her Şeyi Kapsayan’a, Hareket Ettirilemez ve Sonsuz Olan’a tapanlar ve tüm varlıklara iyilik yapanlar da Bana gelirler. Fakat akılları, tezahür etmemiş olan Mutlak’a adanmış olanların bu yoldaki mücadelesinin zorluğu çok daha büyüktür çünkü tezahür etmemiş Mutlak’a giden yola bedenlenmiş bir varlık tarafından basılması gerçekten çok zordur. Tüm işlerini Bana sunarak, Bana tam güvenle, Bana meditasyon yapanlar ve herhangi bir şeye bağlanmadan Bana tapanları ben kısa süre içinde, tekrarlayan doğum ve ölüm okyanusundan yukarı çekerim çünkü onların tüm aklı Bana adanmıştır.” (Gita, XII)

 

Burada hem Jnana Yoga’dan hem de Bhakti Yoga’dan bahsedilmiştir. Her ikisi de yukarıdaki pasajda tarif edilmiştir denilebilir. Jnana Yoga muhteşemdir, o yüce felsefedir, neredeyse her insan düşünür ve bu şekilde felsefede ondan beklenen her şeyi yapabilir fakat gerçek felsefe hayatını yaşamak çok zordur. Biz hayatımızı felsefeye göre yönlendirmek istediğimizde genellikle büyük tehlikelerle karşılaşıyoruz. Bu dünya; şeytani doğaları yüzünden sadece bedenle ilgilenenler ve bedenin varlılığın tümü olduğunu düşünen insanlar ve tanrısal doğaya sahip olup bedenin sadece amaca götüren bir araç olduğunu, ruhun kültürü için kullanılan bir enstrüman olduğunu bilen insanlar olarak bölünmüştür. Şeytanlar, kutsal metinlerden kendi amaçları için söz ederler ve bu şekilde bilgi yolu; iyi insanın yaptıklarının sebebi olduğu gibi, kötü insanın yaptığı şeylerin de doğrulanması için kullanılmış olur. Bu, Jnana Yoga’daki en büyük tehlikedir. Fakat Bhakti yoga doğaldır, tatlı ve naziktir; Bhakta, Jnani Yogi gibi uçmaz ve bu nedenle de çok büyük düşüşler yaşamak durumunda kalmaz. Ruhun zincirleri yok olmadıkça, dindar insanın izlediği yolun doğası her ne olursa olsun ruh özgür olamaz,

 

Kutsanmış Gopis’lerden birinin, ruhunu bağlayan zincirlerin hem iyi hem de kötü olanlarının nasıl kırıldığını gösteren bir pasaj vardır. “Tanrı’ya meditasyon yapmanın yoğun zevki onun iyi eylemlerinin bağlayan etkisini alıp götürdü. Sonra ruhunun O’na ulaşamadığı için duyduğu yoğun acı, onun günahkar eğilimlerinin hepsini yok etti ve o zaman o özgür oldu.” Bu nedenle Bhakti Yoga’nın temel sırrı; insan yüreğindeki çeşitli tutkuların, duyguların ve hislerin yanlış olmadığını, sadece onların dikkatlice kontrol edilmesi ve onlara daha ve daha yüksek bir yön verilmesi gerektiğini bilmektir, ta ki onlar en yüce mükemmellik haline ulaşıncaya kadar. En yüksek yön ise bizi Tanrı’ya götürendir, tüm diğer yönler bundan daha düşüktür. Zevk ve acının ve hayatımızda çok yaygın ve sıkça tekrarlayan duygular olduğunu görürüz. Bir insan zengin olmadığı için veya dünyevi herhangi bir şey için acı çektiğinde, o kendi duygularına yanlış bir yön verir. Fakat acının faydası da vardır. Bırakın bir insan en Yüce Olan’a ulaşmadığı için, Tanrı’ya ulaşmadığı için acı çeksin, o acı onun kurtuluşu olacaktır. Birkaç parça paranız olduğunda memnun oluyorsanız, siz neşe duygunuza yanlış yön veriyorsunuz demektir, o duyguya daha yüksek bir yön verilmelidir, o en Yüce İdeal’e hizmet etmelidir. Bu tür bir idealin verdiği zevk, kesinlikle bizim en yüksek neşemiz olacaktır. Aynı şey tüm duygularımız için geçerlidir. Bhakta bunların hiçbirinin yanlış olmadığını söyler, onların hepsini toplar ve onları hiç eksiltmeden Tanrı’ya doğru yönlendirir.

 

 

 

BÖLÜM II-IV

 

                          SEVGİ TEZAHÜRÜNÜN ŞEKİLLERİ                                

 

İşte sevginin kendisini tezahür ettirdiği birkaç şekil. İlk olarak büyük saygı gelir. Neden insanlar tapınaklara ve kutsal yerlere büyük bir saygı gösterirler? Çünkü orada O’na tapınılır ve O’nun varlığı böyle yerlerle ilişkilidir. Neden her ülkedeki insanlar din öğretmenlerine büyük saygı gösterirler? İnsan yüreği için bu doğaldır çünkü bu öğretmenler Tanrı’yı öğretirler. Saygı sevgiden çıkan bir gelişimdir, sevmediğimiz birine saygı gösteremeyiz. Sonra Priti yani Tanrı zevki gelir. İnsanlar duyu nesnelerinden ne büyük zevk alırlar! Sevdikleri, duyularına hitap eden bir şeyi almak için her yere gider, her tehlikeden geçerler. Bhakta’dan istenilen, bu yoğun sevginin Tanrı’ya yönlenmesidir. Sonra acıların en tatlısı olan Viraha gelir, yani sevilenin yokluğu nedeniyle duyulan yoğun acı. Bir insan Tanrı’ya ulaşmadığı için ve bilinmeye değer olan tek şeyi bilmediği için yoğun acı çektiğinde huzursuz, tatminsiz olur ve neredeyse delirir, işte Viraha budur. İşte zihnin bu hali, onun sevilen şeyin dışındaki herhangi bir şeyin varlığından rahatsız olmasına yol açar. (Ekarativiçikitsa) Dünyevi sevgide de genellikle bu Viraha’nın olduğunu görürüz. Yine bir adam eğer bir kadını veya bir kadın bir adamı yoğun şekilde seviyorsa, onlar sevdiklerinin dışındakilerin varlığında doğal bir huzursuzluk hissederler. Sevilen şeyin dışındakilere tahammülsüzlük, Para-Bhakti durumunda da oluşur; o zaman Tanrı’nın dışında bir şeyden konuşulması bile ona tatsız gelir. “O’nu düşün, sadece O’nu ve tüm diğer boş sözleri bırak.” Bhakta sadece O’ndan konuşanları kendine dost hisseder, başka bir şeyden konuşanlar ona dostça görünmez. Hayatın kendisi o tek Sevgi İdeali için yaşandığında, ancak o Sevgiyle hayat güzel ve yaşamaya değer olduğunda çok daha yüksek bir sevgi haline ulaşılacaktır, o Sevgi olmadan böyle bir hayat bir an bile duramaz. Böyle bir yaşam tatlıdır çünkü o Sevilen’i düşünür. Tadiyata (O olma) hali, bir insan Bhakti’ye göre mükemmel hale geldiğinde, kutsandığında, Tanrı’ya ulaştığında, Tanrı’nın ayaklarına dokunduğunda gelir. O zaman onun tüm doğası arınır ve tamamen değişir. O zaman onun hayattaki tüm hedefi gerçekleşmiş olur. Böyle birçok Bhakta sadece O’na tapmak için yaşar. Bu sevinçtir, bu onların hayatta asla vazgeçmeyecekleri tek zevktir. “Ey kral, bu Hari’nin kutsanmış niteliğidir ki; her şeyden tatmin olmuş olan, yüreklerindeki düğümler kesilip atılmış olanlar, onlar da Tanrı’yı sevgi için severler.” Tüm tanrıların taptığı- tüm özgürlük sevenler ve Brahman’ı tüm bilenler.” İşte sevginin gücü budur. Bir insan kendini tamamen unuttuğunda ve kendine ait bir şey hissetmediğinde, o Tadiyata haline ulaşır, onun için her şey kutsaldır çünkü Sevilen’e aittir. Dünyevi sevgide bile, sevgili sevdiğine ait her şeyi sever ve kutsal olarak görür. O tanrıları, bilgeleri, konukları ve tüm yaratıkları ve yüreğinin sevgilisine ait olan bir parça kumaşı bile sever. Aynı şekilde, bir insan Tanrı’yı sevdiğinde tüm evren ona sevgili gelir çünkü hepsi O’nundur.

 

 

 

BÖLÜM II-V

 

                  EVRENSEL SEVGİ VE ONUN İNSANI NASIL KENDİNİ TESLİME GÖTÜRDÜĞÜ

 

Eğer biz Vyaşti’yi yani özel olanı sevemiyorsak, Samaşti’yi yani evrensel olanı nasıl sevebiliriz? Tanrı Samaşti’dir, genelleştirilmiş ve soyut evrensel bütündür ve bizim gördüğümüz evren ise Vyaşti’dir, özelleşmiş olandır. Tüm evreni sevmek ancak Samaşti’yi, evrensel olanı, milyonlarca ve milyonlarca küçük birlikten oluşan o tek birliği sevmekle mümkün olur. Hindistan’ın filozofları özelde durup kalmazlar, özel olana şöyle bir bakar ve hemen tüm özelleri içeren geneli bulmaya çalışırlar. Evrensel olanı aramak, Hint felsefesinin ve dininin tek arayışıdır. Jnani, her şeyin bütünlüğünü, onu bildiğinde her şeyi bileceği o genelleştirilmiş mutlak Varlığı hedefler. Bhakta, onu sevdiğinde tüm evreni seveceği o tek genelleştirilmiş soyut Kişi’yi idrak etmeyi ister. Yogi, onu kontrol ettiğinde tüm evreni kontrol edebileceği, gücün o genelleştirilmiş şekline sahip olmak ister. Hint aklı, tarih boyunca, bilimde, psikolojide, sevgide ve felsefede, her şeyin içindeki evrensel olanı bulmayı hedefleyen bu çeşit bir arayışa yönelmiştir. O halde Bhakta’nın vardığı sonuç şudur; eğer biri ardına diğer bir kişiyi sevmeye devam ederseniz ve bunu sonsuz zaman içerisine yayarsanız dünyayı bütün olarak sevmeniz mümkün olacaktır. En sonunda ulaşılan temel fikir; tüm sevgi toplamının Tanrı olduğu, evrendeki tüm ruhların amaçlarının toplamının ise, ister özgür ister tutsak veya ister özgürlüğe doğru gidiyor olsun Tanrı olduğu ve ancak o zaman herhangi bir insan için evrensel sevgiyi idrak etmenin mümkün olacağıdır. Tanrı Samaşti’dir ve görünen evren ise farklılaşmış olan ve tezahür eden Tanrı’dır. Eğer biz bu toplamı seversek her şeyi severiz. O zaman dünyayı sevmek ve ona iyilik yapmak kolayca gerçekleşecektir, biz bu gücü ancak önce Tanrı’yı severek kazanabiliriz, aksi takdirde dünyaya iyilik yapmak mümkün olmayacaktır. “Her şey O’nundur ve O benim Sevgilim’dir; ben O’nu seviyorum.” der Bhakta. Bu yolda her şey Bhakta için kutsal hale gelir çünkü her şey O’nundur. Her şey O’nun çocuklarıdır, O’nun bedeni, O’nun tezahürüdür. O zaman biz birine nasıl zarar verebiliriz? O zaman biz birini nasıl sevmeyebiliriz? Tanrı’nın sevgisinin etkisi olarak mutlaka evrendeki her şeyin sevilmesi gelecektir. Tanrı’ya ne kadar yakınlaşırsak, her şeyin O’nun içinde olduğunu o kadar iyi görmeye başlarız. Ruh, bu yüce sevgiyi edinmeyi başardığında, O’nu her şeyin içinde görmeye başlayacaktır. O zaman bizim yüreğimiz sonsuz sevgi kaynağı haline gelecektir. Ve o zaman biz bu sevginin en yüksek aşamalarına ulaşırız ve dünyadaki şeyler arasındaki küçük farklılıklar tamamen kaybolur, artık insan insan olarak değil sadece Tanrı olarak görülür, hayvan hayvan olarak değil sadece Tanrı olarak görülür, hatta kaplan bile artık bir kaplan değil Tanrı’nın bir tezahürüdür. İşte bu yoğun Bhakti halinde, tapınma herkese, her yaşama ve her varlığa sunulur. “Hari’nin, Tanrı’nın her varlığın içinde olduğunu bilerek bilge, bu sevgiyi tüm varlıklara yöneltir.”

 

Bu tür bir yoğun ve her şeyi içeren sevginin sonucu olarak; tamamen kendini teslim etme duygusu, hiçbir şeyin bize karşı olmadığı inancı (Apratikulya) gelir.O zaman seven ruh acı geldiğinde; “Hoş geldin acı.” diyebilir Eğer ıstırap gelirse o; “Hoş geldin ıstırap, sen de Sevilen’den geliyorsun.” diyecektir. Eğer bir yılan gelirse o; ”Hoş geldin yılan.” der. Eğer ölüm gelirse, böyle bir Bhakta onu bir gülümseme ile karşılayacaktır. “Hepsi bana geldiği için ne mutlu bana, hepsi hoş gelsin.” Bu mükemmel çekiliş halinde Bhakta, Tanrı’ya duyduğu yoğun sevgiyle ve her şeyin O’nun olduğu inancıyla, zevk ve acıyı ayırt etmeyi bırakır. O, acı ve zevkten şikayet etmeyi bilmez ve sevgi olan Tanrı’nın iradesine bu çeşit bir kendini teslim, gerçekten de tüm kahramanca eylemlerin büyüklüğünden ve ihtişamından çok daha değerli bir kazanımdır.

 

İnsanlığın çoğuna göre beden her şeydir; beden onlara göre tüm evrendir, bedensel zevkler onlar için her şeydir. Bu bedene ve bedenle ilgili şeylere tapınma şeytanı hepimizin içine girmiştir. Büyük konuşmalarla ve yüksek uçuşlarla uğraşabiliriz fakat akbabalar gibi aklımız hep aşağıdaki bir parça leştedir. Bedenimiz neden korunmalıdır, kaplandan mı? Neden onu kaplana vermeyelim? Kaplan bundan memnun olacaktır ve bu bizim kendimizi feda etmemizden ve tapınma fikrimizden çok da uzak değildir. Böyle bir fikrin idrakine tüm ben duygusu kaybolmadan ulaşmak mümkün müdür? Bu, sevgi dininin doruğundaki çok baş döndürücü bir yüksekliktir ve bu dünyada çok az insan oraya çıkabilmiştir ancak bir insan, kendini feda etmenin o yüksek haline çıkıncaya kadar tam bir Bhakta haline gelemez. Hepimiz bedenlerimizi daha az veya daha çok tatmin ederek veya daha uzun veya daha kısa süreler için tutmayı başarabiliriz. Ancak yine de bedenlerimiz gitmek durumundadır, onların bir kalıcılığı yoktur. Ne mutlu, bedenleri başkalarına hizmet ederken yok olana. “Bilge, refahı ve hatta hayatın kendisini başkalarının hizmeti için sunar. Bu dünyada kesin olan bir şey varsa o da ölümdür ve bu bedenin kötü bir neden yerine iyi bir neden için ölmesi çok daha iyidir.” Biz hayatlarımızı elli veya yüz yıla uzatabiliriz fakat bundan sonra ne olacaktır? Bir bileşimin sonucu olan her şey dağılmalı ve ölmelidir. Onun ayrışacağı bir zaman mutlaka gelecektir. İsa, Budda ve Muhammed, hepsi ölmüştür, dünyanın yüce Peygamberleri ve Öğretmenlerinin hepsi ölmüştür.

 

“Her şeyin parçalara ayrıldığı bu gelip geçici dünyada sahip olduğumuz zamanı en yüksek şekilde kullanmalıyız.” der Bhakta ve bu hayatın en yüksek kullanımı ise onu tüm varlıkların hizmetine adamaktır. Dünyadaki tüm bencilliği besleyen; o korkunç beden-fikridir, sadece sahip olduğumuz bedenden ibaret olduğumuz ve mümkün olan tüm araçlarla onu korumamız ve memnun etmeye çalışmamız gerektiği fikridir. Eğer siz bedenin dışında bir şey olduğunuzu biliyorsanız, o zaman sizin savaşacağınız ve mücadele edeceğiniz kimse kalmaz, siz tüm bu bencillik fikirlerinden kurtulmuş olursunuz. O halde Bhakta, dünyaya ait tüm bu şeylere kulak asmamamız gerektiğini söyler ve bu da kendini teslim etmektir. Bırakın her şey olduğu gibi gelsin. Bu, “Senin iraden olsun” un anlamıdır, daima kavga ve mücadele etmemek ve durmadan Tanrı’nın bizim güçsüzlüğümüzü ve dünyevi ihtiraslarımızı istediğini düşünmemektir. Bencilce mücadelelerden bile iyilik gelebilir fakat bu da Tanrı’nın gözetimindedir. Mükemmelleşen Bhakta’nın fikri asla kendisi için bir şey istemek ve kendisi için çalışmak olmamalıdır. “Tanrım, Senin adına yüksek tapınaklar inşa ederler, Senin adına büyük armağanlar verirler, ben ise fakirim, hiçbir şeyim yok, o halde benim bu bedenimi al ve Kendi ayağının yanına koy. Beni bırakma Ey Tanrım.” Bhakta’nın yüreğinin derinliklerinden gelen dua işte böyledir. Bunu deneyimleyene göre, bu benin Sevilen Tanrı’ya feda edilmesi tüm zenginliklerden ve güçlerden, tüm şöhret ve zevk düşüncelerinden daha yüksektir. Bhakta’nın sakin çekilişinin huzuru, tüm anlamaları geçen bir huzurdur ve karşılaştırılamaz bir değeri vardır. Onun Apratikulya’sı öyle bir zihin halidir ki; o bunun karşısında olan hiçbir şeyle ilgilenmez ve doğal olarak böyle hiçbir şeyi bilmez. Bu yüce çekiliş halinde, bağlanma şeklindeki her şey tamamen yok olur, sadece her şeyin içinde yaşadığı, hareket ettiği ve var olduğu O’na duyulan her şeyi içeren o sevgi kalır. Tanrı sevgisine bu bağlılık, ruhu bağlamayan, aksine onun tüm zincirlerini kıran tek bağdır.

 

 

 

BÖLÜM II-VI

 

                          YÜCE BİLGİ VE YÜCE SEVGİ GERÇEKTEN SEVEN İÇİN BİRDİR

 

Upanişadlar, bilgiyi daha yüksek ve daha düşük olarak ayırırlar ve Bhakta için bu yüksek bilgi ile kendi yüksek sevgisi (Para-Bhakti) arasında hiçbir fark yoktur. Mundaka Upanişad şöyle söylüyor; “Brahman’ı bilenler, bilmeye değer iki tür bilgi olduğunu söylerler; Yüksek (Para) ve daha düşük olan (Apara). Bu düşük bilgiler arasında; Rig-Veda, Yajur-Veda, Sama-Veda, Atharva-Veda, Şikşa (veya telaffuz ve aksanla ilgilenen bilim), Kalpa (veya liturji), gramer, Nirukta (veya etimoloji ve kelimelerin anlamı ile ilgilenen bilim), prozodi ve astronomi sayılabilir ve yüksek bilgi ise Değişmez’in bilinmesini sağlayandır.

 

Buradan açıkça görülüyor ki; yüksek bilgi Brahman’ın bilgisidir ve Devi-Bhagavata bize yüksek sevginin (Para-Bhakti) tanımını şu şekilde veriyor; “Yağ, bir kaptan diğerine boşaltılırken nasıl kesintisiz bir çizgi şeklinde akıyorsa, zihin de kesintisiz bir akıntı şeklinde Tanrı’yı düşündüğünde bu Para-Bhakti veya yüce sevgidir.” Zihnin böyle değişmez bir şekilde Tanrı’ya yönelmesi ve yüreğin Tanrı’ya ayrılmaz bir şekilde bağlanması, insanın Tanrı’ya duyduğu sevginin en yüksek tezahürüdür. Bhakti’nin tüm diğer şekilleri, bu yüksek formun, bağlılıkla gelen sevgi (Raganuga) de denilen Para-Bhakti’nin kazanılması için gerekli hazırlıklardır. Bu yüce sevgi insanın yüreğine bir kere geldi mi onun zihni durmadan Tanrı’yı düşünür ve başka hiçbir şeyi hatırlamaz. O kendi içinde, Tanrı düşüncesi dışında hiçbir düşünceye yer vermez, onun ruhu tamamen temizdir, o zihnin ve maddenin tüm zincirlerini kırar ve özgürleşir. O kendi yüreğinde sadece Tanrı’ya tapar, ona göre şekiller, semboller, kitaplar ve doktrinlerin hepsi gereksiz ve faydasızdır. Ancak Tanrı’yı bu şekilde sevmek kolay değildir. Sıradan insan sevgisi sadece karşılık gördüğünde gelişir, sevginin karşılığında sevgi olmadığında doğal sonuç ilgisizliktir. Fakat nadir durumlarda sevginin kendisini karşılık olmadığında da sergilediğini görüyoruz. Bu sevgi türünü göstermek için pervanenin ateşe duyduğu sevgi örneği verilebilir, böcek ateşi sever onun içine düşer ve ölür. Böyle sevmek o böceğin doğasında vardır. Sevgi için sevmek, sevginin dünyada görülebilecek en yüksek ve en fedakarca tezahürüdür. Böyle bir sevgi ruhsallık boyutunda ortaya çıktığında, Para-Bhakti’ye ulaşmayı sağlar.

 

 

 

 

BÖLÜM II-VII

 

                     SEVGİ ÜÇGENİ

 

Sevgiyi bir üçgene benzetebiliriz, bu üçgenin her bir açısı onun ayrılmaz karakteristiklerini temsil eder. Üç açısı olmayan bir üçgen olamaz ve aşağıda belirtilen şu üç karakteristiğe sahip olmayan bir sevgi de olamaz. Sevgi üçgenimizin ilk açısı; sevginin pazarlık tanımaz olduğudur. Her nerede karşılığında bir şey bekleme varsa orada gerçek sevgi olamaz, bu daha çok ticarettir. Bizim içimizde, Tanrı’ya duyduğumuz saygı ve sadakat karşılığında şu veya bu faydayı elde etme fikri olduğu sürece yüreklerimizde gerçek sevgi gelişemez. Kendilerine iyilik ihsan etmesini istedikleri için Tanrı’ya tapanlar, hiç tapmayabilirler çünkü bu iyilikler gelmeyecektir. Bhakta Tanrı’yı sever çünkü O sevilendir; onun, gerçek öğrencinin tanrısal duygularını yöneten başka hiçbir motiv yoktur.

 

Bir zamanlar bir kral ormana gitmiş ve orada bir bilge ile karşılaşmış. Bilge ile biraz konuşmuş ve onun temizliği ve bilgeliği kralın çok hoşuna gitmiş. Sonra kral bilgeden, kendisinden bir hediye kabul etmesini istemiş. Bilge bunu reddederek şöyle söylemiş; “Ormanın meyveleri benim için yeterli yiyeceklerdir, dağlardan inen temiz dereler bana yeterli içeceği veriyor, ağaç kabukları bana yeterli barınağı sağlıyor ve dağların mağaraları benim evimdir. Neden senden veya başka birisinden bir hediye kabul edeyim?” Kral ise; “Sadece bana iyilik yapmak için efendim, lütfen benim ellerimden bir şeyler alın ve lütfen benimle beraber şehre, sarayıma gelin.” Bu kadar uğraştan sonra bilge en sonunda kralın istediğini yapmayı kabul etmiş ve onunla beraber saraya gitmiş. Bilgeye hediyeyi vermeden önce kral şöyle dua etmeye başlamış; “Tanrım, bana daha çok çocuk ver, Tanrım bana daha çok zenginlik ver, Tanrım bana daha çok toprak ver, Tanrım benim bedenimin sağlığını koru” Kral daha duasını bitirmeden bilge ayağa kalkmış ve sessizce odanın dışında doğru yürümeye başlamış. Bunu üzerine kral şaşırmış, onu arkasından gitmiş ve ona; “Efendim, nereye gidiyorsunuz, daha hediyemi kabul etmediniz.” diye yüksek sesle bağırmış. Bilge ona dönmüş ve; “Ben dilencilerden dilenmem. Sen kendin dilenciden başka bir şey değilsin, nasıl bana bir şey verebilirsin? Ben senin gibi bir dilenciden bir şey almayı kabul edecek kadar aptal değilim. Git, beni takip etme.”

 

Bu hikayede, dilenciler ile Tanrı’yı gerçekten sevenler arasındaki ayrım açıkça ortaya konmuştur. Dilenmek sevginin dili değildir. Kurtuluş için veya başka bir ödül için Tanrı’ya tapmak aynı şekilde dejeneredir. Sevgi ödül tanımaz. Sevgi her zaman sevgi içindir. Bhakta sever çünkü o sevmekten kendini alıkoyamaz. Güzel bir manzara gördüğünüzde ve onu sevdiğinizde, o manzaradan bir iyilik beklemezsiniz, ne de o manzara sizden bir şey bekler. Fakat o görüntü zihninizi sevinç haline getirir, ruhunuzdaki tüm sürtüşmeleri yumuşatır, sizi sakinleştirir ve sizi ölümlü doğanızın ötesine yükselterek tanrısal coşku haline sokar. Gerçek sevginin bu doğası, üçgenimizin ilk açısıdır. Sevginizin karşılığında bir şey beklemeyin, bırakın sizin pozisyonunuz daima vereninki olsun, Tanrı’ya sevginizi verin fakat O’ndan bile bir karşılık istemeyin.

 

Sevgi üçgeninin ikinci açısı; sevginin korku tanımaz olduğudur. Tanrı’yı korku ile sevenler; en düşük, gelişmemiş insanlardır. Onlar Tanrı’ya cezalandırılma korkusuyla taparlar. Onlara göre O, bir elinde kırbacı diğer elinde asası olan yüce bir Varlıktır ve eğer O’na itaat etmezlerse kırbaçlanacaklarından korkarlar. Tanrı’ya cezalandırılma korkusu ile tapmak aşağılık bir durumdur, bu tarz tapınma tapınmanın en kaba şeklidir. Yürekte korku olduğu sürece aynı zamanda sevgi nasıl olabilir? Sevgi tüm korkuları yener. Yolda duran genç bir anneye bir köpeğin havladığını düşünün, o korkuyla en yakın eve doğru koşacaktır. Fakat ertesi gün yola çocuğu ile beraber çıktığında bir aslan çocuğun üstüne atlarsa, o zaman kadının pozisyonu nasıl olacaktır? Elbette o aslanın ağzında bile olsa çocuğunu korumaya çalışacaktır. Sevgi tüm korkuları yener. Korku, insanın bencilce kendisini evrenden ayrı düşünmesi fikrinden gelir. Ben kendimi ne kadar küçük ve bencil yaparsam benim korkum da o kadar fazla olur. Eğer bir insan, kendisinin küçük bir hiç olduğunu düşünüyorsa, korku kesinlikle ona gelecektir. Ve siz kendinizi ne kadar az değersiz biri olarak düşünürseniz, sizin için korku o kadar az olacaktır. İçinizde korkunun en küçük bir kıvılcımı olduğu sürece orada sevgi olamaz. Sevgi ve korku uyuşmaz, O’nu sevenler asla Tanrı’dan korkmamalıdır. Emir şöyledir; “Tanrı’nın adını boş yere kullanmayın.”, Tanrı’yı gerçekten seven buna güler. Sevgi dininde nasıl Tanrı’ya hakaret diye bir şey olabilir? Tanrı’nın adını ne kadar çok kullanırsanız sizin için o kadar iyidir, bunu her ne şekilde yaparsanız yapın. Siz O’nun adını tekrarlarsınız çünkü O’nu seversiniz.

 

Sevgi üçgeninin üçüncü açısı; sevginin rakip tanımadığıdır çünkü onun içinde sevenin en yüksek ideali vardır. Gerçek sevgi, sevgi nesnemiz bizim en yüksek idealimiz haline gelinceye kadar asla gelmez. Pek çok durumda insan sevgisi yanlış yönlendirilmiş ve yanlış yerleştirilmiştir olabilir fakat seven insan için sevdiği şey onun en yüksek idealidir. Biri kendi idealini varlıkların en berbat olanında, diğeri ise en yücesinde görebilir, fakat her durumda gerçekten ve yoğun olarak sevilebilen; sadece idealdir. Her insanın en yüksek ideali Tanrı’dır. Cahil veya bilge, aziz veya günahkar, erkek veya kadın, eğitimli veya eğitimsiz, kültürlü veya kültürsüz, her insanın en yüksek ideali Tanrı’dır. En yüksek güzellik, yücelik ve güç ideallerinin sentezi bize; seven ve sevilen Tanrı kavramını verir. Bu idealler doğal olarak her zihinde şu veya bu şekilde bulunur ve zihnimizin esas kısmını oluştururlar. İnsan doğasının tüm aktif tezahürleri, o ideallerin pratik hayatta gerçekleşmek için gösterdikleri mücadeleden başka bir şey değildir. Toplumda etrafımızda gördüğümüz tüm çeşitli hareketler; çeşitli ruhlardaki çeşitli ideallerin dışarı çıkma ve somutlaşma çabasıdır, içeride olan dışarıya çıkmak için baskı yapar. İdealin bu daimi baskın etkisi, insanlığın tümünde görülebilen tek kuvvettir, tek itici güçtür. Yüzlerce doğumdan sonra, binlerce yıl mücadeleden sonra insan, içerideki ideali dışarıdaki koşullara tamamen uydurmaya çalışmanın boş bir çaba olduğunu idrak eder ve bundan sonra artık kendi idealini dış dünyaya çıkarmaya çalışmaz ve ideale en yüce sevgi açısından, idealin kendisi için tapar. Bu mükemmel ideal, tüm düşük idealleri kucaklar. Herkes; Etiyop’un yüzünde Helen’i gören sevgili, deyişinin doğruluğunu kabul eder. Kenarda gözlemci olarak duran herkes bu sevginin yanlış yerleştirilmiş olduğunu görür fakat seven, kendi Helen’ini görür ve Etiyop’u görmez. Helen veya Etiyop, sevgimizin nesneleri aslında etrafında ideallerimizin kristalize olduğu merkezlerdir. Dünyanın genel olarak taptığı şey nedir? Elbette adanan ve sevenin bu her şeyi kucaklayan, mükemmel ideali değildir. Erkek ve kadınların genellikle taptığı ideal; aslında onların içlerinde olandır, her insan kendi idealini dışarıdaki dünyaya çıkarır ve onun önünde diz çöker. Zalim ve kana susamış insanların, kana susamış bir Tanrı algılamalarının nedeni budur, çünkü onlar kendi en yüksek ideallerini severler. İyi insanların çok yüksek bir Tanrı idealinin olmasının da nedeni budur ve onların ideali gerçekten de diğerlerininkinden çok farklıdır.

 

 

 

BÖLÜM II-VIII

 

                  SEVGİ TANRISI KENDİ KENDİSİNİN KANITIDIR

 

Bencillik fikrinin, değiş tokuşun ve pazarlığın ötesine geçmiş olan ve korku tanımayan sevenin ideali nedir? Böyle bir insan, yüce Tanrı’ya bile şöyle diyecektir; “Sana her şeyimi vereceğim ve Sen’den hiçbir şey istemiyorum, aslında benim diyebileceğim hiçbir şey yoktur.” Bir insan bu inanca ulaştığında, onun ideali mükemmel sevgi, mükemmel korkusuz sevgi haline gelir. Böyle bir insanın en yüksek idealinin darlık, kısıtlılık gibi bir özelliği yoktur, o evrensel sevgidir, sınırları ve bağları olmayan sevgidir, sevginin kendisidir, mutlak sevgidir. Sevgi dininin bu yüce idealine herhangi bir sembolün veya telkinin yardımı olmaksızın tapınılır ve sevilir. Her şeyi kapsayan böyle bir ideale ideal için tapmak, Para-Bhakti’nin en yüksek şeklidir ve Bhakti’nin tüm diğer şekilleri, sadece ona giden yoldaki aşamalardır.

 

Bizim dini izlerkenki tüm başarısızlıklarımız ve başarılarımız; o tek idealin idrak edilmesi yolundadır. Birbiri ardına nesneler alınır ve içerdeki ideal bunların hepsine teker teker yansıtılır, sonra dışarıdaki nesnelerin her yeri kaplayan o içsel idealin temsilcisi olmak için uygunsuz olduğu görülür ve doğal olarak bunlar birbiri ardına reddedilir. En sonunda öğrenci, ideali dışarıdaki nesnelerde gerçekleştirmeye çalışmanın boşuna olduğunu, tüm dışsal nesnelerin idealin kendisiyle karşılaştırıldığında bir hiç olduğunu düşünmeye başlar ve zaman içerisinde en yüksek ve en genelleştirilmiş soyut ideali, kendisi için son derece hayat dolu ve canlı bir şekilde idrak etme gücünü kazanır. Öğrenci bu noktaya ulaştığında, o artık Tanrı’nın ispatlanabilir olup olmadığını, O’nun her şeye gücü yeten olup olmadığını ve onun her şeyi bilen olup olmadığını sormaz. Ona göre O, sadece Sevgi Tanrı’sıdır. O, en yüksek sevgi idealidir ve bu onun tüm amaçları için yeterlidir. O, sevgi gibi aşikardır. Sevenin, sevilenin varlığını ispatlamak için kanıtlara ihtiyacı yoktur. Diğer din formlarının yargıç-Tanrı’sı ispatlanmak için pek çok kanıta ihtiyaç duyabilir fakat Bhakta böyle Tanrıları hiç düşünmez ve düşünemez. Ona göre Tanrı sevgi olarak vardır. “Hiç kimse, Ey Sevgili, kocasını kocası için sevmemiştir, onun içinde olan ÖzBen’dir sevilen; hiç kimse, Ey Sevgili, karısını karısı için sevmemiştir, onun içinde olan ÖzBen’dir sevilen.”

 

Bazıları tarafından, insanlığın tüm faaliyetlerinin itici gücünün bencillik olduğu söylenir. Bu, özelleştirilerek sevginin düşük hale getirilmesidir. Ben kendimi Evrenseli kapsayan olarak düşündüğümde, elbette benim içimde bencillik olamaz fakat hata ile kendimi küçük bir şey olarak düşündüğümde, benim sevgim özelleşir ve daralır. Hata, sevgi alanını daraltmak ve kasmaktır. Evrendeki her şeyin tanrısal kökeni vardır ve sevilmeyi hak eder. Şu akıldan çıkarılmamalıdır ki; bütünün sevilmesi, parçaların sevilmesini de içerir. Bu bütün, Bhakta’ların Tanrı’sıdır ve onlar için tüm diğer Tanrıların, Gökteki Babaların, Hükümdarların veya Yaradanların, tüm teorilerin, doktrinlerin ve kitapların bir amacı ve anlamı yoktur çünkü onlar yüce sevgileriyle ve bağlılıklarıyla tüm bu şeylerin üstüne yükselmişlerdir. Yürek arındığında, temizlendiğinde ve ağzına kadar bu tanrısal sevgi nektarı ile dolduğunda, tüm diğer Tanrı fikirleri çocukça gelmeye başlar ve uygunsuz ve değersiz oldukları için reddedilirler. İşte Para-Bhakti veya Yüce Sevgi’nin gücü budur. Mükemmelleşmiş Bhakta, Tanrı’yı görmek için artık tapınaklara ve kiliselere gitmez, o O’nu bulamayacağı tek bir yer olmadığını bilir. O’nu tapınakta olduğu kadar tapınağın dışında da bulur, O’nu azizin azizliğinde bulduğu kadar kötünün kötülüğünde de bulur çünkü o zaten O’nu kendi yüreğine; tek Her Şeye Gücü Yeten, söndürülemez ve daima parlayan sonsuz Sevgi Işığı olarak yerleştirmiştir.

 

 

 

BÖLÜM II-IX

 

                       TANRISAL SEVGİ İDEALİNİN İNSANİ TASVİRLERİ         

 

Bu yüce ve mutlak sevgi idealini insan dilinde ifade etmek imkansızdır. İnsan hayal gücünün en yüksek uçuşmaları bile onu sonsuz mükemmelliği ve güzelliğini kavramaktan acizdir. Yine de tüm ülkelerde, sevgi dininin yüksek olanlarının olduğu kadar düşük olanlarının da takipçileri, kendi sevgi ideallerini kavramak ve tarif etmek için pek de uygun olamayan insan dilini kullanmak durumunda kalmışlardır. Hatta insan sevgisinin tüm çeşitli şekilleri, bu tanrısal sevgiyi simgelemek için kullanılmıştır. İnsan tanrısal şeyleri sadece kendi insan yoluyla düşünebilir, bizim için Mutlak sadece kendi göreceli dilimizde ifade edilebilir. Bizim için tüm evren Sonsuz’un sonlu dilde yazdıklarıdır. Bu nedenle Bhaktalar, insanlığın sevgiye dair tüm ortak terimlerini, Tanrı’yla ve O’na sevgi ile tapınma ile bağlantılı olarak kullanırlar.

 

Bazı Para-Bhakti yazarları, bu tanrısal sevgiyi çok farklı yollarla anlamaya ve deneyimlemeye çalıştılar. Bu sevginin kavrandığı en düşük form; onların huzurlu-Şanta dedikleridir. Bir insan Tanrı’ya içinde sevgi ateşi olmadan, beyninde onun deliliği olmadan taparsa, onun sevgisi sadece sakin sıradan sevgi ise, şekillerden ve törenlerden sadece biraz daha yüksek ise fakat bu sevgi çılgıncasına yoğun sevgi ile karakterize edilemiyorsa; bu Şanta’dır denir. Dünyada bazı insanların yavaş hareket ettiğini ve bazılarının da girdap gibi döndüğünü görürüz. Şanta-Bhakta sakindir, huzurludur ve naziktir.

 

Bir sonraki, daha yüksek olan tip; Dasya’dır, hizmetkarlıktır. Bu, bir insan kendisini Tanrı’nın hizmetkarı olarak gördüğünde gelir. Sadık hizmetkarın efendisine bağlılığı onun idealidir.

 

Bir sonraki sevgi tipi; Sakhya, dostluktur. “Sen bizim sevgili dostumuzsun.” Nasıl bir insan yüreğini dostuna açar ve onun kendisini asla azarlamayacağını ve onun kusurlarını bulmayacağını bilirse, işte buna denk bir sevgi de tapınan ve onun dost Tanrı’sı arasında akar. Bu şekilde Tanrı bizim dostumuz haline, bize çok yakın olan, hayatlarımızın tüm hikayelerini özgürce anlatabileceğimiz dostumuz haline gelir. Yüreklerimizin en içsel sırlarını O’na, en büyük güvenle, emniyetle ve destekle açabiliriz. O, öğrencinin kendisine denk olarak düşündüğü dosttur. Tanrı burada bizim oyun arkadaşımız görülür. Hepimizin bu evrende oyun oynadığımız da söylenebilir. Nasıl çocuklar oyunlarını oynuyorlarsa, nasıl en ihtişamlı krallar ve imparatorlar kendi oyunlarını oynuyorlarsa, Sevgili Tanrı’nın Kendisi de evrende oyun oynar. O mükemmeldir; O hiçbir şey istemez. O neden yaratsın ki? Faaliyet, belirli isteklerin gerçekleştirilmesi için vardır ve istek ise her zaman için mükemmel olmamayı gerektirir. Tanrı mükemmeldir, O’nu istekleri yoktur. O neden yaradılış işi ile uğraşsın ki? O’nun nasıl bir amacı olabilir? Tanrı’nın bu dünyayı şu veya bu amaçla yarattığına dair hikayeler, hikaye olarak iyidir fakat onların bundan başka bir anlamı yoktur. Her şey oyundur, bu evren O’nun süregelen oyunudur. Tüm evren O’nun için büyük bir eğlencedir. Eğer fakirseniz bununla eğlenin, eğer zenginseniz zengin olmakla eğlenin, eğer tehlikeler gelirse bu da bir eğlencedir, eğer mutluluk gelirse bu daha büyük bir eğlencedir. Dünya sadece bir oyun alanıdır ve biz burada çok eğleniyoruz, oyun oynuyoruz ve Tanrı da başından sonuna kadar bizimle oynuyor ve biz de O’nunla oynuyoruz. Tanrı bizim ebedi oyun arkadaşımızdır. O ne kadar da güzel oynuyor! Bir döngü sona erdiğinde ise oyun biter. Kısa veya uzun bir süre için dinlenilir ve sonra herkes dışarı çıkar ve tekrar oyun oynamaya başlar. Ancak, bunun oyun olduğunu ve sizin de oyuna yardım ettiğinizi unuttuğunuzda, acı ve ıstırap gelir. O zaman yürek ağırlaşır ve sonra dünya üzerinize muazzam bir kuvvetle çöker. Fakat aslında bu üç dakikalık hayatın değişen olaylarının karakteristiği olan bu ciddi gerçeklik fikrinden vazgeçtiğinizde ve bu hayatın sadece üzerinde, O’nun oyununa yardım ederek oynadığımız bir sahne olduğunu gördüğünüzde, sizin için tüm acı birdenbire yok olur. O her atomda oynar, O dünyaları, güneşleri ve ayları inşa ederken bile oynuyordu, O insan yüreğiyle oynar, hayvanlarla ve bitkilerle. Biz O’nun satranç taşlarıyız, O satranç taşlarını tahtanın üzerine koyar ve onları karıştırır. Bizi önce bir şekilde sonra başka bir şekilde dizer ve biz, bilinçli veya bilinçsiz olarak O’nun oyununa yardım ederiz. Ne mutlu bize ki biz O’nun oyun arkadaşlarıyız!

 

Sonraki, Vatsalya olarak bilinendir; Tanrı’yı Babamız olarak değil Çocuğumuz olarak sevmektir. Bu tuhaf görünebilir fakat bu, bizim güce ilişkin tüm fikirleri Tanrı kavramından ayırmamızı sağlayan bir disiplindir. Güç fikri korkuyla karışık saygıyı da getirir. Sevgide bu tarz bir saygı olmamalıdır. Saygı ve itaat, karakterin oluşumu için gereklidir fakat karakter oluştuğunda, seven insan sakin, huzurlu sevgiyi ve biraz da o yoğun sevginin deliliğini tattığında, artık onun etikten ve disiplinden konuşmasına gerek kalmamıştır. Tanrı’yı kudretli, görkemli ve muhteşem olarak, evrenin Tanrı’sı olarak veya tanrıların Tanrı’sı olarak kavramak sevenin umurunda değildir. O, Tanrı’nın güce ilişkin tüm bu korku yaratan niteliklerinden sakınmak için O’na kendi çocuğu olarak tapar. Anne ve babada çocuğa karşı korkuyla karışık bir saygı yoktur, onların çocuğa bu tür bir saygısı olamaz. Onlar çocuktan bir iyilik istemeyi düşünemezler. Çocuğun pozisyonu her zaman alandır ve anne baba çocuğa duydukları sevgi nedeniyle yüzlerce kez kendi bedenlerini vermeye hazırdırlar. Çocukları için binlerce hayatı feda edeceklerdir ve bu nedenle Tanrı çocuk gibi sevilir. Tanrı’yı çocuk gibi sevme fikri doğal olarak Tanrı’nın enkarnasyonuna inanan mezheplerde var olur ve gelişir. Müslümanlara göre çocuk Tanrı fikri imkansızdır, onlar bundan dehşete kapılacaklardır. Fakat Hristiyanlar ve Hintliler bunu kolayca idrak edebilirler çünkü onların bebek İsa’sı ve bebek Krişna’sı vardır. Hindistan’daki kadınlar genellikle kendilerine Krişna’nın annesi olarak bakarlar, Hristiyan anneler de kendilerini İsa’nın annesi olarak görebilirler ve bu da Batı’ya onların çok fazla ihtiyaçlarının olduğu; Tanrı’nın İlahi Anneliği bilgisini getirecektir. Tanrı’ya ilişkin olarak korkuyla karışık saygı ve huşu batıl inançları, yüreğimizin derinliklerine kadar köklenmiştir ve saygı, huşu, korku, ihtişam ve heybet gibi niteliklerin sevgimizin içinde tamamen eriyip gitmesi uzun yıllar alacaktır.

 

Tanrısal sevgi idealinin bir insani tasviri daha vardır. Bu; Madhura, tatlı olarak bilinir ve tüm tasvirlerin en yükseğidir. O, gerçekten de sevginin bu dünyadaki en yüksek tezahürüne dayanır ve bu sevgi insanın bildiği en güçlü sevgidir. Hangi sevgi insanın tüm doğasını sarsar, hangi sevgi onun varlığının her atomunun içinde dolaşır, onu deli eder, onun kendi doğasını unutmasını sağlar, onu dönüştürür ve onu ya Tanrı ya da bir şeytan haline getirir? O sevgi; erkek ve kadın arasındaki sevgidir. Tanrısal sevginin bu tatlı tasvirinde, Tanrı bizim kocamızdır. Hepimiz kadınız, bu dünyada erkek yoktur, sadece Bir erkek vardır ve bu O’dur, Sevgili’mizdir. Erkeğin kadına verdiği veya kadının erkeğe verdiği tüm sevgi burada Tanrı’ya sunulur. Dünyada gördüğümüz tüm çeşitli sevgi türlerinin tek hedefi Tanrı’dır fakat ne yazık ki insan, bu kudretli sevgi nehrinin durmadan aktığı sonsuz okyanusu bilmez ve aptalca bunu küçük insanlara yönlendirmeye çalışır. İnsan doğasında olan, çocuğa duyulan muazzam sevgi, çocuğun küçük oyuncak bebeği için değildir. Eğer bunu körcesine ve özel olarak o çocuğa verirseniz bunun sonucunda acı çekersiniz. Fakat bu acıyla beraber, içinizde olan sevgiyi fark edişinizin uyanışı da geçekleşecektir, eğer bu sevgi herhangi bir insana verilirse sonucunda er geç acı ve ıstırap gelecektir. Bizim sevgimiz bu nedenle en Yüce Olan’a, asla ölmeyen ve asla değişmeyene, sevgi okyanusunda asla gel git Olmayan’a verilmelidir. Sevgi doğru yönlenmelidir, gerçek sevgi okyanusu olan O’na gitmelidir. Tüm nehirler okyanusa akar. Dağlardan düşen her su damlası dereye veya nehre düşünce yoluna son vermez, nehir ne kadar büyük olursa olsun, o damla okyanusa giden yolu bulur. Tanrı bizim tüm tutkularımızın ve duygularımızın yegane hedefidir. Eğer kızmak istiyorsanız, O’na kızın. Sevgili’nizi azarlayın, Dost’unuzu azarlayın. Başka kimi güvenle azarlayabilirsiniz ki? Ölümlü insan, sizin öfkenize sabırla katlanmayacaktır, mutlaka bir tepki verecektir. Eğer siz bana kızarsanız ben size tepki gösteririm çünkü ben sizin öfkenize tahammül edemem. Sevgili’nize şöyle deyin; “Neden bana gelmiyorsun, neden beni böyle yalnız bırakıyorsun?” O’ndan başka nede zevk vardır? Küçük toprak parçalarında nasıl bir zevk olabilir? Bizim aramamız gereken sonsuz zevkin kristalize özüdür ve bu ise Tanrı’dır. Bırakın, tüm tutkularınızı ve duygularınız O’na gitsin. Tüm bunlar O’nun içindir, eğer onlar hedefi şaşırıp aşağı giderse kötü hale geleceklerdir ve eğer doğrudan hedefe doğru, Tanrı’ya doğru giderlerse, en düşük olanları bile yüceleşecektir. İnsan bedeninin ve zihninin tüm enerjileri, kendilerini her nasıl ifade ederse etsinler, onların tek hedefi, Ekayana’sı; Tanrı’dır. İnsan yüreğinin tüm sevgileri ve tutkuları Tanrı’ya gitmelidir. O Sevilen’dir. Bu yürek başka kimi sevebilir? O en güzeldir, en yücedir. O güzelliğin kendisidir, yüceliğin kendisidir. Bu evrende kim O’ndan daha güzeldir? Bu evrende O’ndan başka kim koca olmak için daha uygundur? Bu evrende O’ndan başka kim sevilmek için uygundur? O halde bırakın O koca olsun, bırakın O Sevgili olsun.

 

Tanrısal sevginin şarkısını söyleyen tanrısal sevgililer, bu sevgiyi her yönüyle tarif etmek için insan sevgisinin dilini kullanmıştır. Aptallar bunu anlamaz ve asla anlamayacaklardır. Onlar buna sadece fiziksel gözlerle bakarlar. Onlar ruhsal sevginin delice çalkantılarını anlamazlar. Nasıl anlayabilirler ki? “Sen’in dudaklarının bir öpücüğü için, Ey Sevgili! Sen’in tarafından öpülenin, Sana susuzluğu sonsuza kadar artar, tüm acılar kaybolur ve o Sen’in dışındaki her şeyi unutur.” Sevgili’nin öpücüğünden, O’nun dudaklarının dokunuşundan sonra Bhakta deli olur ve bu da insanı tanrılaştırır. Böyle bir öpücük ile kutsanmış olan için tüm doğa değişir, dünya kaybolur, güneşler ve aylar yok olur ve evrenin kendisi de o tek sonsuz sevgi okyanusunun içinde erir gider. Bu sevgi deliliğinin mükemmelleşmesidir.

 

Ancak ruhsal sevgili burada durmaz, karı kocanın sevgisi bile onun için yeterince delice değildir. Bhakta, gayri meşru sevgi fikrini de benimser çünkü bu çok güçlüdür, bu tür sevginin uygunsuzluğu, onun görünürde sahip olduğu her şey değildir. Bu sevginin doğası öyledir ki; onun özgürce hareket etmesi ne kadar çok engellenirse, o çok daha tutkulu hale gelir. Karı koca arasındaki sevgi pürüzsüzdür, engellemeler yoktur. Bu nedenle Bhaktalar, sevgilisini seven fakat anne babası veya kocasının böyle bir sevgiye karşı koyduğu kız fikrini alırlar, onlar onun sevgisini ne kadar çok engellemeye çalışırsalar, kızın sevgisi daha güçlenerek gelişir. Vrinda’nın korularındaki Krişna’nın nasıl delicesine sevildiğini, ebedi kutsanmış Gopis’in onun sesini duyar duymaz çalılardan çıkıp onunla nasıl her şeyi, bu dünyayı ve onun bağlarını, görevlerini, neşelerini ve üzüntülerini unutarak buluştuğunu insan dili tarif edemez. Ey insan, eğer sen hem tanrısal sevgiden bahsediyor hem de dünyanın boş şeyleriyle uğraşabiliyorsan, samimi olduğuna emin misin? “Rama’nın olduğu yerde herhangi bir isteğe yer yoktur ve isteğin olduğu yerde Rama’ya yer yoktur; bunlar asla bir arada varolamazlar- ışık ve karanlığın asla bir arada olamadığı gibi.

 

 

 

BÖLÜM II-X

 

                            SONUÇ

 

En yüksek sevgi idealine ulaşıldığında, felsefe bir kenara atılır, o zaman kim felsefeyi önemser ki? Özgürlük, Kurtuluş, Nirvana- tüm bunlar atılır; kim tanrısal sevginin zevkini yaşarken özgür olmayı umursar? “Tanrım, ben zenginlik istemiyorum, ne arkadaşlar ne güzellik ne eğitim ne de özgürlük; bırak tekrar ve tekrar doğayım ve Sen benim Sonsuz Sevgilim ol. Sen ebediyen benim Sevgilim ol.” “Kim şeker olmak ister?” der Bhakta, “Ben şekeri tatmak istiyorum.” O zaman kim özgür olmayı ve Tanrı ile bir olmayı isteyecektir? “Ben, O olduğumu bilebilirim fakat yine de kendimi O’ndan uzaklaştırırım ve farklılaştırırım ki; Sevgili’min tadına varabileyim.” Bhakta’nın dediği işte budur. Sevgi için sevgi, onun en yüksek zevkidir. Kim, Sevgili’nin zevkine varmak için binlerce kez elleri ve kolları bağlı kalmayacaktır? Bhakta, sevgi dışında, sevmek ve sevilmek dışında bir şeyi önemsemez. Onun dünyevi olmayan sevgisi, akıntının nehrin aksi yönünde koşması gibidir, seven insan nehrin boyunca akıntıya karşı gider. Dünya ona deli diyebilir. Ben dünyanın deli dediği bir adamı biliyorum, onun cevabı ise şöyledir; “Dostlarım, bu dünya bir akıl hastanesidir. Bazıları dünyevi sevgi için delidir, bazıları şan, bazıları şöhret, bazıları para, bazıları kurtuluş ve bazıları de cennet için delidir. Bu büyük akıl hastanesinde ben de deliyim, ben Tanrı için deliyim. Eğer siz para için deliyseniz, ben de Tanrı için deliyim. Siz deliyseniz ben de deliyim. Sanırım benim deliliğim yine de en iyisidir.” Gerçek Bhakta’nın sevgisi; önünde her şeyin yok olduğu o yakıcı deliliktir. Bütün evren ona göre sevgi ve sadece sevgiyle doludur, evren sevene böyle görünür. O halde bir insanın içinde bu sevgi varsa, o ebediyen kutsanmış ve ebediyen mutlu olur. İçimizdeki bu dünyana ait hastalıkları ancak tanrısal sevginin kutsanmış deliliği ebediyen iyileştirebilir. O zaman istek ve bencillik kaybolur. O, Tanrı’ya yaklaşmıştır, o önceden onlarla dolu olduğu boş isteklerin hepsini fırlatıp atmıştır.

 

Hepimiz sevgi dinine düalist olarak başlamalıyız. Biz göre, Tanrı ayrı bir Varlık’tır ve biz de kendimizi ayrı varlıklar olarak hissederiz. Sonra sevgi ortaya çıkar ve insan Tanrı’ya yaklaşmaya başlar ve Tanrı da insana yakınlaşır. İnsan; anne, baba, oğul, dost, öğretmen, sevgili gibi hayattaki tüm çeşitli ilişkileri alır ve onları bu sevgi idealine, Tanrı’sına yansıtır. Ona göre, Tanrı bunların hepsinde vardır ve o ilerlemesinin en son noktasına; taptığı nesne içinde tamamen eriyip gittiğini hissettiğinde ulaşır. Hepimiz kendimize duyduğumuz sevgi ile başlarız ve bu küçük benin haksız talepleri sevgiyi bile bencilleştirir. Fakat en sonunda, o güçlü ışığın parlaklığı altında bu küçük ben de Sonsuz ile bir olacaktır. İnsan bu Sevgi Işığının varlığında yüceleşir ve en sonunda şu güzel ve ilham veren gerçeği; Sevginin, Seven’in ve Sevilen’in Bir olduğu gerçeğini idrak eder.

 

 

 


Copyright © 2004 - NV&V Hint Spiritüal Kültür ve Yoga Web Sitesi.

Tüm hakları saklıdır. Bu sitedeki eserlerin hiçbir parçası izinsiz olarak basılamaz, kopyalanamaz ve kullanılamaz.